Sıpa_Mansur
25.07.2005, 10:58
Çevrimyazı: Mustafa Destereci[1] (http://alewiten.com/hamid1.htm#_ftn1)
Türkiye hududları dahilinde bazı gizli mezhebler elan mevcudiyetlerini muhafaza etmektedir. Bunlardan en ziyade nazara çarpanlardan biri, garbi ve cenubi Anadolu'da yaşıyan Tahtacılardır. Her dinin yazılmış tefsir ve şerh edilmiş akideleri vardır. Fakat Tahtacıların mezhebi hakkında tesbit edilmiş hiç bir şeye malik değiliz. İçimizde yaşayan, iktisadi hayatta mühim bir mevkii olan bu çalışkan insanların mezhepleri, ırki mahiyetleri hakkında malumat sahibi olmak herhalde bugün bir ihtiyaç halindedir. Garp müellifleri içinde Tahtacılar hakkında uzun uzadıya tetkikatda bulunan zat Berlin Darülfünunu etnografya müderrislerinden profesör Felix [von] Luschan'dır. Viyana ve Paris'de tıp tahsil ettikten sonra antropoloji ve etnoloji ihtisas kesbedip Viyana ve Berlin etnografya müzeleriyle darülfünunlarında çalışmış olan profesör Luschan'ın şarkda bilhassa Anadolu'da müteaddid tetkik seyahatleri vardır. Anadolu'daki uzun tetkikatın neticesi olarak Tahtacılara dair 1890 senesinde DieTachtadschie (Arch. f. Antrop.) ünvanıyla büyük bir eser neşretmiştir. Birçok resimlerle tezyin edilmiş olan bu eserin nüshası bugün kalmamıştır. Yalnız kitaphanelerde mütalaası kabil olmaktadır. Ahiren aynı müellif Kavimler, Irklar, Lisanlar diye yeni bir kitap neşretti. Burada Tahtacılar hakkındaki bütün malumatını hülasa etmekte olduğundan eserin bu kısmını aynen nakledelim [Luschan, Felix von: Völker, Rassen, Sprachen. Berlin 1922: 95]:
Felix von Luschan
Pek mahdut miktarda, ihtimal 1000 aile, yahut, 5000 nüfus kadar hususi bir cemaat Antalya havalisinde yayılmış -hatta gizlenmiş denecek bir halde- bulunmaktadır ki bunlar garbi Anadolu'da Alevi yani Ali taraftarı tesmiye edilir, fakat onlar kendilerine Tahtacı derler, hakikatende bunlar dağlarda yaşayan ve kerestecilikle geçinen bir zümredir. Bunların intişarı yalnız Antalya havalisini müntazır değildir, civar dağlık yerlerde de bunlara rastgelinir, şu kadar var ki Antalya'dakiler diğer yerlerdekinden daha saf, daha az karışmış bir halde bulunmaktadır. Türkçe konuşan ve resmen Müslüman addedilen Tahtacılar, uzun senelerden beri hizmet-i askeriyeye celb edilmektedir, bunların İslamlıkla münasebetleri hatta caali olduğu halde hiçbir zaman Ermeni ve Rumlar gibi reaya addedilmemişlerdir. Tahtacıların hakiki dini hakkında ortada muhtelif hikâyeler devran etmektedir ki birçoğu inanılacak gibi olmadığından burada zikrine lüzum görmüyorum. Bunlar kendi itikatları hakkında harice karşı pek ketum davranırlar. Hatta son sırrı kendi karılarından bile gizlerler, çünki onlarca "kadın dili, kaynar su gibidir" sır saklayamaz.
Tahtacılar yeknazarda şekl-i harici itibariyle civardaki diğer ahaliden pek az fark olunur. Bunlar bütün hal ve tavırlarında diğer Türklerden biraz daha ağırbaşlı göründükleri gibi tarz-ı hayatları da pek hususi bir şekildedir. Süratle seyahat edenler, bunlara konak yerlerinde değil, yolda ve ormanda tesadüf edecekleri için kolayca nazardan kaçabilirler. Yalnız kadınlarıyla beraber bulunurlarsa derhal tefrikleri kabildir, çünkü güzelleri ve gençleri de dahil olmak üzere bunların kadınları hep açık gezerler. Bir yabancının nazarı hiç bir zaman bunların örtünmesini mucip olmaz. Bundan maada buradan süratle geçen bir ecnebi seyyah da eğer mahalli lisana vakıfsa hizmetinde bulunan Müslümanların, esas itibarıyla kendilerinden aşağı gördükleri bu adamlara tesadüf edince "Tahtacı" kelimesini mahkumiyet geçirmiş bir zata karşı söylenen bir söz gibi nefretle tekrar etmesinden derhal anlayabilirler. Zahiren Müslüman gibi muamele görmekte ise de hakikatde her halis Müslüman onları "kâfir" addettiğinden aleyhlerinde bulunmakta kendilerini haklı görürler. Tahtacıların çaldıkları ve aldıkları veya kadınları biraz serbest oldukları hakkında, arkalarından bir şey söylenmiyor, çünkü kadınları tamamiyle açık ve süslü gezdikleri halde son derece namuslu, erkekleri merd ve itimada layık işçilerdir. Bununla beraber kendilerine ilk Hıristiyanlar gibi en ağır töhmetler atfedilmekte ve mütemadiyen mum söndürme ayinleri gibi hayasızca âdetler nakl ve hikâye edilmektedir. Senede bir veya birkaç defa, diğer bir rivayete göre her hafta bütün köy sakinleri geceleyin bir evde toplanır, şarab içerler, uzun ve heyecanlı sözler söylenir, nihayet ansızın mumlar söner. Bundan sonra ne olur? Buraya gelince hikâyeyi nakleden mutaassıb Türk zabtiye veya sürücünün hayalinde geçen koyu ve tok renklerle boyanır. Fakad bu efsanelere fiilen imkân olmadığını münür Türklere anlatmak biraz güç oluyor.
Çünkü Tahtacının yaşadığı yerlerde bütün ailelerin, toplanarak ayin yapabileceği bir mahal yokdur. Fakad bu adem-i imkâna haricdekiler pek inanmak istemiyorlar ve diyorlar ki: "İhtimal Şeytan bunlara yardım eder, zira tapdıkları şüphesizdir. Sonra bunlarda erkek çocuk kendi kız kardeşleriyle evlenebilir. Bunlar yapıldıkdan sonra diğer bütün rivayetlerinde doğru olması pek mümkündür."
Bu masallar ve ithamlara mukabil, hakikat olan şey şudur ki: Tahtacılar dağlarda 1000, 1500 m. yüksek yerlerde sakin olub münferid ve hususi bir hayat sürerler, nadiren sabit bir ikâmetgâha malik olub bütün sene, yaz kış dallardan örülmüş kebe gibi bir çatı üzerine kıl keçeler örtülerek vücuda getirilmiş çadırlarda yaşarlar. Dağların yüksek yerlerinde veya gayr-i mahfuz mevkilerde, aynı yerde uzun müddet kalmak isterlerse çadırlarına meşabe olarak aynı şeklin biraz daha büyümesi ve sağlamlaşması suretiyle takriben kutru 4 m. olan dairevi bir zemin üzerinde pek hususi bir biçimde bir nevi evler çatıverirler.
Taşdan veya kerpiçden yapılan divarlar nadiren 1 m.ye tecavüz eder, kapu direği olarak ekseriya eski yapı taşları konur. Bazen divarlar arasında da antika taşların kullanıldığı vakidir. Hiç kapu kanadı görülmez. Yuvarlak divar üzerine mahruti şekilde samandan ve çalıdan müteşekkil bir çatı örtegelmek üzere 12 ila 20 aded yukarıdan bağlanmış sırık üzerine tutdurularak konur. Çatı tepesinin etrafı taşlarla tesbit edilir.
Dar bırakılan kapu aralığı ta çatıya kadar devam eder, ki bunun yukarı kısmı ayni zamanda baca vazifesi görür, çünkü çatıda katiyyen ikinci bir delik açılmaz. Aynı biçimde, fakat Müslüman Türklere aid mahruti evler Sedima civarında [Fethiye ile Eşen Çayı arasında] Keçi mevkiinde bulunur. sonra Dudurga Asari [aynı mevki yakınında Dodurga Hisarı olacak] kariyesinde de tesadüf ettimse de burada ev değil samanlık olarak kullanılmaktadır. Aynı şekilde ikâmetgâh bakiyelerine Alp memleketlerinde kableltarih devirlere aid asar arasında tesadüf edilmekdedir. Barmbad villası yakınında aynı şeyi bizzat gördüm.
Türkiye hududları dahilinde bazı gizli mezhebler elan mevcudiyetlerini muhafaza etmektedir. Bunlardan en ziyade nazara çarpanlardan biri, garbi ve cenubi Anadolu'da yaşıyan Tahtacılardır. Her dinin yazılmış tefsir ve şerh edilmiş akideleri vardır. Fakat Tahtacıların mezhebi hakkında tesbit edilmiş hiç bir şeye malik değiliz. İçimizde yaşayan, iktisadi hayatta mühim bir mevkii olan bu çalışkan insanların mezhepleri, ırki mahiyetleri hakkında malumat sahibi olmak herhalde bugün bir ihtiyaç halindedir. Garp müellifleri içinde Tahtacılar hakkında uzun uzadıya tetkikatda bulunan zat Berlin Darülfünunu etnografya müderrislerinden profesör Felix [von] Luschan'dır. Viyana ve Paris'de tıp tahsil ettikten sonra antropoloji ve etnoloji ihtisas kesbedip Viyana ve Berlin etnografya müzeleriyle darülfünunlarında çalışmış olan profesör Luschan'ın şarkda bilhassa Anadolu'da müteaddid tetkik seyahatleri vardır. Anadolu'daki uzun tetkikatın neticesi olarak Tahtacılara dair 1890 senesinde DieTachtadschie (Arch. f. Antrop.) ünvanıyla büyük bir eser neşretmiştir. Birçok resimlerle tezyin edilmiş olan bu eserin nüshası bugün kalmamıştır. Yalnız kitaphanelerde mütalaası kabil olmaktadır. Ahiren aynı müellif Kavimler, Irklar, Lisanlar diye yeni bir kitap neşretti. Burada Tahtacılar hakkındaki bütün malumatını hülasa etmekte olduğundan eserin bu kısmını aynen nakledelim [Luschan, Felix von: Völker, Rassen, Sprachen. Berlin 1922: 95]:
Felix von Luschan
Pek mahdut miktarda, ihtimal 1000 aile, yahut, 5000 nüfus kadar hususi bir cemaat Antalya havalisinde yayılmış -hatta gizlenmiş denecek bir halde- bulunmaktadır ki bunlar garbi Anadolu'da Alevi yani Ali taraftarı tesmiye edilir, fakat onlar kendilerine Tahtacı derler, hakikatende bunlar dağlarda yaşayan ve kerestecilikle geçinen bir zümredir. Bunların intişarı yalnız Antalya havalisini müntazır değildir, civar dağlık yerlerde de bunlara rastgelinir, şu kadar var ki Antalya'dakiler diğer yerlerdekinden daha saf, daha az karışmış bir halde bulunmaktadır. Türkçe konuşan ve resmen Müslüman addedilen Tahtacılar, uzun senelerden beri hizmet-i askeriyeye celb edilmektedir, bunların İslamlıkla münasebetleri hatta caali olduğu halde hiçbir zaman Ermeni ve Rumlar gibi reaya addedilmemişlerdir. Tahtacıların hakiki dini hakkında ortada muhtelif hikâyeler devran etmektedir ki birçoğu inanılacak gibi olmadığından burada zikrine lüzum görmüyorum. Bunlar kendi itikatları hakkında harice karşı pek ketum davranırlar. Hatta son sırrı kendi karılarından bile gizlerler, çünki onlarca "kadın dili, kaynar su gibidir" sır saklayamaz.
Tahtacılar yeknazarda şekl-i harici itibariyle civardaki diğer ahaliden pek az fark olunur. Bunlar bütün hal ve tavırlarında diğer Türklerden biraz daha ağırbaşlı göründükleri gibi tarz-ı hayatları da pek hususi bir şekildedir. Süratle seyahat edenler, bunlara konak yerlerinde değil, yolda ve ormanda tesadüf edecekleri için kolayca nazardan kaçabilirler. Yalnız kadınlarıyla beraber bulunurlarsa derhal tefrikleri kabildir, çünkü güzelleri ve gençleri de dahil olmak üzere bunların kadınları hep açık gezerler. Bir yabancının nazarı hiç bir zaman bunların örtünmesini mucip olmaz. Bundan maada buradan süratle geçen bir ecnebi seyyah da eğer mahalli lisana vakıfsa hizmetinde bulunan Müslümanların, esas itibarıyla kendilerinden aşağı gördükleri bu adamlara tesadüf edince "Tahtacı" kelimesini mahkumiyet geçirmiş bir zata karşı söylenen bir söz gibi nefretle tekrar etmesinden derhal anlayabilirler. Zahiren Müslüman gibi muamele görmekte ise de hakikatde her halis Müslüman onları "kâfir" addettiğinden aleyhlerinde bulunmakta kendilerini haklı görürler. Tahtacıların çaldıkları ve aldıkları veya kadınları biraz serbest oldukları hakkında, arkalarından bir şey söylenmiyor, çünkü kadınları tamamiyle açık ve süslü gezdikleri halde son derece namuslu, erkekleri merd ve itimada layık işçilerdir. Bununla beraber kendilerine ilk Hıristiyanlar gibi en ağır töhmetler atfedilmekte ve mütemadiyen mum söndürme ayinleri gibi hayasızca âdetler nakl ve hikâye edilmektedir. Senede bir veya birkaç defa, diğer bir rivayete göre her hafta bütün köy sakinleri geceleyin bir evde toplanır, şarab içerler, uzun ve heyecanlı sözler söylenir, nihayet ansızın mumlar söner. Bundan sonra ne olur? Buraya gelince hikâyeyi nakleden mutaassıb Türk zabtiye veya sürücünün hayalinde geçen koyu ve tok renklerle boyanır. Fakad bu efsanelere fiilen imkân olmadığını münür Türklere anlatmak biraz güç oluyor.
Çünkü Tahtacının yaşadığı yerlerde bütün ailelerin, toplanarak ayin yapabileceği bir mahal yokdur. Fakad bu adem-i imkâna haricdekiler pek inanmak istemiyorlar ve diyorlar ki: "İhtimal Şeytan bunlara yardım eder, zira tapdıkları şüphesizdir. Sonra bunlarda erkek çocuk kendi kız kardeşleriyle evlenebilir. Bunlar yapıldıkdan sonra diğer bütün rivayetlerinde doğru olması pek mümkündür."
Bu masallar ve ithamlara mukabil, hakikat olan şey şudur ki: Tahtacılar dağlarda 1000, 1500 m. yüksek yerlerde sakin olub münferid ve hususi bir hayat sürerler, nadiren sabit bir ikâmetgâha malik olub bütün sene, yaz kış dallardan örülmüş kebe gibi bir çatı üzerine kıl keçeler örtülerek vücuda getirilmiş çadırlarda yaşarlar. Dağların yüksek yerlerinde veya gayr-i mahfuz mevkilerde, aynı yerde uzun müddet kalmak isterlerse çadırlarına meşabe olarak aynı şeklin biraz daha büyümesi ve sağlamlaşması suretiyle takriben kutru 4 m. olan dairevi bir zemin üzerinde pek hususi bir biçimde bir nevi evler çatıverirler.
Taşdan veya kerpiçden yapılan divarlar nadiren 1 m.ye tecavüz eder, kapu direği olarak ekseriya eski yapı taşları konur. Bazen divarlar arasında da antika taşların kullanıldığı vakidir. Hiç kapu kanadı görülmez. Yuvarlak divar üzerine mahruti şekilde samandan ve çalıdan müteşekkil bir çatı örtegelmek üzere 12 ila 20 aded yukarıdan bağlanmış sırık üzerine tutdurularak konur. Çatı tepesinin etrafı taşlarla tesbit edilir.
Dar bırakılan kapu aralığı ta çatıya kadar devam eder, ki bunun yukarı kısmı ayni zamanda baca vazifesi görür, çünkü çatıda katiyyen ikinci bir delik açılmaz. Aynı biçimde, fakat Müslüman Türklere aid mahruti evler Sedima civarında [Fethiye ile Eşen Çayı arasında] Keçi mevkiinde bulunur. sonra Dudurga Asari [aynı mevki yakınında Dodurga Hisarı olacak] kariyesinde de tesadüf ettimse de burada ev değil samanlık olarak kullanılmaktadır. Aynı şekilde ikâmetgâh bakiyelerine Alp memleketlerinde kableltarih devirlere aid asar arasında tesadüf edilmekdedir. Barmbad villası yakınında aynı şeyi bizzat gördüm.