Orijinalini görmek için tıklayınız : özletiyor Seni Bu Yağmurlar


Ezo
02.08.2005, 18:13
CcGunal siiler cok guzelde cok uzun biraz kisa tutulsa herkes okur :))))

saygilar

Canan58
17.05.2006, 19:37
Ellerine yüreğine sağlık sevgili Ezo çok güzel şiir...
(yanlışlıkla ECEN de açmış bir topik orayada yazdım seninkini görmeden kusura bakma canım)

Canan58
17.05.2006, 19:53
Karda izler bırakıyorum avcılar peşime düşsün
Bir uçurum kıyısında vursunlar beni,vursunlar
Bir kahkahayla çekip giderim karlı ovalardan
Ellerinize sağlık sevgili garcia gerçekten çok güzel ve anlamlı...Bunu imzam yapıcam hemen...:)

garcia
17.05.2006, 20:07
Kod Adı: Mansur




bu şehir
artık kirletilmiştir
yağmur kılıçlarıyla kesilen caddelerde
ay bıçaklarının yansıması
yalnızlığın kırbaç izleri bedeninde
yorgun siluetin bulanık sularda

bu şehir
artık kirletilmiştir
tıpkı senin gençliğin gibi
hücrelerde
küflenen bir geçmiştir artık
onulmaz yıkıntılar içinde
küskün bir güneş gbi batmak
kendi dağlarının ardında
sonra fırlayıp gitmek kozandan
..........
..........



Hüseyin Yurttaş

Ecen
17.05.2006, 20:07
ya diğer arkadaşların paylaşımlarıda güzel ama ben bildiğim kadarıyla 2 tane aynı konudan açmadım ama ilk önce konuyu ben açtım daha sonrada ezo abla açmış

Kemal
17.05.2006, 23:42
ya diğer arkadaşların paylaşımlarıda güzel ama ben bildiğim kadarıyla 2 tane aynı konudan açmadım ama ilk önce konuyu ben açtım daha sonrada ezo abla açmış

ezo bu konuyu açtığında henüz üye değilmişsin :S

şiirler için teşekkürler, gerçi önce cevap yazdım ama hemen okuyorum...:yamukgul:

garcia
19.05.2006, 15:22
Buğulu Atlas




“Bir şiirde, bir satır saklayabilir başka bir satırı
Nasıl ki bir kavşakta bir tren belki örter bir treni
...
Aşkta, başka bir sitem saklayabilir bir sitem
ve küçük bir serzenişte, koskoca bir şikayet gizlidir belki
Bir adaletsizlik bir başkasını saklayabilir-bir sömürgeci bir başkasını
Bangır bangır bir kırmızı üniforma bir tane, bir tane daha! ”
-Kenneth Koch-

Göğünde aç kartalların, atmacaların yarıştığı tenha
bir atlastan geldim…
Kıyamda, kıyamette namluların kuytu dağlarla öpüştüğü
bir atlastan.

Yılları, yolları, yaşları yok
gurbet yüzlü adamlardan,
sur diplerinde bıçaklanan aşklardan…

Yaşamı hiç bilmeden ölümü ezberleyen,
badem gözlü, sıtmalı çocuklardan;
yazgısı uçurum çocuklardan...

Zarif Dicle’de ve asi Fırat’ta,
sıska keleklerde, kıl çadırlarda
güneşe sataşan adamlardan.


Mendillerde, halaylarda
gülüşleri kundaklanan hayatlardan;
yazgısı uçurum hayatlardan...

Darmadağın yılları hüzne satılmış,
burunları hızmalı, şarkıları figan,
doğurgan ve mübarek kadınlardan;
yazgısı uçurum kadınlardan...

Orada şarkılara akar katran,
akar kan...
Orada ihlâl ve iflah olmaz vata


Tarih susarken günahları,
bıçak sırtında yaşanmış o ah’ları
ve aysız karanlıkları dağ başlarında.

Nicesi aylaklığa bağışlanmış, sefil;
ölüme, açlığa sebil.
Kiminin ergen bıyıklarında aşk taslakları.

Ya kederiydik kendimizin,
ya bir halkın kaderi;
ya şakağı ya şafağı bir halkın
namlular çarmıhında!

Çünkü yok satıyorsa hayat,
çok satıyordur erk, çok tüfek;
Yok satıyorsa nehirlerimizde şafağın ilk ışıkları,
çok satıyordur şiddet, nefret, aşiret.

İşte sürüldü şarjöre mermi, indi emniyet,
katıldı otuz bine bir daha
yağmurlu bir sokakta delik deşik bir ceset.

Yaşasaydı kendinin kederi olacaktı,
yaşasaydı belki bir gün torunlarıyla
dolunaylı gecelerde yıldızlar sayacaktı…

Kenger toplarken ellerine diken batan çocuklar,
bilmezlerdi gözleri bağlanıp kurşunlanan bir aşkın
hazin bir ünlem bırakacağını hayata.
Bilmezlerdi bütün melodramların yalan olduğunu
çekirdek çitlenen eski yazlık sinemalarda.

Onlar hâlâ gülümsüyorlar buğulu bir atlastan.
Anıları damlıyor fotoğraflardan...



Biz de geçtik o dağlanan ağıtlardan.
Biz de göçtük kirden, pasaktan, hıncın ışıltısından.
Yakılmış köylerden, kesilmiş kulaklardan,
o kanlı ayinlerden, perişan ormanlardan;
biz de geçtik o murdar hayatlardan…

Herkes gidecek elbet bu yavşak zamanlardan;
bu kan revan, bu iğfâl akşamlardan…

/V e a n t o l s u n k i,
h i ç b i r k u r ş u n, h i ç b i r ç e l i k,
h i ç b i r t o p r a k v e h i ç b i r v a t a n,
d a h a k u t s a l d e ğ i l d i r i n s a n d a n! /

Yılmaz Odabaşı

rinda
21.05.2006, 00:10
AYSEL GİT BAŞIMDAN


Aysel Git Başımdan

Aysel git başımdan ben sana göre değilim

Ölümüm birden olacak seziyorum.

Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Aysel git başımdan istemiyorum.



Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün

Dağıtır gecelerim sarışınlığını

Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,

hiçbir dakikamı yaşayamazsın.

Aysel git başımdan ben sana göre değilim.

Benim icin kirletme aydınlığını,

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim



Islığımı denesen hemen düşürürsün,

gözlerim hızlandırır tenhalığını

Yanlış şehirlere götürür trenlerim.

Ya ölmek ustalığını kazanırsın,

ya korku biriktirmek yetisini.

Acılarım iyice bol gelir sana,

sevincim bir türlü tutmaz sevincini.

Aysel git başımdan ben sana göre değilim.

Ümitsizliğimi olsun anlasana

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.



Sevindiğim anda sen üzülürsün.

Sonbahar uğultusu duymamışsın ki

içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,

uzak yalnızlık limanlarına.

Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,

Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.

Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.

Sakın başka bir şey getirme aklına.

Aysel git başımdan ben sana göre değilim,

ölümüm birden olacak seziyorum,

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.

Aysel git başımdan seni seviyorum...

Atilla İlhan

garcia
21.05.2006, 00:12
arkadaşlar bu şiirleri şiir okumak isteyen herkes için,şu anda elinde okuyabileceği şiir kitabı olmayanlar,ve ya bazı şiir kitaplarının tükenmiş olduğunu düşünerek buraya aktarıyorum.ilgilenen herkesin ulaşabildiği güzel şiirleri aktarmasıyla bu sayfanın daha genişleyip,güzelleşeceğine inanıyorum.
Kısa zaman içinde ard arda mesaj yazıldığı için sistem tarafından mesajlar birleştirilmiştir (otomesajdır, Alevimen)
AYSEL GİT BAŞIMDAN




gerçekten çok anlamlı ve güzel bir şiirdi,atilla ilhan'a ait olan bu şiir.bizlerle paylaştığın için çok teşekkürler sayın rinda 2006,atila ilhana ait olan kitaplardan ''yağmur kaçağı'' ve ''ben sana mecburum''u okudum gerçekten güzel kitaplardı.atilla ilhana ait olan başka şiir kitaplarını okudummu hatırlamıyorum.ama bu ikisini hatırlıyorum.

slush
21.05.2006, 00:42
Bu siir rutkay aziz tarafından mükemmel şekilde yorumlanmıştır. Dinlemenizi tavsiye ederim.

http://marasli.free.fr/web/modules/wfdownloads/viewcat.php?list=M
Mazlum Cimen -Barıs.mp3 olarak geciyor



-BARIŞ-

Çocuğun gördüğü düştür barış.
Annenin gördüğü düştür barış.
Ağaçlar altında sevdalıların
sevda sözleridir barış.

Gözlerinin içinde uçsuz bucaksız bir gülümseme
elinde yemiş dolu bir zembil
ve alnında ter tomurcukları
-pencerede suyu soğutan testideki damlalar gibi-
akşamüstü eve dönen babadır barış.

Dünyanın yüzünde yara izleri kapanırken
ağaçlar diktiğimizde havan mermilerinin
kazdığı çukurlara
yangının kavurduğu yüreklerde ilk
tomurcuklarını açarken umut
ve ölüler kanlarının boşa gitmediğini bilerek
yana dönüp içerlemeksizin
uyuyabildiklerindedir barış.

Barış yemek kokusudur tüten
akşamleyin
arabanın yolda durmasının
korkutmadığı
kapı çalınmasının dost demek olduğu
ve pencereyi saat başı açmanın,
renklerinin uzaktaki çanlarıyla
gözlerimizin bayram etmesini
sağlayan
gökyüzü demek olduğu zamandır
barış.

Barış bir bardak sıcak süt ve bir
kitaptır uyanan çocuk önünde.
Başaklar birbirlerine eğilip ‘İşte,
ışık, ışık, ışık!’ dedikleri
ve ufuk çemberi ışıkla dolup taştığı
zamandır barış.

Hapishaneler onarılıp kitaplıklar yapıldığı zaman
eşikten eşiğe bir türkü yükseldiği
zaman geceleyin,
cumartesi akşamları mahalle
berberinden çıkan yeni traş olmuş bir işçi gibi
baharda ay buluttan çıktığı zamandır barış.

Geçmiş gün
yitirilmiş gün olmadığı
sevinç yapraklarını akşamın içine
salan kök
ve kazanılmış bir gün, hak edilen bir
uyku olduğu zaman
acıyı kovmak için zamanın dört bucağından
güneşin hemen ayakkabılarını
bağladığını duyduğun zamandır barış.

Barış ışınlar demetidir yaz ovalarında
iyilik alfabesidir tanın dizlerinde.
‘Kardeşim’ dediğin ‘Yarın
kuracağız’ dediğin zaman
kuracağız dediğimizi kurunca türkü
çağırdığımız zamandır barış.
Ölüm yüreklerde az yer kapladığı
ve güvenli parmaklarda mutluluğu
gösterdiği zaman bacalar,
ikindi vaktinin büyük karanfilini
ozan ve insan aynı şekilde kokladığı
zamandır barış.

İnsanların sıkışan elleridir barış
dünyanın masasındaki ekmektir
gülümsemesidir annenin.

Budur yalnızca.
Başka bir şey değildir barış.

Ve toprakta derin karıklar açan
sabahlar tek bir sözcük yazarlar:
Barış.
Başka bir şey değildir. Barış.

Dizelerimin rayları üzerinde
buğday ve güller yüklenmiş
geleceğe doğru yol alan trendir barış.

Kardeşlerim,
barış içinde derin derin soluk alıyor
tüm dünya bütün düşleriyle.
Verin elinizi kardeşlerim,
işte budur barış.

YANNIS RITSOS
(1 Mayıs 1909 - 11 Kasım 1990)

Çeviri:
İoanna Kuçuradi - Özdemir İnce

garcia
21.05.2006, 19:28
Ey Karagül




İkimizde acemi birer aşıktık o zamanlar
Sen yollarda eski bir aşka aglıyordun
Bense usta sanıyordum kendimi bu işlerde
Ve yagmur gibi akıp giden yıllardan
Geriye ne kaldıgını bilmiyordum
Seni tanıyana kadar
Ama farkındaydım yinede
Ne zaman seninle olsam tanıdık bir kuş cıvıltısıyla uyanırdım her sabah
Şimdi ise kırılgan mektuplar yazıyorum
Hangi adrese gönderecegimi bile bilmeden
Malumun olsun
Ben sende ülkemi sevdim
Hüzün dolu yagmurlarla taşan boynu bükük nehirleri
mor kanatlı turnaları
Ben sende yolları sevdim
Dallarına hiçbir kuşun konmaya bile yanaşmadıgı
Agaçlarla kaplı yolları

İkimizde acemi birer aşıktık aslında
Ve çoğu defa ne yapacagımızı bilmeden
Serseri dolaşırdık sokaklarda

Nurettin Rençber

garcia
22.05.2006, 17:25
KİMSE TEMİZİM DEMESİN


Sonra onlar çılgınlık bitip
Sürü dağılınca, yapayalnız gecelerde
Durgun ve dilsiz, yastıklara çivili
Bir mızıka sesiyle uyanmazlar mı
Asaf'ın ateşlere karşı çaldığı?..

Bir otel odasında gencecik çocuklar
Çırpındıkça bir yudum soluk için
Üzerine benzin döküp oynayanlar
Onlar birgün öpmeye eğilince çocuklarını
Dudaklarında duman ve yanık et kokusu
Boğum boğum tıkamaz mı soluklarını?..

Sevgisiz bir Tanrının kinle büyüttüğü
Ölüme tapınan o siyah adamlar
Onlar birgün yağmurlardan sonra
Güneş salkım salkım dallarda yanarken
Rüzgârdan utanıp sudan korkmazlar mı?..

Ayrılık herkesin kapısını çalar birgün
Dağlar kararırken ya da günün eşiğinde
Onlar, saz kırıp şiir yakanlar
İçlerinde gezinen kederi bir türküyle
Bastırmak isterlerse derinden ve sessiz
Çalmazlar mı duvarlara kirli bedenlerini?..

Kimse temizim demesin, kimse
Bütün bir ülke odun taşıdı Behçet'in yangınına...
Onlar, secdesi küf kıblesi korku olanlar
Onlar birgün ölüm menevişlenince içlerinde
Tütmez mi kirpiklerinde "dumanı lekesiz biri"?..






ŞÜKRÜ ERBAŞ

garcia
24.05.2006, 20:47
Bir Liseli Silüeti
hayat hattında acemi tayfalardık
ne avunduk sevinç müsvetteleriyle
aşktan ikmale kaldık...

bak her sabah bağıran yeni sabaha
artık iklimler değişmiş, kuşlar da gitmiş
tenimde eski ateş, gözlerimde fer bitmiş

heybetli dağlar arasında
göğümde yıldız yitmiş...

sen
hala
anılarımın
en
beyaz
yanısın

sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın
yarısısın
sen sağanakla gelen sabahlarda
çok eski bir şarkının adısın...

*
daha adamlar şehirlere otomobillerle
geceler anılarla birlikte gelir
siluetin giderek uzaklaşır, düşler de kilitlenir
efkarım bir yaralı ayrılıktan beslenir

(artık ne teneffüs zilleri çalar
ne otobüs duraklarında sabırsız bekleyişler var...)

*
kimse bilmez
yıllar yılı hep aynı beyazla gezmek nedendi
olsun!
Yirmi yıl seni özleyerek yaşlanmak da güzeldi...

Çünkü sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın
yarısısın
sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski
çok eski bir sarkının adısın...

Yılmaz Odabaşı

garcia
28.05.2006, 21:22
Bir Eflatun Ölüm

kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim

sessiz akan bir ırmağım
geceden
git dersen giderim
kal dersen kalırım

git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım

ve seninle yaşadığım
o iyi günleri,
kötü
günleri bırakırım.

aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.

söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım

belki
sararmış
eski resimlerde kalırım

belki esmer bir çocuğun dilinde.

bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti

değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.

aynı gökyüzü aynı keder.
Şair : Behçet Aysan
(2 temmuz 1993 te sivasta ,madımak otelini yakanlar tarafından katledildi)

garcia
30.09.2006, 20:22
EY HAYAT (8387 Hit)

(ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın
aslında yokum ben bu oyunda
ömrüm beni yok saysın…)

yaşam bir ıstaka
gelir vurur ömrünün coşkusuna
hani tutulur dilin
konuşamazsın!

tırmandıkça yücelir dağlar
sen mağlupsun sen ıssız
ve kalbinde kuşların gömütlüğü
tutunamazsın…

eloğlu sevdalardan dem tutar
aşk büyütür yıldızlardan
yasak senin düşlerin
dokunamazsın...

birini sevmişsindir geçen yıllarda
açık bir yara gibidir hâlâ
hâlâ ne çok özlersin onu
ağlayamazsın...

yolunda köprüler çürür
sesin, sessizlik sanki bir uğultuda
savurur hayat kül eyler seni
doğrulamazsın!

yapayalnız bir ünlemsin
dünyayı ıslatan şu yağmurlarda
herşey çeker ve iter
anlatamazsın...

yaşam bir ıstaka
gelir vurur işte ömrünün coşkusuna
sesinde çığlıklar boğulur ama
bağıramazsın…

sonra vakt erişir, toprak gülümser sana
upuzun bir ömrün ortasında
ne hayata ne ölüme
yakışamazsın!

yazdırmalısın mezar taşına:
ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın
aslında hiç olmadım ben bu oyunda
ömrüm beni yok saysın…

YILMAZ ODABAŞI
Kısa zaman içinde ard arda mesaj yazıldığı için sistem tarafından mesajlar birleştirilmiştir (otomesajdır, Alevimen)
NOTALARI KURŞUNLANMIŞ BİR ŞARKIDIR YALNIZLIK

“le bruyere, bir yerlerde, ‘yalnız olmamak gibi büyük bir mutsuzluk!’ der. kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki. bir başka bilge, yanılmıyorsam pascal da, ‘neredeyse bütün dertler odamızda kalmayı bilmememizden geliyor başımıza’ der; böylece, içekapanış hücresinde, mutluluğu devinmede, bir de yüzyılımızın deyimiyle kardeşcil diye adlandırılabileceğimiz bir fuhuşta arayanları getirir usumuza.”
-Baudelaire-
yalnızlığın atlası:
I
hayat, çarpar ya ağırlığını camlarına evlerin, ışıklara aldanmayın, evler de yalnızlıktır, evler de...
siz çekersiniz gece büyür, gece çeker de bazen siz küçülürsünüz; geceler yalnızlıktır...

yalnızlığın tablosunu çizer ufukta biri, atlasını yalnızlığın uzak sularda bir gemici; birileri sınırlar koyar, haritalar basar biri; oysa harita basan bütün matbaalar suçlu, bütün silgiler yalancıdır
haritalar yalnızlıktır...

kaç bin ışık yıl uzağız belki de en uygar gezegene...
ay tutulur-
sa ay orda bir yalnızlıktır
yalnızlıktır emzirdiğimiz göz göre göre...
II
yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak. biz yine de çiçekleri sulamayı unutmayalım, ama yalnızlığımız çiçeklere de kalmayacak...

bu gezegen her gün milyonlarca ton ağırlaşıyor; her gün aşksız, azıksız azalıyoruz... azalıyoruz, çoğalıyoruz: ikisini birlikte tartsak azlığımız çok gelecek.

yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak! bunu bilmek için kutsal kitaplara gerek yok; işte hiç de kutsanmayan bir kitap bile bunu söylüyorsa, inanın, yalnızlığımız kitaplara da sığmayacak...

III
bir ölüdenizdir yalnızlık...
bir çınarın upuzun gölgesidir çınar boylu yalnızlık;
atlasına akbabalar, haramiler tüner de
kendi olmakta diretir yine...
IV
her insanda birden doğan, ama can çekişip ölemeyen yalnızlık. herkes bir evrede anlar bunu; kimileri de menapozlarda, antropozlarda, bir gözaltında, uzun bir yolculukta ya da.

dal değil, köktür yalnızlık; kurumuş olmalıdır ve bir daha yeşermez...

V
okyanuslar analarıdır denizlerin; gökyüzünün anası yok: gökyüzü yalnızlıktır. kurt dağında, kuzu sürüsünde, çoban kavalında yalnız.

kalabalık, kabarık verirsin kavgalarını; bin yumruğun tek olup göğe doğrulduğu günlerde de, akşam, dönerken evine ekmeğin kadarsın...

yazıyorsan duyarlığınla yalnızsın kendi derininde; duyarlığınla: suya yazılan sözlerle... en az yalnızlık çeken şairlerdir yine de; bölüşürler seslerini birlerle, ikilerle, beşlerle,
ama beşlerle...

VI
o, sevgiyi kendi için istiyor; sevgisiyle yalnız. onu değil, ben sevgimi seviyorum, sevgimle yalnız...

yalnızlığı deşiyorum: yapayalnız, yapayalnız! sonra bölüyor, bölüşüyor, topluyor, çarpıyor ve çıkarıp giysilerimizi birer birer sevişiyoruz; susup kalıyoruz belki, çekip gidiyoruz. geride kalanın adını yalnızlık koymaktan hep ürküyoruz...

işte kadınlar da, erkekler de doymaz uzuvlarıyla birer yalnızlıktır... doğasının insana ihanetidir yalnızlık; özünde yaşamın da, ölümün de birer ihanet olduğunu kavradığımızda sorun yok...
VII
tek kişilik kalabalıktır aşk.
aşk tek kişiliktir; ikinci kişiye bilet yoktur.
kendinin yayasıdır aşkta ikinci kişi, kendinin mayası;
herkes kendi sevgisini sever...

aşk nedir incil’e göre? nedir tevrat’a, zebur’a, kur’ân’a göre?
bu kitaplardaki aşklar, küfürler neyin rengine göre?

insandır, insan aslolan: insana göre!

bir bedeni o kıyısızlığa bırakma saati geldiğinde
gitmek bir yalnızlıktır.

bütün gitmeler yalnızlıktır.
kalmaya göre...

VIII
sevginin ve cesaretin cesetleriyle günler ağır ve kirli, tortusunu bırakırken ömrümüze; günler, düşlerimize, özlemlerimize... uzaklığın şakağında kaç namlu kim bilir yakın olmasın diye?

sonra biz, burada uçurumlara teslim gençliğimizle...
IX
en rezil parayla insan arasındaki yalnızlıktır; hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir aşk, hiçbir kitap bu yalnızlığın kurallarını bozamıyor.

bu da bir yalnızlıktır...
X
“yalnızlık bir yağmura benzer...”

yağmurdan önce biz, bütün çılgınlıkları bir bir bölüştük. bir bir türküleri, telaşlı koşuşları; silahları, tabuları, ayrılıkları; çoğaltıp yalnızlığımızı feodal tekkelerde, ellerimizin üzerinde bir el bile yokken bölüştük vuruşları.
sonrası geceydi ve yalnızdık: çoğalttık susuşları...

yağmura yakalandığımız gece-
ye çarptık; geceye hiçbir şey olmadı,
ama biz paramparçaydık!
ve hayat gaspetti o vakur duruşları...

XI
hâlâ dağların üstünde, zambakların içinde işte şu hayat; destan ve yalnız hayat!

yalnızlığa halay halay ellerim; kırılası, kırılası ellerim! benim ellerim, yuh ellerim, şair ellerim... kalemini silahıyla koruyan, kalemi de, silahı da yalnız ellerim;

“yalnızlık bir yağmura benzer”
yağmurlarda sırılsıklam ellerim...
XII
daha birileri bir yerlerde yaralardan söz ediyor; sonra binlerce ses o bir sesin üstüne, belki de yüzbinlerce... ama kime anlatılır ki yara, orada yara olarak yalnız.

yarayı anlatan, anlatırken; yara ise yara olarak yalnız
destan ve yalnızdır hayat kırılası ellerim
herkes kendine göre bir yalnızlıktır...
XIII
iyi ki doğmadınız hiç doğmayanlar ya da doğması olasılık kalanlar. doğarken biz de spermdeki olasılık kadardık; o olasılıkla doğmak veya doğmamak üzere yalnızdık. şimdi de yaşamak ve ölmek hâlâ bir olasılıktır. her mengenede, kederde en çok da yaşamak bir olasılıktır.

sevişmek ey, yaşamak bir olasılıktır!

XIV
yalnızlığı sevişirken eksiltiyor, eskitiyor
ve eskiyoruz...

seviştiğim gece emzirdiğim gecedir.
özümü katarım ona;
geceyi kanatırım, gece beni kanatır...
geceyi kanatırız, gece bizi kanatır.

geceler insanlığımız
insanlığımız yalnızlıktır...
XV
giderek insanlaşıyor, uygarlaşıyor
ve insansızlaşıyoruz...

“görgü tanıklarının ifadelerine göre”
dağınık yüzü günlerin ter ve keder içinde;
zanlıları her sabah o resmi geçitlerde...

işte hayatlarımız intiharların ve cesaretlerin sustuğu yerde; hayatlarımız diğer hayatların da cesetleriyle...

hayatlarımızda kimselerin bilmediği yalnızlıklar; ama kimseler bilse de, bilmese de yalnızlık var ey bütün yalnızlıklar!

XVI
şimdi travestiler kalçalarında ve slikon göğüslerinde biriken yorgunlukla dante’nin “ilahi komedya”sını konuşuyorler sperm kokan duvarlarla...
o yırtık, yamalı ve yaralı sevgilerden, o kaypak sevgililerden, servetlerden geride hep namuslu bir orospum oldu benim de; tünediler yalnızlığıma hüzünlü bir yüzle o gecelerde...
sonra günlerin de üzerinde bir hayat; sürgit yoğunlukların, yorgunlukların, öfkelerin üstünde...
XVII
şimdi güzel bir deniz karşımda; korkunç çırpıntılı, dehşetli mavi bir deniz tutmuş da bir ucundan b(akıyor) uzaklara...
uzak, uzaklığında
ben kendi yakınlığımda yalnızım
ortalarda olsam da ortalı yalnızlıktır...

XVIII
böyle yakın uzaklıklarda hep yalnızlıklar ve “yalnız değiliz” derken de yalnız!
işte cesetler ve cesaretler içinde aynadaki suretimi tuzla buz ediyorum; keder ırmakları akıyor ortasından...
birden bir kırlangıç sürüsü kanat çırpıyor uzaklara; yollara ve yolculara bakıyorum da, şarkıların kırık dökük notaları saçılmış sokaklara. herkes kendine göre bir şarkıyı tutturmuş yangınlar ortasında!

/yangınlar ortasında:
notaları kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık.../

YILMAZ ODABAŞI

garcia
30.09.2006, 20:31
YÜZÜNÜ ARADIM, GEÇTİM (6933 Hit)

(yitirdiğin her şeyde kazandığın bir şey var; kazandığın her şeyde biraz yitirdiklerin. bu yüzden birileri hep ısınıp dururken dinmez üşümelerin...)

ben de benim olmayan şeylerle varım; benim olan zaten benimse, olmayan şeylerle... varsam, buradaysam belki de onlar için... yüzün için belki de, yüzün nerede?

birbirini tekrarlayan günlerin yaslı boğuntusunda nedir aradıkları insanların? bu koşuşturmada, bin telaşla! herkes birileriyle bir mutluluk düşü kuruyor; o düşle ıslanıyor, o düşle uyuyup uyanıyorlar; sonra düşleri de yakıyor günler. bu kez yeni bir düş daha kuruyorlar; sonra bir daha, bir daha! bütün düşleri yakıyor günler.

yaşam yanıltmanın, insanlar yanılmanın ustası oldukça yine yeni düşler deniyor ve deneniyorlar...

işte her düşün peşine bir şarkıyı takıyorlar. düş gidiyor, peşisıra şarkı da. bir de(n) paramparça oluşunu görüyorlar düşlerin. her düşle bir şarkıyı yakıyorlar... şarkılar yakıyorlar; şarkılar onları yakıyor sonra.

/İnsan,
insanın diyalektiğine tükürüyor; insanı yakıyorlar!/

bunları düşünüyorum ve akıp gidiyor günler siyah beyaz resimler hırçınlığında. sormuştun ya, işte her şey ortada, her şey! önce kuşları vurdular orada, paramparça parçaları bir yana; bir bir savruldu yangınların ortasına kanatları da! ben soluk soluğa dışarıdayım, seni buldum... seni buldum ya, bu kez seni vurdular orada, seni!

her şey sürdü yine, her şey! baktım daha durmuş da uzayın rengini demliyor asalak dünya; baktım ki dağlar ve güller yine akraba; daha bembeyaz uyuyordu kadınlar o esmer uykularda. oysa seni vurmuşlardı, seni, orada!

sonra gelip geçen her sabahla öyle susadım ki yüzüne yokluğunda... yüzünü özledim, yüzünü, anlasana!

“anlasana” diye yazdım ve üç nokta koydum yanına, ama boşuna, boşuna; “boşuna!” diye yazdım ve kalkıp dışarı çıktım. saat 0.5’i birkaç dakika ve bir miktar saniye geçiyordu; ağaran günün teninden sağanak dökülüyordu.
yüzünü aradım...
yüzünü aradım: kalan kuşlar sen bu kentteymişsin gibi uçuyorlardı. insanlar kalabalık ve kabarıktı; silahları ellerine, tetikleri parmaklarına göre seçiyorlardı.

uçaklar pike yaparken bu kentin göklerinde, bak dedim, bakacak bir göğümüz bile kalmadı işte!

yüzünü aradım gökyüzünde...

yüzünü aradım: sabahın tenine birer birer dağılırken işçiler; yüzünü aradım rastgele atılırken kahve önlerine iskemleler. günler siyah beyaz resimler hırçınlığında ve ben burada bir eski çağ enkazında!

kızlar, boyanıp kuşanıp kız kıza dansederken düğünlerde, yüzünü aradım, kendi olan yüzünü düğünlerde... sonra gelinler korkularını atmışlardı eşiklere; yorgunluktu sonrası işte, yüzünü aradım gelinlerde...

yüzünü aradım, geçtim...

geçtim: şarkıları paramparça görmekten, bu satırları yazmaktan geçtim! oysa hep kalemimle değil, bir gün kanımla kıpkızıl yazmak istedikleri vardı benim de; onları henüz yazmamış olmaktan geçtim... çalışma masamdan kalkarak elimdeki fincanı duvara çarpıp paramparça etmekten geçtim!


geçtim: sabahla birlikte kaynayan çorba kazanlarının kokularından, yol boyu uykularını alamamış köpeklerin korkularından; siyah ışıklardan, çoğalan çocuklardan, azalan ağaçlardan, arabesk feryatlardan ve ucuz umutlardan...

“iyiyim, sağol, sen nasılsın”lı merhabalardan; ağır ağır yayılan çöp kokularından, farlarını kapamayı unutmuş taşıtlardan, feodal şatolardan ve yasalara yelkovanlık yapıp, kendinin saniyesi bile olamayanlardan!
hızla kirlenen bir dünyadan hızla geçtim...
geçtim: sensizliğin tahriş olmuş sızılarından, eksoz homurtularından, cami avlularından, düşleri iğdiş orospulardan, yasadışı iş yapan yasa memrularından... ellerini çaldırmış ellerime bakmaktan geçtim; sensizliğe inanmamaktan...

sis kaplamıştı kenti; dağılsa sanki bir ..k varmış gibi! sisleri yarıp geçtim... yoktun, kendimden geçtim; kızdım, dağıttım, sana küfürler ettim... bir bilsen sana ne güzel küfürler ettim; yoksa kederden geberecektim!

gökyüzü tümünü de ağır ağız izledi; gökyüzünün renginden geçtim...

sonra yeni kuşlar üşüştü gökyüzüne. bir sevindim, bir sevindim; gökyüzü yüzlerce kanattı işte! ama sen, sen orada bir serçe gibi üşüyor muydun yine?

üşüyordun ve bunu biliyordum; çünkü her şey ortada, her şey! bak, kimin temiz bir göğü varsa kirletip bırakmışlar avuçlarına... bu yüzden insanlar elleri ceplerde çıkıyorlar sabahlara. coşkular deprem, sevinçler sıtma...

söyle senin yüzün nerede, yüzün?
nerede başlar bir aşk ve biter, nerede? nerelere gömerim seni ben, nerelerde ölürsün oysa sen!

nerede, yüzün nerede?

sonra çıkıp bu kentin uğultusuna çarpıyorum; bu kent de uğultusunu bana çarpıyor, çarpışıyoruz, kimseler görmüyor...

bir sorudur: “kurtarıcılar işgâlci olabilir mi? ya da işgâlciler kurtarıcı?” sonra oturup yüreklerden damlayan terin hesabını tutuyorum... hesabını kimselerin bilmediği bahçelerin dudağında kanayan uzak güllerin. sevgiye bütün misillemelerin, gecelerin, seslerin, kederlerin... karacadağlı bir çocuğun kan çıbanının, şemdinlili bir ağıdın, kasrik’ten esen poyrazın, peru’da bir balıkçının ve botan’da yakılan köy evlerinin...

öyle acı ki her şey unutmak istiyorum! kendimi bir menekşenin rengine, bir gülüşe k(atıp) unutmak! unutma düşüncesini bile unutmak!
yitirmiştim o aşkın kimliğini, hükümsüzdü... hükümsüze hükümlü bir aşkı unutmak istiyorum... sonra asker çocukları, mapus çocukları, ayyaş babalara sitemsiz çocukları, yitirilmiş çocukları...

uçarı bir çocukluğu yitirmiş benim de yüzüm; yüzüm, zamansız ihtilallerde. ihtilalleri tutun çocuklar erken yaşlanmasınlar!
yarayı tutun, yarayı! güçleri öpüştürün, gökyüzünü dönüştürün; yoksa ölünür alnında günün! ölmeleri hani sessiz, hani genç, unutmak istiyorum!

eski yoldaşların gözbebeklerinde kaynayan bir düşün düşüşünü unutmak! unutmasam, ben de kalemimi kendim için kıracağım!

biz kapkara gecelerin göğünde küçük, ak noktalardık; bir düşünün, ne aklıklar gizler gece; ne aklıklar öyle susar gecede, ama öyle öyle çok gecedir ki gece, aklığımızı büsbütün örtecek kadar...

örtülüşünü
usulca
aklığımızın
unutmak istiyorum...

işte bundan, coşkuyu sevmiyorum artık öyle kabara köpüre nehirler gibi; siz orada kalabalık ve kabarık kalın, sağolun, yalnızlık iyi, yalnızlık iyi...

yalnızdım, üşüyordum ey özlem! beni bir gün belki bu özlem öldürecekti. ölecektim bir gün erken, belki kederden. yakın o gün! beni yakın! savrulup aksın küllerim dicle nehrinden...

akıp geçerken günler siyah beyaz resimler hırçınlığında, sormuştum ya, işte her şey ortada, her şey!

/ben ölürüm; dağlar ve güller yine akraba.../

artık gün doğunca bütün darağaçlarını kursunlar, kursunlar, kur-sun-laar! her şey bu kadar güzelken, böyle bir yanıyla sığ yaşanana, boğulana, savrulana, kirlenene dalkavukluk, çirkinliğe figüranlık etmekten bık-tıııııııım!

ya kuşlar?
sahi, ne demek ister kalan kuşlar?

YILMAZ ODABAŞI
Kısa zaman içinde ard arda mesaj yazıldığı için sistem tarafından mesajlar birleştirilmiştir (otomesajdır, Alevimen)
İDRİS (1689 Hit)

içindeki çocuğu alıp kaç idris
bırak paslı hançerlerle parçalamayı
uykularını
ihanet torpil yapmaz
hasret ardına bakmaz
kır kanlı bıçakları
içindeki çocuğu alıp gel idris...

bir mavi için ağlama idris
itme şu duvarları
gülümse, sütünü ve içindeki çocuğun

bilirim, mağlûbiyet
esrik gülüşler ardında paramparça bir perde
yeter idris, vakur ol, onur var serde
anladım, vazgeçemezsin ondan
asla!
kardeşim, fazla alkol mevcut şimdi
damarlarındaki asil kanda...
aldırma demiyorum sana
aldırarak
aldırma
içindeki çocuğu şu kirli hayata uyandırma!

içindeki çocuğu alıp gel idris
coşkunu parlat ya da birkaç tek at
küfürlerine tutunarak geç kaldırımlardan
sonra bir kerhaneye git ve oturup ağla

kerhaneleri bütün dünyanın
aşk kangrenlerinin yıkık çarşılarıdır...

aldırma demiyorum
aldırarak
aldırma
içindeki çocuğu idris, çocuğu uyandırma!

ve yıllar geçer
idris’lerin kalplerindeki çocuklar
daha ölüdür

/düşleri hâlâ terasta
idris’ler ise zemin katta kiracı oturur.../

YILMAZ ODABAŞI

silo161
02.10.2006, 21:20
Bende Ahmet Telli hayranıyım hattta sizden daha çok sevdiğimide söyleyebilirim her kitabını en az 10 defa okudum ve onun kitapları kitaplığımın en güzel yerinde durur daima ama gidipte şiirlerini orda burda yazmıyorum.Zaten gerçek bir siir sever her türlü bulup okur bu kitapları.Sırf sitede birşeyler yazmış olmak yada şiir okuduğunu belli etmek için şiirleri buraya yazmak yersiz........................................
Aslında yazıp yazmamanın hiç bir önemi yok.Ama şiir buraya yazıldıktan sonra arkadaşa gönderilen teşekkür mesajlarını okuyunca (özellikle çok alakasız olan "mustaaf Kemaller tükenmez) yazma ihtiyacı hissettim.........
Tamam Ahmet Telli'nin şiirlerini yazalım ama bunları okuyup birbirimize teşekkür mesajları yollamıyalım.Şiirleri değerlendirelim imgesel derinliği tartışalım şaiirn ruh halini yakalamaya çalışalım ve şiirle beraber şiirin alt yapısına bir taşta biz koymaya çalışalım.Yakışık olan da budur............................................. ...............................................

garcia
02.10.2006, 22:03
Bende Ahmet Telli hayranıyım hattta sizden daha çok sevdiğimide söyleyebilirim her kitabını en az 10 defa okudum ve onun kitapları kitaplığımın en güzel yerinde durur daima ama gidipte şiirlerini orda burda yazmıyorum.Zaten gerçek bir siir sever her türlü bulup okur bu kitapları.Sırf sitede birşeyler yazmış olmak yada şiir okuduğunu belli etmek için şiirleri buraya yazmak yersiz........................................
Aslında yazıp yazmamanın hiç bir önemi yok.Ama şiir buraya yazıldıktan sonra arkadaşa gönderilen teşekkür mesajlarını okuyunca (özellikle çok alakasız olan "mustaaf Kemaller tükenmez) yazma ihtiyacı hissettim.........
Tamam Ahmet Telli'nin şiirlerini yazalım ama bunları okuyup birbirimize teşekkür mesajları yollamıyalım.Şiirleri değerlendirelim imgesel derinliği tartışalım şaiirn ruh halini yakalamaya çalışalım ve şiirle beraber şiirin alt yapısına bir taşta biz koymaya çalışalım.Yakışık olan da budur............................................. ...............................................

arkadaşım bu eleştiriyi banamı yaptın bilmiyorum ama,her kim tarafından açılmış olursa olsun sayfaya katkıda bulunan bir insan olarak yanıt yazma gereği duydum.
şimdi size soruyorum,sizce toplumun kaçta kaçı kitap okuyor?ve bu kitap okurlarının kaçta kaçı şiir okuyor?eğerki siz,şiir kitapları alıp okumaktan bahsediyorsanız size şu kadarını söyleyim,bir çoğunu dişimden tırnağımdan artırdıklarımla onlarca şiir kitabı satın alıp,okumuş bir insanım ancak ben sizin yaptığınız gibi sadece kendi okumam için almadım o kitapları ve başka insanlarada hem şiiri sevdirmek,hemde bu şiirleri yazanın savunduğu düşüncelerle insanları tanıştırmak için bir çok insana okuması amacıyla elimdeki şiir kitaplarından verdim ve bu şiir kitaplarının çoğu, bir çok elden geçtikten sonra tekrar bana geri dönmüştür,bazıları dönmemiştir.unutmamak gerekirki,bilgi paylaşmak içindir ve bana görede şiirler aslında insanlara bir şeyler vermenin bir aracıdır.edebiyatın bütün dallarıda öyledir benim için.
birde benim okuduklarım zaten bende var olandır.bu açıdan baktığımızda bu şiirleri okumuş bir insan olarak belki benim için yeni bir şey olmaz ancak,önemli olan bu şiirlerle tanışamamış insanlara tanıtmaktır önemli olan.
mustafa kemallerin tükenip,tükenmeyeceğine gelince.bu şiirleri okuyan arkadaşlardan kaç kişi acaba şu mustafa kemalleri tükenmeyen ülke yönetiminin,sistemim ahmet telli'ye elektrik,falaka,soğuk su dahil tam 90 gün boyunca düşüncelerinden dolayı işkence yaptığını kaç kişi biliyor?bilmeyen varsa onuda açıklayım,peki daha mustafa kemal hayattayken dünyanın en büyük şairi nazım hikmet'in de 15 yıl cezaevinde yattığını ve bu ülkede(kemalizmle yönetilen ülkede yani) sayısız soruşturma ve sorgudan geçtiğini kaç kişi biliyor.ben kemalist değilim ve dünyada bir çok burjuva devlet adamı var,tamamı düşünsel olarak benim için bitmiştir.konunun bu boyutu yani''mustafa kemaller tükenmez'' ibaresi,benimle ilgili olmadığı için açıkçası beni hiçbir şekilde ilgilendirmiyor ve tükenirmi?yoksa tükenmezmi onuda zaman gösterir.

puduhepa
02.10.2006, 23:15
'Şiir yaşamak ve yaşatmaktır bir büyüyü,anlatmaktır doğru bildiği
güzel gördüğü,iyi bulduğu öyküyü.İnsanları monotonluktan kurtarmak
gökkuşağının renkleriyle tanıştırmak,güzelliğe alıştırmak,sevgiyle uçurmaktır,diğer insanlarla buluşturmak,yeteneğini becerisini konuşturmaktır.Okuyanları çiçek bahçesinde gezdirmek,yaşamanın güzel olduğunu sezdirmektir.'

sevgili Garcia'nın da dediği gibi bilgi ve beğeniler paylaşıldıkça güzelleşecektir.sevdiğim ve beğendiğim şiirleri insanlarla paylaşmanın tadını başka ne verebilir ki????

garcia
13.10.2006, 21:04
YOKSA BEN ÖLMEK YERİNE "DURUM ŞİİRLERİ"Mİ YAZSAM


1
İhanetler silsilesinden geçtim
Ne aşk, ne arabesk sevgilim
Ben gerçekten kederdeyim


2
Mart yine soğuk geçti, uzadı sakallarım
Düşman gibi bilinen tarafların ortasında şaşırıp
kaldım
(Eski yoldaşlarım,
Yargısız infaz timleri,
Ve bir de kirletilen doğanın sayrılık melekleri
Üçlü bir ölüm çaprazına aldılar beni...)


3
Ne zaman düşünsem aynı
Ne zaman üşürsem yağmur yağar
Yoksullar koşar sokakta,
Şimşek üstüne yıldırım,
Yıldırım üstüne şimşek iner başıma

4
Sokaklar umutsuz dolaşılmıyor
Şiir desen işsiz ve aç yazılmıyor
(Bozkırda da öyleydi
Yalnız kaldığımda
İki dağ arasında aç ve umarsız
Sular beni çekerdi
Orda; kille yıkanırdım başıboş akan kül nehrinde
Dorukları kimin için boyardım şehvetin kızıllığına
Belli değil sevgilim;
Ben neleri sevmişim, kimlere bağlanmışım bilir miyim
Şimdi ama, tek şey varsa bildiğim;
Ormandaki kuşlarına aşıktım,
Tıpkı tutkunlara edilen ihanetler gibi,
Baharlarına doyamadan ayrıldım
Bütün ömrüm
Ufkun o tatlı renkleri altında geçecek sanmıştım...)


5
Uzun yıllar bu şehirde
İşsizlikle iş arasında gidip geldim,
Cebim para görmedi,
Hangi sofraya baktıysam,
Gözüme emeğin teri kaçtı, yememe gerek kalmadı
Hangi özneye bağlandıysam
Sonunda öteki eliyle beni tokatladı,
Açtığım musluklar
Yüzüme çarpacak bir yudum su akıtmadı...
(Geçtiği yollardan sadece toz çıkarırdı araçlar
Şimdi yağmurda bile koku var;
Mıncıdı çöp, mıncıdı toprak, mıncıdı beton yığınlar)
Evler sokaklar küçüldükçe insanlar iyice domuzlaştı
Okullar paralandıkça medreseler mantar gibi çoğaldı
İşportaya düşmüş bir mal gibi
Caddelere serer oldum kıldığım bütün namazları


6
Dedim ya şiir
Umutsuzken yazılmıyor sevgilim
(Kitaplara bakarken Beyoğlu sahaflarında
Müslüman bir matbaacı
Abi gel hele, gel otur dedi
Sanki benden yüz yıl önce doğmuş gibi;
Biz seni tanırız, yetmedi mi kitaba verdiğin para
Sen işçi değil efendi olacak adamdın ama...
Madem ehli İslamız
Madem birbirimize yardım için varız, dedi,
Ve benzeri bir sürü kocakarı öğüdünden sonra;
Sigortasız bir şapka geçirdi başıma.
Aslında şapka mıydı geçirdiği, kazık mı belli değil,
Belli olan tek şey varsa sevgilim, geceyi gündüze kararacağım
Ve örtüldüğüm bu çöplüğün altında
Sonuna kadar senin için çırpınacağım...)

Sevgilim,
Ah benim yanlışlarım yüzünden, asyada
Ölümünü bile örgütleyip öyle örten sevgilim
Keşke ölmeseydin, keşke ölmeseydin
Sevgilim bu yaştan sonra gulyabani
Bukalemun ve hayalet gibi
Nasıl gezersin bu şehri, nasıl gezerim...


7
Çekin üstümden, bütün ışıkları çekin
Yönümü saptayamıyorum öğle vaktinde bile
Güneş değil batışa sürüklenen benim
Karanlık bir hücreye hapsedin beni
Orda
Işıkla gölgeyi karıştırıp
Resimle yapmalıyım bir zaman
Karda izi okunmayan giz'li bir ceren
Ve sokak fırtınalarında uçmayacak kadar
(Belki bir yer altı kayası gibi) ağır olmalı resimdeki kadınım
Olmazsa simler çekmeliyim üstüme
Bütün aşıklar öldü, bütün aşklar kirlendi madem
Aşksız ve kadınsız
Gebermeliyim bu şehirde

Sabah şebnemi kadar kısa olmalı hikayem
Kürdistan'da kirletilen masum aşiret kızı
Ve dağda düşmüş bir gerillanın kesilmiş hızı gibi
Benliğinizi sarıp, iliklerinize kadar titretmeli sizi

Su istedi, toprak istedi deyin, kurumuş çiçeklerine
Bir kuyu açabilseydi,
Bir kova, çıkrık olabilseydi
Sorabilseydi kuyunun başına gelen herkese
Sorabilseydi
Mutluluk taşırdı onu bizlere...


8
Ne kadar düşünsem aynı
Ne zaman üşürsem yağmur yağar
Yolum değilse bile sevgilim
Benim sonum belli
Sevginin ince tülüyle sarmadıkça ben seni (sen beni)
Yine kana düşerim hiç yoktan
Yine davalar açılır aleyhimde...



Soysal EKİNCİ

dip not:bu alıntıyı yaparken sevgili soysal ekinci'yi saygıyla anıyorum.ömrünün önemli bir kısmını cezaevinde onurluca direnerek geçirdikten sonra serbest kalıdığı zaman,insan ilişkilerindeki gördüğü rezilliğe,yozlaşmaya dayanamayarak intihar et(tiril)miştir.

garcia
18.11.2006, 23:19
Biz Neden Başkalarını Sevemiyoruz



Gümüşün ustalarını bitirdik
Ahşap konakların oymalı dolapların
Üzümün camın kesme taşın ustalarını...
Akik kehribar yakut ve lal
İşleyip incecik dünyayı parmaklarıyla
Hantal düzlüğümüze köpük köpük
Pencereler açan ustalarını
Işığın, sevginin ve iyiliğin
Bitirdik bir bir hünerleriyle boğarak...

Uçurumların türküsünde şimdi sıra
Dorukların karında, çimenlerin sütünde...
Fırat'ı yasaklayıp Dicle'yi susturarak
Tütün peynir yün ve pirinci
Gömerek ağır toplarla toprağa;
Kıl cecim savatlı düş rüzgârlı poşu
Bin yıldır kendi yurdunda konuk
Bin yıldır göçer iki zulüm arasında
Akıl almaz bir yaşama ustası
Koca bir halkta şimdi sıra...

Narcissusun aynasında yalnız kendi suretimiz
Biz neden başkalarını sevemiyoruz...

Şükrü Erbaş

garcia
18.11.2006, 23:44
Anlıyor musun…



Zaman buldukça uğra

Tek neşem bu benim

Beklemek ve bulmakla yaşadığım

Dili tutulmuş bu şaşkın sevinç.



Eşyalar geri çekiliyor sen gelince

Bir ayrıntı gibi içinde kaybolduğum

Sığ ilişkileri günlerin

Geri çekiliyor, dudaklarıma kadar

Yükselen sıkıntı suları

Tutunup kirpiklerinin ışığına

Mavi bir kıyıya çıkıyorum

Kurtuluyorum boğulmaktan.

Aldığım soluğu duyuyorum, varlığımı

Dünyanın benim için de var olduğunu.

Gülümseyen ve bağışlayan

Bir genişliğe dönüyor içimdeki keder

Dumanı kalkmış karlı bir dağ gibi

Açılıp aydınlanıyorum güneşinle

İnanıyorum yeniden sevgiye ve güzelliğe.

Aralarından ilgisiz geçtiğim insanlar

-Telaşlı, dalgın, uzak-

Daha bir dost görünüyor, daha bir sıcak

İçlerinden biri olduğumu duyuyorum

İyi gözle bakabiliyorum herşeye



Gelişin hayata bağlıyor beni

Anlıyor musun

Zaman yarat ve uğra..

Şükrü Erbaş

garcia
18.11.2006, 23:46
Aynı Yürek Lekesi



Babam gelirdi ve akşam olurdu.
Bahçedeki akasya ağacı günboyu biriktirdiği kuşları
birer hayal topu olarak uzatırdı yatağımıza.

Siyah-beyaz bir fotoğraf gibi gelirdi babam.
Kamyonlar hep geceleri, hep uzaklara giderdi.
Ben o zamanlar bütün babaları susar sanırdım.
Yalnızca gaz lambasıyla konuşan bir diş gıcırtısıydı babam.
Kapılar titreyerek açılır, titreyerek kapanırdı.
Tanrıyı ve uzun konuşanları sevmezdi hiç.

Babamdan yapılmış bir korkuydu dünya.
Ben o zamanlar yalnızlığı gece sanırdım.
Ne kadar susarsa o kadar terlerdi.
Boncuk bocuk döktüğü ter, hep uzağından geçen kadınların
içinde göveren gözleri miydi?

Babam en çok kışa yakışırdı.
Bütün oyunlarımız başkalarının evlerine bir güzellemeydi.
Annem babamın günahları için bir namaz yumağı hâlâ.

Ey penceresi dışarıya açık, içeriye kapalı evler...
Babam neden yalnızca içince güzeldi.
Şimdi beş ayrı evde aynı yürek lekesi
süt kokularına yayılıp duruyor.

Babam on altı yıldır ölüme saçmalığını anlatıyor...

Şükrü Erbaş

garcia
19.11.2006, 22:03
Tutuşmak Üzere Yeniden



Sızıyor sessizce kendi derinine
Çıkışını bulamayan sular.
İnsan aynı türküyü aynı içtenlikle
Söyleyemiyor ki uzun zaman
Böyle karşılıksız yankısız
Değişiyor usul usul eski duygular.

Biliyor musun kalbim artık
Bir kuş gibi çırpınarak pencere önlerinde
Titrek kanatlarıyla umudun
Düşmüyor bekleyişin hayal camlarına
Gelmene yakın saatlerde.

Hayat dolduruyor hey boşluğu kendince
Bir başka başlangıçla
Tutuşmak üzere yeniden
Pembe üflemeleriyle bir ince soluğun

Soğuyor acılar bile..

Şükrü Erbaş

garcia
19.11.2006, 22:16
Ve Güz Geldi Ömür Hanım



Ve güz geldi Ömür Hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde.
Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı, yüzüm ömrümün atlası, düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür Hanım?
Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?
Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür Hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış. Böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?
Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?
Yağmur yağıyor ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından?
Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür Hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.
Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür Hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki?
Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama değil mi yoksa?
Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise, bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, dar çevre Yitikleri'nde önem kazanmaya...
Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir ben'e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür Hanım?
Susmak yalnızlığın ana dilidir, ömür Hanım, şiiridir beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür Hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle?
Kendilerinden olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki?
Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...
Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten hele de güncel ve kof her zaman iyidir, düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de.
Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile, bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz.
Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...
Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir, ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, ağız dil vermez geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.
Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğne ucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de...
Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla.
Yağmur dindi Ömür Hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyunu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?
Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür Hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? kim ne diyebilir ki?
Kimseler görmedi Ömür Hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan garip bir gülümsemeyle yüzümde, incelik adına ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlarla çözdüm.
Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür Hanım?

Şükrü Erbaş

dip not:bu düz yazı şeklinde yazılmış olan şiir çok şey anlatıyor. şahsen ben kendimden çok şey buldum.şükrü erbaş hocanın yüreğine sağlık.zaten şair olmak bence, bütün yağmurları sırtlanıp herkesin yerine birazcık ıslanmaktır.

duygu_m
19.11.2006, 22:41
Burada yağmur yağıyor ama sen
Şemsiyeni almadan gel yine de
Özletiyor bu çılgın sağanak seni
Sırılsıklam özletiyor biliyor musun

çok güzel gerçekten emeğinize sağlık.

garcia
19.11.2006, 23:01
Pervarili Bulutlar



Tenini sınar bir ustura ince ince sızar kan.
Bir tren sisleri yara yara geceyi çizer raylara.
Bir adam, kapılmış da pervarili bir buluta,
gider kendi kendine, kendi kentine;

adamı orada unutmuşlar...

Üşütürken ömrümüz rengini paslı yalnızlıklarda,
kime baksam yanlış hayatlarda hep alabora.
Sana baksam, bir Malatya kaysısı gibi unutulmuş dalında.
Her vagon bir trene kapılmak rüyasında;

vagonları orada unutmuşlar...

Her sevda yanılgıda, her menzil bir ıskarta.
Herkes bir yer açmış kendi uçurumuna…
Yaşanır mı böyle şekilsiz, böyle kimsesiz, sessiz,
böyle limansız, böyle imlâsız, yârsız;

sevgiyi sularda unutmuşlar...


Biz yenildik... Daha çok yenecekler!
Mağlup olmak artık soyluluğumuz.
Pervarili bulutlar bunu bilmeyecekler.
Böyle pusatsız, böyle şarkısız, aşksız;

beni burada unutmuşlar...

Acımamışlar... Hiç acımamışlar.
Ne bulut bırakmışlar ne çocuk,
ne bahar bırakmışlar ne yolculuk.
Bunu bildikçe üstlendim cinnetimi;

zulmü yurdumda unutmuşlar...

Sen şimdi buruşmuş ayrılıklarda,
şimdi lime lime yoksulluklarda,
kalbindeki güllerin tozunu alıyorsun.
Sen, başın dimdik geçerken acılardan,
sabrın dağlarını parçalıyorsun;

seni orada unutmuşlar...


Bizi ter içinde ayrılıklarda, bizi düzenbaz şarkılarda,
bizi günlerin çökmüş avurtlarında, sökülmüş uykularda.
Trenler sisleri yara yara geceyi çizerken raylara,
ilkyazların kapısında bizi kar boranlarda,
unutmuşlar...

Böyle limansız, böyle imlâsız, yârsız,
böyle zulasız, böyle şarkısız, sazsız;
seni orada, beni burada!
Öyle hasret bir dokunuşa…
Unutmuşlar... Unutmuşlar!

Bu şehirlerin rezil uğultusunda,
biz yenildik...Daha çok yenecekler.
Mağlup olmak artık soyluluğumuz.
Pervarili bulutlar bunu bilmeyecekler.
Pervarili bulutlar bunu bilmeyecekler...

Yılmaz Odabaşı

garcia
19.11.2006, 23:07
Senin İçin



“Her yerde bırakıp gittin beni gözlerinle
düşlerin yüreğiyle bırakıp gittin beni,
yarım kalmış bir cümle gibi bırakıp gittin,
gelişigüzel bir nesne, bir iskemle gibi,
yazla birlikte biten kısa bir tatil,
çekmecede bir kart gibi bırakıp gittin...”
-L.Aragon-
Senin
için
yaz,
hep aynı bulutlarla geliyor.
Gönlüne sokulan yeşiller sararıyor
ve yazgısı iklimlerin
hep daracık pencerende kalıyor...

Senin
için
şu upuzun sokaklardaki daracık bahçelerde
kısacık güller oturuyor;
sahillerde takalar,
şehirlerde kışkırtıcı sevinçler dolaşıyor...

senin
için
yalnızlık,
kalbine kırbacıyla giriyor
eski güftelerin sözleri birden ayaklanıyor...

Senin
için
odalar, sofalar utanıyor;
o saat bulvarlara serseri yağmurlar yağıyor…
Yağıyor…
Sen eskiyen bedenini kederle ovuşturuyorsun;
sen şehrin dinmez uğultusunda
geceye şarkılar söylüyorsun...

Senin
için
yoksul ve mahcup evlerde fokurdayan demliklerin buğusu
gözlerine düşüyor;
anılar defter sayfalarında kurutulmuş çiçekler gibi susuyor…
Susuyor!

Senin
için
terk edilmiş bir adam şimdi şiirler yazıyor;
göğsünde yerin bomboş duruyor…

/Herkes seçti adamını ey kadın
Herkes sana bıraktı yalnızlığını! /

Senin
için
sensiz her günümü bir yüzyılla saydım,
yeni bir yangına milat var artık;
düştü tetiği yüreğimin yığıldım kaldım...

Yılmaz Odabaşı

garcia
19.11.2006, 23:08
Notaları Kurşunlanmış Bir Şarkıdır Yalnızlık



“Le Bruyere, bir yerlerde, ‘yalnız olmamak gibi büyük bir mutsuzluk! ’ der. Kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki.Bir başka bilge, yanılmıyorsam Pascal da,
‘neredeyse bütün dertler odamızda kalmayı bilmememizden geliyor başımıza’ der; böylece, içekapanış hücresinde, mutluluğu devinmede, bir de yüzyılımızın deyimiyle kardeşcil diye adlandırılabileceğimiz bir fuhuşta arayanları getirir usumuza.”
-Baudelaire-
Yalnızlığın Atlası:
I
Hayat, çarpar ya ağırlığını camlarına evlerin, ışıklara aldanmayın, evler de yalnızlıktır, evler de...Siz çekersiniz gece büyür, gece çeker de bazen siz küçülürsünüz; geceler yalnızlıktır...

Yalnızlığın tablosunu çizer ufukta biri, atlasını yalnızlığın uzak sularda bir gemici; birileri sınırlar koyar, haritalar basar biri… Oysa harita basan bütün matbaalar suçlu, bütün silgiler yalancıdır.Haritalar yalnızlıktır...

Kaç bin ışık yıl uzağız belki de en uygar gezegene.
Ay tutulur-
sa ay orda bir yalnızlıktır.
Yalnızlıktır emzirdiğimiz göz göre göre...

II
Yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak. Biz yine de çiçekleri sulamayı unutmayalım, ama yalnızlığımız çiçeklere de kalmaya- cak...Bu gezegen her gün milyonlarca ton ağırlaşıyor; her gün aşksız, azıksız azalıyoruz. Azalıyoruz, çoğalıyoruz; ikisini birlikte tartsak azlığımız çok gelecek.
Yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak! Bunu bilmek için kutsal kitaplara gerek yok; işte hiç de kutsanmayan bir kitap bile bunu söylü- yorsa, inanın, yalnızlığımız kitaplara da sığmayacak.

III
Bir ölüdenizdir yalnızlık...
Bir çınarın upuzun gölgesidir çınar boylu yalnızlık.
Atlasına akbabalar, haramiler tüner de
kendi olmakta diretir yine...




IV
Her insanda birden doğan, ama can çekişip ölemeyen yalnızlık. Herkes bir evrede anlar bunu; kimileri de menapozlarda, antropozlarda, bir gözaltında, uzun bir yolculukta ya da.

Dal değil, köktür yalnızlık; kurumuş olmalıdır ve bir daha yeşermez…

V
Okyanuslar analarıdır denizlerin; gökyüzünün anası yok: Gökyüzü yalnızlıktır. Kurt dağında, kuzu sürüsünde, çoban kavalında yalnız.Kalabalık, kabarık verirsin kavgalarını; bin yumruğun tek olup göğe doğrulduğu günlerde de, akşam, dönerken evine filen kadarsın...

Yazıyorsan, duyarlığınla yalnızsın kendi derininde; duyarlığınla suya ya- zılan sözlerle... En az yalnızlık çeken şairlerdir yine de; bölüşürler seslerini bir- lerle, ikilerle, beşlerle, ama beşlerle...


VI
O, sevgiyi kendi için istiyor; sevgisiyle yalnız.Onu değil, ben sevgimi seviyorum, sevgimle yalnız...Yalnızlığı deşiyorum yapayalnız, yapayalnız! Sonra bölüyor, bölüşüyor, topluyor, çarpıyor ve çıkarıp giysilerimizi birer birer sevişiyoruz; susup kalıyoruz belki, çekip gidiyoruz, ama geride kalanın adını yalnızlık koymaktan neden ürküyoruz?

İşte kadınlar da, erkekler de doymaz uzuvlarıyla birer yalnızlıktır...Do- ğasının insana ihanetidir yalnızlık; özünde yaşamın da, ölümün de birer ihanet olduğunu kavradığımızda sorun yok...




VII
Tek kişilik kalabalıktır aşk.
Aşk tek kişiliktir; ikinci kişiye bilet yoktur.
Kendinin yayasıdır aşkta ikinci kişi, kendinin mayası;
herkes kendi sevgisini sever...

Aşk nedir İncil’e göre? Nedir Tevrat’a, Zebur’a, Kur’ân’a göre?
Bu kitaplardaki aşklar, küfürler neyin rengine göre?
İnsandır, insan aslolan: İnsana göre!

Bir bedeni o kıyısızlığa bırakma saati geldiğinde
gitmek bir yalnızlıktır.

Bütün gitmeler yalnızlıktır
kalmaya göre...

VIII
Sevginin ve cesaretin cesetleriyle günler ağır ve kirli, tortusunu bırakırken ömrümüze; günler düşlerimize, özlemlerimize... Uzaklığın şakağında kaç namlu kim bilir yakın olmasın diye? Sonra biz, burada uçurumlara teslim gençliğimizle...

IX
En rezil parayla insan arasındaki yalnızlıktır; hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir aşk, hiçbir kitap bu yalnızlığın kurallarını bozamıyor.Bu
da bir yalnızlıktır...

X
“Yalnızlık bir yağmura benzer...”
Yağmurdan önce biz, bütün çılgınlıkları bir bir bölüştük. Bir bir türküleri, telaşlı koşuşları; silahları, tabuları, ayrılıkları; çoğaltıp yalnızlığı-mızı feodal tekkelerde, ellerimizin üzerinde bir el bile yokken bölüştük vuruşları.Sonrası geceydi ve yalnızdık çoğalttık susuşları...

Yağmura yakalandığımız gece-
ye çarptık; geceye hiçbir şey olmadı.
Ama biz paramparçaydık
ve hayat gaspetti o vakur duruşları...



XI
Hâlâ dağların üstünde, zambakların içinde işte şu hayat; destan ve yalnız hayat! Yalnızlığa halay halay ellerim; kırılası, kırılası ellerim! Benim ellerim, yuh ellerim, şair ellerim... Kalemini silahıyla koruyan; kalemi de, silahı da yalnız ellerim!

“Yalnızlık bir yağmura benzer.”
Yağmurlarda sırılsıklam ellerim...

XII
Daha birileri bir yerlerde yaralardan söz ediyor; sonra binlerce ses o bir sesin üstüne, belki de yüzbinlerce... Ama kime anlatılır ki yara, orada yara olarak yalnız.Yarayı anlatan, anlatırken; yara ise orada yara olarak yalnız.

Destan ve yalnızdır hayat kırılası ellerim.
Herkes kendine göre bir yalnızlıktır...


XIII
İyi ki doğmadınız hiç doğmayanlar ya da doğması olasılık kalanlar. Doğarken, biz de spermdeki olasılık kadardık; o olasılıkla doğmak veya doğmamak üzere yalnızdık. Şimdi yaşamak ve ölmek hâlâ bir olasılıktır.
Hep mengenede, kederde en çok da yaşamak bir olasılıktır.Sevişmek ey, yaşamak bir olasılıktır…

XIV
Yalnızlığı sevişirken eksiltiyor, eskitiyor
ve eskiyoruz...

Seviştiğim gece emzirdiğim gecedir.
Özümü katarım ona.
Geceyi kanatırım, gece beni kanatır.
Geceyi kanatırız, gece bizi kanatır.

Geceler insanlığımız,
insanlığımız yalnızlıktır...




XV
Giderek insanlaşıyor, uygarlaşıyor
ve insansızlaşıyoruz...

“Görgü tanıklarının ifadelerine göre”:
Dağınık yüzü günlerin ter ve keder içinde;
zanlıları her sabah o resmi geçitlerde...

İşte hayatlarımız intiharların ve cesaretlerin sustuğu yerde; hayatları-
mız diğer hayatların da cesetleriyle...Hayatlarımızda kimselerin bilmediği yalnızlıklar; ama kimseler bilse de, bilmese de yalnızlık var ey bütün yal- nızlıklar!

XVI
Şimdi travestiler kalçalarında ve slikon göğüslerinde biriken yorgunlukla Dante’nin “İlahi Komedya”sını konuşuyorler sperm kokan duvarlarla...O yır- tık, yamalı ve yaralı sevgilerden, o kaypak sevgililerden, servetlerden geride hep namuslu bir orospum oldu benim de; tünediler yalnızlığıma hüzünlü bir yüzle o gecelerde...Sonra günlerin de üzerinde bir hayat; sürgit yoğunlukların, yorgunlukların, öfkelerin üstünde.


XVII
Şimdi güzel bir deniz karşımda; korkunç çırpıntılı, dehşetli mavi bir deniz tutmuş da bir ucundan b(akıyor) uzaklara...

Uzak, uzaklığında,
ben kendi yakınlığımda yalnızım;
ortalarda olsam da ortalı yalnızlıktır…

XVIII
Böyle yakın uzaklıklarda hep yalnızlıklar ve “yalnız değiliz” derken de yalnız! İşte cesetler ve cesaretler içinde aynadaki suretimi tuzla buz ediyorum; keder ırmakları akıyor ortasından...Birden bir kırlangıç sürüsü kanat çırpıyor uzaklara; yollara ve yolculara bakıyorum da, şarkıların kırık dökük notaları saçılmış sokaklara. Herkes kendine göre bir şarkıyı tutturmuş yangınlar orta- sında!

/Y a n g ı n l a r o r t a s ı n d a
n o t a l a r ı k u r ş u n l a n m ı ş b i r ş a r k ı d ı r y a l n ı z l ı k.../

Yılmaz Odabaşı

suyunsesi
20.11.2006, 05:33
Arkadaşlar,
şiirlerin hepsi birbirinden çok güzeldi inanınki geri dönüp tekrar okudum. hele içlerinde biri vardıki yüreğimi titretip boğazımı düğümletip gözlerime yağmaya hazır bir bulut indirdi. Yılmaz Odabaşının şu şiiri.

Yüzünü aradım geçtim.

Önce kuşları vurdular orada
paramparça parçaları bir yana;birbir savruldu
yangınların ortasına kanatlarıda!
ben soluk soluğa dışardayım seni buldum...seni buldum ya
bu kez seni vurdular orada seni!

sevgili garcıa, (kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık ) şiirini iki kez yazmana rağmen
severk okudum
Arkadaşlar şiirleri kitaplikta değilde bizimle paylaştığınız için hepinize teşekkür ederim.şiirler paylaşıldıkça güzeldir.

suyunsesi
29.11.2006, 21:35
Gülüşün eklenir kimliğime


Gün biter gülüşün kalır bende
anılar gibi sürüklenir bulutlar
Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır
yarım kalan bir şiir belki de

Aykırı anlamlar arayıp durma
güz bitip sular köpürür de
kapanmaz gülüşünün açtığı yara
uçurum olur zaman her gece

Her gece yeni bir savaş baslar
acı ses olur, ses deli yağmur

Sığındığım her yer adınla anılır
ben girerim sokağı devriyeler basar
Bir de gülüşün eklenir kimliğime.

Ahmet Telli

slush
29.11.2006, 23:41
Ahmet Tellinin bu şiiri Tolga Çandarın solistliğini yaptığı Çağdaş Türkü tarafından bestelenmiştir hatta albümlerine isim olarak verilmiştir...

Bekle beni küçüğüm
umudu karartmadan
sevinci yitirmeden bekle
döneceğim bir gün elbet
bekle beni

Bahar geldiğinde
kırlara çıkacaksın
dizboyu otlar üstünde
koş koşabildiğince
ve sakın yitirme neşeyi

Kırların sessizliğinde
yüreğinin sesini dinle
ve orada benim için
küçücük bir yer ayır
ve bekle beni küçüğüm

Doğa pervasızdır biraz
bakarsın en olmaz yerde
masmavi bir su fışkırır
ve suyun ışıldayan göğsünde
sevincin nilüferleri

Bahar şaşırtmasın seni
sırtüstü uzan bir gölgeye
suların, kuşların sesini dinle
ve bekle beni orada
döneceğim küçüğüm

Mapusane türküleri
hüzünlüdür biraz
belki her dinleyişinde
yüreğin burkulmakta
için sızlamaktadır

Ama acılara alışılmaz
birşeyler var değişecek
birşeyler var
değiştirmemiz gereken
önce acılardan başlanacak

Beş on yıl dediğin
pek kolay geçmeyebilir
üstelik bu savaş
bu kahredici kıyım
bitmeyebilir daha uzun süre

Ama sen sahip çıkarak
yaşama ve sevince
bekle beni küçüğüm
acılar bitecek bir gün
sevgiler çiçek açacak

Mapusane türküleri
hüzünlüyse de biraz
yüreğin burkulmasın
için sızlamasın sakın
ve bekle beni küçüğüm

Kış kıyamet bir gün
bakarsın çıkıp gelmişim
varsın azgınlaşsın tipi
ve uğuldayadursun
dışardaki rüzgâr

Sakın şaşırma küçüğüm
üşümüş bir serçe gibi
titremesin ellerin
apansız çıkıp geleceğim
kış kıyamet de olsa bir gün

Uğuldayan bu rüzgâr
bu delice yağan kar
ürkütmesin seni
direnmektir artık
bekleyişin öbür adı

Sen türküler söyle
ve gülümse küçüğüm
çünkü sesinin
ırmağıyla yeşerecek
hasretin bozkırları

Bekle beni küçüğüm
umudu karartmadan
sevinci yitirmeden bekle
döneceğim bir gün elbet
bekle beni küçüğüm

Ahmet Telli

slush
29.11.2006, 23:58
Bir Ayrılık hikayesi,

Tanıdıkça seviyor, sevdikçe tanıyordum seni
Soğuk gecelerime sıcak bir merhaba,
Boş geçen ömrüme bir anlamdın…
Buldum diyordum! Sonunda buldum…
Bana benden yakın, benden öte bir şeydin
Ne konuşmaya gerek vardı ne anlatmaya.
Gözlerimiz konuşuyor gönlümüz dinliyordu.
Anlaşılmak ne güzel şeymiş, bilmiyordum…
Ömrümce özlemini çekmiştim oysa

Öyle ani girdin ki hayatıma
Birden bire, bilmeden, istemeden..
Fırtına gibi yaktın yıktın her şeyi
Ne ideallerim kaldı geriye, ne prensiplerim…
Oysa yasaktın bana
Benim sana yasak olduğum gibi…

Nereye baksam
Ne düşünsem
Ne yapsam her an aklımdaydın.
Bilmiyorum rüyalarıma da girdin mi
Hatırlamam rüyalarımı
Ama her sabah uyandığımda
İlk aklıma gelen yine sen oluyordun.
Gönülden bir günaydın gönderiyordum sana
Gönülden…
Taptaze,
Sıcacık
Buram buram
Aşk kokan
Üşümüş gönlünü ısıtsın diye.

Sende üşüyordun yalnızlıktan,
Anlaşılamamaktan kahroluyordun
Bir şeyleri anlatabilmek için
Kelimelerle boğuşmak sanada zul geliyordu.
Kendini anlatmaya çalışmak kahrediyordu
Neden ben anlatmak zorunda kalıyor ki diyordun.
Neden onlar anlamıyorlar… Neden…

İşte kadınım
Böyle bir anda girdin hayatıma
Yıllardır özlemimdin, idealimdin.
İnanmıyordum artık varlığına idealimdeki kadının.
İmkansız diyordum.
Benim gibi bir aptal daha olamaz hayatta.
Benim kadar garip
Benim kaday yalnız
Benim kadar hiçkimse…

Başkaları uğruna kendini feda edecek,
Onların mutluluğu için kendini hiçe sayacak
Başka bir aptal daha olamaz dünyada.
Ne yazık ki varmış!..

Güzel geçen bir kaç ayın sonunda
Geldiğin gibi gittin, yakıp yıkarak..
Dağ gibi bir adamı yerle bir ederek.
Başkalarının mutluluğu için
Kurban ettin kendini ve beni.
Düşünmedin hiç sevgimizi.
Düşünmedin beni.
Çünkü ben sendim
Ve sen kendini düşünmezdin…

Fahrettin PETRİÇLİ

gulguselı
30.11.2006, 12:14
AĞULU BİR HÜZÜN


Beklenmedik bir anda terk edilmişsindir bütün sevdiklerince
Suçlamak istemesende hiç kimseyi üzünçle yanmakta yüzün
Adını bile koyamadığın bir boğunç dolmakta şimdi yüreğine
Ve usulca ağmaktadır gözlerinin peteğine ağulu bir hüzün...

AHMET TELLİ

gulguselı
30.11.2006, 12:17
Seni Düşünmek

Seni düşünmek güzel şey,
ümitli şey,
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey...
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum...


Nazım Hikmet Ran

gulguselı
30.11.2006, 12:23
AKARSUYA BIRAKILAN MEKTUP

incecikti
gül dalıydı
dokunsam kırılacaktı
dokunmadım
kurudu

gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
az önceki çiçekler nasıl da diken diken
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik bitti
o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
günler devlet alacağı, yıllar bir kadehcik buzlu rakı
oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç


Hasan HÜSEYİN

suyunsesi
30.11.2006, 12:54
Akarsuya bırakılan mektup

Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
Ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını
Neden akşam oluyorum tren kalkınca
Kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
Öyle çok acımasız ki, öyle birdenbire ki

Hasan Hüseyin Korkmazgil

suyunsesi
30.11.2006, 13:21
Yüreğim sızladığı zaman

Yüreğim sızladığı zaman
Gece yarılarından sonra,şafaktan önce
Bilmediğim bir istasyondan,bilmediğim bir müzik geliyor kulağıma:
Uzak
vahşi
Karanlık...
Gece denizleri gibi bir müzik,
Batık gemilerli gece denizleri gibi bir müzik,
Çağırıyor,çağırıyor beni durmadan
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.

Yüreğim sızladığı zaman
Duvarları banka afişli çok eski bir şehrin Cumhuriyet Caddesi'nde iki tüfek bir kelepçe,
Tüfekler garip garip
Kelepçe garip...
Öyle beter
Öyle çamur
Bir yaprak döne yuvarlana,
Bir akarsu bata çıka...
Koşuyor koşuyor bir kadın kelepçenin ardından
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.

Yüreğim sızladığı zaman
Bir kara tank çıkıyor bir ağıttan,bir filmden,bir savaş romanından çıkıp yürüyor sevgilerin,özlemlerin üzerinden.
Aşkların,umutların,oyuncakların,küçük emeklerin,büyük kaygıların üzerinden geçip gidiyor

Hasan Hüseyin Korkmazgil

suyunsesi
04.12.2006, 20:38
YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

ATAOL BEHRAMOĞLU

suyunsesi
06.12.2006, 19:06
Beni Tutmayın

Yağmurlu ve upuzun bir yolu düşe kalka yürümeye çalıştım.
Ve inanılamayacak kadar duygusal bir geçmişimiz oldu seninle.
Üstelik biz bunu bir ömür boyu sürüp gider sanmıştık.
Beni tutma öyle sahnelere gelemem, beni tutma çok kötü yanılırsın.
Yıllardır öyle biriktim, öyle gerildim ki,topyekün boşalır toz olur dağılırsın.

Sen benim en ince dilimde türkümü çaldın
Sen benim en ücra duygularımı talan ederek beslendin
Her şeyin merkezi sendin ve her şey senin etrafında dönerdi.
Bar köşelerinde tükenip kaldırımlarda ararken kendimi, Gelip sana sığınırdım.,umutlarım bir kez daha sönerdi.

Beni tutma şantajlara boyun eğmem.
Beni tutma hırsımdan çatlarım.
Yıllardır öyle sabrettim öyle doldum ki,
Şimdi yanardağlar gibi birden patlarım.

Bir yavru serçe hayata bağlanır gibi ağzım açık bağlandım sana,
Bir topal karınca yuvasına yaklaşır gibi, titredim ve heyecanlandım,
Bu akşam çekip gitme adına bütün ömrümü ve seni sildim.
Bir tuhaf senaryoydu ve bu senaryoda zavallı bir figürandın sadece, anlatamam
Kumlara yazılmış sözcükler kadar kısacıktı ümidim.
Ve anladım ki bir takım şeyleri ben ilk dalgada yitirmişim.

Beni tutma ben senin dizlerine çökemem
Beni tutma ellerinde kalırım, kırılırım

Yıllardır öyle daraldım öyle bunaldım ki;
Şimdi bir saniye bile oyalarsan çıldırırım.
SEN, kalbimi emanet edecek kadar güvendiğim, dost bildiğim.
SEN, bir lokmayı bile hazmedemeyip birlikte yediğim.
Yatalak olsan altına yapsan bile iğrenmeden, alırdım dediğin
Bu nasıl insanlıkmış, bu nasıl arkadaşlıkmış, bu nasıl vefaymış
Bu nasıl acıymış **** bu nasıl vicdansızlık, bu nasıl cefa

Beni tutma gazabım yakar ellerini, beni tutma hurdahaş olursun.
Yıllardır öyle kırıldım, öyle küstüm ki,bir ah ederim kaskatı kesilir taş olursun.

Ben şimdi gözüne sokuyorum dünyaya,ama sen körsün ısrarla görmüyorsun
Ben şimdi beynine sokuyorum hayatı, bir türlü algılamak istemiyorsun.
Hala o aptal köşende oturup, beni öngörülerinle yargılamak ne kolaymış.
Peki! gördüklerimi gördün, yaşadıklarımı yaşadın mı SEN!
Peki devrik heykellerin önünde düşsüz yanılgıları o yüce gururlarıyla ,
Yoksul fakat dürüst bir mızrak gibi dimdik duranların acısını yaşadın mı SEN!
Beni tutma gömleğim kan içinde, beni tutma darmadağın olursun
Yıllardır öyle çok yedim öyle çok doydum ki
Şimdi bir tükürürüm kaskatı olur rezil olursun

Ey kir içinde yüzenler, herkesin atına binenler
Ey sürünenler, ey bölenler, bölünenler,
Herkesi birbirine düşürüp, sinsice sevinenler
Ey gençliğimi harcayanlar, ey kağıttan kaplanlar, zavallı sıçanlar.
Ey ciğeri beş para etmezler, ey sıkıyı gördü mü fellik fellik kaçanlar
Ey darbe kaçkınları, orta yolcular, dönekler, sümüklü böcekler
Ey ispiyoncular, bozguncular, medya çömezleri yüzü yırtılmış köçekler, ibneler

Beni tutmayın **** burama geldi dayandı.
Beni tutmayın bozarım bu kirli numaranızı
Yıllardır öyle çok sömürdünüz, öyle çok kan kusturdunuz ki
**** bir şarjöre diz çöktürürüm ALAYINIZI!.......

Yusuf Hayaloğlu

suyunsesi
09.12.2006, 21:40
DOKUNMA YANARSIN
Çocukluğum çıraklıkta geçti,
Kir-pas içinde.
Gençliğim korsan yürüyüşlerde, mitinglerde.
Hapse erken düştüm,
Copla erken tanıştım,
Küçük voltalardan bıktım usandım!

Şimdi uçsuz bucaksız ovalarda,
Adımlarımı saymadan,
Geriye dönüp bakmadan,
Usanmadan, bıkmadan,
Deli taylar gibi koşmak istiyorum!Ve görüyorsun ki;
Aşkı beceremiyorum...
Beni kendi halime bırak, yavrucuğum,
Ben yolumu nasıl olsa bulurum...Upuzun çayırlarda,
Yalınayak koşmak istiyorum.
Saçlarım rüzgâra konuk,
Yüzüm dağlara dönük...
Göğsümün çeperini,
Ölümle sınayan esaret,
Ve yüreğimi yararcasına zorlayan cesaret;
Kıyasıya vuruşsun istiyorum!
Koşmak... koşmak istiyorum, sevgilim
Dönemezsem, affet...

Firari gecelerin azmanı olmuşum,
Bütün istasyonlarda afişim durur.
Beni bir çocuk bile bulur...
Dokunma bana, çıldırırsın!
Dokunma bana, ellerin tutuşur!Koşmak istiyorum;
Eksozların, molozların,
Yağmaların kıyısından.
Onca insafsızlıkların,
Onca haksızlıkların,
Manzarasızlıkların, parasızlıkların,
Allahsızlıkların kıyısından...
Kimseye ve hiçbir şeye değmeden,
Ciğerlerimi yok edercesine koşmak istiyorum!

Koşmak istiyorum;
Şiirimin ve yumruğumun namusuyla...
Kavgaya karışmadan, tutuklanmadan
Ve küfür etmeden
Kafamı kırarcasına koşmak istiyorum!.Avucunu son bir defa,
Ağlamadan tutmak istiyorum;
Gözlerim yüzüne küskün,
Sazım sevgine suskun...

Saati ayrılığa kurmuşum,
Olmaz teslimiyet!
Ziyan aklımı senle bozmuşum,
İçerim felâket!.
Kurşunlara geleyim istiyorum,
Ölmek... ölmek istiyorum, sevgilim
Sağ kalırsam, affet!..

Firari acıların uzmanı olmuşum,
Bütün telsizlerde adım okunur;
Beni bir korkak bile vurur...
Dokunma bana, fişlenirsin!.
Dokunma bana, sen de yanarsın!.. Yusuf HAYALOĞLU

suyunsesi
16.12.2006, 02:14
GIDERSEN YIKILIR BU KENT

Gidersen yikilir bu kent, kuslarda gider
Bir nehir gibi susarim yüzünün deltasinda
Yanlis adresteydik, kimsesizdik belki
Sarisin bir saskinlik olurdu bütün isiklar
Biz mi yanlizdik, durmadan yagmur yagardi
Üsür müydük nar çiçekleri ürperirken

Gidersen kim sular feslegenleri
Kuslar nereye siginir aksam olunca

Sessizligi dinliyorum simdi ve solugunu
Sustugun yerde birseyler kiriliyor
Bekleyis diyorum caddelere, dalip gidiyorsun
Adini yaziyorum bütün otobüs duraklarina
Öpüstügümüz her yer adinla aniliyor
Birde seni ekliyorum sususlarima

Selamsiz saygisiz yürüyelim sokaklari
Belki bizimle isiklanir bütün varoslar
Geriye mapushaneler kalir, pasli soguklar
Adini bilmedigimiz doslar kalir yalniz
Yüregimize aliriz onlari, isitiriz
Gardiyan olamayiz kendi ömrümüze her aksam

Gidersen kar yagar avuçlarima
Bir ceylan sessizligi olur burada asklar

Fiyakali isiklar yaniyor reklam panolarinda
Durmadan çogaliyor faili meçhul cinayetler
Ve ölü kuslar satilıyor bütün çiçekçilerde
Menekseler nergisler yerine kus ölüleri
Bir su sesi bir feslegen kokusu simdi uzak
Yanginlari animsatiyor genç ölülere artik

Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
Sis ve intihar çöküyor bütün birhanelere
Bu kentin künyesi bellidir artik ve sususun
Isyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
Sokul yanima sen, ellerin simsicak kalsin
Devriyeler basiyor karartilmis evleri yine

Gidersen yikilir bu kent kuslarda ölür
Bir tufan olurum sustugun her yerde


Ahmet Telli

suyunsesi
02.01.2007, 00:48
YİNE DE GÜLÜMSEYEREK

Ne sağnaklar görmüşüz, yarılan gökyüzünden alnımız
yıldırımlarla ağmış,
ne rüzgarlar çınlamış bağrımızda, coşkusundan kırılmış
kaburgamız,
dişlenip kayaları ne ateşler yakmışız, aşmışız ne zifir
uçurumlar,
yine de ürkütmeden öpmüşüz bir ceylanı gözlerinin