Ezo
02.08.2005, 18:13
CcGunal siiler cok guzelde cok uzun biraz kisa tutulsa herkes okur :))))
saygilar
saygilar
|
Orijinalini görmek için tıklayınız : özletiyor Seni Bu Yağmurlar Ezo 02.08.2005, 18:13 CcGunal siiler cok guzelde cok uzun biraz kisa tutulsa herkes okur :)))) saygilar Canan58 17.05.2006, 19:37 Ellerine yüreğine sağlık sevgili Ezo çok güzel şiir... (yanlışlıkla ECEN de açmış bir topik orayada yazdım seninkini görmeden kusura bakma canım) Canan58 17.05.2006, 19:53 Karda izler bırakıyorum avcılar peşime düşsün Bir uçurum kıyısında vursunlar beni,vursunlar Bir kahkahayla çekip giderim karlı ovalardan Ellerinize sağlık sevgili garcia gerçekten çok güzel ve anlamlı...Bunu imzam yapıcam hemen...:) garcia 17.05.2006, 20:07 Kod Adı: Mansur bu şehir artık kirletilmiştir yağmur kılıçlarıyla kesilen caddelerde ay bıçaklarının yansıması yalnızlığın kırbaç izleri bedeninde yorgun siluetin bulanık sularda bu şehir artık kirletilmiştir tıpkı senin gençliğin gibi hücrelerde küflenen bir geçmiştir artık onulmaz yıkıntılar içinde küskün bir güneş gbi batmak kendi dağlarının ardında sonra fırlayıp gitmek kozandan .......... .......... Hüseyin Yurttaş Ecen 17.05.2006, 20:07 ya diğer arkadaşların paylaşımlarıda güzel ama ben bildiğim kadarıyla 2 tane aynı konudan açmadım ama ilk önce konuyu ben açtım daha sonrada ezo abla açmış Kemal 17.05.2006, 23:42 ya diğer arkadaşların paylaşımlarıda güzel ama ben bildiğim kadarıyla 2 tane aynı konudan açmadım ama ilk önce konuyu ben açtım daha sonrada ezo abla açmış ezo bu konuyu açtığında henüz üye değilmişsin :S şiirler için teşekkürler, gerçi önce cevap yazdım ama hemen okuyorum...:yamukgul: garcia 19.05.2006, 15:22 Buğulu Atlas “Bir şiirde, bir satır saklayabilir başka bir satırı Nasıl ki bir kavşakta bir tren belki örter bir treni ... Aşkta, başka bir sitem saklayabilir bir sitem ve küçük bir serzenişte, koskoca bir şikayet gizlidir belki Bir adaletsizlik bir başkasını saklayabilir-bir sömürgeci bir başkasını Bangır bangır bir kırmızı üniforma bir tane, bir tane daha! ” -Kenneth Koch- Göğünde aç kartalların, atmacaların yarıştığı tenha bir atlastan geldim… Kıyamda, kıyamette namluların kuytu dağlarla öpüştüğü bir atlastan. Yılları, yolları, yaşları yok gurbet yüzlü adamlardan, sur diplerinde bıçaklanan aşklardan… Yaşamı hiç bilmeden ölümü ezberleyen, badem gözlü, sıtmalı çocuklardan; yazgısı uçurum çocuklardan... Zarif Dicle’de ve asi Fırat’ta, sıska keleklerde, kıl çadırlarda güneşe sataşan adamlardan. Mendillerde, halaylarda gülüşleri kundaklanan hayatlardan; yazgısı uçurum hayatlardan... Darmadağın yılları hüzne satılmış, burunları hızmalı, şarkıları figan, doğurgan ve mübarek kadınlardan; yazgısı uçurum kadınlardan... Orada şarkılara akar katran, akar kan... Orada ihlâl ve iflah olmaz vata Tarih susarken günahları, bıçak sırtında yaşanmış o ah’ları ve aysız karanlıkları dağ başlarında. Nicesi aylaklığa bağışlanmış, sefil; ölüme, açlığa sebil. Kiminin ergen bıyıklarında aşk taslakları. Ya kederiydik kendimizin, ya bir halkın kaderi; ya şakağı ya şafağı bir halkın namlular çarmıhında! Çünkü yok satıyorsa hayat, çok satıyordur erk, çok tüfek; Yok satıyorsa nehirlerimizde şafağın ilk ışıkları, çok satıyordur şiddet, nefret, aşiret. İşte sürüldü şarjöre mermi, indi emniyet, katıldı otuz bine bir daha yağmurlu bir sokakta delik deşik bir ceset. Yaşasaydı kendinin kederi olacaktı, yaşasaydı belki bir gün torunlarıyla dolunaylı gecelerde yıldızlar sayacaktı… Kenger toplarken ellerine diken batan çocuklar, bilmezlerdi gözleri bağlanıp kurşunlanan bir aşkın hazin bir ünlem bırakacağını hayata. Bilmezlerdi bütün melodramların yalan olduğunu çekirdek çitlenen eski yazlık sinemalarda. Onlar hâlâ gülümsüyorlar buğulu bir atlastan. Anıları damlıyor fotoğraflardan... Biz de geçtik o dağlanan ağıtlardan. Biz de göçtük kirden, pasaktan, hıncın ışıltısından. Yakılmış köylerden, kesilmiş kulaklardan, o kanlı ayinlerden, perişan ormanlardan; biz de geçtik o murdar hayatlardan… Herkes gidecek elbet bu yavşak zamanlardan; bu kan revan, bu iğfâl akşamlardan… /V e a n t o l s u n k i, h i ç b i r k u r ş u n, h i ç b i r ç e l i k, h i ç b i r t o p r a k v e h i ç b i r v a t a n, d a h a k u t s a l d e ğ i l d i r i n s a n d a n! / Yılmaz Odabaşı rinda 21.05.2006, 00:10 AYSEL GİT BAŞIMDAN Aysel Git Başımdan Aysel git başımdan ben sana göre değilim Ölümüm birden olacak seziyorum. Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim Aysel git başımdan istemiyorum. Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün Dağıtır gecelerim sarışınlığını Uykularımı uyusan nasıl korkarsın, hiçbir dakikamı yaşayamazsın. Aysel git başımdan ben sana göre değilim. Benim icin kirletme aydınlığını, hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim Islığımı denesen hemen düşürürsün, gözlerim hızlandırır tenhalığını Yanlış şehirlere götürür trenlerim. Ya ölmek ustalığını kazanırsın, ya korku biriktirmek yetisini. Acılarım iyice bol gelir sana, sevincim bir türlü tutmaz sevincini. Aysel git başımdan ben sana göre değilim. Ümitsizliğimi olsun anlasana hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim. Sevindiğim anda sen üzülürsün. Sonbahar uğultusu duymamışsın ki içinden bir gemi kalkıp gitmemiş, uzak yalnızlık limanlarına. Aykırı bir yolcuyum dünya geniş, Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki. Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş. Sakın başka bir şey getirme aklına. Aysel git başımdan ben sana göre değilim, ölümüm birden olacak seziyorum, hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim. Aysel git başımdan seni seviyorum... Atilla İlhan garcia 21.05.2006, 00:12 arkadaşlar bu şiirleri şiir okumak isteyen herkes için,şu anda elinde okuyabileceği şiir kitabı olmayanlar,ve ya bazı şiir kitaplarının tükenmiş olduğunu düşünerek buraya aktarıyorum.ilgilenen herkesin ulaşabildiği güzel şiirleri aktarmasıyla bu sayfanın daha genişleyip,güzelleşeceğine inanıyorum. Kısa zaman içinde ard arda mesaj yazıldığı için sistem tarafından mesajlar birleştirilmiştir (otomesajdır, Alevimen) AYSEL GİT BAŞIMDAN gerçekten çok anlamlı ve güzel bir şiirdi,atilla ilhan'a ait olan bu şiir.bizlerle paylaştığın için çok teşekkürler sayın rinda 2006,atila ilhana ait olan kitaplardan ''yağmur kaçağı'' ve ''ben sana mecburum''u okudum gerçekten güzel kitaplardı.atilla ilhana ait olan başka şiir kitaplarını okudummu hatırlamıyorum.ama bu ikisini hatırlıyorum. slush 21.05.2006, 00:42 Bu siir rutkay aziz tarafından mükemmel şekilde yorumlanmıştır. Dinlemenizi tavsiye ederim. http://marasli.free.fr/web/modules/wfdownloads/viewcat.php?list=M Mazlum Cimen -Barıs.mp3 olarak geciyor -BARIŞ- Çocuğun gördüğü düştür barış. Annenin gördüğü düştür barış. Ağaçlar altında sevdalıların sevda sözleridir barış. Gözlerinin içinde uçsuz bucaksız bir gülümseme elinde yemiş dolu bir zembil ve alnında ter tomurcukları -pencerede suyu soğutan testideki damlalar gibi- akşamüstü eve dönen babadır barış. Dünyanın yüzünde yara izleri kapanırken ağaçlar diktiğimizde havan mermilerinin kazdığı çukurlara yangının kavurduğu yüreklerde ilk tomurcuklarını açarken umut ve ölüler kanlarının boşa gitmediğini bilerek yana dönüp içerlemeksizin uyuyabildiklerindedir barış. Barış yemek kokusudur tüten akşamleyin arabanın yolda durmasının korkutmadığı kapı çalınmasının dost demek olduğu ve pencereyi saat başı açmanın, renklerinin uzaktaki çanlarıyla gözlerimizin bayram etmesini sağlayan gökyüzü demek olduğu zamandır barış. Barış bir bardak sıcak süt ve bir kitaptır uyanan çocuk önünde. Başaklar birbirlerine eğilip ‘İşte, ışık, ışık, ışık!’ dedikleri ve ufuk çemberi ışıkla dolup taştığı zamandır barış. Hapishaneler onarılıp kitaplıklar yapıldığı zaman eşikten eşiğe bir türkü yükseldiği zaman geceleyin, cumartesi akşamları mahalle berberinden çıkan yeni traş olmuş bir işçi gibi baharda ay buluttan çıktığı zamandır barış. Geçmiş gün yitirilmiş gün olmadığı sevinç yapraklarını akşamın içine salan kök ve kazanılmış bir gün, hak edilen bir uyku olduğu zaman acıyı kovmak için zamanın dört bucağından güneşin hemen ayakkabılarını bağladığını duyduğun zamandır barış. Barış ışınlar demetidir yaz ovalarında iyilik alfabesidir tanın dizlerinde. ‘Kardeşim’ dediğin ‘Yarın kuracağız’ dediğin zaman kuracağız dediğimizi kurunca türkü çağırdığımız zamandır barış. Ölüm yüreklerde az yer kapladığı ve güvenli parmaklarda mutluluğu gösterdiği zaman bacalar, ikindi vaktinin büyük karanfilini ozan ve insan aynı şekilde kokladığı zamandır barış. İnsanların sıkışan elleridir barış dünyanın masasındaki ekmektir gülümsemesidir annenin. Budur yalnızca. Başka bir şey değildir barış. Ve toprakta derin karıklar açan sabahlar tek bir sözcük yazarlar: Barış. Başka bir şey değildir. Barış. Dizelerimin rayları üzerinde buğday ve güller yüklenmiş geleceğe doğru yol alan trendir barış. Kardeşlerim, barış içinde derin derin soluk alıyor tüm dünya bütün düşleriyle. Verin elinizi kardeşlerim, işte budur barış. YANNIS RITSOS (1 Mayıs 1909 - 11 Kasım 1990) Çeviri: İoanna Kuçuradi - Özdemir İnce garcia 21.05.2006, 19:28 Ey Karagül İkimizde acemi birer aşıktık o zamanlar Sen yollarda eski bir aşka aglıyordun Bense usta sanıyordum kendimi bu işlerde Ve yagmur gibi akıp giden yıllardan Geriye ne kaldıgını bilmiyordum Seni tanıyana kadar Ama farkındaydım yinede Ne zaman seninle olsam tanıdık bir kuş cıvıltısıyla uyanırdım her sabah Şimdi ise kırılgan mektuplar yazıyorum Hangi adrese gönderecegimi bile bilmeden Malumun olsun Ben sende ülkemi sevdim Hüzün dolu yagmurlarla taşan boynu bükük nehirleri mor kanatlı turnaları Ben sende yolları sevdim Dallarına hiçbir kuşun konmaya bile yanaşmadıgı Agaçlarla kaplı yolları İkimizde acemi birer aşıktık aslında Ve çoğu defa ne yapacagımızı bilmeden Serseri dolaşırdık sokaklarda Nurettin Rençber garcia 22.05.2006, 17:25 KİMSE TEMİZİM DEMESİN Sonra onlar çılgınlık bitip Sürü dağılınca, yapayalnız gecelerde Durgun ve dilsiz, yastıklara çivili Bir mızıka sesiyle uyanmazlar mı Asaf'ın ateşlere karşı çaldığı?.. Bir otel odasında gencecik çocuklar Çırpındıkça bir yudum soluk için Üzerine benzin döküp oynayanlar Onlar birgün öpmeye eğilince çocuklarını Dudaklarında duman ve yanık et kokusu Boğum boğum tıkamaz mı soluklarını?.. Sevgisiz bir Tanrının kinle büyüttüğü Ölüme tapınan o siyah adamlar Onlar birgün yağmurlardan sonra Güneş salkım salkım dallarda yanarken Rüzgârdan utanıp sudan korkmazlar mı?.. Ayrılık herkesin kapısını çalar birgün Dağlar kararırken ya da günün eşiğinde Onlar, saz kırıp şiir yakanlar İçlerinde gezinen kederi bir türküyle Bastırmak isterlerse derinden ve sessiz Çalmazlar mı duvarlara kirli bedenlerini?.. Kimse temizim demesin, kimse Bütün bir ülke odun taşıdı Behçet'in yangınına... Onlar, secdesi küf kıblesi korku olanlar Onlar birgün ölüm menevişlenince içlerinde Tütmez mi kirpiklerinde "dumanı lekesiz biri"?.. ŞÜKRÜ ERBAŞ garcia 24.05.2006, 20:47 Bir Liseli Silüeti hayat hattında acemi tayfalardık ne avunduk sevinç müsvetteleriyle aşktan ikmale kaldık... bak her sabah bağıran yeni sabaha artık iklimler değişmiş, kuşlar da gitmiş tenimde eski ateş, gözlerimde fer bitmiş heybetli dağlar arasında göğümde yıldız yitmiş... sen hala anılarımın en beyaz yanısın sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın yarısısın sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski bir şarkının adısın... * daha adamlar şehirlere otomobillerle geceler anılarla birlikte gelir siluetin giderek uzaklaşır, düşler de kilitlenir efkarım bir yaralı ayrılıktan beslenir (artık ne teneffüs zilleri çalar ne otobüs duraklarında sabırsız bekleyişler var...) * kimse bilmez yıllar yılı hep aynı beyazla gezmek nedendi olsun! Yirmi yıl seni özleyerek yaşlanmak da güzeldi... Çünkü sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın yarısısın sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski çok eski bir sarkının adısın... Yılmaz Odabaşı garcia 28.05.2006, 21:22 Bir Eflatun Ölüm kırgınım, saçılmış bir nar gibiyim sessiz akan bir ırmağım geceden git dersen giderim kal dersen kalırım git dersen kuşlar da dönmez, güz kuşları yanıma kiraz hevenkleri alırım ve seninle yaşadığım o iyi günleri, kötü günleri bırakırım. aynı gökyüzü aynı keder değişen bir şey yok ki gidip yağmurlara durayım. söylenmemiş sahipsiz bir şarkıyım belki sararmış eski resimlerde kalırım belki esmer bir çocuğun dilinde. bütün derinlikler sığ sözcüklerin hepsi iğreti değişen bir şey yok hiç ölüm hariç. aynı gökyüzü aynı keder. Şair : Behçet Aysan (2 temmuz 1993 te sivasta ,madımak otelini yakanlar tarafından katledildi) garcia 30.09.2006, 20:22 EY HAYAT (8387 Hit) (ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın aslında yokum ben bu oyunda ömrüm beni yok saysın…) yaşam bir ıstaka gelir vurur ömrünün coşkusuna hani tutulur dilin konuşamazsın! tırmandıkça yücelir dağlar sen mağlupsun sen ıssız ve kalbinde kuşların gömütlüğü tutunamazsın… eloğlu sevdalardan dem tutar aşk büyütür yıldızlardan yasak senin düşlerin dokunamazsın... birini sevmişsindir geçen yıllarda açık bir yara gibidir hâlâ hâlâ ne çok özlersin onu ağlayamazsın... yolunda köprüler çürür sesin, sessizlik sanki bir uğultuda savurur hayat kül eyler seni doğrulamazsın! yapayalnız bir ünlemsin dünyayı ıslatan şu yağmurlarda herşey çeker ve iter anlatamazsın... yaşam bir ıstaka gelir vurur işte ömrünün coşkusuna sesinde çığlıklar boğulur ama bağıramazsın… sonra vakt erişir, toprak gülümser sana upuzun bir ömrün ortasında ne hayata ne ölüme yakışamazsın! yazdırmalısın mezar taşına: ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın aslında hiç olmadım ben bu oyunda ömrüm beni yok saysın… YILMAZ ODABAŞI Kısa zaman içinde ard arda mesaj yazıldığı için sistem tarafından mesajlar birleştirilmiştir (otomesajdır, Alevimen) NOTALARI KURŞUNLANMIŞ BİR ŞARKIDIR YALNIZLIK “le bruyere, bir yerlerde, ‘yalnız olmamak gibi büyük bir mutsuzluk!’ der. kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki. bir başka bilge, yanılmıyorsam pascal da, ‘neredeyse bütün dertler odamızda kalmayı bilmememizden geliyor başımıza’ der; böylece, içekapanış hücresinde, mutluluğu devinmede, bir de yüzyılımızın deyimiyle kardeşcil diye adlandırılabileceğimiz bir fuhuşta arayanları getirir usumuza.” -Baudelaire- yalnızlığın atlası: I hayat, çarpar ya ağırlığını camlarına evlerin, ışıklara aldanmayın, evler de yalnızlıktır, evler de... siz çekersiniz gece büyür, gece çeker de bazen siz küçülürsünüz; geceler yalnızlıktır... yalnızlığın tablosunu çizer ufukta biri, atlasını yalnızlığın uzak sularda bir gemici; birileri sınırlar koyar, haritalar basar biri; oysa harita basan bütün matbaalar suçlu, bütün silgiler yalancıdır haritalar yalnızlıktır... kaç bin ışık yıl uzağız belki de en uygar gezegene... ay tutulur- sa ay orda bir yalnızlıktır yalnızlıktır emzirdiğimiz göz göre göre... II yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak. biz yine de çiçekleri sulamayı unutmayalım, ama yalnızlığımız çiçeklere de kalmayacak... bu gezegen her gün milyonlarca ton ağırlaşıyor; her gün aşksız, azıksız azalıyoruz... azalıyoruz, çoğalıyoruz: ikisini birlikte tartsak azlığımız çok gelecek. yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak! bunu bilmek için kutsal kitaplara gerek yok; işte hiç de kutsanmayan bir kitap bile bunu söylüyorsa, inanın, yalnızlığımız kitaplara da sığmayacak... III bir ölüdenizdir yalnızlık... bir çınarın upuzun gölgesidir çınar boylu yalnızlık; atlasına akbabalar, haramiler tüner de kendi olmakta diretir yine... IV her insanda birden doğan, ama can çekişip ölemeyen yalnızlık. herkes bir evrede anlar bunu; kimileri de menapozlarda, antropozlarda, bir gözaltında, uzun bir yolculukta ya da. dal değil, köktür yalnızlık; kurumuş olmalıdır ve bir daha yeşermez... V okyanuslar analarıdır denizlerin; gökyüzünün anası yok: gökyüzü yalnızlıktır. kurt dağında, kuzu sürüsünde, çoban kavalında yalnız. kalabalık, kabarık verirsin kavgalarını; bin yumruğun tek olup göğe doğrulduğu günlerde de, akşam, dönerken evine ekmeğin kadarsın... yazıyorsan duyarlığınla yalnızsın kendi derininde; duyarlığınla: suya yazılan sözlerle... en az yalnızlık çeken şairlerdir yine de; bölüşürler seslerini birlerle, ikilerle, beşlerle, ama beşlerle... VI o, sevgiyi kendi için istiyor; sevgisiyle yalnız. onu değil, ben sevgimi seviyorum, sevgimle yalnız... yalnızlığı deşiyorum: yapayalnız, yapayalnız! sonra bölüyor, bölüşüyor, topluyor, çarpıyor ve çıkarıp giysilerimizi birer birer sevişiyoruz; susup kalıyoruz belki, çekip gidiyoruz. geride kalanın adını yalnızlık koymaktan hep ürküyoruz... işte kadınlar da, erkekler de doymaz uzuvlarıyla birer yalnızlıktır... doğasının insana ihanetidir yalnızlık; özünde yaşamın da, ölümün de birer ihanet olduğunu kavradığımızda sorun yok... VII tek kişilik kalabalıktır aşk. aşk tek kişiliktir; ikinci kişiye bilet yoktur. kendinin yayasıdır aşkta ikinci kişi, kendinin mayası; herkes kendi sevgisini sever... aşk nedir incil’e göre? nedir tevrat’a, zebur’a, kur’ân’a göre? bu kitaplardaki aşklar, küfürler neyin rengine göre? insandır, insan aslolan: insana göre! bir bedeni o kıyısızlığa bırakma saati geldiğinde gitmek bir yalnızlıktır. bütün gitmeler yalnızlıktır. kalmaya göre... VIII sevginin ve cesaretin cesetleriyle günler ağır ve kirli, tortusunu bırakırken ömrümüze; günler, düşlerimize, özlemlerimize... uzaklığın şakağında kaç namlu kim bilir yakın olmasın diye? sonra biz, burada uçurumlara teslim gençliğimizle... IX en rezil parayla insan arasındaki yalnızlıktır; hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir aşk, hiçbir kitap bu yalnızlığın kurallarını bozamıyor. bu da bir yalnızlıktır... X “yalnızlık bir yağmura benzer...” yağmurdan önce biz, bütün çılgınlıkları bir bir bölüştük. bir bir türküleri, telaşlı koşuşları; silahları, tabuları, ayrılıkları; çoğaltıp yalnızlığımızı feodal tekkelerde, ellerimizin üzerinde bir el bile yokken bölüştük vuruşları. sonrası geceydi ve yalnızdık: çoğalttık susuşları... yağmura yakalandığımız gece- ye çarptık; geceye hiçbir şey olmadı, ama biz paramparçaydık! ve hayat gaspetti o vakur duruşları... XI hâlâ dağların üstünde, zambakların içinde işte şu hayat; destan ve yalnız hayat! yalnızlığa halay halay ellerim; kırılası, kırılası ellerim! benim ellerim, yuh ellerim, şair ellerim... kalemini silahıyla koruyan, kalemi de, silahı da yalnız ellerim; “yalnızlık bir yağmura benzer” yağmurlarda sırılsıklam ellerim... XII daha birileri bir yerlerde yaralardan söz ediyor; sonra binlerce ses o bir sesin üstüne, belki de yüzbinlerce... ama kime anlatılır ki yara, orada yara olarak yalnız. yarayı anlatan, anlatırken; yara ise yara olarak yalnız destan ve yalnızdır hayat kırılası ellerim herkes kendine göre bir yalnızlıktır... XIII iyi ki doğmadınız hiç doğmayanlar ya da doğması olasılık kalanlar. doğarken biz de spermdeki olasılık kadardık; o olasılıkla doğmak veya doğmamak üzere yalnızdık. şimdi de yaşamak ve ölmek hâlâ bir olasılıktır. her mengenede, kederde en çok da yaşamak bir olasılıktır. sevişmek ey, yaşamak bir olasılıktır! XIV yalnızlığı sevişirken eksiltiyor, eskitiyor ve eskiyoruz... seviştiğim gece emzirdiğim gecedir. özümü katarım ona; geceyi kanatırım, gece beni kanatır... geceyi kanatırız, gece bizi kanatır. geceler insanlığımız insanlığımız yalnızlıktır... XV giderek insanlaşıyor, uygarlaşıyor ve insansızlaşıyoruz... “görgü tanıklarının ifadelerine göre” dağınık yüzü günlerin ter ve keder içinde; zanlıları her sabah o resmi geçitlerde... işte hayatlarımız intiharların ve cesaretlerin sustuğu yerde; hayatlarımız diğer hayatların da cesetleriyle... hayatlarımızda kimselerin bilmediği yalnızlıklar; ama kimseler bilse de, bilmese de yalnızlık var ey bütün yalnızlıklar! XVI şimdi travestiler kalçalarında ve slikon göğüslerinde biriken yorgunlukla dante’nin “ilahi komedya”sını konuşuyorler sperm kokan duvarlarla... o yırtık, yamalı ve yaralı sevgilerden, o kaypak sevgililerden, servetlerden geride hep namuslu bir orospum oldu benim de; tünediler yalnızlığıma hüzünlü bir yüzle o gecelerde... sonra günlerin de üzerinde bir hayat; sürgit yoğunlukların, yorgunlukların, öfkelerin üstünde... XVII şimdi güzel bir deniz karşımda; korkunç çırpıntılı, dehşetli mavi bir deniz tutmuş da bir ucundan b(akıyor) uzaklara... uzak, uzaklığında ben kendi yakınlığımda yalnızım ortalarda olsam da ortalı yalnızlıktır... XVIII böyle yakın uzaklıklarda hep yalnızlıklar ve “yalnız değiliz” derken de yalnız! işte cesetler ve cesaretler içinde aynadaki suretimi tuzla buz ediyorum; keder ırmakları akıyor ortasından... birden bir kırlangıç sürüsü kanat çırpıyor uzaklara; yollara ve yolculara bakıyorum da, şarkıların kırık dökük notaları saçılmış sokaklara. herkes kendine göre bir şarkıyı tutturmuş yangınlar ortasında! /yangınlar ortasında: notaları kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık.../ YILMAZ ODABAŞI garcia 30.09.2006, 20:31 YÜZÜNÜ ARADIM, GEÇTİM (6933 Hit) (yitirdiğin her şeyde kazandığın bir şey var; kazandığın her şeyde biraz yitirdiklerin. bu yüzden birileri hep ısınıp dururken dinmez üşümelerin...) ben de benim olmayan şeylerle varım; benim olan zaten benimse, olmayan şeylerle... varsam, buradaysam belki de onlar için... yüzün için belki de, yüzün nerede? birbirini tekrarlayan günlerin yaslı boğuntusunda nedir aradıkları insanların? bu koşuşturmada, bin telaşla! herkes birileriyle bir mutluluk düşü kuruyor; o düşle ıslanıyor, o düşle uyuyup uyanıyorlar; sonra düşleri de yakıyor günler. bu kez yeni bir düş daha kuruyorlar; sonra bir daha, bir daha! bütün düşleri yakıyor günler. yaşam yanıltmanın, insanlar yanılmanın ustası oldukça yine yeni düşler deniyor ve deneniyorlar... işte her düşün peşine bir şarkıyı takıyorlar. düş gidiyor, peşisıra şarkı da. bir de(n) paramparça oluşunu görüyorlar düşlerin. her düşle bir şarkıyı yakıyorlar... şarkılar yakıyorlar; şarkılar onları yakıyor sonra. /İnsan, insanın diyalektiğine tükürüyor; insanı yakıyorlar!/ bunları düşünüyorum ve akıp gidiyor günler siyah beyaz resimler hırçınlığında. sormuştun ya, işte her şey ortada, her şey! önce kuşları vurdular orada, paramparça parçaları bir yana; bir bir savruldu yangınların ortasına kanatları da! ben soluk soluğa dışarıdayım, seni buldum... seni buldum ya, bu kez seni vurdular orada, seni! her şey sürdü yine, her şey! baktım daha durmuş da uzayın rengini demliyor asalak dünya; baktım ki dağlar ve güller yine akraba; daha bembeyaz uyuyordu kadınlar o esmer uykularda. oysa seni vurmuşlardı, seni, orada! sonra gelip geçen her sabahla öyle susadım ki yüzüne yokluğunda... yüzünü özledim, yüzünü, anlasana! “anlasana” diye yazdım ve üç nokta koydum yanına, ama boşuna, boşuna; “boşuna!” diye yazdım ve kalkıp dışarı çıktım. saat 0.5’i birkaç dakika ve bir miktar saniye geçiyordu; ağaran günün teninden sağanak dökülüyordu. yüzünü aradım... yüzünü aradım: kalan kuşlar sen bu kentteymişsin gibi uçuyorlardı. insanlar kalabalık ve kabarıktı; silahları ellerine, tetikleri parmaklarına göre seçiyorlardı. uçaklar pike yaparken bu kentin göklerinde, bak dedim, bakacak bir göğümüz bile kalmadı işte! yüzünü aradım gökyüzünde... yüzünü aradım: sabahın tenine birer birer dağılırken işçiler; yüzünü aradım rastgele atılırken kahve önlerine iskemleler. günler siyah beyaz resimler hırçınlığında ve ben burada bir eski çağ enkazında! kızlar, boyanıp kuşanıp kız kıza dansederken düğünlerde, yüzünü aradım, kendi olan yüzünü düğünlerde... sonra gelinler korkularını atmışlardı eşiklere; yorgunluktu sonrası işte, yüzünü aradım gelinlerde... yüzünü aradım, geçtim... geçtim: şarkıları paramparça görmekten, bu satırları yazmaktan geçtim! oysa hep kalemimle değil, bir gün kanımla kıpkızıl yazmak istedikleri vardı benim de; onları henüz yazmamış olmaktan geçtim... çalışma masamdan kalkarak elimdeki fincanı duvara çarpıp paramparça etmekten geçtim! geçtim: sabahla birlikte kaynayan çorba kazanlarının kokularından, yol boyu uykularını alamamış köpeklerin korkularından; siyah ışıklardan, çoğalan çocuklardan, azalan ağaçlardan, arabesk feryatlardan ve ucuz umutlardan... “iyiyim, sağol, sen nasılsın”lı merhabalardan; ağır ağır yayılan çöp kokularından, farlarını kapamayı unutmuş taşıtlardan, feodal şatolardan ve yasalara yelkovanlık yapıp, kendinin saniyesi bile olamayanlardan! hızla kirlenen bir dünyadan hızla geçtim... geçtim: sensizliğin tahriş olmuş sızılarından, eksoz homurtularından, cami avlularından, düşleri iğdiş orospulardan, yasadışı iş yapan yasa memrularından... ellerini çaldırmış ellerime bakmaktan geçtim; sensizliğe inanmamaktan... sis kaplamıştı kenti; dağılsa sanki bir ..k varmış gibi! sisleri yarıp geçtim... yoktun, kendimden geçtim; kızdım, dağıttım, sana küfürler ettim... bir bilsen sana ne güzel küfürler ettim; yoksa kederden geberecektim! gökyüzü tümünü de ağır ağız izledi; gökyüzünün renginden geçtim... sonra yeni kuşlar üşüştü gökyüzüne. bir sevindim, bir sevindim; gökyüzü yüzlerce kanattı işte! ama sen, sen orada bir serçe gibi üşüyor muydun yine? üşüyordun ve bunu biliyordum; çünkü her şey ortada, her şey! bak, kimin temiz bir göğü varsa kirletip bırakmışlar avuçlarına... bu yüzden insanlar elleri ceplerde çıkıyorlar sabahlara. coşkular deprem, sevinçler sıtma... söyle senin yüzün nerede, yüzün? nerede başlar bir aşk ve biter, nerede? nerelere gömerim seni ben, nerelerde ölürsün oysa sen! nerede, yüzün nerede? sonra çıkıp bu kentin uğultusuna çarpıyorum; bu kent de uğultusunu bana çarpıyor, çarpışıyoruz, kimseler görmüyor... bir sorudur: “kurtarıcılar işgâlci olabilir mi? ya da işgâlciler kurtarıcı?” sonra oturup yüreklerden damlayan terin hesabını tutuyorum... hesabını kimselerin bilmediği bahçelerin dudağında kanayan uzak güllerin. sevgiye bütün misillemelerin, gecelerin, seslerin, kederlerin... karacadağlı bir çocuğun kan çıbanının, şemdinlili bir ağıdın, kasrik’ten esen poyrazın, peru’da bir balıkçının ve botan’da yakılan köy evlerinin... öyle acı ki her şey unutmak istiyorum! kendimi bir menekşenin rengine, bir gülüşe k(atıp) unutmak! unutma düşüncesini bile unutmak! yitirmiştim o aşkın kimliğini, hükümsüzdü... hükümsüze hükümlü bir aşkı unutmak istiyorum... sonra asker çocukları, mapus çocukları, ayyaş babalara sitemsiz çocukları, yitirilmiş çocukları... uçarı bir çocukluğu yitirmiş benim de yüzüm; yüzüm, zamansız ihtilallerde. ihtilalleri tutun çocuklar erken yaşlanmasınlar! yarayı tutun, yarayı! güçleri öpüştürün, gökyüzünü dönüştürün; yoksa ölünür alnında günün! ölmeleri hani sessiz, hani genç, unutmak istiyorum! eski yoldaşların gözbebeklerinde kaynayan bir düşün düşüşünü unutmak! unutmasam, ben de kalemimi kendim için kıracağım! biz kapkara gecelerin göğünde küçük, ak noktalardık; bir düşünün, ne aklıklar gizler gece; ne aklıklar öyle susar gecede, ama öyle öyle çok gecedir ki gece, aklığımızı büsbütün örtecek kadar... örtülüşünü usulca aklığımızın unutmak istiyorum... işte bundan, coşkuyu sevmiyorum artık öyle kabara köpüre nehirler gibi; siz orada kalabalık ve kabarık kalın, sağolun, yalnızlık iyi, yalnızlık iyi... yalnızdım, üşüyordum ey özlem! beni bir gün belki bu özlem öldürecekti. ölecektim bir gün erken, belki kederden. yakın o gün! beni yakın! savrulup aksın küllerim dicle nehrinden... akıp geçerken günler siyah beyaz resimler hırçınlığında, sormuştum ya, işte her şey ortada, her şey! /ben ölürüm; dağlar ve güller yine akraba.../ artık gün doğunca bütün darağaçlarını kursunlar, kursunlar, kur-sun-laar! her şey bu kadar güzelken, böyle bir yanıyla sığ yaşanana, boğulana, savrulana, kirlenene dalkavukluk, çirkinliğe figüranlık etmekten bık-tıııııııım! ya kuşlar? sahi, ne demek ister kalan kuşlar? YILMAZ ODABAŞI Kısa zaman içinde ard arda mesaj yazıldığı için sistem tarafından mesajlar birleştirilmiştir (otomesajdır, Alevimen) İDRİS (1689 Hit) içindeki çocuğu alıp kaç idris bırak paslı hançerlerle parçalamayı uykularını ihanet torpil yapmaz hasret ardına bakmaz kır kanlı bıçakları içindeki çocuğu alıp gel idris... bir mavi için ağlama idris itme şu duvarları gülümse, sütünü ve içindeki çocuğun bilirim, mağlûbiyet esrik gülüşler ardında paramparça bir perde yeter idris, vakur ol, onur var serde anladım, vazgeçemezsin ondan asla! kardeşim, fazla alkol mevcut şimdi damarlarındaki asil kanda... aldırma demiyorum sana aldırarak aldırma içindeki çocuğu şu kirli hayata uyandırma! içindeki çocuğu alıp gel idris coşkunu parlat ya da birkaç tek at küfürlerine tutunarak geç kaldırımlardan sonra bir kerhaneye git ve oturup ağla kerhaneleri bütün dünyanın aşk kangrenlerinin yıkık çarşılarıdır... aldırma demiyorum aldırarak aldırma içindeki çocuğu idris, çocuğu uyandırma! ve yıllar geçer idris’lerin kalplerindeki çocuklar daha ölüdür /düşleri hâlâ terasta idris’ler ise zemin katta kiracı oturur.../ YILMAZ ODABAŞI silo161 02.10.2006, 21:20 Bende Ahmet Telli hayranıyım hattta sizden daha çok sevdiğimide söyleyebilirim her kitabını en az 10 defa okudum ve onun kitapları kitaplığımın en güzel yerinde durur daima ama gidipte şiirlerini orda burda yazmıyorum.Zaten gerçek bir siir sever her türlü bulup okur bu kitapları.Sırf sitede birşeyler yazmış olmak yada şiir okuduğunu belli etmek için şiirleri buraya yazmak yersiz........................................ Aslında yazıp yazmamanın hiç bir önemi yok.Ama şiir buraya yazıldıktan sonra arkadaşa gönderilen teşekkür mesajlarını okuyunca (özellikle çok alakasız olan "mustaaf Kemaller tükenmez) yazma ihtiyacı hissettim......... Tamam Ahmet Telli'nin şiirlerini yazalım ama bunları okuyup birbirimize teşekkür mesajları yollamıyalım.Şiirleri değerlendirelim imgesel derinliği tartışalım şaiirn ruh halini yakalamaya çalışalım ve şiirle beraber şiirin alt yapısına bir taşta biz koymaya çalışalım.Yakışık olan da budur............................................. ............................................... garcia 02.10.2006, 22:03 Bende Ahmet Telli hayranıyım hattta sizden daha çok sevdiğimide söyleyebilirim her kitabını en az 10 defa okudum ve onun kitapları kitaplığımın en güzel yerinde durur daima ama gidipte şiirlerini orda burda yazmıyorum.Zaten gerçek bir siir sever her türlü bulup okur bu kitapları.Sırf sitede birşeyler yazmış olmak yada şiir okuduğunu belli etmek için şiirleri buraya yazmak yersiz........................................ Aslında yazıp yazmamanın hiç bir önemi yok.Ama şiir buraya yazıldıktan sonra arkadaşa gönderilen teşekkür mesajlarını okuyunca (özellikle çok alakasız olan "mustaaf Kemaller tükenmez) yazma ihtiyacı hissettim......... Tamam Ahmet Telli'nin şiirlerini yazalım ama bunları okuyup birbirimize teşekkür mesajları yollamıyalım.Şiirleri değerlendirelim imgesel derinliği tartışalım şaiirn ruh halini yakalamaya çalışalım ve şiirle beraber şiirin alt yapısına bir taşta biz koymaya çalışalım.Yakışık olan da budur............................................. ............................................... arkadaşım bu eleştiriyi banamı yaptın bilmiyorum ama,her kim tarafından açılmış olursa olsun sayfaya katkıda bulunan bir insan olarak yanıt yazma gereği duydum. şimdi size soruyorum,sizce toplumun kaçta kaçı kitap okuyor?ve bu kitap okurlarının kaçta kaçı şiir okuyor?eğerki siz,şiir kitapları alıp okumaktan bahsediyorsanız size şu kadarını söyleyim,bir çoğunu dişimden tırnağımdan artırdıklarımla onlarca şiir kitabı satın alıp,okumuş bir insanım ancak ben sizin yaptığınız gibi sadece kendi okumam için almadım o kitapları ve başka insanlarada hem şiiri sevdirmek,hemde bu şiirleri yazanın savunduğu düşüncelerle insanları tanıştırmak için bir çok insana okuması amacıyla elimdeki şiir kitaplarından verdim ve bu şiir kitaplarının çoğu, bir çok elden geçtikten sonra tekrar bana geri dönmüştür,bazıları dönmemiştir.unutmamak gerekirki,bilgi paylaşmak içindir ve bana görede şiirler aslında insanlara bir şeyler vermenin bir aracıdır.edebiyatın bütün dallarıda öyledir benim için. birde benim okuduklarım zaten bende var olandır.bu açıdan baktığımızda bu şiirleri okumuş bir insan olarak belki benim için yeni bir şey olmaz ancak,önemli olan bu şiirlerle tanışamamış insanlara tanıtmaktır önemli olan. mustafa kemallerin tükenip,tükenmeyeceğine gelince.bu şiirleri okuyan arkadaşlardan kaç kişi acaba şu mustafa kemalleri tükenmeyen ülke yönetiminin,sistemim ahmet telli'ye elektrik,falaka,soğuk su dahil tam 90 gün boyunca düşüncelerinden dolayı işkence yaptığını kaç kişi biliyor?bilmeyen varsa onuda açıklayım,peki daha mustafa kemal hayattayken dünyanın en büyük şairi nazım hikmet'in de 15 yıl cezaevinde yattığını ve bu ülkede(kemalizmle yönetilen ülkede yani) sayısız soruşturma ve sorgudan geçtiğini kaç kişi biliyor.ben kemalist değilim ve dünyada bir çok burjuva devlet adamı var,tamamı düşünsel olarak benim için bitmiştir.konunun bu boyutu yani''mustafa kemaller tükenmez'' ibaresi,benimle ilgili olmadığı için açıkçası beni hiçbir şekilde ilgilendirmiyor ve tükenirmi?yoksa tükenmezmi onuda zaman gösterir. puduhepa 02.10.2006, 23:15 'Şiir yaşamak ve yaşatmaktır bir büyüyü,anlatmaktır doğru bildiği güzel gördüğü,iyi bulduğu öyküyü.İnsanları monotonluktan kurtarmak gökkuşağının renkleriyle tanıştırmak,güzelliğe alıştırmak,sevgiyle uçurmaktır,diğer insanlarla buluşturmak,yeteneğini becerisini konuşturmaktır.Okuyanları çiçek bahçesinde gezdirmek,yaşamanın güzel olduğunu sezdirmektir.' sevgili Garcia'nın da dediği gibi bilgi ve beğeniler paylaşıldıkça güzelleşecektir.sevdiğim ve beğendiğim şiirleri insanlarla paylaşmanın tadını başka ne verebilir ki???? garcia 13.10.2006, 21:04 YOKSA BEN ÖLMEK YERİNE "DURUM ŞİİRLERİ"Mİ YAZSAM 1 İhanetler silsilesinden geçtim Ne aşk, ne arabesk sevgilim Ben gerçekten kederdeyim 2 Mart yine soğuk geçti, uzadı sakallarım Düşman gibi bilinen tarafların ortasında şaşırıp kaldım (Eski yoldaşlarım, Yargısız infaz timleri, Ve bir de kirletilen doğanın sayrılık melekleri Üçlü bir ölüm çaprazına aldılar beni...) 3 Ne zaman düşünsem aynı Ne zaman üşürsem yağmur yağar Yoksullar koşar sokakta, Şimşek üstüne yıldırım, Yıldırım üstüne şimşek iner başıma 4 Sokaklar umutsuz dolaşılmıyor Şiir desen işsiz ve aç yazılmıyor (Bozkırda da öyleydi Yalnız kaldığımda İki dağ arasında aç ve umarsız Sular beni çekerdi Orda; kille yıkanırdım başıboş akan kül nehrinde Dorukları kimin için boyardım şehvetin kızıllığına Belli değil sevgilim; Ben neleri sevmişim, kimlere bağlanmışım bilir miyim Şimdi ama, tek şey varsa bildiğim; Ormandaki kuşlarına aşıktım, Tıpkı tutkunlara edilen ihanetler gibi, Baharlarına doyamadan ayrıldım Bütün ömrüm Ufkun o tatlı renkleri altında geçecek sanmıştım...) 5 Uzun yıllar bu şehirde İşsizlikle iş arasında gidip geldim, Cebim para görmedi, Hangi sofraya baktıysam, Gözüme emeğin teri kaçtı, yememe gerek kalmadı Hangi özneye bağlandıysam Sonunda öteki eliyle beni tokatladı, Açtığım musluklar Yüzüme çarpacak bir yudum su akıtmadı... (Geçtiği yollardan sadece toz çıkarırdı araçlar Şimdi yağmurda bile koku var; Mıncıdı çöp, mıncıdı toprak, mıncıdı beton yığınlar) Evler sokaklar küçüldükçe insanlar iyice domuzlaştı Okullar paralandıkça medreseler mantar gibi çoğaldı İşportaya düşmüş bir mal gibi Caddelere serer oldum kıldığım bütün namazları 6 Dedim ya şiir Umutsuzken yazılmıyor sevgilim (Kitaplara bakarken Beyoğlu sahaflarında Müslüman bir matbaacı Abi gel hele, gel otur dedi Sanki benden yüz yıl önce doğmuş gibi; Biz seni tanırız, yetmedi mi kitaba verdiğin para Sen işçi değil efendi olacak adamdın ama... Madem ehli İslamız Madem birbirimize yardım için varız, dedi, Ve benzeri bir sürü kocakarı öğüdünden sonra; Sigortasız bir şapka geçirdi başıma. Aslında şapka mıydı geçirdiği, kazık mı belli değil, Belli olan tek şey varsa sevgilim, geceyi gündüze kararacağım Ve örtüldüğüm bu çöplüğün altında Sonuna kadar senin için çırpınacağım...) Sevgilim, Ah benim yanlışlarım yüzünden, asyada Ölümünü bile örgütleyip öyle örten sevgilim Keşke ölmeseydin, keşke ölmeseydin Sevgilim bu yaştan sonra gulyabani Bukalemun ve hayalet gibi Nasıl gezersin bu şehri, nasıl gezerim... 7 Çekin üstümden, bütün ışıkları çekin Yönümü saptayamıyorum öğle vaktinde bile Güneş değil batışa sürüklenen benim Karanlık bir hücreye hapsedin beni Orda Işıkla gölgeyi karıştırıp Resimle yapmalıyım bir zaman Karda izi okunmayan giz'li bir ceren Ve sokak fırtınalarında uçmayacak kadar (Belki bir yer altı kayası gibi) ağır olmalı resimdeki kadınım Olmazsa simler çekmeliyim üstüme Bütün aşıklar öldü, bütün aşklar kirlendi madem Aşksız ve kadınsız Gebermeliyim bu şehirde Sabah şebnemi kadar kısa olmalı hikayem Kürdistan'da kirletilen masum aşiret kızı Ve dağda düşmüş bir gerillanın kesilmiş hızı gibi Benliğinizi sarıp, iliklerinize kadar titretmeli sizi Su istedi, toprak istedi deyin, kurumuş çiçeklerine Bir kuyu açabilseydi, Bir kova, çıkrık olabilseydi Sorabilseydi kuyunun başına gelen herkese Sorabilseydi Mutluluk taşırdı onu bizlere... 8 Ne kadar düşünsem aynı Ne zaman üşürsem yağmur yağar Yolum değilse bile sevgilim Benim sonum belli Sevginin ince tülüyle sarmadıkça ben seni (sen beni) Yine kana düşerim hiç yoktan Yine davalar açılır aleyhimde... Soysal EKİNCİ dip not:bu alıntıyı yaparken sevgili soysal ekinci'yi saygıyla anıyorum.ömrünün önemli bir kısmını cezaevinde onurluca direnerek geçirdikten sonra serbest kalıdığı zaman,insan ilişkilerindeki gördüğü rezilliğe,yozlaşmaya dayanamayarak intihar et(tiril)miştir. garcia 18.11.2006, 23:19 Biz Neden Başkalarını Sevemiyoruz Gümüşün ustalarını bitirdik Ahşap konakların oymalı dolapların Üzümün camın kesme taşın ustalarını... Akik kehribar yakut ve lal İşleyip incecik dünyayı parmaklarıyla Hantal düzlüğümüze köpük köpük Pencereler açan ustalarını Işığın, sevginin ve iyiliğin Bitirdik bir bir hünerleriyle boğarak... Uçurumların türküsünde şimdi sıra Dorukların karında, çimenlerin sütünde... Fırat'ı yasaklayıp Dicle'yi susturarak Tütün peynir yün ve pirinci Gömerek ağır toplarla toprağa; Kıl cecim savatlı düş rüzgârlı poşu Bin yıldır kendi yurdunda konuk Bin yıldır göçer iki zulüm arasında Akıl almaz bir yaşama ustası Koca bir halkta şimdi sıra... Narcissusun aynasında yalnız kendi suretimiz Biz neden başkalarını sevemiyoruz... Şükrü Erbaş garcia 18.11.2006, 23:44 Anlıyor musun… Zaman buldukça uğra Tek neşem bu benim Beklemek ve bulmakla yaşadığım Dili tutulmuş bu şaşkın sevinç. Eşyalar geri çekiliyor sen gelince Bir ayrıntı gibi içinde kaybolduğum Sığ ilişkileri günlerin Geri çekiliyor, dudaklarıma kadar Yükselen sıkıntı suları Tutunup kirpiklerinin ışığına Mavi bir kıyıya çıkıyorum Kurtuluyorum boğulmaktan. Aldığım soluğu duyuyorum, varlığımı Dünyanın benim için de var olduğunu. Gülümseyen ve bağışlayan Bir genişliğe dönüyor içimdeki keder Dumanı kalkmış karlı bir dağ gibi Açılıp aydınlanıyorum güneşinle İnanıyorum yeniden sevgiye ve güzelliğe. Aralarından ilgisiz geçtiğim insanlar -Telaşlı, dalgın, uzak- Daha bir dost görünüyor, daha bir sıcak İçlerinden biri olduğumu duyuyorum İyi gözle bakabiliyorum herşeye Gelişin hayata bağlıyor beni Anlıyor musun Zaman yarat ve uğra.. Şükrü Erbaş garcia 18.11.2006, 23:46 Aynı Yürek Lekesi Babam gelirdi ve akşam olurdu. Bahçedeki akasya ağacı günboyu biriktirdiği kuşları birer hayal topu olarak uzatırdı yatağımıza. Siyah-beyaz bir fotoğraf gibi gelirdi babam. Kamyonlar hep geceleri, hep uzaklara giderdi. Ben o zamanlar bütün babaları susar sanırdım. Yalnızca gaz lambasıyla konuşan bir diş gıcırtısıydı babam. Kapılar titreyerek açılır, titreyerek kapanırdı. Tanrıyı ve uzun konuşanları sevmezdi hiç. Babamdan yapılmış bir korkuydu dünya. Ben o zamanlar yalnızlığı gece sanırdım. Ne kadar susarsa o kadar terlerdi. Boncuk bocuk döktüğü ter, hep uzağından geçen kadınların içinde göveren gözleri miydi? Babam en çok kışa yakışırdı. Bütün oyunlarımız başkalarının evlerine bir güzellemeydi. Annem babamın günahları için bir namaz yumağı hâlâ. Ey penceresi dışarıya açık, içeriye kapalı evler... Babam neden yalnızca içince güzeldi. Şimdi beş ayrı evde aynı yürek lekesi süt kokularına yayılıp duruyor. Babam on altı yıldır ölüme saçmalığını anlatıyor... Şükrü Erbaş garcia 19.11.2006, 22:03 Tutuşmak Üzere Yeniden Sızıyor sessizce kendi derinine Çıkışını bulamayan sular. İnsan aynı türküyü aynı içtenlikle Söyleyemiyor ki uzun zaman Böyle karşılıksız yankısız Değişiyor usul usul eski duygular. Biliyor musun kalbim artık Bir kuş gibi çırpınarak pencere önlerinde Titrek kanatlarıyla umudun Düşmüyor bekleyişin hayal camlarına Gelmene yakın saatlerde. Hayat dolduruyor hey boşluğu kendince Bir başka başlangıçla Tutuşmak üzere yeniden Pembe üflemeleriyle bir ince soluğun Soğuyor acılar bile.. Şükrü Erbaş garcia 19.11.2006, 22:16 Ve Güz Geldi Ömür Hanım Ve güz geldi Ömür Hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı, yüzüm ömrümün atlası, düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür Hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür Hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış. Böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür Hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür Hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise, bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, dar çevre Yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir ben'e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür Hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, ömür Hanım, şiiridir beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür Hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinden olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten hele de güncel ve kof her zaman iyidir, düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile, bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz. Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak... Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir, ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, ağız dil vermez geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğne ucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür Hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyunu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür Hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür Hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan garip bir gülümsemeyle yüzümde, incelik adına ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlarla çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür Hanım? Şükrü Erbaş dip not:bu düz yazı şeklinde yazılmış olan şiir çok şey anlatıyor. şahsen ben kendimden çok şey buldum.şükrü erbaş hocanın yüreğine sağlık.zaten şair olmak bence, bütün yağmurları sırtlanıp herkesin yerine birazcık ıslanmaktır. duygu_m 19.11.2006, 22:41 Burada yağmur yağıyor ama sen Şemsiyeni almadan gel yine de Özletiyor bu çılgın sağanak seni Sırılsıklam özletiyor biliyor musun çok güzel gerçekten emeğinize sağlık. garcia 19.11.2006, 23:01 Pervarili Bulutlar Tenini sınar bir ustura ince ince sızar kan. Bir tren sisleri yara yara geceyi çizer raylara. Bir adam, kapılmış da pervarili bir buluta, gider kendi kendine, kendi kentine; adamı orada unutmuşlar... Üşütürken ömrümüz rengini paslı yalnızlıklarda, kime baksam yanlış hayatlarda hep alabora. Sana baksam, bir Malatya kaysısı gibi unutulmuş dalında. Her vagon bir trene kapılmak rüyasında; vagonları orada unutmuşlar... Her sevda yanılgıda, her menzil bir ıskarta. Herkes bir yer açmış kendi uçurumuna… Yaşanır mı böyle şekilsiz, böyle kimsesiz, sessiz, böyle limansız, böyle imlâsız, yârsız; sevgiyi sularda unutmuşlar... Biz yenildik... Daha çok yenecekler! Mağlup olmak artık soyluluğumuz. Pervarili bulutlar bunu bilmeyecekler. Böyle pusatsız, böyle şarkısız, aşksız; beni burada unutmuşlar... Acımamışlar... Hiç acımamışlar. Ne bulut bırakmışlar ne çocuk, ne bahar bırakmışlar ne yolculuk. Bunu bildikçe üstlendim cinnetimi; zulmü yurdumda unutmuşlar... Sen şimdi buruşmuş ayrılıklarda, şimdi lime lime yoksulluklarda, kalbindeki güllerin tozunu alıyorsun. Sen, başın dimdik geçerken acılardan, sabrın dağlarını parçalıyorsun; seni orada unutmuşlar... Bizi ter içinde ayrılıklarda, bizi düzenbaz şarkılarda, bizi günlerin çökmüş avurtlarında, sökülmüş uykularda. Trenler sisleri yara yara geceyi çizerken raylara, ilkyazların kapısında bizi kar boranlarda, unutmuşlar... Böyle limansız, böyle imlâsız, yârsız, böyle zulasız, böyle şarkısız, sazsız; seni orada, beni burada! Öyle hasret bir dokunuşa… Unutmuşlar... Unutmuşlar! Bu şehirlerin rezil uğultusunda, biz yenildik...Daha çok yenecekler. Mağlup olmak artık soyluluğumuz. Pervarili bulutlar bunu bilmeyecekler. Pervarili bulutlar bunu bilmeyecekler... Yılmaz Odabaşı garcia 19.11.2006, 23:07 Senin İçin “Her yerde bırakıp gittin beni gözlerinle düşlerin yüreğiyle bırakıp gittin beni, yarım kalmış bir cümle gibi bırakıp gittin, gelişigüzel bir nesne, bir iskemle gibi, yazla birlikte biten kısa bir tatil, çekmecede bir kart gibi bırakıp gittin...” -L.Aragon- Senin için yaz, hep aynı bulutlarla geliyor. Gönlüne sokulan yeşiller sararıyor ve yazgısı iklimlerin hep daracık pencerende kalıyor... Senin için şu upuzun sokaklardaki daracık bahçelerde kısacık güller oturuyor; sahillerde takalar, şehirlerde kışkırtıcı sevinçler dolaşıyor... senin için yalnızlık, kalbine kırbacıyla giriyor eski güftelerin sözleri birden ayaklanıyor... Senin için odalar, sofalar utanıyor; o saat bulvarlara serseri yağmurlar yağıyor… Yağıyor… Sen eskiyen bedenini kederle ovuşturuyorsun; sen şehrin dinmez uğultusunda geceye şarkılar söylüyorsun... Senin için yoksul ve mahcup evlerde fokurdayan demliklerin buğusu gözlerine düşüyor; anılar defter sayfalarında kurutulmuş çiçekler gibi susuyor… Susuyor! Senin için terk edilmiş bir adam şimdi şiirler yazıyor; göğsünde yerin bomboş duruyor… /Herkes seçti adamını ey kadın Herkes sana bıraktı yalnızlığını! / Senin için sensiz her günümü bir yüzyılla saydım, yeni bir yangına milat var artık; düştü tetiği yüreğimin yığıldım kaldım... Yılmaz Odabaşı garcia 19.11.2006, 23:08 Notaları Kurşunlanmış Bir Şarkıdır Yalnızlık “Le Bruyere, bir yerlerde, ‘yalnız olmamak gibi büyük bir mutsuzluk! ’ der. Kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki.Bir başka bilge, yanılmıyorsam Pascal da, ‘neredeyse bütün dertler odamızda kalmayı bilmememizden geliyor başımıza’ der; böylece, içekapanış hücresinde, mutluluğu devinmede, bir de yüzyılımızın deyimiyle kardeşcil diye adlandırılabileceğimiz bir fuhuşta arayanları getirir usumuza.” -Baudelaire- Yalnızlığın Atlası: I Hayat, çarpar ya ağırlığını camlarına evlerin, ışıklara aldanmayın, evler de yalnızlıktır, evler de...Siz çekersiniz gece büyür, gece çeker de bazen siz küçülürsünüz; geceler yalnızlıktır... Yalnızlığın tablosunu çizer ufukta biri, atlasını yalnızlığın uzak sularda bir gemici; birileri sınırlar koyar, haritalar basar biri… Oysa harita basan bütün matbaalar suçlu, bütün silgiler yalancıdır.Haritalar yalnızlıktır... Kaç bin ışık yıl uzağız belki de en uygar gezegene. Ay tutulur- sa ay orda bir yalnızlıktır. Yalnızlıktır emzirdiğimiz göz göre göre... II Yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak. Biz yine de çiçekleri sulamayı unutmayalım, ama yalnızlığımız çiçeklere de kalmaya- cak...Bu gezegen her gün milyonlarca ton ağırlaşıyor; her gün aşksız, azıksız azalıyoruz. Azalıyoruz, çoğalıyoruz; ikisini birlikte tartsak azlığımız çok gelecek. Yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak! Bunu bilmek için kutsal kitaplara gerek yok; işte hiç de kutsanmayan bir kitap bile bunu söylü- yorsa, inanın, yalnızlığımız kitaplara da sığmayacak. III Bir ölüdenizdir yalnızlık... Bir çınarın upuzun gölgesidir çınar boylu yalnızlık. Atlasına akbabalar, haramiler tüner de kendi olmakta diretir yine... IV Her insanda birden doğan, ama can çekişip ölemeyen yalnızlık. Herkes bir evrede anlar bunu; kimileri de menapozlarda, antropozlarda, bir gözaltında, uzun bir yolculukta ya da. Dal değil, köktür yalnızlık; kurumuş olmalıdır ve bir daha yeşermez… V Okyanuslar analarıdır denizlerin; gökyüzünün anası yok: Gökyüzü yalnızlıktır. Kurt dağında, kuzu sürüsünde, çoban kavalında yalnız.Kalabalık, kabarık verirsin kavgalarını; bin yumruğun tek olup göğe doğrulduğu günlerde de, akşam, dönerken evine filen kadarsın... Yazıyorsan, duyarlığınla yalnızsın kendi derininde; duyarlığınla suya ya- zılan sözlerle... En az yalnızlık çeken şairlerdir yine de; bölüşürler seslerini bir- lerle, ikilerle, beşlerle, ama beşlerle... VI O, sevgiyi kendi için istiyor; sevgisiyle yalnız.Onu değil, ben sevgimi seviyorum, sevgimle yalnız...Yalnızlığı deşiyorum yapayalnız, yapayalnız! Sonra bölüyor, bölüşüyor, topluyor, çarpıyor ve çıkarıp giysilerimizi birer birer sevişiyoruz; susup kalıyoruz belki, çekip gidiyoruz, ama geride kalanın adını yalnızlık koymaktan neden ürküyoruz? İşte kadınlar da, erkekler de doymaz uzuvlarıyla birer yalnızlıktır...Do- ğasının insana ihanetidir yalnızlık; özünde yaşamın da, ölümün de birer ihanet olduğunu kavradığımızda sorun yok... VII Tek kişilik kalabalıktır aşk. Aşk tek kişiliktir; ikinci kişiye bilet yoktur. Kendinin yayasıdır aşkta ikinci kişi, kendinin mayası; herkes kendi sevgisini sever... Aşk nedir İncil’e göre? Nedir Tevrat’a, Zebur’a, Kur’ân’a göre? Bu kitaplardaki aşklar, küfürler neyin rengine göre? İnsandır, insan aslolan: İnsana göre! Bir bedeni o kıyısızlığa bırakma saati geldiğinde gitmek bir yalnızlıktır. Bütün gitmeler yalnızlıktır kalmaya göre... VIII Sevginin ve cesaretin cesetleriyle günler ağır ve kirli, tortusunu bırakırken ömrümüze; günler düşlerimize, özlemlerimize... Uzaklığın şakağında kaç namlu kim bilir yakın olmasın diye? Sonra biz, burada uçurumlara teslim gençliğimizle... IX En rezil parayla insan arasındaki yalnızlıktır; hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir aşk, hiçbir kitap bu yalnızlığın kurallarını bozamıyor.Bu da bir yalnızlıktır... X “Yalnızlık bir yağmura benzer...” Yağmurdan önce biz, bütün çılgınlıkları bir bir bölüştük. Bir bir türküleri, telaşlı koşuşları; silahları, tabuları, ayrılıkları; çoğaltıp yalnızlığı-mızı feodal tekkelerde, ellerimizin üzerinde bir el bile yokken bölüştük vuruşları.Sonrası geceydi ve yalnızdık çoğalttık susuşları... Yağmura yakalandığımız gece- ye çarptık; geceye hiçbir şey olmadı. Ama biz paramparçaydık ve hayat gaspetti o vakur duruşları... XI Hâlâ dağların üstünde, zambakların içinde işte şu hayat; destan ve yalnız hayat! Yalnızlığa halay halay ellerim; kırılası, kırılası ellerim! Benim ellerim, yuh ellerim, şair ellerim... Kalemini silahıyla koruyan; kalemi de, silahı da yalnız ellerim! “Yalnızlık bir yağmura benzer.” Yağmurlarda sırılsıklam ellerim... XII Daha birileri bir yerlerde yaralardan söz ediyor; sonra binlerce ses o bir sesin üstüne, belki de yüzbinlerce... Ama kime anlatılır ki yara, orada yara olarak yalnız.Yarayı anlatan, anlatırken; yara ise orada yara olarak yalnız. Destan ve yalnızdır hayat kırılası ellerim. Herkes kendine göre bir yalnızlıktır... XIII İyi ki doğmadınız hiç doğmayanlar ya da doğması olasılık kalanlar. Doğarken, biz de spermdeki olasılık kadardık; o olasılıkla doğmak veya doğmamak üzere yalnızdık. Şimdi yaşamak ve ölmek hâlâ bir olasılıktır. Hep mengenede, kederde en çok da yaşamak bir olasılıktır.Sevişmek ey, yaşamak bir olasılıktır… XIV Yalnızlığı sevişirken eksiltiyor, eskitiyor ve eskiyoruz... Seviştiğim gece emzirdiğim gecedir. Özümü katarım ona. Geceyi kanatırım, gece beni kanatır. Geceyi kanatırız, gece bizi kanatır. Geceler insanlığımız, insanlığımız yalnızlıktır... XV Giderek insanlaşıyor, uygarlaşıyor ve insansızlaşıyoruz... “Görgü tanıklarının ifadelerine göre”: Dağınık yüzü günlerin ter ve keder içinde; zanlıları her sabah o resmi geçitlerde... İşte hayatlarımız intiharların ve cesaretlerin sustuğu yerde; hayatları- mız diğer hayatların da cesetleriyle...Hayatlarımızda kimselerin bilmediği yalnızlıklar; ama kimseler bilse de, bilmese de yalnızlık var ey bütün yal- nızlıklar! XVI Şimdi travestiler kalçalarında ve slikon göğüslerinde biriken yorgunlukla Dante’nin “İlahi Komedya”sını konuşuyorler sperm kokan duvarlarla...O yır- tık, yamalı ve yaralı sevgilerden, o kaypak sevgililerden, servetlerden geride hep namuslu bir orospum oldu benim de; tünediler yalnızlığıma hüzünlü bir yüzle o gecelerde...Sonra günlerin de üzerinde bir hayat; sürgit yoğunlukların, yorgunlukların, öfkelerin üstünde. XVII Şimdi güzel bir deniz karşımda; korkunç çırpıntılı, dehşetli mavi bir deniz tutmuş da bir ucundan b(akıyor) uzaklara... Uzak, uzaklığında, ben kendi yakınlığımda yalnızım; ortalarda olsam da ortalı yalnızlıktır… XVIII Böyle yakın uzaklıklarda hep yalnızlıklar ve “yalnız değiliz” derken de yalnız! İşte cesetler ve cesaretler içinde aynadaki suretimi tuzla buz ediyorum; keder ırmakları akıyor ortasından...Birden bir kırlangıç sürüsü kanat çırpıyor uzaklara; yollara ve yolculara bakıyorum da, şarkıların kırık dökük notaları saçılmış sokaklara. Herkes kendine göre bir şarkıyı tutturmuş yangınlar orta- sında! /Y a n g ı n l a r o r t a s ı n d a n o t a l a r ı k u r ş u n l a n m ı ş b i r ş a r k ı d ı r y a l n ı z l ı k.../ Yılmaz Odabaşı suyunsesi 20.11.2006, 05:33 Arkadaşlar, şiirlerin hepsi birbirinden çok güzeldi inanınki geri dönüp tekrar okudum. hele içlerinde biri vardıki yüreğimi titretip boğazımı düğümletip gözlerime yağmaya hazır bir bulut indirdi. Yılmaz Odabaşının şu şiiri. Yüzünü aradım geçtim. Önce kuşları vurdular orada paramparça parçaları bir yana;birbir savruldu yangınların ortasına kanatlarıda! ben soluk soluğa dışardayım seni buldum...seni buldum ya bu kez seni vurdular orada seni! sevgili garcıa, (kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık ) şiirini iki kez yazmana rağmen severk okudum Arkadaşlar şiirleri kitaplikta değilde bizimle paylaştığınız için hepinize teşekkür ederim.şiirler paylaşıldıkça güzeldir. suyunsesi 29.11.2006, 21:35 Gülüşün eklenir kimliğime Gün biter gülüşün kalır bende anılar gibi sürüklenir bulutlar Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır yarım kalan bir şiir belki de Aykırı anlamlar arayıp durma güz bitip sular köpürür de kapanmaz gülüşünün açtığı yara uçurum olur zaman her gece Her gece yeni bir savaş baslar acı ses olur, ses deli yağmur Sığındığım her yer adınla anılır ben girerim sokağı devriyeler basar Bir de gülüşün eklenir kimliğime. Ahmet Telli slush 29.11.2006, 23:41 Ahmet Tellinin bu şiiri Tolga Çandarın solistliğini yaptığı Çağdaş Türkü tarafından bestelenmiştir hatta albümlerine isim olarak verilmiştir... Bekle beni küçüğüm umudu karartmadan sevinci yitirmeden bekle döneceğim bir gün elbet bekle beni Bahar geldiğinde kırlara çıkacaksın dizboyu otlar üstünde koş koşabildiğince ve sakın yitirme neşeyi Kırların sessizliğinde yüreğinin sesini dinle ve orada benim için küçücük bir yer ayır ve bekle beni küçüğüm Doğa pervasızdır biraz bakarsın en olmaz yerde masmavi bir su fışkırır ve suyun ışıldayan göğsünde sevincin nilüferleri Bahar şaşırtmasın seni sırtüstü uzan bir gölgeye suların, kuşların sesini dinle ve bekle beni orada döneceğim küçüğüm Mapusane türküleri hüzünlüdür biraz belki her dinleyişinde yüreğin burkulmakta için sızlamaktadır Ama acılara alışılmaz birşeyler var değişecek birşeyler var değiştirmemiz gereken önce acılardan başlanacak Beş on yıl dediğin pek kolay geçmeyebilir üstelik bu savaş bu kahredici kıyım bitmeyebilir daha uzun süre Ama sen sahip çıkarak yaşama ve sevince bekle beni küçüğüm acılar bitecek bir gün sevgiler çiçek açacak Mapusane türküleri hüzünlüyse de biraz yüreğin burkulmasın için sızlamasın sakın ve bekle beni küçüğüm Kış kıyamet bir gün bakarsın çıkıp gelmişim varsın azgınlaşsın tipi ve uğuldayadursun dışardaki rüzgâr Sakın şaşırma küçüğüm üşümüş bir serçe gibi titremesin ellerin apansız çıkıp geleceğim kış kıyamet de olsa bir gün Uğuldayan bu rüzgâr bu delice yağan kar ürkütmesin seni direnmektir artık bekleyişin öbür adı Sen türküler söyle ve gülümse küçüğüm çünkü sesinin ırmağıyla yeşerecek hasretin bozkırları Bekle beni küçüğüm umudu karartmadan sevinci yitirmeden bekle döneceğim bir gün elbet bekle beni küçüğüm Ahmet Telli slush 29.11.2006, 23:58 Bir Ayrılık hikayesi, Tanıdıkça seviyor, sevdikçe tanıyordum seni Soğuk gecelerime sıcak bir merhaba, Boş geçen ömrüme bir anlamdın… Buldum diyordum! Sonunda buldum… Bana benden yakın, benden öte bir şeydin Ne konuşmaya gerek vardı ne anlatmaya. Gözlerimiz konuşuyor gönlümüz dinliyordu. Anlaşılmak ne güzel şeymiş, bilmiyordum… Ömrümce özlemini çekmiştim oysa Öyle ani girdin ki hayatıma Birden bire, bilmeden, istemeden.. Fırtına gibi yaktın yıktın her şeyi Ne ideallerim kaldı geriye, ne prensiplerim… Oysa yasaktın bana Benim sana yasak olduğum gibi… Nereye baksam Ne düşünsem Ne yapsam her an aklımdaydın. Bilmiyorum rüyalarıma da girdin mi Hatırlamam rüyalarımı Ama her sabah uyandığımda İlk aklıma gelen yine sen oluyordun. Gönülden bir günaydın gönderiyordum sana Gönülden… Taptaze, Sıcacık Buram buram Aşk kokan Üşümüş gönlünü ısıtsın diye. Sende üşüyordun yalnızlıktan, Anlaşılamamaktan kahroluyordun Bir şeyleri anlatabilmek için Kelimelerle boğuşmak sanada zul geliyordu. Kendini anlatmaya çalışmak kahrediyordu Neden ben anlatmak zorunda kalıyor ki diyordun. Neden onlar anlamıyorlar… Neden… İşte kadınım Böyle bir anda girdin hayatıma Yıllardır özlemimdin, idealimdin. İnanmıyordum artık varlığına idealimdeki kadının. İmkansız diyordum. Benim gibi bir aptal daha olamaz hayatta. Benim kadar garip Benim kaday yalnız Benim kadar hiçkimse… Başkaları uğruna kendini feda edecek, Onların mutluluğu için kendini hiçe sayacak Başka bir aptal daha olamaz dünyada. Ne yazık ki varmış!.. Güzel geçen bir kaç ayın sonunda Geldiğin gibi gittin, yakıp yıkarak.. Dağ gibi bir adamı yerle bir ederek. Başkalarının mutluluğu için Kurban ettin kendini ve beni. Düşünmedin hiç sevgimizi. Düşünmedin beni. Çünkü ben sendim Ve sen kendini düşünmezdin… Fahrettin PETRİÇLİ gulguselı 30.11.2006, 12:14 AĞULU BİR HÜZÜN Beklenmedik bir anda terk edilmişsindir bütün sevdiklerince Suçlamak istemesende hiç kimseyi üzünçle yanmakta yüzün Adını bile koyamadığın bir boğunç dolmakta şimdi yüreğine Ve usulca ağmaktadır gözlerinin peteğine ağulu bir hüzün... AHMET TELLİ gulguselı 30.11.2006, 12:17 Seni Düşünmek Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey, dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey... Fakat artık ümit yetmiyor bana, ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum... Nazım Hikmet Ran gulguselı 30.11.2006, 12:23 AKARSUYA BIRAKILAN MEKTUP incecikti gül dalıydı dokunsam kırılacaktı dokunmadım kurudu gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını neden akşam oluyorum tren kalkınca kırlangıçlar birdenbire çekip gidince mendiller sallanınca neden tıkanıyorum öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki az önceki çiçekler nasıl da diken diken gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik bitti o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz günler devlet alacağı, yıllar bir kadehcik buzlu rakı oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç Hasan HÜSEYİN suyunsesi 30.11.2006, 12:54 Akarsuya bırakılan mektup Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç Ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını Neden akşam oluyorum tren kalkınca Kırlangıçlar birdenbire çekip gidince Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum Öyle çok acımasız ki, öyle birdenbire ki Hasan Hüseyin Korkmazgil suyunsesi 30.11.2006, 13:21 Yüreğim sızladığı zaman Yüreğim sızladığı zaman Gece yarılarından sonra,şafaktan önce Bilmediğim bir istasyondan,bilmediğim bir müzik geliyor kulağıma: Uzak vahşi Karanlık... Gece denizleri gibi bir müzik, Batık gemilerli gece denizleri gibi bir müzik, Çağırıyor,çağırıyor beni durmadan Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim. Yüreğim sızladığı zaman Duvarları banka afişli çok eski bir şehrin Cumhuriyet Caddesi'nde iki tüfek bir kelepçe, Tüfekler garip garip Kelepçe garip... Öyle beter Öyle çamur Bir yaprak döne yuvarlana, Bir akarsu bata çıka... Koşuyor koşuyor bir kadın kelepçenin ardından Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim. Yüreğim sızladığı zaman Bir kara tank çıkıyor bir ağıttan,bir filmden,bir savaş romanından çıkıp yürüyor sevgilerin,özlemlerin üzerinden. Aşkların,umutların,oyuncakların,küçük emeklerin,büyük kaygıların üzerinden geçip gidiyor Hasan Hüseyin Korkmazgil suyunsesi 04.12.2006, 20:38 YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır Kopmaz kökler salmaktır oraya Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına İnsan balıklama dalmalı içine hayatın Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana. ATAOL BEHRAMOĞLU suyunsesi 06.12.2006, 19:06 Beni Tutmayın Yağmurlu ve upuzun bir yolu düşe kalka yürümeye çalıştım. Ve inanılamayacak kadar duygusal bir geçmişimiz oldu seninle. Üstelik biz bunu bir ömür boyu sürüp gider sanmıştık. Beni tutma öyle sahnelere gelemem, beni tutma çok kötü yanılırsın. Yıllardır öyle biriktim, öyle gerildim ki,topyekün boşalır toz olur dağılırsın. Sen benim en ince dilimde türkümü çaldın Sen benim en ücra duygularımı talan ederek beslendin Her şeyin merkezi sendin ve her şey senin etrafında dönerdi. Bar köşelerinde tükenip kaldırımlarda ararken kendimi, Gelip sana sığınırdım.,umutlarım bir kez daha sönerdi. Beni tutma şantajlara boyun eğmem. Beni tutma hırsımdan çatlarım. Yıllardır öyle sabrettim öyle doldum ki, Şimdi yanardağlar gibi birden patlarım. Bir yavru serçe hayata bağlanır gibi ağzım açık bağlandım sana, Bir topal karınca yuvasına yaklaşır gibi, titredim ve heyecanlandım, Bu akşam çekip gitme adına bütün ömrümü ve seni sildim. Bir tuhaf senaryoydu ve bu senaryoda zavallı bir figürandın sadece, anlatamam Kumlara yazılmış sözcükler kadar kısacıktı ümidim. Ve anladım ki bir takım şeyleri ben ilk dalgada yitirmişim. Beni tutma ben senin dizlerine çökemem Beni tutma ellerinde kalırım, kırılırım Yıllardır öyle daraldım öyle bunaldım ki; Şimdi bir saniye bile oyalarsan çıldırırım. SEN, kalbimi emanet edecek kadar güvendiğim, dost bildiğim. SEN, bir lokmayı bile hazmedemeyip birlikte yediğim. Yatalak olsan altına yapsan bile iğrenmeden, alırdım dediğin Bu nasıl insanlıkmış, bu nasıl arkadaşlıkmış, bu nasıl vefaymış Bu nasıl acıymış **** bu nasıl vicdansızlık, bu nasıl cefa Beni tutma gazabım yakar ellerini, beni tutma hurdahaş olursun. Yıllardır öyle kırıldım, öyle küstüm ki,bir ah ederim kaskatı kesilir taş olursun. Ben şimdi gözüne sokuyorum dünyaya,ama sen körsün ısrarla görmüyorsun Ben şimdi beynine sokuyorum hayatı, bir türlü algılamak istemiyorsun. Hala o aptal köşende oturup, beni öngörülerinle yargılamak ne kolaymış. Peki! gördüklerimi gördün, yaşadıklarımı yaşadın mı SEN! Peki devrik heykellerin önünde düşsüz yanılgıları o yüce gururlarıyla , Yoksul fakat dürüst bir mızrak gibi dimdik duranların acısını yaşadın mı SEN! Beni tutma gömleğim kan içinde, beni tutma darmadağın olursun Yıllardır öyle çok yedim öyle çok doydum ki Şimdi bir tükürürüm kaskatı olur rezil olursun Ey kir içinde yüzenler, herkesin atına binenler Ey sürünenler, ey bölenler, bölünenler, Herkesi birbirine düşürüp, sinsice sevinenler Ey gençliğimi harcayanlar, ey kağıttan kaplanlar, zavallı sıçanlar. Ey ciğeri beş para etmezler, ey sıkıyı gördü mü fellik fellik kaçanlar Ey darbe kaçkınları, orta yolcular, dönekler, sümüklü böcekler Ey ispiyoncular, bozguncular, medya çömezleri yüzü yırtılmış köçekler, ibneler Beni tutmayın **** burama geldi dayandı. Beni tutmayın bozarım bu kirli numaranızı Yıllardır öyle çok sömürdünüz, öyle çok kan kusturdunuz ki **** bir şarjöre diz çöktürürüm ALAYINIZI!....... Yusuf Hayaloğlu suyunsesi 09.12.2006, 21:40 DOKUNMA YANARSIN Çocukluğum çıraklıkta geçti, Kir-pas içinde. Gençliğim korsan yürüyüşlerde, mitinglerde. Hapse erken düştüm, Copla erken tanıştım, Küçük voltalardan bıktım usandım! Şimdi uçsuz bucaksız ovalarda, Adımlarımı saymadan, Geriye dönüp bakmadan, Usanmadan, bıkmadan, Deli taylar gibi koşmak istiyorum!Ve görüyorsun ki; Aşkı beceremiyorum... Beni kendi halime bırak, yavrucuğum, Ben yolumu nasıl olsa bulurum...Upuzun çayırlarda, Yalınayak koşmak istiyorum. Saçlarım rüzgâra konuk, Yüzüm dağlara dönük... Göğsümün çeperini, Ölümle sınayan esaret, Ve yüreğimi yararcasına zorlayan cesaret; Kıyasıya vuruşsun istiyorum! Koşmak... koşmak istiyorum, sevgilim Dönemezsem, affet... Firari gecelerin azmanı olmuşum, Bütün istasyonlarda afişim durur. Beni bir çocuk bile bulur... Dokunma bana, çıldırırsın! Dokunma bana, ellerin tutuşur!Koşmak istiyorum; Eksozların, molozların, Yağmaların kıyısından. Onca insafsızlıkların, Onca haksızlıkların, Manzarasızlıkların, parasızlıkların, Allahsızlıkların kıyısından... Kimseye ve hiçbir şeye değmeden, Ciğerlerimi yok edercesine koşmak istiyorum! Koşmak istiyorum; Şiirimin ve yumruğumun namusuyla... Kavgaya karışmadan, tutuklanmadan Ve küfür etmeden Kafamı kırarcasına koşmak istiyorum!.Avucunu son bir defa, Ağlamadan tutmak istiyorum; Gözlerim yüzüne küskün, Sazım sevgine suskun... Saati ayrılığa kurmuşum, Olmaz teslimiyet! Ziyan aklımı senle bozmuşum, İçerim felâket!. Kurşunlara geleyim istiyorum, Ölmek... ölmek istiyorum, sevgilim Sağ kalırsam, affet!.. Firari acıların uzmanı olmuşum, Bütün telsizlerde adım okunur; Beni bir korkak bile vurur... Dokunma bana, fişlenirsin!. Dokunma bana, sen de yanarsın!.. Yusuf HAYALOĞLU suyunsesi 16.12.2006, 02:14 GIDERSEN YIKILIR BU KENT Gidersen yikilir bu kent, kuslarda gider Bir nehir gibi susarim yüzünün deltasinda Yanlis adresteydik, kimsesizdik belki Sarisin bir saskinlik olurdu bütün isiklar Biz mi yanlizdik, durmadan yagmur yagardi Üsür müydük nar çiçekleri ürperirken Gidersen kim sular feslegenleri Kuslar nereye siginir aksam olunca Sessizligi dinliyorum simdi ve solugunu Sustugun yerde birseyler kiriliyor Bekleyis diyorum caddelere, dalip gidiyorsun Adini yaziyorum bütün otobüs duraklarina Öpüstügümüz her yer adinla aniliyor Birde seni ekliyorum sususlarima Selamsiz saygisiz yürüyelim sokaklari Belki bizimle isiklanir bütün varoslar Geriye mapushaneler kalir, pasli soguklar Adini bilmedigimiz doslar kalir yalniz Yüregimize aliriz onlari, isitiriz Gardiyan olamayiz kendi ömrümüze her aksam Gidersen kar yagar avuçlarima Bir ceylan sessizligi olur burada asklar Fiyakali isiklar yaniyor reklam panolarinda Durmadan çogaliyor faili meçhul cinayetler Ve ölü kuslar satilıyor bütün çiçekçilerde Menekseler nergisler yerine kus ölüleri Bir su sesi bir feslegen kokusu simdi uzak Yanginlari animsatiyor genç ölülere artik Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman Sis ve intihar çöküyor bütün birhanelere Bu kentin künyesi bellidir artik ve sususun Isyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim Sokul yanima sen, ellerin simsicak kalsin Devriyeler basiyor karartilmis evleri yine Gidersen yikilir bu kent kuslarda ölür Bir tufan olurum sustugun her yerde Ahmet Telli suyunsesi 02.01.2007, 00:48 YİNE DE GÜLÜMSEYEREK Ne sağnaklar görmüşüz, yarılan gökyüzünden alnımız yıldırımlarla ağmış, ne rüzgarlar çınlamış bağrımızda, coşkusundan kırılmış kaburgamız, dişlenip kayaları ne ateşler yakmışız, aşmışız ne zifir uçurumlar, yine de ürkütmeden öpmüşüz bir ceylanı gözlerinin |