Orijinalini görmek için tıklayınız : Gercegini ve gelecegini arayan Alevilik : Hasim Akman
Gerçeğini ve geleceğini arayan Alevilik
http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2005/05/23/images/hz.ali.jpgBakıp da görmediğimiz Alevilik Geride bıraktığımız 25-30 yıllık geçmişe baktığımızda Alevi - Sünni gerginliğinin, Türkiye'nin sancılı sorunlarından biri olduğu kuşku götürmez. Teolojik ve tarihsel sebepleri çok daha derinlere gitmekle birlikte, Aleviliği aşağılar türden kaba algılamalar artık geride kaldı.
Alevi - Sünni çatışmasını temel alan siyaset yapma dönemi sona erdi çünkü. Aleviler de özellikle son on yıldır kendilerini doğrudan ifade etme araçları edindiler. Adında Alevi ve Bektaşi geçen dernek ve vakıf, kitap, dergi, radyo, televizyon ve cem evi sayılarındaki, patlama sayılabilecek artış, yüzyıllardır gizlilik içinde yaşayan bir inanç siteminin kapalı dünyasını gözler önüne serdi.
Böylece, Türkiye'de yaşayan ve gerçek sayıları tam olarak bilinmediği halde, kimine göre 5, kimine göre de 30 milyonluk Alevi nüfusun homojen değil çoğulcu ve çeşitli bir yapıya sahip olduğu ortaya çıktı. Bir başka deyişle, Alevilerin tamamının aynı şeyi düşünüp istemediği, farklı siyasi görüş, tutum ve davranışları savunduğu, dahası birden fazla Alevilik tanımıyla bölündüğü anlaşıldı.
Bütün bunlara rağmen, devletin geleneksel tutumunda son birkaç yıl boyunca gözlemlenen yumuşama ve yakınlaşmayla birlikte değerlendirdiğimizde, tarihinin bu en parlak ve en açık dönemini yaşayan Alevilik, bugün, yakıcı biçimde hissedilen bir gelecek endişesiyle yüz yüze. Günümüz Aleviliğinin sorunlarının tartışıldığı bir e-mail grubuna İsveç'ten yazan bir Alevi yurttaşın şu sorusu, Alevi inanç önderlerine, kendisini Alevilerin temsilcisi sayan kuruluşlara ve özellikle de devlete apaçık bir uyarı:
Babam Alevilik İslamdır, hatta hakiki Müslüman biziz diyor. Ben, Alevilik kendi başına bir inançtır, fakat İslamdan da etkilenmiştir diyorum. Oğlum da Alevilik yalnızca bir felsefe, bir yaşam biçimidir diyor. Ne yapacağız şimdi?
Bu yazı dizisi boyunca, bir yandan dünyadaki son çeyrek yüzyıllık gelişme ve değişmelerden payına düşeni alan Aleviliğin ne olduğunu öğrenmeye çalışırken, aynı zamanda bugün geldiği durumu ve geleceğini anlamaya çalışacağız.
Son 10 yılda yaşanan ilk ler
. Devletin en üst kadrosu, cumhurbaşkanı, başbakan ve başbakan yardımcısı, Alevi inanç önderleriyle birlikte katıldığı Hacı Bektaş şenliklerinde Aleviliği övdü.
. Cumhuriyet tarihinde ilk defa, 2005 martında Ankara'da, Alevi kimliğinin tanınması ve yurttaşlık hukukunun gelişmesi için Alevilerin sorunlarının tartışılması ve geleceğe yönelik hareket noktalarının belirlenmesi amacıyla düzenlenen I. Alevi Konferansı'na, yurtiçinden ve yurtdışından 450 Alevi-Bektaşi kuruluşu katıldı.
. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2002'de verdiği Türkiye'de bir derneğin adında 'Alevi' sözü geçemez kararının bozuldu. Adında Alevi - Bektaşi sözü geçen dernek ve vakıf sayısı, düzenli olarak artıyor.
. Yakın döneme kadar, sadece köylerde veya kentlerdeki büyük
evlerde ve gizli olarak yapılan cem törenleri, son yıllarda sayısı hızla artan cem evlerinde düzenleniyor. Cem törenlerine eskiden katılması yasak olan Sünniler ve hatta yabancılar da alınıyor. Dahası, bu ayinler, alışılanın aksine, büyük gazete ve televizyon kanallarında diziler halinde yayımlanıyor, haber programlarına konu oluyor.
. Okullardaki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde gelecek yıl Aleviliğin de okutulması planlanıyor.
Bir Alevi gerçeği: Çok parça, çok ses, çok renk
En genel haliyle Hz. Ali'yi sevmek ve saymak anlamına gelen Alevilik, dinsel, siyasal, toplumsal duruş ve hatta yöresel tutum alışlara göre farklılaşan şekillerde tanımlanıyor. Günümüz Aleviliği, yurtiçi ve yurtdışında kurulu, temel olarak dört ana çizgide toparlanabilecek 500'den fazla dernek ve vakıfta örgütlenmiş durumda. Her bir çizginin Alevilerin gerçek temsilcisinin kendisi olduğu öne sürmesi, temsilde sorun yaratıyor.
. CEM (Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi) Vakfı: Aleviliği, İslam'ın
Türk kavimlerince yorumu olarak tanımlayıp belirgin siyasi tavır almıyor. Ilımlı tutumu, büyük kentlerde yoğunlaşmış ve kentlileşmiş Alevilerce benimseniyor.
. Geleneksel dergâh örgütlenmesinin uzantısı olan ve Alevi aydınlarının önderliğinde gelişen yaklaşım ise, tarihsel konumu itibariyle İslam içinde gördüğü Aleviliğin, toplumsal ve siyasal rolünü göz ardı etmeden, hak mücadelesinde daha aktif olmayı ve Türkiye'nin iç dinamiklerini değerlendirmeyi savunuyor.
. Ehlibeyt sevgisi, İmam Cafer-i Sadık ve on iki imamdan hareketle Aleviliği Şiilikle bir tutan anlayış. Fermani Altun'un başkanlığını yürüttüğü Dünya Ehlibeyt Vakfı tarafından savunulan ve Çorum, İstanbul, İzmir gibi kentlerde nisbeten az sayıda yandaş bulan bu görüş, diğer kesimlerce ağır biçimde eleştiriliyor.
. Avrupa'ya göçmüş Aleviler arasında 1980 sonrasında ortaya çıkıp, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu çevresince dillendirilen ve bugün Türkiye'de de taraftar bulan görüş ise, Aleviliğin dinsel yönünden çok siyasal yönünü öne çıkarıyor. Aleviliğin bir his olduğunu kabul eden bu kesim, Aleviliğin, özü itibariyle genel bir tanıma hapsedilemeyeceğini, 'Ben Aleviyim' diyen herkesin Alevi sayılacağını savunuyor. Çeşitli sol siyasi hareketlerden gelen genç Alevilerin başlattığı bu indirgemeci tutum, Alevilik İslam dışı, ayrı bir dindir , Alevilik bir kültür, felsefe ve yaşam biçimidir türünden açıklamalarla, dindar Alevilerin tepkisini çekiyor.
Alevilik Nasıl Doğdu?
İslam'da Şiî - Sünni bölünmesi
Alevilik, İslam içinde doğup zaman içinde çeşitli kaynaklardan beslenerek günümüze ulaşmış bir inanç sistemidir. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra ilk önce Hz. Ali'ye (600-661) verilmemesi, İslam içinde baş gösterecek ilk ve en derin bölünmenin başlangıcını oluşturur.
Hilafetin Ali'nin hakkı olduğunu savunanlara (Şî'at Ali-> Şiî) Ali Yanlıları adı verilir. Hz. Ali'nin halifeliği sırasında bir Haricî tarafından (661) öldürülmesiyle bölünme kesinleşir. Ali Yanlıları için artık imamet dönemi başlamıştır. Hz. Ali'nin oğullarından Hz. Hasan'ın, karısı tarafından zehirlenmesi ardından imamet makamına Hz. Hüseyin geçer. Hz. Hüseyin ve Hz. Ali'nin torunları ile 72 masum Ali Yanlısı'nın, Hz. Muhammed'in kayınbiraderi, Emevi hükümdarı Muaviye'nin oğlu, Yezid'in askerlerince katledildiği Kerbela Faciası'nın (680) ardından ise İslam dünyası Şiiler ve Sünniler olarak ikiye bölünür.
Aradan yüzyıllar geçmesine karşın izleri asla silinmeyen Kerbela Faciası'nda, Yezid'e boyun eğmeyen Hz. Hüseyin, zalimlere başkaldırı simgesi olarak kabul edilir.
Alevilik inancı, İslam tarihinde Hz. Ali'ye yapılan bu haksızlığa dayanır ve Hak-Muhammed-Ali üçlemesinde görüldüğü gibi, diğer üç halifeyi tanımamakla birlikte Şiilikten de ayrılır.
Osmanlı'da Alevilik
İslam hukukunda temel başvuru kaynağı Kuran, onun herhangi bir konuda hüküm bildirmediği durumlarda ise ikinci kaynak hadistir (Hz. Muhammed'in söz ve davranışları). Sorun bu iki kaynakla da çözülmediğinde icmâ-i ümmet, yani din ulularının görüşleri geçerlidir.
Bu kurum da işe yaramadığında Sünnilik kıyas, Şiilik ise rey-i ictihad yoluna, yani akıl yoluna başvurur. Sünnilikte içtihat yolu kapalıdır.
Şiilikte ise, aklın yolundan gidilmesini hayata geçiren 6. İmam Cafer-i Sâdık'tır (699-765).
Türklerin farklı yollardan İslam'ı kabulü, 8. yüzyıla denk geldi. Orta Asya'dan batıya doğru uzun yıllara yayılı dalgalar halinde göçleri sırasında, çeşitli inanışlardan da etkilendiler. Anadolu'ya gelen Türkler, Şii - Sünni karışıktı. Sünni olmayanlar, kendilerini Caferi mezhebinden, Hak - Muhammed- Ali yolundanız sözüyle tanımlıyordu. Bu tutum alışta, İmam Cafer-i Sadık yolundan geden Hacı Bektaş Veli'nin (1210 - 1271) büyük etkisi olmuştu.
Anadolu'da, Anadolu Selçuklu tarihi boyunca ve Osmanlı'nın ilk dönemine kadar, her iki kesim arasında, inanış temelinde bir sürtüşme yoktu.
Fatih'in ani ölümünün ardından hükümdarlık hakkı büyük oğlu Şehzade Cem'indir. Ancak, II. Bayezid, ağabeyine bu fırsatı tanımaz.
Kendilerinden bildikleri Şehzade Cem'in sultanlığını destekleyen Alevilerle Yeniçerilerin bir kısmının ayaklanmasını Sünni güçlerin desteğiyle bastıran II. Bayezid tahta çıkar. Bu olayın ardından, Osmanlı tercihi Sünnilikten yana yaptı. Alevilik için zor günler başladı.
Özellikle Yavuz Sultan Selim'in İran seferi öncesinde Anadolu'da gerçekleştirdiği kıyımdan kurtulan Aleviler, ülkenin en ücra köşelerine, dağlara kaçtı. Aleviler, ancak gizlenerek hayatta kalabildi.
Zaman bazı yaraları sarsa da, Alevilikte gizlilik, bir yaşama biçimi olarak yüzyıllar boyunca sürdü.
En tehlikeli soru: Biz kimiz?
Aleviler kendi kimliklerinin resmen tanınması ve haklarının yasal bir çerçeveyle belirlenmesi için, özellikle son çeyrek yüzyılda faaliyete geçti. Ancak bu süreçte zaman zaman büyük olaylarla sarsıntılar da yaşandı
Mezheplerle ilgili konular, 1980'lere gelene kadar, genellikle yaşandığı yerle sınırlı kalır ve yerel-bölgesel sorunlar olarak algılanır, zihinlerde öyle yer ederdi. O tarihten sonra, birileri çıkıp 'Biz Aleviyiz. Diyanet İşler Başkanlığı Türkiye'deki hakim mezhebin din işlerini yürütüyor. Biz de Diyanet'te temsil edilmek istiyoruz. İnanmadığımız bir mezhebin okullarda çocuklarımıza zorla öğretilmesini istemiyoruz' demeye başladı. İtirazlar, dinmek ne kelime, giderek yükseldi, sınır ötesine taştı. Hatta Avrupa'nın görece özgür ortamında daha da güçlenip politik bir nitelik kazandı. Avrupa Birliği kapısında bekleyen Türkiye'ye ayna tutan 17 Aralık 2004 tarihli İlerleme Raporu, 'Diaspora Alevileri'nin de etkisiyle 'Alevi azınlığın hakları'ndan söz edince alarma geçildi.
Aynı konuya tekrar dönmeden soralım: Bu noktaya nasıl geldik? Sorunun cevabı, ABD'nin Soğuk Savaş döneminde geliştirdiği 'Yeşil Kuşak' projesinde yatıyor. 'Komünizmin yayılmasını önlemek amacıyla' Sovyetler Birliği'nin komşularında İslam'ın Vehhabi (radikal) yorumunun güçlenmesine dayanan projeye bağlı olarak Türkiye'de imam hatip okullarının sayısı artırıldı, Diyanet İşleri Başkanlığı'nda kadro takviyesine gidildi. Bu dönemde devre dışı bırakılan ve özü itibariyle de sosyal demokrasiye yakın duran Aleviler, kimliklerini sol siyasal muhalefetle örtüştürdüler. Bunun bedelini ise, çok sayıda cana mal olan Çorum ve Kahramanmaraş olaylarında ödediler.
Yasal çerçeve talebi
12 Eylül 1980'in sol siyasal alanda yarattığı boşluk, Alevilerde bir kimlik arayışına neden oldu. Uluslararası koşullar da bu süreci hızlandırdı. Prof. İzzettin Doğan, başkanı olduğu CEM Vakfı'nın da etkili olduğu bu sürecin '1989'da Gorbaçov'un Sovyet sisteminin iflasını ilan edişiyle' başladığını söylüyor: 'Helsinki'de başlayıp Paris Antlaşması'nın imzalanmasının ardından Aleviler de yavaş yavaş kendilerini ifade etmeye, Aleviliğin yasaların himayesine alınması yönünde çalışmaya koyuldular.'
1980'lerin sonuna doğru, dernek ve vakıflar halinde su yüzüne çıkmaya başlayan Alevi kuruluşları, arayış içindeki Alevi gençliğinin kendisini ifade edebileceği tek yerdi. Ancak, Karacaahmet Dergahı Basın Sözcüsü, tarihçi Cemal Şener'in de belirttiği gibi, yarattığı sorunlar da cabasıydı: 'Birçok genç, eski siyasi düşüncelerini sıfırlamadan ki bu mümkün değildi, kendisini Alevi örgütlenmesinin içinde buldu. Bu sefer geleneksel Alevilik ile çeşitli nedenlerle siyasallaşmış ve Alevi dernek ve vakıflarına gelen insanlar arasında çelişkiler uç verdi. Soldan gelen bu kesim, Aleviliği sosyalizme yaklaştırmaya çalıştı. Kendi siyasi görüşleri Kürtlerle ilgiliyse, Aleviliği Kürtlerin yedek gücü gibi görmeye başladı. Ateist ise Aleviliği Ali'siz, Hacı Bektaş'sız tanımlamaya, Aleviliğin İslam dışı olduğu gibi teoriler üretmeye başladılar. Bunlar görüşlerini derneklerde, vakıflarda tartışmaya açtılar.'
CEM Vakfı Başkanı İzzettin Doğan'ın 'Bu dönem bütün başbakanlara, cumhurbaşkanlarına, ayrım gözetmeksizin bütün siyasi partilere, Aleviliğin, tasavvufun istediği gibi, siyasetin üstünde ve dışında bir inanç olduğunu anlatmaya çalıştık. Samimiyetimiz inandırıcı bulundu ve bütün siyasi partilerden de destek gördük' dediği o yıllarda, aklı her şeyin üstünde tutan bir inanç mensuplarının tartışmasından daha doğal ne olabilirdi ki?
İlk başlardaki kadar ateşli olmasa da hala süren ve geleneksel inanan kesimden çok, Aleviliği az bilen veya yeni öğrenmek isteyenler üzerinde etkili olan bu tartışmalar, dışa yansıdı. Sonucun ne olduğunu tarihçi Cemal Şener söylüyor: 'Aleviliğin görüntüsü, her kafadan farklı seslerin çıktığı, çok parçalı bir hal aldı. Bu da Aleviliğin genel hak ve talepleri konusunun önüne engel oluşturdu.'
Farklı tezler
Çok sesliliğin, 1997'de, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'e 'Siz önce kendi aranızda bir araya gelin' dedirtecek kadar 'Aleviliğin genel hak ve taleplerinin önüne geçmesi' konusu çok önemli. Çünkü Aleviliğin din değil bir felsefe olduğunu, Müslümanlıkla ilgisi bulunmadığını veya apayrı bir din olduğunu tartıştıran bu tezler, bir kimlik arayışının yanı sıra farklı politik hesaplara da kapı aralıyor. (Sünni) Araştırmacı - yazar Müfit Yüksel'in iddiası, yabana atılacak gibi değil: 'Bu çabalar hem içer'den hem de dışarıdan var. Avrupa'da çok ciddi enstitüler var. Alevilik üzerine yıllardır çalışan birisi olarak, dışarıdaki bu enstitülerden bazılarına ben de muhatap oldum. Aleviliği bir azınlık olarak tescil ettirip din dışı bir platforma çekmeye çalışan ve bu konuda gerçekten ciddi gayret sarf eden kuruluşlar var. Bunlar kısmen Alman ve Fransız kökenli ve bu kuruluşlar bu yönde çalışıyor.'
Türkiye'deki nüfuslarının 7- 25 milyon olduğu tahmin edilen Aleviler, seslerini duyurmak ve haklarını yasal statüye kavuşturmak için, başta sosyal demokratlar olmak üzere, kendilerine vaatte bulunan hemen hemen bütün siyasi partileri desteklediler, zaman zaman da kendi partileri aracılığıyla parlamentoya girmeyi denediler. Bütün bu süreçte yasaların dışına hiç çıkmadıkları halde, 2 Temmuz 1993'te Sivas'ta Madımak Otel'de 33 kurban verdiler.
10 Eylül 1994'te, dönemin İstanbul Belediye Başkanı Recep Tayip Erdoğan'ın göreve başlar başlamaz Karacaahmet Dergahı'nı yıkmak istemesi, bir yıl sonra Gazi Mahallesi'nde yaşanan olaylar ve sonrasında devletin sergilediği tutum başta Avrupa'da yaşayanlar olmak üzere, Alevileri yeni bir eşiğe getirdi.
Ocak 1995'te, İnterstar'da sunucu Güner Ümit'in 'mumsöndü' gafı, Aleviler'de büyük öfke yarattı. İstanbul'da yaşayan bir grup Alevi, iki gün boyunca İnterstar önünde toplanıp olayı protesto etti.
--------------------------------------------------------------------------------
ALEVİLİKTE İNANCIN ÖZÜ NEDİR?
Diğer canlılara göre insan, bir ruha sahiptir. Dünyaya ham ve çiğ olarak gelir, eline, diline, beline sahip çıkıp piştikçe 'kamil insan' olur. Bunun için 4 kapı (şeriat, tarikat, marifet ve hakikat) ve 40 makamdan geçmek gerekir. Şeriat kapısı, inancın temel bilgilerin aktarıldığı; Tarikat kapısı, ibadetin uygulamalı öğrenildiği aşamalardır. İlk iki kapıdan geçip belli olgunluğa erişen, Marifet ehli sayılır. Bu aşamada, inancın içe ve dışa dönük yönlerinde derinleşir. Hakikat kapısında ise, kişi benliğini aşmış, nefsini yenmiştir.
İnancın kaynakları nelerdir?
Uğradığı baskılar yüzünden uzun yıllar gizli yaşamak zorunda kalan Aleviliğin yazılı kaynakları büyük ölçüde yok edilmiş, bazıları da tahrif edilmiştir. Dolayısıyla bilgi ve inancın yaşatılarak kuşaktan kuşağa aktarılmasında sözlü gelenek etkili olmuştur. Bu rolü de dedeler ve aşık adı verilen ozanlar üstlenmiştir. Bu yüzden Alevilik'te, akılda tutması kolay, ölçülü uyaklı şiir ve nefeslerle bilgi aktaran dedeler ve ozanlar büyük saygı uyandırır. Seyyid Nesimi, Şah Hatay” (Şah İsmail), Fuzul”, Yemin”, Viran”, Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet, Aleviliğin yedi ulu ozanı olarak anılır.
Başlıca yazılı kaynaklar arasında ise Menakıb-ı İmam Cafer-i Sadık, Hutbe-i Düvaz-deh, Menakıb-ı Seyyid Safi, Makalat-ı Hacı Bektaş-ı Veli ve Vilayet-name sayılabilir.
Alevilik nasıl öğretilir?
İnancın uygulamalı olarak öğrenildiği yer, ayin-i cem'lerdir. Cemler, dedelerin yönetiminde, kadın ve erkeklerin bir arada katıldığı, bütün bir gece süren ibadet törenidir. Cem ayini, ceme katılacak kişi (can) sayısını barındıracak büyüklükteki bir evin odasında veya bu amaçla düzenlenen cem evinde ve perşembe akşamları yapılır. Eskiden hasat döneminde düzenlenen cemler, günümüzde farklı zamanlarda da yapılabilmektedir.
devam edecek
Cem Vakfı bence Aleviliği bir çay partisine dönüştürüp; Alevileri silikleştirmeye, siyasal hayatta etkisizleştirme çalışmaları yapan bir vakıf. Tabi çokca iyi niyetli ve Aleviliği seven insanlar da barındırıyor. Ama yaptıkları şeyi pasifizm ve "etliye sütlüye karışmama" olarak niteleyebilirim oldukça rahat bir şekilde. Hacı Bektaş-ı Veli ve Pir Sultan Abdal Dernekleri Alevilikle çok daha fazla ilgili ve çok daha cesurlar.
Bu yazi dizisi genel olarak konuyu ele almis.Cem vakfini övmek anlaminda degil.Daha sonra aktaracagim bölümlerde diger görüslerede yer vermis.Anlasilir bir dille konuyu ele aldigi icin bu yazi dizisini buraya aktariyorum.
Avrupa'da 'özgür' Alevilik
Dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmış Türk vatandaşları arasında, Alevilerin sayısı kesin olarak bilinmese de azımsanmayacak oranlarda olduğu da su götürmez. Örneğin, Avrupa ülkelerine dağılmış yaklaşık 4 milyon yurttaşımızın bir buçuk milyon kadarı Almanya'da yaşıyor ve bunların da yarıya yakınının Alevi olduğu sanılıyor.
Biz de bu dizi çerçevesinde Almanya'yı temel alacağız. Bu durumda bir Diyaspora Aleviliği'nden söz edilebilir mi? Uzatmadan söylemek gerekirse, evet. Ancak, Almanya'daki genç kuşak Alevilerin başı çektiği bu oluşum, ilginç bir gelişme seyriyle, anavatandaki Alevilerle birlikte ve onlara rağmen, kendi tarihini de kuruyor.
Yaklaşık kırk yıl önce başlayan göçle Almanya'ya giden Türkler, 'gurbetçi' ortak paydasına sığınmıştı. Bulundukları ülkelerde, farklı din ve inançların engellenmek bir yana, kendini ifade etmenin anayasal bir hak olduğunu keşfetmekte gecikmediler. Ezici çoğunluğu kır kökenli olan; dolayısıyla dindar, muhafazakar ve içe dönük bir hayat sürdüren gurbetçilerin alt kimliklerini öne çıkarmaya başlaması, yine de 1980'lerin ortalarına kadar gerçekleşmedi. İçinde Alevi sözü geçmeyen Türk kültür ve dayanışma merkezlerinde Alevilik, folklorik bir unsur olarak yaşatıldı. Benzer örgütlenmeler Türkiye'de de gözlenmeye başladı.
Bir adım önde
Cepheleşme çağına ve Avrupa'nın bölünmüşlüğüne son vermek üzere toplanan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı'nın (AGİK) 1985'te başlayan çalışmaları, Avrupa'da olağanüstü bir durum değişikliği yarattı. 1990'da imzalanan ve Türkiye'nin de taraf olduğu Paris Şartı, Aleviliğin o güne kadar içinde kaldığı kozadan çıkması için en önemli kapıyı aralıyordu.
Paris Şartı'nın konumuzu ilgilendiren kısmı şöyle: 'Bir ulus, içindeki azınlıkların soy, kültür, dil ve din yönünden sahip oldukları kimliğin korunacağını ve azınlıklara mensup kişilerin hiçbir ayrım yapılmaksızın kanun önünde tam bir eşitlik içinde işbu kimliği serbestçe ifade etmek, korumak ve geliştirmek hakkına sahip'tir.
CEM Vakfı Başkanı Prof. İzzettin Doğan, 'Bu tarihten sonra yavaş yavaş Aleviler de kendilerini ifade etmeye ve Aleviliğin de yasaların himayesine alınması için gereken çalışmalara başladılar. Bu amaçla da en önce CEM Vakfı kuruldu' diyor. Türkiye'de çalışmaya başlayan ilk Alevi kuruluşun başkanı olarak Prof. Doğan, yasadan yoksun hukukun fazla bir anlam ifade etmediğini vurguluyor.
Oysa Avrupa'daki Alevilerin Türkiye ile karşılaştırıldığında bir adım önde olduğu bile söylenebilir. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Başkanı Turgut Öker, Almanya'dan hareketle 'Mevcut anayasa ve yasaların herkese tanıdığı haklardan yararlanıyoruz. İnanç özgürlüğünden sonuna kadar faydalanıyoruz. Türkiye'de de gasp edilmiş haklarımızı istiyoruz. Cem evleri inanç merkezi olsun diyoruz. Olmaması, bizim inanç değerlerimizin gaspı anlamına gelir. Zorunlu din dersi kalksın diyoruz. Bu zaten bir asimilasyon, bir misyonerlik faaliyeti. Alevi köylerine cami yapılması, keza yine öyle.'
Almanya'da çok sayıda Alevi-Bektaşi derneğini bünyesinde barındıran Alevi Birlikleri Federasyonu (ABF), Avrupa'nın 9 ülkesinde 200'e yakın fazla derneğin katılımıyla oluşturulan Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu'nun (AABK) bel kemiğini oluşturuyor. Türkiye'de başkanlığını Ali Doğan'ın yürüttüğü Alevi Bektaşi Federasyonu ile birlikte AABK'nın üye örgüt sayısı 250'yi geçiyor.
Berlin'deki okullarda verilen Alevi-İslam dersinin gelecek öğrenim yılında diğer eyaletlere de yaygınlaştırılacağını duyuran Turgut Öker 'Avrupa'da elde ettiğimiz bu saydığım kazanımlar, doğal olarak Türkiye'yi etkiledi. Zaten Türkiye Alevi örgütlenmesi de Avrupa dayanışmalı olarak gelişmiştir. Avrupa'daki Alevi kültür merkezlerinin kurulması sonucu Türkiye'de belli gelişmeler sağlanmıştır' diyor. Avrupa Parlamentosu'nda Yeşiller ve sosyal demokratlar üzerinde de etkili olduklarını savunan Öker, 17 Aralık 2004'te yayınlanan ve Alevileri 'azınlık' sayan AB İlerleme Raporu'ndaki Alevilikle ilgili maddelerin tümüyle kendi çalışmaları sonucu olduğunu söylüyor: 'Avrupa Parlamentosu'nda özellikle Yeşiller, sosyal demokratlar ve solun, sosyalistlerin içinde yer aldığı grupları, kendi sorunlarımız hakkında bilgilendirmek için epeyce çalıştık. Bunu doğru da buluyoruz. Türkiye'de tartışıldığı gibi, Avrupa bir bütün değil. İnsancıl, demokrat, çağdaş, ırk ayrımı yapmayan, Avrupa'nın her alanda elinde bulundurduğu hakimiyeti başka ülkelere koz olarak aktarmayı düşünmeyen insanlar buralarda da var.'
Alevilerin bütünü dikkate alındığında AABK, Aleviliğin dinsel yönünden çok kültürel boyutunu temel alanların kümelendiği bir kuruluş olarak öne çıkıyor. Aleviliği din dışı, İslam dışı gören - gösteren anlayışlara karşı tavır almadığı için de ağır eleştirilere uğruyor.
Şahkulu Sultan Dergahı Vakfı Başkanı Mehmet Çamur, 'Hz. Ali, Aleviliğin sembolüdür. Aleviliğin yedi ulu ozanı, 'Hak-Muhammed-Ali' sözü için kellelerini vermiş, derilerini yüzdürmüşlerdir. Alevilik İslam dışı veya din dışıdır gibi tezleri öne sürenler Aleviliği de parçalamak istiyorlar' diyor. AB'nin tutumunu ise bir cümlede özetliyor: 'Alt kimlikleri öne çıkartma, ulus devleti parçalama, Türkiye'yi Balkanlaştırma girişimi.'
Azınlık mı?
Aleviliği bu yeniden tanımlama çalışmalarının, hem içeriden hem dışarıdan sürdüğünü vurgulayan Sünni araştırmacı - yazar Müfit Yüksel, 'Avrupa'da çok ciddi enstitüler var. Alevilik üzerine yıllardır çalışan birisi olarak, dışarıdaki bu enstitülerden bazılarına ben de muhatap oldum' diyor. 'Aleviliği bir azınlık olarak tescil ettirip din dışı bir platforma çekmeye çalışan ve gerçekten ciddi gayret sarf eden, kısmen Alman ve Fransız kökenli, kuruluşlar var.'
'Azınlık' kavramının barındırdığı potansiyel tehlikeyi 'AB azınlık olarak tescil ederse, Alevilik ister istemez İslam dışı olur. Çünkü Türkiye'de ve bütün İslam dünyasında azınlık (ekalliyet) denildiği an, gayrimüslimler anlaşılır. Asırlardır gayrimüslim azınlık kavramına alışmış bu toplum, böyle bir şeyi kaldıramaz; kırılmalara neden olur. Dahası cem evlerinin bu azınlık statüsünde başka bir dinin tapınağı gibi algılanması da çatışmalara neden olur. Bu çatışmalar Pakistan'daki Şii-Sünni çatışması gibi, kanlı da olur' diyerek vurgulayan Müfit Yüksel, sözlerini şöyle noktalıyor: 'Diyaspora Aleviliği Türkiye'deki Alevi örgütlenmesini şimdikinden daha ciddi bir şekilde etkilerse, dediğim tehlikeler başgösterir.'
Söz savunmanın
Türkiye'deki Alevi Bektaşi Federasyonu'nun da üye olduğu Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Başkanı Turgut Öker, Alevilik anlayışını şöyle açıklıyor:
Alevilik, inanç boyutunda bir histir. Kişi kendisini Alevi ve İslam içinde hissediyorsa, öyledir. Öte yandan ben Aleviyim ve Aleviliği İslam içinde görmüyorum derse de bu onun hakkıdır. Alevilik'te genel yaklaşım, inancı tekleştirmek gibi bir kural yok. Aleviliğin temel kurallarına bağlı kalmak koşuluyla herhangi bir sorun yok bence. Yapılan tartışmaları izliyorum, 'cem evi bizim inanç merkezimiz değildir' diyeni hiç duymadım. Semaha karşı çıkanı, nefes ve deyişlere, doğa sevgisine, insan sevgisine karşı çıkanı, bunlar bizim değerlerimiz değildir diyeni duymadım. Sadece konunun bir yere oturtulmasında iki eğilim var. O anlamda ben iki eğilimi de Alevilik içinde görüyorum.
Türkiye'de tuhaf bir tartışma var. Güya burada, cami ve cem evi vergisi varmış. Almanya'da kilise vergisi dışında başka bir vergi yok. İddiayı Türkiye'den adını vermek istemediğim biri ortaya attı. Yalanladım ama basın itibar etmedi. Burada Sünni kuruluşlar da, diğer inanç kuruluşları da, Alman devletinden herhangi bir para almaz. Bu iftiranın başka bir boyutu daha var. Avrupa Alevileri, sözü edilen paradan dolayı bu konuya el atmış. Alevilik İslam dışı denir ve Alevilik Hıristiyanlığa yaklaştırılırsa, kilise vergisi adına toplanan 5 milyar avrodan pay alınırmış. Bunlar çok iğrenç. 15 yıldır, Alman devletinden veya herhangi bir devletten 1 cent bile almışlığımız olmamıştır.
Almanya'da 103 tane Alevi kültür merkezi var. Bunların elliye yakınının mülkiyeti kendilerinin. Son yıllarda sıfırdan da cem evi inşa ediliyor. Eskiden ağırlıklı olarak bir yer satın alınıp cem evine dönüştürülüyordu. Şimdi sıfırdan, arsa alınıp üzerine cem evi yapılıyor. Son 10 yılın ağırlığı, Avrupa'daki Alevileri bir çatı altında toplamaya verilmişti. Son iki yıllık çalışmalarımızın ana hedefi daha çok, Alevilerin Türkiye'deki hukuksal konumunun AB-Türkiye ilerleme raporu kapsamına alınmasına yönelikti.
Konuya Avrupa'nın hukuk normu içinde bakılırsa, bir ülkede, sonradan o ülkeye gelmiş olanlar veya yönetimde yer alsa da o ülkenin vatandaşı olanlar -mesela Almanya'da kadınlar- bazen azınlık olarak nitelenir. Bu sayısal değil hukuki bir değerlendirmedir. Avrupa'da Türkler azınlıktır ve Türkiye Cumhuriyeti 40 yıldır Avrupa'da yaşayan kendi insanlarına azınlık statüsü verilsin diye mücadele etmektedir. O nedenle Avrupa'da azınlık statüsünde azınlık görünmek, o ülkenin bayrağıyla, toprağıyla ilgili değil, tamamıyla hukukun korunmasına yöneliktir. Türkiye bunu Yunanistan'daki, Bulgaristan'daki Türkler için de savunur. Ama bu son tartışma çok anlamsızdı. Azınlık kavramının Türkiye'deki kabul ediliş biçimiyle Avrupa'daki kabul edilişi farklı. Bu anlamda bizim Almanya'da Alevi azınlığı olarak tanınmamız bizi rahatsız eden bir durum değil.
Biz pratikte gasp edilmiş haklarımızın verilmesini istiyoruz. Türkiye'de olaya bu gözle bakılmıyor. Dolayısıyla, bu azınlık lafını da kasıtlı olarak, diğer konuları tartıştırmamak için gündeme getirdiler. Raporda son derece net ifadeler vardı oysa; cem evlerinin ibadet merkezi olarak kabul edilmediğinden, Türkiye'de Alevilerin anayasal haklarının tanınmadığından, zorunlu din derslerinden bahsediliyordu. Sonuçta biz Türkiye'deki arkadaşların hassasiyetini dikkate aldık ve bu ifadeyi kaldırın diye Avrupa Parlamentosu'na başvurduk.
devam edecek
Bu yazi dizisi genel olarak konuyu ele almis.Cem vakfini övmek anlaminda degil.Daha sonra aktaracagim bölümlerde diger görüslerede yer vermis.Anlasilir bir dille konuyu ele aldigi icin bu yazi dizisini buraya aktariyorum.
Yo yo. Okuyorum diziyi. Sadece ben de fikrimi söyleyim de etkileşimli olsun diye yaptım. Devam edin siz. Faydalı bir yazı.
Alevilik
Alevilik kimin sorunu?
Türkiye'de bir Alevilik sorunu var mıdır? Bu soruya cevap vermek için son 30 yıla bakmak yeterlidir. Bu sorun öylesine çetrefil bir hal almış durumda ki, ne devlet ne de onun görevlerini yerine getirmesini sağlayan yetkili organ olan hükümetlerin bunu kabullenmesi ve içinden çıkabilmesi kolay görünmüyor.
Türkiye'nin birikmiş pek çok sorununu çözme iddia ve programıyla iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin Aleviliğe yaklaşımı, önceleri son derece ümit vericiydi. Din İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Mehmet Aydın, daha koltuğuna bile yerleşmeden, 14 Aralık 2002 tarihli Hürriyet gazetesinde 'Alevi zirvesi toplayacağız' manşetiyle yayımlanan mülakatında 'Oturup konuşmamız lazım' diyordu: 'Alevi yorumu üzerinde yeteri kadar bilgi yok. Alevilerin dine getirdikleri farklı yorumların açılması, bir seminer veya sempozyum konusu olması lazım. Bunun için de yorum sahiplerinin kendilerinin konuşması lazım. Bir grup Alevi arkadaşımızın söylediğini, bir başka grup kabul etmiyor, çok farklı şeyler söylüyorlar. Demek ki orada bir bilgi zenginliği var.'
Sorumlu ve yetkili bir bakanın ağzından ilk kez çıkan bu sözler, bu kadarla kaldı. O günden bugüne geçen yıllar içinde Bakanlık, ne 'farklı yorumların açılması' ne de 'oradaki bilgi zenginliği'nden yararlanmak için en küçük bir girişimde bulunmadı.
Devlet Bakanı Mehmet Aydın, dizi yayına hazırlandığı sırada yaşadığı aşırı iş yoğunluğundan, sorularımızı cevaplama fırsatı bulamadı. Ancak, Aydın'ın bu tutumuna, Alevilikle ilgili niyetinin tanığı olan iki kişinin cevabı var. Araştırmacı-yazar Müfit Yüksel, 'Aynı sözü bana da söyledi, ama bir adım atmadı. Bazı şeyleri göze alamadılar ya da tahmin ediyorum başka yerlerden de engellenmiş olabilirler. Biraz cesaret gerekiyordu' diyor.
Sorunun Alevi cephesinde ise durum farklı. Görüşlerine başvurduğumuz CEM Vakfı, AABK, Şahkulu Sultan ve Karacaahmet dergahları yetkilileri, Bakanlık'tan bu konuyla ilgili hiçbir çağrı almadıklarını belirtirken, Dünya Ehlibeyt Vakfı Başkanı Fermani Altun, 'Çağrıldığımız zaman ben karşı çıktım. Bu yüzden hoca (Mehmet Aydın) vazgeçti' diyor. 'Çünkü Aleviliğin zirveye ihtiyacı yoktur. Aynı yanlışa Ecevit de düşmüştü. Geçmişte çok yapıldı ve sonuç çıkmadı. Zaten kendileri de hak verdiler. Sorunlar belli, çözüm belli. Daha neyin zirvesini, araştırmasını yapacaksınız?'
Yapılmayanlar, yapılanlar
Hükümetin bu tutumu, devletin çözüm yönünde aldığı yolu bir bakıma sıfırlıyor. Gazi Üniversitesi, Çorum İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Yardımcı Doç. Dr. Osman Eğri, 'Son on yılda Alevi-Bektaşi toplumu ve devlet arasındaki münasebetler açısından dikkati çeken en önemli gelişme, devletin Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık seviyesinde Hacı Bektaş Veli'yi anma törenlerine katılmasıdır' diyor. Gerçekten de 1997'deki Hacı Bektaş Veli'yi anma törenlerinde devlet, hem Alevilere hem de taraf olduğu Paris Şartı doğrultusunda dünyaya, birtakım sözler verdi. Ancak hem her şey sözde kaldı, hem de hükümet hiçbir şey yapmadı ve AB devreye girdi.
Alevilerin, cem evlerinin ibadet yeri sayılması, zorunlu din derslerinin kaldırılması ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın hizmetlerinden Alevilerin de yararlandırılması şeklinde üç temel başlıkta toplanabilecek taleplerine, 17 Aralık 2004'te yayınlanan AB İlerleme Raporu'nda dikkat çekildi. Raporda Alevilerden 'azınlık' olarak bahsedilmesi ortalığı karıştırdı. Ortaklık Konseyi'nin nisan sonundaki 44. toplantısında sorun tekrar gündeme geldi. Bu durum Aleviler arasında da derin öfke yarattı.
Prof. İzzettin Doğan, devletler hukuku profesörü sıfatıyla, 'Bu hükümet, diğer hükümetler doğrultusunda devam etseydi, Avrupalılar bu noktaya gelmezdi' diyor. 'Böyle bir dayatma içine girileceğini, bu konunun ilerleme raporuna mutlaka konacağını, önceki üç hükümet döneminde, Başbakan Sayın Bülent Ecevit, Sayın Mesut Yılmaz ve Sayın Tansu Çiller'e, bu işin bir uzmanı olarak bizzat söyledim. Sayın Ecevit 1997'de hükümet adına yaptığı açıklamayla bunu önlemeye çalıştı. Ama gerisi gelmeyince düzenli olarak diğer ilerleme raporlarına da girdi. İzleme komitesi de takibe aldı. Gereği yerine getirilinceye kadar da Avrupa Komisyonu'nun gündeminden düşmez. Bunu bugünkü hükümete de anlattım ama iki senedir hiçbir şey yapmadı. Adım atmak da istemiyor. Bugünkü hükümet, Sünni kardeşlerimizin yaklaşımlarından farklı ve ona ters, daha çok Suudi Arabistan istikametindeki bir Sünni anlayışı savunuyor.'
AKP hükümetinin Aleviliğe ilişkin attığı bir iki küçük adımı görmeden geçmek, hiç kuşkusuz haksızlık olur. Milli Eğitim Bakanlığı, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü'nün ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Ders Programı'na Alevilik-Bektaşiliği de dahil etmesi ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Alevi-Bektaşi Klasikleri'ni yayınlamayı projelendirmesi, meyvelerini verecek uygulamalardır. Diğer taleplerin karşılanması ise, belki sorunun çözümüne de kapı aralayacak, 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerin Yasaklanmasına İlişkin Kanun'un kaldırılması veya içeriğinin değiştirilmesiyle sağlanacak. Prof. İzzettin Doğan, hakim zihniyetin 'Alevilere bazı haklar verilirse Türkiye parçalanır tezini işleyerek Genelkurmay'ı etkilemeye çalıştığını' vurguluyor: 'Aleviler 'derin devlet' tarafından hep sakıncalı olarak düşünülmüştür. Bu yüzden, uzun yıllardır devlette üst düzey görevli hiçbir Alevi göremezsiniz.'
'Devletle barışık'
G.Ü. Çorum İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Osman Eğri ise, Alevileri bölücü unsur olarak algılamanın haksızlığını, tarihten örneklerle sergiliyor: 'Hacı Bektaş Veli, Velayetname'de anlatıldığına göre; Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda emeği geçmiş bir velidir. Bektaşi dervişleri, fetih yıllarında ön saflarda vuruşan serdengeçtiler olmuşlardır. Onun neslinden olan Cemaleddin Çelebi de, Atatürk'e ve Kuva-yı Milliye'ye destek vererek, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna maddi-manevi katkıda bulunmuştur. Alevi-Bektaşi geleneğine mensup canlar, Çelebilerinin talimatı doğrultusunda hareket ederek, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve geliştiren unsurlardan birisi olmuşlardır. Bu yüzden Alevi toplumunun belleğinde devletle uzlaşı içinde milletin bekası için çalışma alışkanlığı tarihsel olarak mevcuttur.'
Anlatmaya çalıştığımız gibi, Türkiye'nin Alevilikle ilgili sorunları, yakın dönemde bir çözüme kavuşmak durumunda. Doğru olan, bize ait bu soruna yine bizim sahip çıkmamız değil mi?
--------------------------------------------------------------------------------
'VERİLEN SÖZLER TUTULMADI'
1997 yılındaki Hacı Bektaş Veli'yi anma töreninde devletin gösterdiği tavrı, CEM Vakfı Başkanı Prof. İzzettin Doğan anlatıyor: 'Başta Sayın Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Mesut Yılmaz olmak üzere, hükümet olarak Hacı Bektaş'a gittik. Orada halkın önünde tüm dünyaya 'Sizin müdahalenize gerek yoktur. Biz Alevi yurttaşlarımıza bugüne kadar yapılan haksızlıkları kabul ediyoruz ve bundan sonra anayasal hakları için gereğini yapacağız' anlamına gelen çok açık sözler verildi. Sayın Yılmaz, 'Hacı Bektaş'ın imar planlarını bundan böyle Ankara yapacak ve yeni planlamayla Hacı Bektaş İlçesi sadece Türkiye'deki Alevi Bektaşilerin değil, tüm Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslardaki Alevi İslam inancını taşıyanların merkezi haline dönüştürülecektir' dedi. Arkasından Başbakan Yardımcısı Sayın Bülent Ecevit, hükümet adına 'Bundan böyle din işleri adına genel bütçeden herhangi bir pay ayrılacak olursa, bu pay yurttaşlar arasında hakça paylaştırılacaktır' dedi. Hatta 'Şah İsmail de bizimdir, Yavuz Sultan Selim de. İkisinin barışma zamanı çoktan gelmiştir. Artık ikisini de barıştırmalıyız' sözleriyle, fevkalade şairane ama tarihi bazı gerçekleri doğru okutabilmenin zeminini hazırlamayı da düşünüyordu. Aynı kanaati Cumhurbaşkanı olarak Sayın Süleyman Demirel'in de taşıdığını düşünüyorum. O da Meclis'teki bir konuşmasında 'Bu ülkede tarih yeniden ve doğru belgelere dayanarak yazılmalıdır' demişti. Ancak verilen sözler yerine getirilmedi.'
devam edecek
Aleviliğin yarını, yarının Aleviliği
Pek çok Alevi önderi ve aydını, geride bıraktığımız on yılın, Alevilik açısından hem Rönesans hem da kargaşa dönemi olduğunda birleşiyor. Dört gün boyunca, Aleviliğin hem kendi içinde hem de devletle ilişkilerinde 'ilk' sayılan çok sayıda örnekle sergilemeye çalıştığımız da bu.
Bu açıdan bakıldığında benzetme doğru. Yüzyıllar süren gizlilik koşullarının bir sonucu olarak yazılı kaynaklardan çok sözlü geleneğe bağlı yaşamış, köyden kentlere göçlerin hızlanmasına ayak uydurmakta zorlanmış bir inancın yeniden uyanışı sözünü ettiğimiz. Buna, yetişme evresini, inançlarını tam olarak öğrenemeden tamamlayan bir kuşağın, Aleviliğe son 20 yılda gösterdiği yoğun ilgiyi de eklersek, doğacak kargaşaya da şaşmamak gerekiyor.
Yazılı kaynaklar
Açıklık döneminin yarattığı en önemli imkan, Aleviliğin yazılı kaynaklarına yeniden kavuşması olacaktır. Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Osman Eğri, konuyla ilgili görüşünün yanı sıra, sevindirici bir haberi de beraberinde veriyor: 'Alevilik-Bektaşilik konusunda bugüne kadar gelen en önemli problemlerden birisi, yazılı kaynakların vatandaşlarımızın ve araştırmacı bilim adamlarının ellerinde bulunmayışıdır. Bugün Anadolu'da Alevi vatandaşlarımızın elinde, el yazması kütüphanelerinde binlerce el yazması eser, Türkçe'ye çevrilmeyi beklemektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı, bu konuda önemli bir adım atmış bulunmaktadır. Benim de içinde bulunduğum bir proje ekibi, şu anda klasik el yazması Alevi-Bektaşi kaynaklarını Türkçe'ye çevirmektedir.'
Din dersleri
Yazılı kaynakların günümüz Türkçesi'ne çevrilmesi, hem dedelerin yetişmesi hem de konuyla ilgi duyan araştırmacıların ihtiyacını karşılayacak önemli bir girişim. Dahası, önümüzdeki yıldan itibaren okullarda okutulacak Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (DKAB) dersinin öğretmenleri için de bir kaynak oluşturacak. Şahkulu Sultan Dergahı Vakfı Başkanı Osman Çamur'un 'Bize Aleviliği ilahiyat fakültesi, imam hatip mezunu mu öğretecek?' sorusunu, Alevilerin sorma nedeni anlaşılabilir, ancak bu durumda bile, Sünni öğrencilerin Alevilik hakkında biraz da olsa bilgi sahibi olacağı kesin. Hatta Yrd. Doç. Dr. Osman Eğri'ye göre, DKAB dersi iki yönlü bir fayda sağlayacak: 'Sünni gelenekten gelen öğrenciler, Alevi arkadaşlarının sevdikleri tarihi şahsiyetleri ve Alevi geleneğini daha yakından tanıma fırsatı bulabilecek. Böylece aralarında bilgi temeline dayalı bir sevgi oluşabilecek, ailelerinde var olan önyargıları da giderebileceklerdir. En önemlisi ise, DKAB dersi öğretmenleri, Alevi-Bektaşi geleneğini daha iyi öğrenip öğretmek düşüncesiyle, kendilerini bu konuda geliştirme ihtiyacı hissedeceklerdir.'
--------------------------------------------------------------------------------
EHLİBEYT AKADEMİSİ GELECEK YIL FAALİYETE GEÇECEK
Milli Eğitim Bakanlığı'nın yaptıklarını 'en azından bir başlangıçtır' sözleriyle olumlayan Dünya Ehlibeyt Vakfı Başkanı Fermani Altun, kargaşa ortamının eğitimsizlikten kaynaklandığını savunuyor: 'Bugünkü Alevi dedeleri ilmi, akademik veya inançla ilgili bir eğitimden geçmediği için, bilgisizdirler. Bu yüzden, cem evlerinde hizmetler gerektiği gibi verilemiyor. Bunu gidermenin en iyi yolu, önümüzdeki yıl faaliyete geçecek şekilde bir Ehlibeyt akademisi yapıyoruz. Bu Alevi akademisi, önümüzdeki yıl, üniversite mezunlarından 100 kişiyi alacaktır. Bu sayıyı daha sonra 500 kişiye çıkartacağız. Dört yıl sürecek eğitimde İslam tarihi, beşeriyet ve dinler tarihi gibi konuları çok iyi öğrenmiş, geçmişteki düşünürler gibi, inanç önderleri yetiştirip Türkiye'nin çeşitli bölgelerine göndereceğiz.'
devam edecek
Gerçeğini ve geleceğini arayan Alevilik
Çözüm merkezileşmede mi?
Aleviliğin toplumsal değişime ayak uydurma sürecinde doğan karmaşayı gidermek için farklı öneriler var. Eski dönemlerdeki gibi, Aleviliğe dair kararların tek merkezden alınması bu önerilerin başında geliyor
Alevilikte, son dönemlerde toplumsal değişime ayak uydurdurma sürecinde yaşanan karmaşanın temel sebebi, aslında Aleviliğin sürekliliğini sağlayacak kurumlarda beliren zafiyet. Büyük kentlerde ve yurtdışında orta çıkan çok sayıda vakıf ve dernek, dede-ocak örgütlenmesinin çökmesiyle doğan boşluğu tam olarak doldurmaya yetmiyor. Dahası, yeni dönemin kuruluşları arasında sürmekte olan rekabetin de dışa yansıması, Alevileri rahatsız ediyor. 700 yıllık bir geçmişi olan Şahkulu Sultan Dergahı Vakfı Başkanı Mehmet Çamur, 'Herhangi bir inanç, dünyanın hiçbir yerinde, böyle dernek veya vakıf gibi kuruluşlarla temsil edilemez' diyor ve sürdürüyor: 'Dernek, vakıf gibi örgütler, demokratik kitle örgütleridir. Dolayısıyla böyle herhangi bir örgütün kalkıp ben falanca inancın temsilcisi diye ortaya çıkması yanlıştır. Kargaşa buradan başlıyor.'
'Eskisi gibi merkezileşelim'
Mehmet Çamur, Aleviliğin geleceği açısından önemli bir sorunun oluşturan otorite boşluğunun giderilmesi için, geçmişten farklı olmayan merkezi bir yapı öneriyor: 'Şu anda Hacı Bektaş Dergahı'nda, Hacı Bektaş soyundan gelen birinin başkanlığında, tüm Anadolu'dan gelen Alevi ocaklarının birer temsilcisi toplanıp bir üst örgüt oluşturur. Tüm kararlar oradan alınır, dedeler oradan atanır. Alevilikle ilgili bütün açıklamalar oradan yapılır. Geçmişte de zaten böyleydi. Herkes icazetini Hacı Bektaş'tan alırdı'
Dinsel - kurumsal otoritenin yerleştirilmesi için merkezileşmek kaçınılmaz görünüyor. Bunun eksikliğini belki de en yakıcı hissedenler yurtdışında yaşayan Aleviler oldu. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyon (AABK) Başkanı Turgut Öker, 'Bu çağda, köylerde olduğu gibi, geleneksel ilişkilerin sürmesi mümkün değil' diyor. 'Eskiden her köyde bir ocak vardı ve her ocak da bir dedeye bağlıydı. Bizim Köln'deki Alevi kültür merkezimizde, Türkiye'de ne kadar Alevi ocağı varsa, hepsi temsil ediliyor. Doğal olarak da orada bulunanların hepsinin dedesi gelmiyor oraya. Örneğin ceme bir tane dede geliyor. Bu yüzden de cem evleri artık eskinin birçok uygulamasını üstlenen bir kurum haline geldi.
Din ve din dışı el ele
Avrupa'daki AABK'nın hayata geçirdiği örgütlenme modeli, Öker'in sözleriyle 'inançsal boyutun yanı sıra, eğitsel, kültürel ve siyasal olmak üzere dört ayak üzerinde şekilleniyor.' Dolayısıyla siyasetten hep uzak durmayı seçmiş geleneksel anlayıştan farklı olarak Aleviliğin geleneksel kurumları da yeniden tanımlanıyor. Örneğin, Alevi-Bektaşi derneklerinin başkanları dedelerden oluşmuyor. Ya da inançla ilgili sorunlara çözüm getirmek üzere kurulan 'Dedeler Kurulu'nda, Alevi dedelerinin yanı sıra yazarlar ve akademisyenler de yer alıyor.
İbadet dili olarak Türkçe'yi tercih edip, dua ve törenlerini Türkçe yapan Avrupa Alevilerinin kendi hayatlarında gerçekleştirdiği en önemli değişim de bu alanda yaşanıyor. Üçüncü kuşak Türklerin anadili her ne kadar Türkçe ise de, Almanca düşünmek daha kolaylarına geliyor. Bu da kaynakların Almancaya çevrilmesini zorunlu kıldığı gibi, cemlerin de Almanca yapılmasına neden oluyor.
İbadetin Almanca yapılması, misyonerliğe karşı çıkan Aleviliğin Almanlar arasında da yayılmasını sağlıyor. Yıllar önce Aleviliği benimseyen bir Alman karı kocadan erkek olanı, uzunca bir dönem Lübeck'teki Alevi kültür derneğinin başkanlığını yürütmüş. Derneklerdeki, çocukların ev ödevlerine yardımcı olmaktan, kadınlara Almanca öğretmeye kadar değişen çok sayıdaki etkinliğine destek sunan Alman sayısı da yabana atılacak gibi değil.
Türkiye'deki Alevi önderler, AABK'nın Avrupa'daki Aleviler üzerindeki etkisinin sınırlı olduğu konusunda hemfikir. Ancak, 30-40 yıl içinde, elbette özü ve temel kuralları değişmeksizin, bir Avrupa Aleviliğine de mutlak gözüyle bakıyorlar.
--------------------------------------------------------------------------------
MİSYONERLERİN HEDEFİ NE?
Almanlardan Aleviliğe geçişler gündeme gelince, tersi bir durum da son zamanlarda dikkat çekiyor. Özellikle AB süreciyle birlikte dernekler aracılığıyla örgütlenen çeşitli Hıristiyan mezheplerine ait kiliselerin Alevi gençliği hedef seçtiği gözleniyor.
Araştırmacı - yazar Müfit Yüksel, 'Aleviler üzerindeki Protestan faaliyetlere bizzat şahit oldum, kiliselerine gittim. Alevi kökenli Protestanların kurduğu kiliseler var' diyerek sürdürüyor: 'Diyarbakır, Bingöl, Elazığ ve Malatya'daki kiliseler tamamen Alevi kökenlilerin kurdukları kiliseler. Diyarbakır'daki merkez teşkil ediyor üstelik Kürt de değil, Türkmen Alevisi.'
Alevilere yönelik misyoner faaliyetlerin Avrupa'da değil de Türkiye'de ortaya çıkması elbette düşündürücü.
Karacaahmet Dergahı basın sözcüsü, tarihçi - yazar Cemal Şener, Türkiye'de daha çok Protestan - Evanjelistlerin yürüttüğü bu çabayı 'abartılacak boyutta' bulmuyor. 'Bu çok yaygın değil. Çünkü Alevi aile yapısında çok fazla din baskısı yok. Çocuklar çok özgür yetişiyor. Ama yine de bazıları belli bir arayış sonucu, bazıları ekonomik, bazıları sosyal ilişkiler nedeniyle Hıristiyan arkadaşlar ediniyorlar. Onlardan tek tük benimseyenler oluyor. Yoksa yayın organlarının abarttığı gibi çok fazla yok' diyor.
Hıristiyanlığı seçen Alevilerin sayısı, bugün için kayda değer bir toplam oluşturmayabilir. Çeşitli illerde kurulan kiliselerdeki inananların sayısı da bir açıdan göz ardı edilebilir. Ancak, Müfit Yüksel'in şu tespiti hiç olmazsa bir kenara yazılacak cinsten: 'Evanjelistler, esas itibariyle, ekonomik sebeplerle din değiştiren ailelerin gelecek kuşaklarını gözetiyorlar. Yoksa onlar da biliyor bugün aralarına katılan insanların şu veya bu sebepten hareket ettiğini, ama adamlar onun oğlu veya torunu bizden olacak diye bakıyor meseleye.'
Aleviliğin bugün kendi içinde bulunduğu sorunların karmaşıklığı ne kadar ürkütücü görünürse görünsün, çözülmeyecek gibi değil. Zaman, bu yönde gelişmeden yana işliyor.
BİTTİ
Haşim AKMAN - hasimakman@yahoo.com
Akşam, 28.05.05
|
|