Orijinalini görmek için tıklayınız : 13. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Tahtacı Türkmenlerde Değişim Kapsamında Kimlik


Sıpa_Mansur
25.07.2005, 11:03
13. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Tahtacı Türkmenlerde Değişim Kapsamında Kimlik
Tahtacılar, XIX. yüzyıldan beri, giderek giderek artan bir şekilde değişik bilim adamları, gezginler ve derlemecilerin dikkatini çekmiş; seyahatnamelerde, raporlarda, bilimsel araştırmalarda-çalışmalarda, derlemelerde bazen kısa, ama öz; bazen uzun ve detaylı, kısmen de yüzeysel olarak yer almış, bir etnik ve dinî topluluktur.
Tahtacılarla ilgili ilk bilimsel araştırmalarda, onların kim oldukları ve kökenleri üzerine tezler ileri sürülmüş ve kimi bilgiler verilmiştir. Örneğin, Luschan (1886-1927), Tahtacıların Alevî olduğunu belirtmekle birlikte, onları "Lykienler"in devamı olarak görmüştür. Tahtacıları, "Lykienler"in devamı olarak gören Luschan (1886-1927), tezini savunurken, antropometrik ölçülere dayandırmaktan kaçınmamıştır. Ancak, Babinger (1934: 679), Luschan'ın "Tahtacıların Lykienlerin devamı olabileceği" görüşünü, "doğruluğu çok düşük bir olasılık" şeklinde değerlendirmektedir. Tahtacıların "Dendrophoroi Brüderschaft"ın kalıntılarını oluşturabileceğini ileriye süren Georg Jacob'un tezi gibi Likya'ya gerçekleştirdiği gezilerle burada yaptığı kafatası ölçümleri sonucunda onları Lykienlerin kalıntıları gören Luschan'ın düşüncelerinin doğruluğu da Babinger için oldukça düşük bir olasılıktır. Çünkü, Babinger'e göre, onlar yüksek bir olasılıkla İran'dan Batı Anadolu'ya "göç ettirilmiştir".
Luschan'dan önce coğrafyacı Humann (1880) Tahtacılardan söz etmekte ve onların cenaze törenlerine yer vermektedir. Humann (1880), Tahtacılara "Çepni" de diyerek, onların Küçük Asya'nın eski halklarından olabileceğini dile getirmekte; önce Hıristiyan olmalarına karşın, zamanla korkudan İslâmiyete yöneldiklerine, sonraları onu da unuttuklarına değinmektedir.
Tahtacı kavramının muhtevasını, ağaç kesen, oduncu ve Şiîliğe yakın bir Anadolu tarikatının adı olarak değerlendiren Babinger (1934: 679), Tahtacıların "Çepni"liği konusunda da oldukça farklı bir yaklaşım içindedir ve etnografya ile din tarihi açısından Tahtacıları, 14. yüzyılın sonundan itibaren, "Çepni"/"Çetni" olarak bilinen, "Zeybek" ya da "Kızılbaş" adı altında toplanan tarikat parçaları gibi kapalı bir topluluk olarak görmektedir.
20. yüzyılla birlikte, gezgin Banse (1916) de eserinde Tahtacılara yer vermektedir. Banse (1916: 154) Tahtacıları gerçek "Hititli" olarak görmüştür. O, Türk dilini ve yüzeysel olarak İslâmiyeti kabul ettiğini belirttiği Tahtacıların dininde, bütün eski kültür kalıntılarının saklı olduğunu ileri sürmüştür.
Yabancı araştırmacılar tarafından yapılan ve yukarıda özetlenen bu araştırmalarda, Tahtacılarda Hıristiyanlığa özgü ögelerin bulunduğu, onların eski Anadolu halklarının kalıntılarını, parçalarını taşıdıkları ileri sürülmektedir. Ancak söz konusu değerlendirmelerin, araştırmacıların yüzeysel bağlantılar kurmalarından kaynaklandığı söylenebilir. Çünkü, onlar Tahtacılarla beraber yaşamadıkları gibi Kehl-Bodrogi (1988: 9)'ye göre, Türkçeyi de hiç bilmiyorlardı. Konuyla ilgili olarak Erden (1982: 73)'in, Tahtacıların yeterince araştırılmadığı şeklindeki saptaması, gerçeği tüm yalınlığıyla ortaya koymaktadır. Nitekim, Yusuf Ziya (1929a: 64)'ya göre, Tahtacıların "gizli durumları"ndan yararlanan "misyonerler", onların "en eski yerli halktan" ve "hıristiyandan dönme" olduklarını varsayarak, bilimsel olmayan sonuçlara varmışlardır.
Tarihsel süreç içerisinde, Tahtacıların kendileri tarafından, İranlı oldukları şeklinde ileri sürülen görüşlere de kimi araştırmacılar ve bilim adamları yer vermektedir. Bunlardan Toros (1938a: 11), "Isparta taraflarındaki bazı Tahtacıların vaktiyle İranilik iddiasında bulundukları"na değinmektedir. Toros (1938a: 11)'a göre bu durum, Tahtacıların "kendilerini askerlikten kurtarmak kaygısiyle yapılmış hileli bir harekettir."
Yusuf Ziya (1929a: 64), "Anamor"la (Anamur) "Selefke" (Silifke) yörelerinde oturan Tahtacılardan "350 hane"nin "pasaport uydurarak kendilerine 'Acem' tab'ası süsünü" verdiklerini kaydetmektedir ve ona göre kendilerine "Acem" tebaası "süsünü" veren Tahtacılar, "ocaklı dedelerin" ait olduğu "Çaylak" aşiretiyle yine "ocaklı dedelerin" bulunduğu "Şehepli" ve "Evci" aşiretlerindendir. Yusuf Ziya (1929b: 62), Tahtacıların "askerliği sevmemeleri" nedeniyle, "asker olmamak için" "İran tabasına" (tebaasına) geçtikleri kanısındadır.
Kimi Tahtacıların İran tebaasına geçmelerinin yanı sıra, –her ne kadar belirtilmese de büyük bir olasılıkla bu durumdan hareketle– bazı araştırmacılar tarafından, onların doğrudan "İranlı göçmenler" olabileceği ileri sürülmüştür.
Tahtacıların, İranlı/Acem olmadıkları ortak paydasında birleşen "Türk" olduğu tezindeki Süleyman Fikri (1927), "Türkmen" olduğu tezlerindeki Yusuf Ziya'yla (1929a-b) Toros (1938a)'tan konu üzerine farklı bir bakış tarzı geliştiren Babinger (1934)'in görüşleri, bu noktada oldukça ilgi çekicidir. Babinger (1934), Tahtacıların kuvvetli olasılıkla 16. yüzyılın başlarında "İran'dan Anadolu'ya göç ettirilmiş", "Safevî tarikatının üyeleri İranlı göçmenler" olabileceğini vurgulamaktadır. "Tahtacıların Şah İsmail zamanındaki Safevîlerle âdetlerinin, geleneklerinin ve törelerinin sürpriz benzerlikleri" bulunduğunu belirten Babinger (1934: 679),
"İranlıların ve Hıristiyanların konuk olarak istenildiğine; buna karşın Türklerin istenilmediğine"; "Ali ve İsmail adlarının bilhassa tercih edildiğine"
dikkat çektikten sonra, bir zamanların Avusturya-Macaristan Konsolosu Adalia Tibor von Pözl'ün raporlarından yola çıkarak
"Tahtacıların Osmanlı Devlet hükümlülüğünün dışında yaşadıklarını –yani yasaların onlar için geçersiz olduğunu– ve kısa bir süre öncesine kadar geleneklerinden dolayı İranlı kullar olarak geçtiklerini"
kaydetmektedir.

Sıpa_Mansur
25.07.2005, 11:03
Planhol (1975: 257) tarafından, zaman zaman dinî nedenlerle, tarihin belirli dönemlerinde, –somut bir örnek olarak 16. yüzyılın ortalarında– Türkmenlerin Anadolu'dan İran'a geniş kapsamlı göç hareketi başlattıkları ve bu göçlerin yoğunlaşarak sürdüğü belirtilirken, göçebe toplulukların İran'a geri döndüğü şeklinde ortaya konulan göç hareketi, sanki onların daha önceden İran'dan geldikleri izlenimini uyandırmaktadır. Ancak, bu izlenim, onların "İranlı" oldukları gibi bir sonuca yol açmamalıdır.

Şu unutulmamalıdır ki, Anadolu'ya olan Türkmen göçleri İran üzerindendir. Bu bağlamda, 9. yüzyıldan itibaren Anadolu'da yoğunlaşmaya başlayan Türk nüfusun (Ohri 1983: 65) ya da Türkmenlerin buraya gelebilmek için genelde İran'ı bir güzergâh olarak kullandıkları; hattâ İran Horasan'ı nedeniyle, sürekli İran'la ilişki halinde oldukları (bkz. Köprülü 1976: 12-14), artık çok net bir şekilde söylenmektedir.

Roux (1987: 232), Tahtacıların İran'dan Anadolu'ya 15. yüzyılın sonlarıyla 16. yüzyılın başlarında geldiğini ileri süren ve Tahtacıların kendileri tarafından kabul gören tezi –ki daha önce de değinildiği gibi Babinger (1934: 679), Tahtacıları "İran'dan Batı Anadolu'ya gelen İranlı göçmenler" şeklinde nitelemekte, Tahtacıların kendileri de buna zaman boyutunu eklemektedir– "kanıtlanmamış bir varsayım" olarak değerlendirmektedir. Tahtacıların "davranış kalıplarının" diğer Türk göçebelerinden farklı olmadığını belirten Roux için, 16. yüzyılda İran'dan Anadolu'ya göçten söz etmek gerçekleri saklamak ya da yadsımaktır. Ona göre, tam tersine bu yüzyılda 23 Ağustos 1514'te "Şiî" ve "Sünnî" otorite arasındaki savaştan sonra, Anadolu'da meydana gelen Alevî kıyımı sonucunda, "Türk Şiîleri" –ki onlarla Alevîler kastedilmektedir– yoğun olarak İran'a kaçtılar. Tahtacılar 19. yüzyılın sonlarında "bir ara" tıpkı Safevî Devleti'nin korumasına sığındıkları gibi zamanın Şiî devleti Qajar Krallığının koruması altına girmek için, İran kimliğiyle özdeşleşme yolunu seçtikler; İran pasaportu aldılar ve Sünnî hükümdarlık –Osmanlı Devleti– tarafından Şiî azınlık olarak görüldüler (bkz. Roux 1987: 232; krş. Oberling 1985).

Aynı konuyu Planhol (1975), kimi tartışmalara yol açabilecek şekilde ele almaktadır. Planhol (1975: 257), 1335 yılından itibaren Doğu Anadolu'daki göçebe toplulukların İran'a geri döndüklerini ve özellikle Çobanlı aşiretinin 14. yüzyılın ortalarında Erzincan'dan Azerbaycan'a gittiğini belirtikten sonra, bu göç hareketinin göçebelerin politik desteğiyle kurulan beylikler olan Kara Koyunlularla Ak Koyunlular zamanında giderek yoğunlaştığına "Ağaç-Eriler"in –ki günümüzde onlar Tahtacıların ataları olarak kabul edilmektedir– de bu sırada Maraş bölgesini terk ettiklerine dikkat çekmektedir. Konunun ayrıntılarını Sümer (1962)'de bulmak mümkündür. "Ağaç-Eriler"in, 1335 tarihinde Maraş-Elbistan bölgesinde –ve burada yaşayan "Ağaç-Eriler"den ayrı olarak– politik bir güç haline gelen, Dulkadırlılar tarafından "yurtlarından çıkarılmaları" olasılığını yadsımayan Sümer (1962: 525-526)'e göre, kaynaklarda Kara Koyunlular arasında ve onların hizmetinde bir "Ağaç-Eri" koluna rastlanılmaktadır. Sümer, bu "Ağaç-Eri" kolunun Kara Koyunlularla birlikte İran'a gittiğini belirtmektedir. "Ağaç-Eriler"in Anadolu'yu terk etmeleri, tarihsel süreç içerisinde, kimi sosyal ve siyasal olayların gelişmesi sonucu, sadece bir olguyla sınırlı değildir, tekrarlanmıştır. 14. yüzyılın ikinci yarısından sonra, Dulkadırlılar tarafından yerlerinden edilmeleri olasılığından sonra, Kara Koyunlularla kimi sosyal olayların sonucunda bir "Ağaç-Eri" kolunun Anadolu'yu terk ederek İran'a gitmesinden en az yüzyıl önce, 1260 yılında Moğollar tarafından özel olarak gönderilen orduyla (1262'de) büyük kıyıma uğramalarının (bkz. Sümer 1962: 524; 1980: 159) ardından da onlar Anadolu'yu terk etmişler; Suriye ve Memlük topraklarına sığınmışlardır.

1929 yılından itibaren, Tahtacılar üzerine yaptığı alan çalışmalarını aktarmaya başlayan Yusuf Ziya, onların o tarihlerde konakladığı ya da yerleştiği yerleşim birimlerinin bulunduğu yörelerdeki kimi "yerli halk" tarafından "çingene bozması" şeklinde görüldüğünü-nitelendirildiğini bildirmektedir (bkz. Yusuf Ziya 1929a: 64). Yusuf Ziya (1929a: 64) bununla yetinmeyip, "Abdallar"ın asker alınmadığı zamanlarda Tahtacılardan "150 hane"nin "Kıptî" olduklarına dair nüfus belgesi aldıklarını; Antalya'nın "Tefenni kazasındaki" Tahtacı aşiretinin "300 tahririnde" "Kıptî" diye geçirildiklerini de kaydetmekte; yıllar sonra Çağatay (1970: 670) bu durumu biraz daha açıklığa kavuşturmaktadır:

"Kezâ Osmanlı hükümeti yine o sıralarda Kıptîleri askere almadığından, 1884 tarihinde tahtacılardan 150 hâne ve Tefenni'dekilerden bâzıları Kıptî nüfus tezkiresi almışlardır."

Tahtacıların "İranlı"/"Acem" ve "Abdal"-"Kıptî" olup olmadıkları konusunda yukarıda ele alınan görüşlerin sonucunda, tarihsel süreç içinde, onlardan kimilerinin "İranlı"/"Acem", kimilerinin de "Abdal"-"Kıptî" kimliğini benimsedikleri bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. Babinger (1934) hariç, konu üzerine görüş bildiren ve bu olguyu aktaran araştırmacıların çoğunluğu, genelde kimi –hepsi değil– Tahtacıların "askerlik yapmamak için" yukarıda belirtilen kimliklerle belirli bir zaman diliminde özdeşleşme çabaları içinde olduklarını belirtmektedir. Babinger'den ve diğer araştırmacılardan farklı olarak, Süleyman Fikri (1927: 480), Tahtacıların "kavgadan, kabadayılıktan hoşlanmadıkları" için, "askerlikten genelde çekindikleri" kanısındadır. Süleyman Fikri, kimi Tahtacıların değişik kimliklere bürünmesine yer vermesine karşın, bunun neden(ler)ini kendisi belirtmese bile askerlik sorunundan ayırmaktadır.

Yusuf Ziya (1929a: 63)'ya göreyse, herhangi bir "Sünnî köylü"yle dahi iletişim-ilişki kurmayan Tahtacılar, bir "Sünnî"yi konuk etmek zorunda kaldıkları zaman, onun kullandığı yemek kaplarını/kapkacağı "kırklamadıkça" yani kumla-kille kırk kez yıkamadıkça, bu kaplardan bir daha yararlanamamakta ya da onları tamamen yok etmekteydi. Yusuf Ziya (1929a: 63), bu durumda Tahtacıların kap-kacağın temizlenmesini bile, içine sindiremediğine; konuklar için, içinde "en nefis yemek dahi kalsa yezid artığı olduğu içün her halde" kırılacağından bakır kaplar kullanmaktan ziyade, toprak çanakları yeğlediklerine; sözü edilen durumda yatak-yorgan, su kabı gibi şeylerde de yok etmenin geçerliliğine dikkat çekmektedir. Büyük bir olasılıkla, Yusuf Ziya'nın bu saptamalarından hareket eden Çağatay (1970: 670) Tahtacılar hakkında, "askere gitmemek, orada sünnîler ile bir arada bulunmamak, onlarla yemek yememek için İran teb'asına veya Kıptî nüfusuna geçecek derecede müteassıp idiler" demekle onların yukarıda belirtilen kimlikleri almalarının nedenlerinden bazılarını vurgulamaktadır.

İlk baskısı 1924'te yapılan eserinde "Tahtacılar" konusunu da ele alıp işleyen Atalay (1991: 30-31), onların ekonomik yaşamlarının vazgeçilmez bir unsuru olan katırlarının, seferberlikte ellerinden alındıklarına; her yerde ezildiklerine ve erkeklerinin askere sürüldüklerine değinmektedir. Erkekleri askere alınan Tahtacıların kadın ve çocuklarının çoğu, Atalay (1991: 30)'a göre dağlarda dökülüp kalmış, açlık ve hastalıktan ölüp gitmiştir. Atalay'ın bu saptamaları, kimi Tahtacıların askere gitmemek için, farklı kimliklerle özdeşleşme yolunu seçmelerinin nedenleri arasında görülebilir.

Bütün bunlara ek olarak, Tahtacıları "Türk"/"Türkmen" gören-değerlendiren, onların göçebeliğinden yola çıkarak, söz konusu yaşam biçiminde bulunmalarını, namaz kılmamalarından dolayı Osmanlı Hükümeti tarafından tutuklanmasına, aşağılanmasına bağlayan Yılmaz (1948: 22-23)'ın görüşleri önemlidir. Onların, merkezî Osmanlı Hükümeti tarafından, inançları göz önüne alınarak aşağılanması, tutuklanması, Sünnî Müslümanlığa dayalı inanca kapalı-değişik bir yaşam biçimi geliştirmelerine yol açmış olabilir.

Sıpa_Mansur
25.07.2005, 11:04
Konuya tarihsel bir boyut getiren Fığlalı (1981: 352), Osmanlılar döneminde Anadolu'da yaşayan kimi Türkmen aşiretlerinin Safevîlere bağlılık göstermelerinden hareket ederek, Osmanlı'nın buna engel olmak için, kimi Alevî toplulukları Rumeli'ye sürdüğünü belirtmektedir. Fığlalı (1981: 352)'ya göre,

"Hem bu sürgünden kurtulmak isteyen, hem de Osmanlı ordusunda askerlik yaparak Sünnîlerle bir arada bulunmak istemeyen Tahtacılardan önemli bir kısmı, muhtelif yollardan İran pasaportu almışlar veya Kıptî nüfusuna geçmişlerdir."

Sonuç olarak, yukarıda özetlenen nedenlerin her birinin, tek tek kimi Tahtacıların tarihsel bir süreç içinde farklı kimlikleri edinmelerine yol açabildiği söylenebileceği gibi, tümünün sonucu ya da ortak bileşkesi olarak da onların gerek "Abdal"-"Kıptî", gerekse "İranlı"/"Acem" kimliğiyle özdeşleşme çabasına girdikleri söylenebilir.

Tahtacıların Türkmen, Alevî ve Sünnî olan "Evci" aşiretinin Alevî olan kesimini oluşturduğuna ve onların asıl adlarının "Evci" olduğuna ilişkin tez, Ali Rıza Yalman (Yalkın) (1977) tarafından ileri sürülmektedir. (bkz. Yalman (Yalkın) 1977: 511; krş. Tarım 1940: 10; 1960: 31). Yalman (Yalkın)'ın değindiği noktalar, daha sonra C. Hakkı Tarım'ın yazdığı "Kırşehir Tarih ve Coğrafya Lugatı"yla (1940: 10) "Kırşehir Ansiklopedisi: Tarih-Coğrafya-Etnoğrafya ve Biyoğrafya Sözlüğü"nde (1960: 31) tekrarlanarak ve bir noktaya dikkat çekilerek, yeni bir ayrıntı daha içerecek şekilde geliştirilerek işlenmektedir: "Evci, Kırgız'lardan bir uruğun adıdır" (krş. Oğuz 1976: 245).

Tahtacıların "Evci" aşiretinden olduğuna, kökeninin Kırgızlara dayandığına ilişkin tez, genelde konu üzerine çalışan araştırmacılar tarafından dikkate alınmamakla birlikte; kimi araştırmacılar-yazarlar (bkz. Yılmaz 1948; Çağatay 1970; Fığlalı 1981 ve Seyirci 1990), tam tersine "Evci" aşiretinin Tahtacı aşiretlerinden biri olduğunu ileri sürmektedir. Bununla ilgili ayrıntılı bilgiyi, Tahtacıların bağlı olduğu iki ocaktan biri olan "Yanın Yatır Ocağı"ndan Hasan Mümtaz Bey'in açıklamalarına yer veren Yusuf Ziya'da (1929a: 72-73) bulmak mümkündür. Buna göre, Adana'da Ceyhan yöresinde "Gökçeli Deresi" kenarlarında hayvancılık yapan "Göğçeli"/"Gökçeli" adlı aşiret vardı. Bu aşiret, daha sonra zorunlu olarak (?) dağlara çekilince, "Tahtacılık baş göstermiş"ti. İşte, kimi yerlerde bu aşirete "Evci" denilmektedir. Onlar, "yörüklerin keklik kafesi şeklinde" yaptıkları "geceden eve" benzeyen ve "topak evi" denilen evleri yaptıkları için bu adı almışlardır. İki türlü "Evci" aşireti vardır: Denizli, Alaşehir taraflarındaki "Evci" aşireti, Alevî olmasına karşın, Tahtacı değildir; Adana'da ve Kayseri'ye bağlı Everek, Yaylacı, Buları taraflarındaki "Evci"ler "Tahtacı"dır (bkz. Yusuf Ziya 1929a: 72-73).

Yusuf Ziya'nın değindiği Hasan Mümtay Bey'le Seyyah Efendi'nin bu açıklamaları, birbirleriyle zaman zaman kimi noktalarda çelişmesine karşın, iki "Evci" aşiretinin varlığını ortaya koymaktadır. Buna göre, iki "Evci" aşiretinden biri sonradan "Tahtacı" adını almıştır; "Alevî" olmasına karşın, asıl Tahtacılara özgü "Evci" aşiretiyle –ki onun asıl adı "Göğçeli"/"Gökçeli"dir ve kimi yörelerde "Göğçeli"/"Gökçeli" aşiretine "Evci" denilmektedir– herhangi bir bağlantısı bulunmamaktadır. Oysa, Yalman (Yalkın) (1977: 511)'ın "Gâvurdağı"nda varlığından söz ettiği "Evci" aşiretinin bir de "Sünnî" inanca sahip olanı vardır. Seyyah Efendi'nin anlattıklarından çıkardığımız sonuca göre de Gâvurdağı'ndaki "Evci" aşireti, Tahtacı değildir. Ancak, evlerini tahtadan yaptıkları için bu adı almıştır.

Baha Sait (1994a-b), "Türk"/"Türkmen" olarak ele aldığı ve değerlendirdiği Tahtacıların, dil özelliklerine bakmakta ve konuşmalarının "Oğuz" lehçesine değil, Divânü Lugat-it Türk'te verilen "Hakanî" lehçesine benzediği görüşünden hareketle, onların "Hazer-Kuzgün denizinin Acıderye körfezi yörelerinde" yaşayan "Aktav (Aktağ-Akdağ) Türkmenleri"nin kalıntıları olabileceğini ileri sürmektedir (bkz. Baha Sait 1994a: 80). Buna göre, o tarihlerde Tuna boylarında yaşayan "Aktav Türkmenleri", –büyük bir olasılıkla 13. yüzyılın sonları ya da 14. yüzyılın başlarında– Osman Bey'e karşı Bizans'ı savunmak isteyen Bizans İmparatoru'nun onlardan oluşturduğu bir "Turkopol ordusu"yla Anadolu'ya gelmiş ve kendi diliyle konuşan Osman Bey'in askerlerine silah çekmeyerek, savaştan çekilmiş; bunun üzerine "Turkopol ordusu"nun Tuna'ya dönmesini engellemek için Bizans, Çanakkale boğazını kapayınca, "Aktavlı Turkopollar" Kazdağı yöresinde kalmıştır (Baha Sait 1994a: 80).

Tahtacıların kim oldukları ve nereden geldikleri üzerine ileri sürülen tüm tezlerden farklı olan Baha Sait'in tezi, onların Anadolu'ya Balkanlar üzerinden geldiğini içermektedir. Ancak, Birdoğan (1992: 95-98, 1994: 182-183), Tahtacıların "Ağaç-Eriler"in torunları olduğunu vurgulayarak, onların kendilerinin "atalarının Horasan'dan geldiklerini" söylediklerinden hareketle, yukarıdaki tezi sadece –nedenlerine değinmeden– "tarihsel dayanaklardan yoksun" görmektedir. Oysa, Baha Sait'in ilgili tezini değerlendirirken, tarihsel dayanaklardan yoksun olup olmadığını olaylar ve olguları örnekleyerek irdelemekte yarar vardır. Bu bağlamda, İnalcık'ın (1988: 289) "Büyük gazi beyler kumandasında beylik ordularında birleştirilmeden önce birçok Türkmen bölükleri"nin ücretli asker (Turkopol) olarak "garba" göçettikleri ve "ancak küçük bir kısmı"nın "Anadolu'ya" dönebildiği şeklindeki saptaması önemli olmakla birlikte, Öztuna (1977: 253)'nın bu noktada bize sunduğu bir ayrıntı da dikkat çekicidir: Ücretli askerler –ki Öztuna bunlar arasında Turkopolları da kastetmektedir– "tahminen 1300 veya 1301"de bir kez Çanakkale Boğazı'nı geçip Manisa'nın kuzeylerine kadar inmişler ve Türkmen beyleri tarafından "tamamen imha edilmişler"dir.

Genelde Tahtacıları "Ağaç-Eriler"in devamı sayan Yılmaz (1948: 11-12), Baha Sait'in aksine, 12 aşiretten oluşan "Ağaç-Eri Türkmenleri"nin 12. aşiretinin adının –Tahtacıların kökeninin değil, Tahtacı aşiretlerinden yalnızca birinin– "Aktavlu"/"Aktavlı", "Sarı Saltık"ın da "Aktav Türkmenleri"nden olduğunu belirtmektedir. "Aktavlı" aşiretinin, Tahtacı aşiretlerinden biri olduğu şeklindeki görüşe, daha sonra yalnızca Çağatay (1970: 671)'da –ki ona göre Tahtacılar "Ağaç-Eriler"in torunlarıdır– rastlanılırken, konuyla ilgili ayrıntılı açıklamayı Yılmaz (1948) vermektedir. Yılmaz (1948: 12-13)'a göre, 12 "Ağaç-Eri" aşiretinin 11'i Kuzgun Denizi, Erdebil'le Horasan üzerinden Anadolu'ya geçmiş, yalnız "Aktavlılar" Aktav yarımadasından Tuna kıyılarına yerleşmiş ve oradan Kazdağı'na gelmiştir. Daha sonra "Aktavlılar" üzerine bilgiler veren –genelde adını vermese de Baha Sait'in yazdıklarını tekrarlayan ve Tahtacıların kökeni dışında genelde onun görüşlerine katılan– Yılmaz (1948: 14-15), onlar için, "Aktav'dan Tuna boyuna göç eden Türkmenler oldukları şüphe götürmez bir gerçektir" demektedir.

Görüldüğü gibi Yılmaz (1948) her ne kadar "Aktavlılar"ı Tahtacıların ataları olarak görmese de onların Anadolu'ya geliş yollarından hareketle yeni bir tez oluşturmaktadır: Tahtacılar –Ağaç-Eriler–, genelde ve yoğunlukla Horasan üzerinden, kısmen Aktavlılar aracılığıyla Tuna-Balkanlar üzerinden Anadolu'ya gelmişler; aynı kökenden olan, göç yollarıyla tarihsel süreç içerisinde birbirlerinden ayrılan aşiretler, zamanla Anadolu'da buluşmuşlardır. Oysa, Erden (1982: 74), bu tezin doğru olmadığı yolunda görüşler ileri sürmektedir. Erden (1982: 74), Kazdağı Tahtacılarının/Türkmenlerinin çadırlarını incelerken onların bu yöreye yerleşimlerini şu şekilde açıklamaktadır. Erden'in açıklaması, 13. yüzyılın sonunda Bizans sınırındaki Türkmenlerin önemli bir kısmıyla Moğollardan kaçarak "uca" gelmiş Türklerin Osman Bey'in bulunduğu yöreye gelerek ona yardım ettiğini belirten Uzunçarşılı (1982: 108)'nın saptamasıyla daha da anlam kazanmaktadır. Ancak, Uzunçarşılı (1982: 78) bununla yetinmeyerek, 14. yüzyılın başlarında Balıkesir yöresiyle Çanakkale taraflarında –içinde Kazdağı'nın da bulunduğu yörede– kurulan Karasi Beyliği'nin kurucusu "Karesi Bey"in Moğollardan kaçarak kendisine gelenlerle birlikte, Dobruca'dan gelen Sarı Saltuk Türkmenleri'ni, egemenliğindeki bölgeye yerleştirerek Türk nüfusunu arttırdığını, tarihsel belgelerle açıklayarak karanlıkta kalan bir noktayı aydınlatmaktadır. Uzunçarşılı'nın bu açıklamaları, Sarı Saltık'ı ya da Sarı Saltuk'u (bkz. Kiel 2000), dinî açıdan din büyüğü, ulusu ve siyasi açıdan da boy başı gibi işlevleri olan; 13. yüzyılın ikinci yarısında 1263'te Selçuklular döneminde büyük olasılıkla Çepnilerden gelen Türkmen aşiretlerinin Dobruca yöresine yerleşmelerini yönlendiren ve buradaki Türkmen aşiretlerini yöneten, savaşan derviş tipinin örneği olarak gören Mélikoff (1993: 31-32, 143, 201)'un bulgularıyla karşılaştırılınca, ortaya çıkan sonuç söyle özetlenebilir:

14. yüzyılın başlarında içinde Kazdağı'nın da bulunduğu Balıkesir, Çanakkale yörelerindeki Karasi Beyliği'ne yerleşen Dobruca'dan gelen Sarı Saltuk Türkmenleri büyük bir olasılıkla Çepniydiler. Yılmaz (1948) belki de farkında olmadan yukarıdaki açıklamalarıyla Tahtacıların değil Çepnilerin sözü geçen yörelere yerleş(tiril)melerini anlatmaktadır.

Öte yandan, Baha Sait (1994a)'in ve Erden (1978)'in belirtilen yörelerde; Koşay (1954)'ın ise Ege bölgesinde –Manisa'da– Çepni/Çetmilerle Tahtacıların yanyana yaşadıklarını vurgulamaları bu bağlamda önemlidir. Buradan hareketle söz konusu durumun, konuyla ilgili yukarıdaki açıklamalarında Yılmaz (1948)'ı yanıltmış olabileceği düşünülebilir

Sıpa_Mansur
25.07.2005, 11:04
Bütün bunlar, "Tahtacılar, kısmen Aktavlılar aracılığıyla Tuna-Balkanlar üzerinden Anadolu'ya gelmişlerdir" şeklindeki bir tezi tümüyle geçersiz kılmaktadır. Özellikle, Yusuf Ziya (1929a: 71; 1929b: 68)'nın Tahtacı aşiretlerinden, sadece "Eseliler"den ayrılan bir grubun "Rumeli" tarafına gittiklerini; "orada bir müddet kaldıktan sonra Sultan Mahmut devrinde" ve "Üsküdar tarikile" Anadolu'ya nakledildiklerini; bunun için "Üsküdarlı" adını aldıkları yönündeki saptamaları, bu açıdan son derece önemlidir. Yusuf Ziya (1929a: 71-72; 1929b: 68) aynı aşiretin değişik yörelerde "Cingöz" ya da "Sivri külâhlı" olarak farklı adlarla anılabildiğine dikkat çektikten sonra, "Üsküdarlı" aşiretine Manisa Karaoğlu Köyü, Bergama ve Menemen yöresinde "Sivri külâhlı" denildiğini belirtmekte; aslında "Cingöz", "Sivri külâhlı" ve "Üsküdarlı" olarak adlandırılan aşiretlerin birbirlerinden farklı değil, aynı aşiret olduğuna değinmektedir.

Tahtacıların neden Rumeli'ye gittiklerine ilişkin olarak Yusuf Ziya'nın açık bıraktıktığı, Yılmaz'ın ise kısmen bilgi verdiği soruya, daha net bir yanıtı Çağatay (1970: 670) ve Fığlalı (1981: 352)'da görmek mümkündür. Söz konusu soruyu Çağatay yüzeysel, Fığlalı'ysa daha ayrıntılı yanıtlamaktadır. Fığlalı, Anadolu'da yaşayan kimi Türkmenler gibi "Safevîlere" bağlılık gösteren Tahtacı aşiretlerine engel olmak için kimi Alevî topluluklarla –ki Çağatay (1970: 670)'a göre Teke yöresindeki Alevî topluluklarla– Osmanlılar tarafından Rumeli'ye "sürüldüğünü" savunmaktadır. Özellikle bu noktada, Safevî bağlantılarından yola çıkarak, Tahtacılarla Bulgaristan'daki Alevî toplulukları karşılaştıran Jong (1995)'un saptamaları son derece önemlidir. Bulgaristan'daki Alevî toplulukların 16. yüzyılda Osmanlı'nın sürgünlerle zorla yerleştirdiği "Safevî Alevileri"nin arta kalanlarından ibaret olduğu, şeklindeki görüşleri göz ardı etmeyen Jong (1995: 69-73)'a göre, bunu kanıtlayacak temel niteliğe sahip belgeler olmamasına karşın, etnografik veriler, Gerlova ve Rodop Dağlarındaki "belli bazı grupların Safevî-İslâmî ögelerini koruduklarını göstermektedir" ve bunların "Safevî köklerine sahip olmaları –dayanmaları– olanaklıdır." Ancak Jong, bu toplulukların Tahtacı olduğuna dair herhangi birşey söylememektedir.

Gerek Yusuf Ziya (1929a-b)'nın, gerek Yılmaz (1948)'ın ve gerekse Fığlalı (1981)'nın bu saptamalarından çıkan sonuca göre kimi Tahtacı aşiretlerinin şu ya da bu nedenlerle Anadolu'dan Rumeli'ye geçtikleri (ya da göç ettirildikleri); zamanla Rumeli'nden tekrar Anadolu'ya geri döndükleri (ya da döndürüldükleri) ve aynı kökenden olan, göç yollarıyla tarihsel süreç içerisinde birbirlerinden ayrılan Tahtacı aşiretlerinin Anadolu'da tekrar biraraya geldikleri ileri sürülebilir.

Anadolu'da "Tahtacı" adına ilk kez 16. yüzyılda "Cemaat-ı Tahtacıyan" olarak rastlanılmaktadır (bkz. Sümer 1962). 16. yüzyıldan önce Anadolu'da "Ağaç-Eri" kavramı vardır ve bu kavram Sümer (1962), Çağatay (1970), Fığlalı (1981) ile Birdoğan (1990: 37)'a göre 16. yüzyılda "Cemaat-ı Tahtacıyan"a dönüşmüş, bu yüzyıldan sonra "Ağaç-Eriler"e "Tahtacı" denmiştir. Kehl-Bodrogi (1995: 107), bu tezi yeterli belge olmadığından "varsayım" olarak değerlendirmektedir. Kehl-Bodrogi'ye göre, 13. ve 16. yüzyıllar arasında "Ağaç-Eriler"le "Tahtacılar" arasında tarihsel bir sürekliliğin "tahmin edilmesi"; her iki kavramın anlam bakımından benzer ve her "iki" topluluğun "aynı yörelerde" yaşamış olması, bu tezi "ilgi çekici" kılmakla beraber, o "sadece bir varsayım"dır. Buna karşın Erden (1982:74; 1995: 53), Anadolu'da ve genel olarak Türkiye toplumunda birçok Türkmen aşiretinin yaygın olarak "Ağaç-Eri", "Tahtacı" adlarıyla anıldığına ve bu "adla" –yani "AğaçEri"/"Tahtacı" beraber– tanıtıldıklarına –Çanakkale, Balıkesir il sınırları içinde bulunan Kazdağı örneğini vererek– dikkat çekmektedir. Erden'in yanı sıra, Tahtacılar üzerine "alan araştırmaları" ve "derlemeler" yapan Asan (1993), Küçük (1995: 18), Engin (1995; 1998; 2000) ve Baran da kısmen "alanda" elde edilen verilerden de yola çıkarak, Tahtacılara önceleri "Ağaç-Eriler" denildiğine ilişkin tezi kabul etmektedir.

Günümüzde Antalya yöresinde yaşayan Tahtacıların kendilerini "Ağaç-Eriler"in torunları olarak gördüklerini burada belirtmek gerekir (bkz. Engin 2000). Ancak, bu bağlamda Birdoğan (1995: 9)'ın ortaya attığı şu iki soru da önemlidir:

"Acaba bugün kü Tahtacıların tümü eski Ağaç Eri'lerin torunları mıdır? Yoksa zamanla çevrenin ve ekonomik koşulların orman içi ve ağaç işine attığı öbür Türkmen urukları da eski Ağaç-Eri'lere katıldılar mı?"

Birdoğan bu iki sorunun "kesin yanıtını vermekten yoksunuz" demektedir.

Öte yandan Sümer (1962: 521-522), "Ağaç-Eriler"in kökenlerinin 5. yüzyılda Rusya'da yaşayan "Akatzir" adlı bir buduna götürüldüğünden söz etmektedir. Görgünay-Kırzıoğlu (1995: 133) da Cl. Huart'ın İslâm Ansiklopedisi'nde yazdığı "Ağaç-Eri" adlı kısa makaleye dayanarak, Ağaç-Erinin "Ağaç-Adamı, Orman Adamı" anlamında olduğunu ve tarihte ilk kez Priscus'ta "Akhats Tsir'or" diye anıldığını belirtmektedir. Ancak Sümer için, bu görüşü kabul etmek olanaksızdır. Çünkü, "Ağaç-Eriler"le çağdaş bulunan İbn Şaddad, Malatya'lı Abu'l Farac, Raşid al din, Aziz b. Ardaşir-i Astar abadi, Ayni ve Makrizi gibi tarihçiler onların "Türkmen" olduklarını söylemektedir. (Bkz. Sümer 1962: 521-522).

Genellikle tarihçiler, "Ağaç-Eriler"in Anadolu'ya sonradan geldiklerine dair bir uzlaşma içinde olmalarına karşın, ne zaman geldikleri ve kim oldukları konusunda değişik görüşler ileri sürmektedirler. Bu bağlamda Köprülü (1981: 87) Anadolu'da "Ağaç-Eriler"e 12., Sümer (1962: 521) ve Oğuz (1976: 181-182) ise, 13. yüzyılda rastlanıldığını belirtmektedir. "Ağaç-Erilerin" kökenleri üzerine 20. yüzyıldan itibaren, farklı tezler ileri sürülmüştür. Köprülü (1981: 87), Anadolu'ya gelip yerleşen Oğuzların/Türkmenlerin yanı sıra, bunların arasında Karluklar, Kalaçlar, Kıpçaklar ve "Ağaç-Eriler" gibi çeşitli Türk topluluklarının bulunduğuna işaret etmektedir. Aynı tezi, Ziya Gökalp (1976: 94) de savunmaktadır. Ziya Gökalp (1976: 40) için "Ağaç-Eriler", Oğuzlara katılmış bir Türk budunudur ve Oğuzlarla birlikte Anadolu'ya gelmişlerdir. Ancak Ziya Gökalp (1976: 40), Köprülü'den farklı olarak, "Ağaç-Eriler"in Tahtacılarla ilişkili olup olmadığı konusunda soru işareti açmaktadır.

Ziya Gökalp'in "Ağaç-Eriler"le Tahtacıların ilişkili olup olmadığı konusunda açtığı soru işaretine, "Ağaç-Eri" kavramının zamanla "Tahtacı"ya dönüştüğünü belirterek, belirginlik kazandıran Sümer (1962: 528), Fığlalı (1981: 352) ve Birdoğan (1990: 37) buradan hareketle, Yusuf Ziya (1929a)'nın daha önceki konularda açıkladığımız görüşlerine tarihsel bir boyut ekleyerek, "Ağaç-Eriler"in Oğuz boylarından biri olduğunu ileri sürmektedir. Çağatay (1970: 669-670) da kaynaklarda önceleri "Ağaç-Eriler"e rastlanıldığını, ancak "Tahtacılar"dan söz edilmeye başlandıktan sonra "Ağaç-Eriler"in hiç geçmediğini belirterek, her iki topluluğun aynı kökenden gelebileceğine ve birbirinin devamı olabileceğine değinmektedir.

Sümer (1962: 521-522) ve Birdoğan (1990: 37)'a göre, Anadolu'ya gelen göçebe Oğuzlardan bir kısmı dağ ve yayla göçerleri olarak, ormanlık bölgelerde yurt edinmiş, bundan dolayı "Ağaç-Eri" yani "orman adamı" adıyla anılmıştır.

Ülkütaşır (1968: 840) ise, Tahtacılara "Oğuz Türkmenleri" demekle birlikte, onları "Ağaç-Eri" Türklerinden saymayı ya da "Ağaç-Eriler"in torunları şeklinde göstermeyi "şimdilik, acele verilmiş bir karar" olarak –büyük bir olasılıkla Kehl-Bodrogi (1995) Tahtacıların atalarının "Ağaç-Eriler" olduğu şeklindeki tezi bir varsayım olarak görürken Ülkütaşır'ın bu görüşlerinden etkilenmiştir– nitelemektedir.

Köprülü (1981: 87) ve Ziya Gökalp (1976: 94)'ten farklı olarak, Tahtacıların Oğuz boylarından biri olduğu şeklindeki tez Toros (1938a: 5; 1938b: 10), Kum-Atabeyli (1940: 203), Sevgen (1951: 303), Erden (1978: 53; 1995: 54) ve Yetişen (1986: 2) tarafından da savunulmaktadır. Fığlalı (1981: 352) bu tezi, "Tahtacı'lar, Anadolu Oğuz Türkmenleri arasında etnik vasıflarını en iyi korumuş zümrelerdir" diyerek, pekiştirmektedir.

Diğer taraftan, "Ağaç-Eriler"e değinmeden Tahtacılara özgü kültürel bir ögeye ve onun işlevine dikkat çeken, "eski uğuz türkmenlerinin aşiretleri"nde özellikle koyunlarını ayırt etmek için "damga" olarak kullanılan; Tahtacı inançlarına göre kutsal ve taşıyana güç-kuvvet veren kendilerine özgü "kaz ayağı" dedikleri "sehpa şeklinde" "Simeleri"nden yola çıkarak, onların "Uğuz Türkmenleri"nden olduğunu ileri süren Yusuf Ziya (1929a: 62), bu görüşün öncülerinden kabul edilebilir. Ona göre bu "nişan", Tahtacı adını taşıyan tüm aşiretlerde, Tahtacı işçilerinin "iş gömleğinde", duruma göre çeşitli yerlerde ve genellikle de mezar taşlarında görülmektedir.

Sıpa_Mansur
25.07.2005, 11:05
Yılmaz (1948: 11), "Ağaç-Eri" kavramının Oğuz, Kıpçak ve Uygur Türklerinden çeşitli aşiretlere bağlı soyların biraraya gelmesiyle ortaya çıkan "insan kümeleri"nin genel adı olduğu kanısındadır ve Tahtacılar onun için "Ağaç-Eri" kümelerindendir; bu Türklere kereste işleriyle uğraşmaları nedeniyle Tahtacı denilmektedir. Bu tez, Seyirci (1990: 27) da tarafından kabul edilmektedir.

Konuyla ilgili her üç tezin üzerinde birleştiği temel nokta Baha Sait (1994a), Atalay (1991: 31), Süleyman Fikri (1927: 478), Yusuf Ziya (1929a: 64), Fındıkoğlu (1946: 3), Oğuz (1976: 245), Roux (1987: 232), ve Türkdoğan (1995: 117, 170)'ın da vurgulayarak belirttiği gibi "Tahtacıların"/"Ağaç-Eriler"in "Türk" olduklarıdır. Ancak, Tahtacıların etnik kökenlerine yönelik bu saptama, beraberinde yeni tezleri getirmektedir:

Atalay (1991: 30), Tahtacılardan "Yörük" olarak söz etmekle birlikte, onlar arasında "Türkmen soyunun en güzel tiplerini" görmenin mümkün olduğuna değinmekte; Bajraktarevic (1934: 1274) de onları "ormanlık alanlarda, odun işçiliğiyle uğraşan Yürükler" olarak görmektedir. "Yürükler"in dini üzerine kesin birşey söylenemeyeceğini belirten Bajraktarevic, onların, Sünnî ve Şiî propagandanın etkisi altında "ad olarak Müslüman oldukları", ancak yine de İslâmi kurallardan çok eski örf ve âdetlerini uyguladıkları kanısındadır. Bu bağlamda Bajraktarevic, "Yürükler"in dinlerini "ilkel (animistik) din" olarak görmektedir. Anadolu'da kendilerine özgü yaşam biçimleri ve dinî görüşleri olan birçok aşiret ve toplulukların bulunduğunu, "Yürüklerin" ya da diğer adıyla "Türkmenlerin" bunlara dahil olduğunu belirten Bleichsteiner (1954: 37), bu kategoride gördüğü çoğu toplulukların "Şiî" inancı taşıdığını vurgulamaktadır. Ona göre, "Tahtacıların kökenleri daha belirsizdir", ama inançları "Şiâ"ya yakındır.

Öte yandan, Ülkütaşır (1968: 840) Tahtacıların "Oğuz Türkmenleri"nden olduğunu ileri sürmekle birlikte, farklı olarak halk arasında "Tahtacı Yürükler" diye anıldığına işaret etmektedir. Bu arada, Türkay (1979: 157, 708), Tahtacıların Yörükan tâifesinden bir aşiret, Türkmân Yörükânı –Tahtalı (Tahtalu) cemaatı olarak Yörükân– tâifesinden ise bir cemaat olarak Osmanlı'ya ait değişik arşiv belgelerinde ve tahrir defterlerinde yer aldığını ortaya koymaktadır.

Ancak, yaşama tarzını ölçüt alan Haynes (1977: 184), Tahtacıların "dilleriyle, örf ve âdetleriyle yerleşik yaşayan Türklerden ve Yürüklerden çok farklı" olduğunu ileri sürmekte; bu bağlamda "Yürükler"in "dikdörtgen siyah çadırlarda", "Tahtacılar"ınsa "keçe kaplı yuvarlak çadırlarda" yaşadıklarından; "ortodoks Türklerin" aksine kadınlarının tesettürsüz olduğundan ve erkeklerle birlikte yemek yediklerinden söz etmektedir. Birdoğan (1992: 96) ise, Ülkütaşır gibi Tahtacıların halk arasında "Yörük" adıyla anıldıklarına dikkat çekmekle birlikte, hemen arkasından onların kendilerine "Türkmen" dediklerini eklemektedir. "Yörükler" ve "Tahtacıları" –ki o Tahtacıların ne Yörüklerin içinde ne de dışında bir topluluk olduğu konusuna açıklık getirmektedir– aynı sosyal yapı içerisinde değerlendiren Cremers (1971: 50), "Yörükler ve Tahtacılarda" evliliklerin ömür boyu sürdüğünü; boşanmanın olmadığını, boşanan kadın ve erkeklere "düşkün" denildiğini; "düşkünler"le kimsenin konuşmadığını, kimsenin onlardan birşey alıp vermediğini; "düşkünler"in "kurban kesemediklerini"; cemaate girebilmek için "dede"nin affetmesi gerektiğini söylemektedir.

1970 yılında "Bektaşî Dedikleri" adlı eserde Boratav (1983: 318-327)'ın yazdığı, "Bektaşî ile Bektaşî Fıkraları Üzerine" başlıklı yazıda, konuya daha değişik bir açıdan yaklaşılmaktadır. Boratav (1983: 324) bu yazısında, tarihsel süreç içinde "ayrı" adlar alan "Rafızî", "Türkmen", "Yörük", "Köylü", "Tahtacı" gibi toplulukları,

"başka başka zaman ve çevrelerin şartlandırdığı değişik çizgilerle birbirinden ayrılan ama hep aynı düşünüş geleneğinin temsilcisi"

olarak yorumlamaktadır. Boratav'ın bu şekilde yorumladığı ve sınırlarını çizmeye çalıştığı konuya, Oğuz (1976) daha da ayrıntı getirerek muhteva kazandırmaktadır. Yörük ve Türkmen kavramlarının çoğu kez karıştırıldığına dikkat çeken Oğuz (1976: 241)'un yaptığı şu açıklama, bu açıdan çok önem taşımaktadır:

"Her ne kadar Yörük-Yürük'lerin Türkmen ailesinin bir kolu olması mümkün ise de bunların birbirlerinden ayırd edilmeleri önemlidir zira hiç bir Yürük Türkmen'liği, hiç bir Türkmen de Yörük'lüğü kabul etmemektedir. Bunların giyinişleri, ikamet şekilleri, âdetleri ve sair hususlarda hayli fark bulunmaktadır" (Oğuz 1976:241).

Diğer taraftan Altan Gökalp (1980: 65), daha ileriye giderek, kendisinden önceki araştırmacıların pek kuvvetli bir şekilde vurgulayamamalarına karşın, Tahtacıların "Yörük"lerin içinde bir alt grup olduğu tezini işlemektedir. Roux (1987: 231), buna ve aynı görüşü dolaylı olarak dile getiren yukarıdaki diğer araştırmacılara temelden karşı çıkmaktadır. Roux, Tahtacılarla Yörüklerin/Yürüklerin tamamen farklılık gösterdiğini ve bu farklılığın din ile iç-evliliği de kapsayan sosyal yapıda aranması gerektiğini savunmaktadır. Bu anlamda, Oğuz'la (1976) aynı noktada buluşan Roux için, tıpkı Haynes (1977) gibi Tahtacılarla Yörükler arasında, "yaşam tarzı" bakımından önemli farklılıklar bulunmaktadır ve hiç bir Tahtacı "Sünnî"lerle olduğu gibi, "Yörük"lerle de kızlarını evlendirmek istemez.

Oğuz boylarından olsun, olmasın ya da Oğuz boylarıyla diğer Türk boylarının karışımı sonucunda oluşsun, Tahtacılar "Türkmen" kimliğiyle özdeşleşmiştir. Tahtacılar kendileri için, "Türkmeniz" derken, diğer topluluklar da onları "Türkmen" olarak görmektedir. Buradan hareketle, "Yörük" ve "Türkmen" kavramlarının muhteva bakımından birbirlerinden farklı olduğu söylenebilir ve denilebilir ki, her ne kadar Yörüklerle Türkmenler, etnik bakımdan farklılık göstermeseler de (Oğuz 1976: 241) aralarında din ve sosyal yapı farklılıkları vardır (Roux 1987: 231). Bu anlamda, genelde Yörükler "Sünnî Müslümanlığın" temsilcileriyken, Türkmenler de "Alevîliğin" temsilcileri olarak değerlendirilebilir (bkz. Kum-Atabeyli 1950; Andrews 1989). Ancak Andrews (1989: 62-65), Alevî olan Yörüklerin ve Sünnî olan Türkmenlerin de bulunduğunu belirtmekle birlikte, bu durumda olanların azınlıkta olduğunu göstermektedir.

Tahtacıların dinî inançlarının ne olduğuyla ilgili birbirinden farklı iki tez vardır. Aşağıda özetlendiği gibi kimi araştırmacılar, Tahtacıların "Hıristiyan kökenli" bir topluluk olduğunu ileri sürerken, araştırmacıların önemli bir kısmı, onların "Alevî" bir topluluk olduğunu belirtmektedir.

Tahtacılar üzerine 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren kimi bilgiler veren yabancı gezginler ve araştırmacılar, onların etnik kökenlerinin yanı sıra dinî kökenleriyle de ilgilenmişler gerçekçi olmayan kimi varsayımlar geliştirmiş ve tezler oluşturmuşlardır. Bunlardan Humann (1880) Tahtacıları, "önceleri Hıristiyan olup, Hıristiyanlığı unutan, zamanla korkudan İslâmiyete yönelen" bir topluluk olarak nitelemektedir. Küçük Asya'ya yaptığı gezilerden sonra, 1891'de Tahtacılar üzerine kimi bilgiler veren Bent de Humann'ınkine benzer görüşler ileri sürmektedir. Bent, Tahtacıların dinlerinin kendileri tarafından "gizli bir din" olarak görüldüğünü belirtmekte; onlarda "Tanrı", "İsa" ve "Kutsal Ruh" üçlemesinin varlığına değinmekte; dinî ayinlerde "şarap" içtiklerinden yola çıkarak, onların "Hıristiyan kökenli bir tarikat olabileceği"ni varsaymaktadır (bkz. Grønhaug 1974: 4). Ancak, bunlarla yetinmeyen Bent, Tahtacılarda "gizli" olan "bu din şeklinde", belki "Hıristiyanlıktan önceki inançlarla"-"kültlerle" karşılaşılmış olabileceği üzerinde de durmakta, bu dinin "bir kısmının Hıristiyanlıktan gelebileceği"ni ya da "Hıristiyanlığın değişik bir şekli olabileceği"ni göz ardı etmemektedir (bkz. Kehl-Bodrogi 1988: 10). Öte yandan, 1920'de Atina'da yayınlanan Skalieri'nin çalışması (bkz. Küçük 1995: 24-25, 43) Humann, Bent, Luschan ve Banse'nin dışında değişik bir etnik boyut kazandırması açısından önem taşımaktadır. Bir olasılıkla Skalieri, Humann ve Bent'in Tahtacıların "Hıristiyan kökenli" olduğu tezinden hareketle, etnik olarak –ki bu noktada Humann'dan ayrılmaktadır– onların "bariz bir Yunan tipi vardır" diyerek (Skalieri 1920: 104'den aktaran Küçük 1995: 25) "Yunan olduğunu kanıtlamaya çalışır" (bkz. Küçük 1995: 25; ayrıca krş. Toros 1938a: 11-12).

Araştırmaların giderek artmasına karşın, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında konuyu ele alan Passarge (1951), Bleichsteiner (1954) ve Müller (1967) gibi etnologların değerlendirmelerinde, 19. yüzyılın son çeyreğinde Tahtacılar üzerine ileri sürülen tezlerin etkileri görülmektedir. Bu bağlamda Passarge (1951) Tahtacıları, kendilerine ait dinlerinden bahsederek Yezidîlere, Dürzîlere, Nusayrîlere benzetmekte ve "Ali Alahi"lerle özdeşleştirmektedir. Bleichsteiner (1954)'se kökleri belirsiz, inançları Şiaya yakın ama İslâmi olmayan ritüellere de sahip ve "Kızılbaş" ya da "Alevîler"den farklı görmekte; Müller (1967), bir ölçüde Humann ile Bleichsteiner'i destekleyerek, "Ortodoks ya da Hıristiyanlıktan sapmış" ve "Alevîlikten farklı bir tarikat"ın üyeleri olarak nitelemektedir.

Günümüzde artık Tahtacıların dinî anlamda "Hıristiyan kökenli" bir topluluk olduğu şeklindeki tez, konu üzerine çalışan araştırmacılar tarafından kabul edilmemektedir. Araştırmacıların Tahtacı kimliğinin muhtevası kapsamında, genel anlamda uzlaştıkları temel noktalardan birisi, onların "Alevî" bir topluluk olduğudur.

Tahtacıların etnik kimliği ve kökenlerinin, özellikle Türk tarihçilerle Türkologlar tarafından ya kimi çalışmalarda genel olarak değinilmesi ya da özel olarak ele alınmasıyla, netleşmesi; onların Türkmen kimliğiyle özdeşleştiğinin saptanması, öncelikle genel anlamda Türkmen kimliğinin içerdiği dinî inancın ne olduğu sorusunun da yanıtlanmasını, zorunlu kılmaktadır.

Sıpa_Mansur
25.07.2005, 11:06
"Türkmen" kavramı, önceleri "Müslüman Oğuz" anlamındadır (bkz. Avcıoğlu 1980: 1425; Sümer 1980). Ancak zamanla Türkmenlerin Müslümanlığı "yapay" kalır (bkz. Oğuz 1976: 136; Avcıoğlu 1981: 1750; Boratav 1983:324; Gordlevski 1988: 83) ve daha sonra İslâmiyeti "yüzeysel tutanlara" Türkmen –ki onlarda Heterodoks inançlar yaygındır (bkz. Akpınar 1994: 87-98)– denilir (Birdoğan 1990: 22). Günümüzde, Türkiye toplumunda artık "Türkmen" dendiğinde, genellikle bu kimliğin dinî muhtevasında "Alevî" akla gelmektedir (Andrews 1989: 65-68). Buna karşın, Sünnî Müslümanlığı benimseyen Türkmenler de bulunmakla birlikte, bu kısma dahil olanlar, oldukça azınlıktadır (bkz. Andrews 1989: 63-65). Öte yandan, Baraklar gibi (Çavaz 1983) Sünnî Müslüman olup, dinî yaşam ve düşünce biçimi olarak Alevîliğin etkilerini taşıyan Türkmenlerin varlığına da işaret edilmelidir. "Türkmen" olarak nitelendirilen Avşarlarda Alevîlik kısmen görülmekle birlikte, Sünnî Müslümanlığı benimseyenler çoğunluktadır (bkz. Andrews 1989: 271-273, 281). Büyük bir topluluk olan Çepnilerde, Alevîlik ve Sünnî Müslümanlığın her ikisi birden yaygındır (Andrews 1989: 274-275, 283-286). Nalcı ve Sıraçlar, Alevî Türkmenler arasında olmalarına karşın, çok küçük topluluklardır (Andrews 1989: 65-68, 286-87).

Çepnilerin ve Avşarların aksine Tahtacılar, Nalcı ve Sıraçlar gibi yalnızca Alevîliği benimsemiştir. Bununla birlikte, Tahtacılar diğer Alevî topluluklarda görülmeyen bir şekilde, Türkmen kimliği ile özdeşleşmişlerdir. O kadar ki, Çanakkale ile Balıkesir yörelerinde Tahtacılık dendiğinde Türkmenlik akla gelmektedir (Baha Sait 1994a; Erden 1982:74; Andrews 1989:69; Asan 1993). Buradan hareketle, Tahtacıların Alevîliğin "bir numaralı temsilcileri" olduğu ileri sürülmekte ve genellikle "Alevî" ve "Tahtacı" kavramlarının birbirleriyle karıştırıldığı vurgulanmaktadır (Roux 1987: 231).

Diğer taraftan, Tahtacılar üzerine yapılan araştırmaların bir kısmında (bkz. Yusuf Ziya 1930; Ülkütaşır 1968; Çağatay 1970; Fığlalı 1981), onların kendilerini "Caferî mezhebi"nin üyeleri olarak gördükleri belirtilmiştir. Ancak, bu noktaya dikkat çeken araştırmacılardan Çağatay (1970), Tahtacıların inançlarının "anlaşılmaz" olduğu kanısına varmakta; Ülkütaşır (1968) Tahtacıları, kendilerinin de belirttiği şekilde "Caferî mezhebi"nin üyeleri olarak görmekte; Fığlalı (1981) ise Yusuf Ziya (1930)'nın da işaret ettiği gibi, kendilerini "Caferî mezhebinin üyeleri" arasında gören Tahtacıların, bu inanç sistemi üzerine bilgilerinin, yok denecek kadar az olduğunu ileri sürmektedir. Gölpınarlı (1979: 12, 171, 183; 1985: 143), bu noktada konuyu daha da açarak, Alevîliğin "Caferîye mezhebiyle" hiçbir ilişkisinin bulunmadığını söylemektedir.

Tahtacıları ilk araştıranlardan biri olan Luschan (1911: 230; 1927: 195-209), Tahtacıların diğer topluluklara göre, daha "kapalı" bir topluluk olduğunu kaydetmektedir. Luschan (1911: 230), bununla yetinmeyip, Tahtacılara "Alevî" bir topluluk demektedir. Bu arada Mordtmann (1917: 100), Tahtacıların "Müslüman olmadığı"na –ki Erden (1982: 74) buna "müslüman olup alevidirler" diyerek, şiddetle karşı çıkmaktadır– değinmektedir. Hemen onun arkasından Luschan (1927: 195-209), Tahtacıların Alevî olan diğer topluluklarla kısmen karışmalarına karşın, topluluğa girenlerin Tahtacı kimliğini benimseyerek sürdürdüğünü belirtmektedir. Nitekim, bu görüş, yıllar sonra Roux ve Özbayrı (1965: 50-51) tarafından desteklenmektedir. Buna karşın Luschan (1911: 230; 1927: 195-209), özellikle Antalya yöresindeki Tahtacıların diğer topluluklarla pek fazla karışmadığını ortaya koyarken, Atalay (1991: 30-33) da ilk baskısı 1924 yılında yapılan eserinde, diğer "ırklarla hemen hiç" karışmadığını belirttiği Tahtacıların, Sünnîlerle kız alıp vermediğini kaydetmektedir. Aynı dönemde Hamid Sadi (1926: 212), Luschan'ın 1917'de yazdığı ancak genişletilmiş ilk baskısı 1922 yılında yayınlanan eserinin Tahtacılarla ilgili kısmını özetleyerek (krş. Luschan 1927: 195-209) onun, "her halis Müslümanın" Tahtacıları "kâfir" gördüğü (krş. Luschan 1927: 196) ve Antalya yöresinde yaşayan Tahtacı aşiretlerinin diğer yörelerde yaşayan Tahtacı aşiretlerine göre başka topluluklarla daha az karıştığı şeklindeki saptamalarına yer vermektedir.

Hamit Sadi'nin Luschan'dan yaptığı bu özeti yayınlamasından kısa bir süre sonra, Süleyman Fikri (1927), Tahtacılar üzerine yapılan kimi çalışmalara değinip, gözlemlerinden hareketle onların dinî örgütlenmesini ve dine dayalı hukukî uygulamalarını ele alarak, Tahtacılarda kabul edilen en büyük suçun, bir Tahtacı kadınının "Sünnî bir erkekle ilişki" kurması olduğunu belirtip, Atalay (1991: 33) tarafından ileri sürülen görüşü desteklemektedir (bkz. Süleyman Fikri 1927: 482). Süleyman Fikri, bu suçun cezasının "düşkünlük" olduğunu ve "ölüm"le sonuçlandığını anlatmaktadır. Tahtacıların, Süleyman Fikri (1927: 478)'ye göre "Henry Rawlinson" adındaki bir yazar tarafından "Yahudi kalıntıları" olduğu (bkz. Süleyman Fikri 1927: 478) da ileri sürülmesine (krş. Toros 1938a: 9) karşın onlar, Alevî bir topluluktur ve bu özellik, günümüzde konu üzerine çalışan hemen hemen tüm araştırmacılar tarafından artık üzerinde birleşilen temel noktadır.

Bütün bunların sonucunda, etnik ve dinî anlamda, Tahtacıların kim oldukları üzerine, şunlar söylenebilir: Kim, "ben Tahtacıyım" diyorsa, o "genelde" bir "Alevî"dir ve bu, ilk anda Tahtacılıkla –dinî bir kimlik olan– Alevîliğin genellikle özdeş olduğunun algılanmasına yol açar. Ancak, kendisi için "ben Alevîyim" diyen bir kimse, "Tahtacı" değil pekala Çepni, Nalcı, Sıraç, Abdal, Zaza, Kırmanç vb. de olabilir. O halde, kesin bir ifadeyle, "her Tahtacı genelde Alevî olmasına karşın, her Alevî Tahtacı değildir" denilmelidir. Yine burada, vurgulanmalıdır ki, Alevîlik "Tahtacı" kavramına tartışılmaz bir şekilde dinî bir muhteva kazandırmış-katmıştır. Kimlik sorununun örtük boyutu, bu noktada kendini göstermektedir. Çünkü, yine bilinmelidir ki, "Tahtacıyım" diyen bir kimse, aynı zamanda "Türkmen" olduğunu söylemektedir. Ancak, "her Türkmen de Tahtacı değildir". "Türkmen"liğinden söz eden bir kişi, Tahtacı olabileceği gibi Çepni, Nalçı, Sıraç, Avşar, Barak vb. olabilir. Türkmen kavramı her ne kadar Alevîliği çağrıştırıyorsa da Alevî olmayan Türkmenlerin (ve Zazalar gibi çoğunluğu, Kırmançlar gibi bir kısmı Alevî olan diğer etnik grupların) varlığı yadsınmamalıdır. Örneğin Çepnilerin istisna sayılamayacak bir kısmı, Avşarların önemli bir kısmıyla Bekdik Türkmenleri Sünnî-Müslümandır. "Türkmen" olduğunu söyleyen bir "Tahtacı", aynı zamanda "Ağaç-Eri" olduğunu da vurgulamaktadır. Genellikle Nalcı ve Sıraçlar gibi Alevî-Türkmen olmanın aksine, "Ağaç-Eri" olmak yalnız "Tahtacılar"a özgü bir durumdur.

Tahtacılar üzerine yapılan ilk çalışmalar –özellikle yabancı araştırmacılarının çalışmaları–, onların dinî inançlarının Sünnî Müslümanlığa dayalı olmadığını ve kapalı bir topluluk olduğunu, kapalı topluluk olmasını da dinî inançlarının belirlediğini ortaya koyması açısından önemlidir. Ancak, Tahtacıların etnik ve dinî kökenleri üzerine gerçekçi değerlendirmeleri içermekten çok uzaktır. Buna karşın, söz konusu çalışmalarda, Tahtacıların dine dayalı sosyo-kültürel bir sistem geliştirdikleri belirginleşmekte ve betimlenmektedir. Herşeye karşın, bugün için somut olarak ortaya çıkan olgu ve bilim dünyasında genel kabul gören anlayış-görüş, Tahtacıların dinî kimliklerinin muhtevasının içini ve sınırlarını Alevîliğin, etnik kimliklerinin muhtevasının içini ve sınırlarını da Türkmenliğin belirlediği-çizdiğidir (ya da onların Alevî ve Türkmen olduklarıdır).

Sıpa_Mansur
25.07.2005, 11:07
Kaynaklar

Akpınar, Turgut (1994): Türk Tarihinde İslâmiyet. İstanbul: İletişim.

Andrews, Peter Alford (Ed.) (1989): Ethnic Groups in the Republic of Turkey. Wiesbaden: Ludwig Reichert.

Asan, Veli (1993): "Tahtacı Türkmenler-I: Biten Yanyatır (Narlıdere) Dedeliği." Cem, 31: 44-45.

Atalay, Besim (1991): (Orij. 1924) Bektaşilik ve Edebiyatı. (Çev. Vedat Atila), İstanbul: Ant.

Avcıoğlu, Doğan (1980): Türklerin Tarihi: 3.Kitap. İstanbul: Tekin.

Avcıoğlu, Doğan (1981): Türklerin Tarihi: 4.Kitap. İstanbul: Tekin.

Babinger, Franz (1934): "Takhtadji." Enzyklopaedie des Islam, ıv: 679.

Baha Sait (1994a): (Orij. 1926) "Anadolu Alevi Zümreleri (Tahtacı, Çetmi, Hardal Türkmenleri Ya da Yanyatır Sılası)." Bkz. N. Birdoğan (Ed.), İttihat-Terakki'nin Alevilik ..., 74-83.

Baha Sait (1994b): (Orij. 1926) "Türkiye'de Alevi Zümreleri: Tekke Aleviliği-Toplumsal Alevilik." Bkz. N. Birdoğan (Ed.), İttihat-Terakki'nin Alevilik ..., 13-25.

Bajraktarevic, Fehim (1934): "Yürüken." Enzyklopaedie des Islam, ıv:1273-1274.

Banse, Ewald (1916): Die Türkei: Eine moderne Geographie. Berlin: Georg Westermann.

Baran, Musa (t.y.) "Bademler." (Yayınlanmamış araştırma)

Birdoğan, Nejat (1990): Anadolu'nun Gizli Kültürü Alevilik. İstanbul: Hamburg Alevi Kültür Merkezi.

Birdoğan, Nejat (1992): Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi: Ocaklar, Dedeler, Soyağaçları. İstanbul: Alev.

Birdoğan, Nejat (1994): İttihat-Terakki'nin Alevilik Araştırması (Baha Sait Bey). İstanbul: Berfin.

Birdoğan, Nejat (1995): "Tahtacıların Dünü." Bkz. I. Akdeniz Yöresi ..., 9-28.

I. Akdeniz Yöresi Türk Toplulukları Sosyo-Kültürel Yapısı (Tahtacılar) Sempozyumu Bildirileri (26-27 Nisan 1993/Antalya) (1995) Ankara: Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü.

Bleichsteiner, Robert (1954): "Vorderasien." H. A. Bernatzik (Ed.), Die neue grosse Völkerkunde. Völker und Kulturen der Erde in Wort und Bild-II: Asien, Australien. Frankfurt am Main: Herkul, 1-38.

Boratav, Pertev Naili (1983): Folklor ve Edebiyat (1983)-II. İstanbul: Adam.

Cremers, Wolfgang (1971): "Schamanistische Überbleibsel in der heutigen anatolischen Folklore." Turcica, III: 49-58.

Çağatay, Neşet (1970): "Tahtacılar." İslâm Ansiklopedisi, xı: 669-672.

Çavaz, Ali (1983): "Barak Folkloru (1)." Folklora Doğru, 55: 31-46.

Engin, İsmail (1995): "Akçaeniş Tahtacılarında Ölü Gömme Geleneği." Nefes, ıı, 22: 16-20.

Engin, İsmail (1998): Tahtacılar. Tahtacı Kimliğine ve Demokrafisine Giriş. İstanbul: Ant.

Engin, İsmail (2000): "Tahtacılar: Araştırmalar ve Kökenleri" İ. Engin ve E. Franz (Hrsg.), Aleviler / Alewiten Cilt 1 Band: Kimlik ve Tarih / Identität und Geschichte, Hamburg: DOI, 133-142.

Erden, Attila (1978): "Burhaniye Köylerinde Konutla İlgili Ådet ve İnanmalar." Antropoloji, 8: 53-66.

Erden, Attila (1982): "Batı Anadolu Türkmen Çadırları." Antropoloji, 11: 73-89.

Erden, Attila (1995): "Tahtacıların Günümüz Kültürel Yapılarından İzlenimler." Bkz. I. Akdeniz Yöresi ..., 53-66.

Fığlalı, Ethem Ruhi (1981): "Tahtacı'lar." Türk Ansiklopedisi, xxx: 352-353.

Fındıkoğlu, Z. F. (1946): "Tahtacı Aşiretleri Arasında Geçirdiğim Bir Kaç Saat." Folklor Postası, ıı, 14: 3-4.

Gordlevski, V. (1988): (Orij. 1941) Anadolu Selçuklu Devleti. (Çev. Azer Yaran), Ankara: Onur.

Gökalp, Altan (1980): Tetes rouges et bouches noires. Une confrerie tribale de l'ouest anatolien. Paris: Societe d'Ethnographie.

Gölpınarlı, Abdülbâki (1979): Târih Boyunca İslâm Mezhebleri ve Şîîlik. İstanbul: Der.

Gölpınarlı, Abdülbâki (1985): 100 Soruda Tasavvuf. İstanbul: Gerçek.

Görgünay-Kırzıoğlu, Neriman (1995): "Edremit Doyran Köyü Tahtacı Türkmenleri'nde Geleneksel Evlenme Ådetleri." Bkz. I. Akdeniz Yöresi ..., 133-147.

Grønhaug, Reidar (1974): Micro-Macro Relations. Social organization in Antalya, Southern Turkey. Part 2: Tahtacılar. Macro-Factors in the Life of a 'Marginal' Sub-Population. Bergen: Department of Social Anthropology, University of Bergen.

Hamid Sadi (1926): "Tahtacılar." Türk Yurdu, ıv, 21: 211-217.

Haynes, Sybille (1977): (Orij. 1974) Zwischen Maeander und Taurus. Eine archaeologische Reise in Kleinasien. (Çev. S. Haynes), München: Prestel.

Huart, Cl. (1913): "Aghac-Eri." Enzyklopaedie des Islam, ı: 191.

Humann, K. (1880): "Über die Ethnologie Klein-Asiens." Verhandlungen der Gesellschaft für Erdkunde in Berlin: 7. Berlin.

İnalcık, Halil (1988): "Osmanlılar." İslâm Ansiklopedisi, xıı-ıı: 286-308.

Jong, Frederich de (1995): "Bulgaristan'daki Alevi Grupları ve Anadolu Tahtacıları." Bkz. I. Akdeniz Yöresi..., 67-73.

Kehl-Bodrogi, Krisztina (1988): Die Tahtacı. Vorlaeufiger Bericht über eine ethnisch-religiöse Gruppe traditioneller Holzarbeiter in Anatolien. Berlin: Verlag das ArabischeBuch.

Kehl-Bodrogi, Krisztina (1995): "Tahtacı Geleneklerinde İslâm Dışı Ögeler." Bkz. I. Akdeniz Yöresi..., 107-114.

Kiel, Michael (2000): "Sarı Saltuk: Pioner des Islam auf dem Balkan im 13. Jahrhundert" İ. Engin ve E. Franz (Hrsg.), Aleviler / Alewiten Cilt 1 Band: Kimlik ve Tarih / Identität und Geschichte, Hamburg: DOI, 253-286.

Koşay, H. Z. (1954): "Manisa, Akhisar ve çevresi halk bilgisine Dair Notlar." Türk Yurdu, 2: 112-118.

Köprülü, M. Fuad (1976): Türk Edebiyatı'nda İlk Mutasavvıflar. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı.

Köprülü, M. Fuad (1981): Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu. İstanbul: Ötüken Neşriyat A. Ş.

Kum-Atabeyli, Naci (1940): "Antalya Tahtacılarına Dair Notlar." Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi, 4: 203-212.

Kum-Atabeyli, Naci (1950): "Türkmen, Yürük ve Tahtacılar Arasında Tetkikler, Görüşler: Tahtacı Türklerinde Manevi Kültür." Türk Folklor Araştırmaları, ı, 11: 175-176.

Küçük, Murat (1995): Horasan'dan İzmir Kıyılarına Cemaat-ı Tahtacıyan. İstanbul: Nefes.

Luschan, Felix von (1886): "Wandervölker Kleinasiens." Zeitschrift für Ethnologie. Organ der Berliner Gesellschaft für Anthropologie, Ethnologie und Urgeschichte. Jahrgang, 167-171.

Luschan, Felix von (1891): "Die Tahtadschi und andere Überreste der alten Bevölkerung Lykiens." Archiv für Anthropologie, xıx: 31-54.

Luschan, Felix von (1911): "The Early Inhabitants of Western Asia." Journal of the Royal Anthropological Institute, xLı: 221-244.

Luschan, Felix von (1927): Völker, Rassen, Sprachen. Berlin: Deutsche Buch-Gemeinschaft.

Mélikoff, Irène (1993): Uyur İdik Uyardılar: Alevîlik-Bektaşîlik Araştırmaları. (Çev. Turan Alptekin), İstanbul: Cem.

Mordtmann, J. H. (1917): Vier Vortraege über Vorderasien und die heutige Türkei. Berlin.

Müller, K. E. (1967): Kulturhistorische Studien zur Genese pseudo-islamischer Sektengebilde in Vorderasien. Wiesbaden: Franz Steiner.

Oberling, P. (1985): "Ağac Erı." Encyclopaedia Iranica, ı: 605-606.

Oğuz, Burhan (1976): Türkiye Halkının Kültür Kökenleri: Teknikleri, Müesseseleri, İnanç ve Ådetleri-I: Giriş-Beslenme Teknikleri. İstanbul: İstanbul Matbaası.

Ohri, İskender (1983): Anadolu'nun Öyküsü. İstanbul: Milliyet.

Öztuna, Yılmaz (1977): Başlangıcından Zamanımıza Kadar Büyük Türkiye Tarihi: Türkiye'nin siyasî, medenî, kültür, teşkilât ve san'at tarihi. II. Cilt. İstanbul: Ötüken.

Passarge, Siegfried (1951): Geographische Völkerkunde. Berlin: Safari.

Planhol, Xavier de (1975): Kulturgeographische Grundlagen der Islamischen Geschichte. (Çev. Heinz Halm), Zürich: Artemis.

Roux, Jean-Paul (1987): "The Tahtacı of Anatolia." A. Rao (Ed.), The Other Nomads. Peripatetic minorities in cross cultural perspective. Köln: Kölner Ethnologische Mitteilungen, 229-245.

Roux, Jean-Paul ve Kemal Özbayrı (1965): "Quelques notes sur la religion des Tahtacı nomades bucherons de la Turquie meridionale." Revue des Etudes Islamiques, 1964, 45-86.

Sevgen, Nazmi (1951): "Tahtacılar." Coğrafya Dünyası, ı, 4: 303-309.

Seyirci, Musa (1990): "Elmalı Yöresindeki Yörükler ve Tahtacılar Üzerine Bir Araştırma." Millî Folklor, 8: 26-27.

Süleyman Fikri (1927): "Anadolu'nun Dinî Etnografyası: Teke Vilâyetinde Tahtacılar." Türk Yurdu, v, 29: 477-489.

Sümer, Faruk (1962): "Ağaç-Eriler." Belleten, xxvı, 103: 521-528.

Sümer, Faruk (1980): Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri, Boy Teşkilâtı, Destanları. İstanbul: Ana.

Tarım, Cevat Hakkı (1940): Kırşehir Tarih ve Coğrafya Lugatı. Kırşehir: Vilâyet Matbaası.

Tarım, Cevat Hakkı (1960): Kırşehir Ansiklopedisi: Tarih-Coğrafya-Etnoğrafya ve Biyoğrafya Sözlüğü. Ankara: Sevinç Matbaası.

Toros, Taha (1938a): Toroslarda Tahtacı Oymakları. Mersin: Mersin Halkevi Neşriyatı.

Torso, Taha (1938b): "Toroslarda Tahtacı Oymakları." İçel, 3: 10-11.

Türkay, Cevdet (1979): Başbakanlık Arşivi Belgeleri'ne Göre Osmanlı İmparatorluğu'nda Oymak, Aşiret ve Cemaatlar. İstanbul: Tercüman.

Türkdoğan, Orhan (1995): Alevi-Bektaşi Kimliği. Sosyo-Antropolojik Araştırma. İstanbul: Timaş.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1982): Osmanlı Tarihi. I. Cilt: Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri hakkında bir mukaddime ile Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan İstanbul'un fethine kadar. Ankara: Türk Tarih Kurumu.

Ülkütaşır, M. Şakir (1968): "Tahtacılar." Türk Kültürü, vı, 71: 840-843.

Yalman (Yalkın), Ali Rıza (1977): Cenupta Türkmen Oymakları: II. (Hazırlayan: Sabahat Emir), Ankara: Kültür Bakanlığı.

Yetişen, Rıza (1986): Tahtacı Aşiretleri: Adet, Gelenek ve Görenekleri. İzmir: Memleket Gazetecilik ve Matbaacılık.

Yılmaz, Abdurrahman (1948): Tahtacılarda Gelenekler. Ankara: C.H.P. Halkevleri Yayımları.

Yusuf Ziya (1929a): "Tahtacılar." Darülfünun İlahiyat Fakültesi Mecmuası, ııı, 12: 61-80.

Yusuf Ziya (1929b): "Tahtacılar." Darülfünun İlahiyat Fakültesi Mecmuası, ııı, 13: 55-80.

Yusuf Ziya (1930): "Tahtacılar: Tahtacılarda Dinî ve Sırrî Hayat." Darülfünun İlahiyat Fakültesi Mecmuası, ıv, 15: 66-80.

Ziya Gökalp (1976): Türk Töresi. (Hazırlayan: Hikmet Dizdaroğlu), Ankara: Kültür Bakanlığı Ziya Gökalp Yayınları.