seheryeli
19.06.2006, 12:00
Cumhuriyet Gazetesi Derginin 31 Temmuz 1994 tarihli bir yazı, " İran'da Kadın Olmak "
Sokaktan kovulan bir kadının , TARA'nın kaleminden ....
Kış mevsiminin kırkıncı gecesiydi. Ay ışığını arayan küçük kara balıklardık. Bu topraklarda doğmuş, bu topraklarda ölecektik. Bir başka dünya yoktu, ne de bir başka hayat. Kış mevsiminin kırkıncı gecesiydi. Vakit hızla sabaha yaklaşıyordu. Biz binlerce küçük kara balıktık, kendi sularını arayan binlerce küçük kara balık. Devrim bize özgürlüğümüzü verecekti ve biz oradan, toplumsal başkaldırıdan hareketle varacaktık kendi sularımıza.
Belki çok gençtik.kesinlikle çok yüklüydük, çok fazla özlem yüklü. Kör bir sevince kaptırmıştık kendimizi. Ansızın çiçeklenmişti bütün sokaklar, kuşlar cıvır cıvıldı içimizde. Kış ortasında bahar. Herkes öyle diyordu : Devrimin ilkbaharı!..
Hayatımızın en güzel kışıydı, öyle sanıyorduk. Yaşlılar, gençler, politik bir gruba bağlı olanlar, olmayanlar, sağ ya da sol görüş sahipleri, herkes ama herkes bir birlik aldanışı içindeydi. Özgürlük ve demokrasi talep etmiştik ve talebimizin bir rüya olmaktan çıkacağı hiç aklımıza gelmemişti o günlerde. Çok gençtik. Başarmış olmanın, zalimi devirmiş olmanın coşkusu yetiyordu bize. Sonrası mı?... Hep birlikte demokrasi içinde özgürce yaşayacaktık. Bunun ne büyük gaflet, daha doğrusu, en büyük bir aldanış olduğunu 1979 Şubatı'nı takip eden ilk beş-altı ay içinde daha iyi anlayacaktık.
Bugün tarih kitaplarında 1979 Şubat Devrimi, " İslami Devrimi " başlığı altında veriliyor. Okullarda çocuklar devrimin solcular, ılımlı sağcılar ve insanın özgürlüğüne inananlar tarafından değil de şeriat yanlısı Müslümanlar tarafından yapıldığını okuyorlar. İktidarı ele geçiren, geçiren, " tarihi yapan " olma hakkını da ele geçirmiş oluyor. Tarih kitapları ötekilerden hiç söz etmiyor. Oysa 1978'de Jale Meydanı'nda tank paletleri altında ezilenler, Tahran Üniversitesi önünde kurşunlananlar, EVİN zindanında uzun işkenceler sunucunda öldürülenler şeriatın yılmaz bekçileri değildi. Sadece " gerçek Müslümanlar " değil hepimiz öldük; özgürlük uğruna ölmeyi göze alabilecek denli yürekli olan herkes.
Korkunç bir kıyım bu. İnsanın fiziki yok edilişinden değil, devrim gibi toplumsal bir olayın gerçekleşmesinde fonksiyon sahibi olanların tarihsel işlevlerinin yok sayılmasından söz ediyorum.
Böyle bir terimin olup olmadığımızı bilmiyorum,öyle bir adlandırma yapmanın en kadar doğru olduğunu da. Ama 1979'da halk tarafından yapılan devrimden hemen sonra bir İslami Darbe yapıldı. Bir askeri darbe kadar planlı ve Şahın " Beyaz Devrimi'ne şapta çıkarttıracak denli ustaca bir " Yeşil Darbe ".
Darbe mi? Kaşı-devim mi?..Karşı-devim demek belki daha doğru. Yönetimin değişmesiyle sınırlı değildi çünkü. Bütün hayatın kontrol edilmesini, insanların özel yaşantılarına kadar uzanan bir ayrıntıda tüm bir ilişkiler sisteminin değiştirilmesini amaçlıyordu. Mollalar sadece iktidarı devralmadılar; iktidarla birlikte 2500 yıllık devlet geleneğini de devraldılar. Ve bu gelenek kendilerine bir gecede elli milyon insanı bir başka hayat tarzına alıştıramayacaklarını, değiştirmek için küçük tavizler elde etmeleri gerektiğini söylüyordu.
Tavizler... Önemsiz gibi gözüken, küçük tavizler. Her şey " bunu kabul etsem ne olur ki " denilerek verilen tavizlerle başladı. Bir farkında olmasak bile onlar bu önemsiz gibi gözüken küçük tavizlerin nasıl bir alışkanlık yaratacağını biliyorlardı. Öyle ki her bir taviz diğerine eklenecek ve sonuçta her şeyin çok eskiden beri öyle olduğuna inanan, itiraz etmeyi unutmuş insanlar alacaktır.
Evet, her şey küçük ve önemsiz gibi görünen o tavizleri vermekle başladı. 1979 Şubat'ının üzerinden yedi ay geçmiş, okullar açılmıştı. Özel okulların hepsi kapatılmış, kız ve erkek öğrenciler ayrı okullara alınmıştı. Değişikliğin bununla sınırlı olacağını sanıyorduk; değilmiş. Ceket ve etekten oluşan eski üniformalarımızla gitmiştik okula. Kapıda iki kadın muhafızı devrim bekliyordu. Başörtü takmamız gerektiğini, yarın başörtüsüz gerdiğimiz takdirde okula alınmayacağımızı söylediler. Neyle karşılaştığını allamamanın, nasıl bir tepki göstereceğini bilmemenin şaşkınlığıyla gülmeye başladık. Öğrenciler, hocalar hepimiz gülüyorduk. Güldük ama istenileni de yaptık. Önemsizdi çünkü, komikti.
Evet, 1979 Şubatı'nın ilk günlerinden itibaren şeriat devleti isteyen" onlar " ve üç-beş ay sonra adil düzenin midesine indirileceğinden habersiz bir " biz " hep vardı. Ve biz, mollaların rejimi hızla yerleşirken, tıpkı Bahrengi'nin masalındaki gibi pelikan kuşunun torbasında hapis olduğu halde kendisini hâlâ ırmakta sanan küçük balıklar durumundaydık. Tavizlerin bir türlü sonu gelmiyordu. Artık bir İslam cumhuriyeti vardı ve devlet, okula kayıt olurken, resmi dairelere girerken ya da yolda yürürken bile birtakım kurallar dayatıyordu. Kuran ve Arapça dersleri zorunlu hale getirilmişti.
Ve bütün bunlar, görünmez bir örümcek ağı gibi durmaksızın etrafımızı sarıyor. Artık şiddet aracılığıyla korka yaymak gündemdeydi. Bütün totaliter rejimlere egemen olan " korku ve aldatma yoluyla yönetme " politikası artık İran İslam Cumhuriyeti için de geçerliydi. Sokaklar onlarındı . Kendilerini İslamın bekçileri olarak görenler" Emre be maruf ve nehye be monker " * kuralını uygulamak için her yerde hazır ve nazırdılar. İslam kadına hiçbir dinin vermediği özgürlüğü vermişti, ama ona örtünmeyi de emretmişti. Örtünmeyene hakaret, örtünmeyene dayak, örtünmeyene jilet müstahaktı. Devrimin ilk yıldönümünde gösterin arşiv filmlerinde artık bir tek başörtüsüz kadına bile rastlanmıyordu. Hep başörtü, hep kara çarşaf... mollalar... pastarlar.. Ne solculara rastlanıyordu film karelerinde ne de mücahitlere. Sanki hiç olmamışlardı, verilmiş vaatler gibi yavaş yavaş silinip görüntüleri..
" Özgürlüğün baharı herkese kutlu olsun / Kalemi ile kanı ile zulme karşı çıkan bütün insanların özgürlük baharı kutlu olsun ***. İran Marksistlerinden Mathayi'nin bestelediği marşlar ilk aylardan sonra hiç bestelenmemiş muamelesi görmüştü. Golesorkhi, Daneşiyan, Musaddık Bahrengi diye birileri hiç olmamıştı ki zaten !
İslam ve demokrasi ...Bunun bükük bir yalan olduğunu; amaçları olan şeriat devletine ulaşmak için her yolu mubah gören şeriatçılarla ittifakın intihar anlamına geleceğini bilseydik eğer...
Ve eğer önümüzde ders alabileceğimiz bir İran ve Cezayir örneği olsaydı, kimbilir belki de her daha farklı olurdu.
Humeyni... Rafsancani.. Mameney.. Oysa Hayyam'ın, Bahrengi'nin ve Furuğ'un ülkesiydi İran. Ve bizler, en büyük düşü, balıkçının attığı ağı arkadaşlarıyla birlikte denizin dibine olan küçük kara balıklardık.
İlk kırkıncı günün üzerinden 15 yıl geçti. Soğuk mevsimin geçtiğine inandırmaya çalışıyorlar bizi. Ama biliyorum: Soğuk mevsimin başlangıcındayız hâlâ?
Ve orada, onbirbindokuzyüzdoksandokuz küçük balığın yuvalarında uykuya çekildikleri bir ülkede bir küçük kırmızı balığın gözünü kırpmadan denizi düşündüğünü bilmek beni rahatlatıyor.
Sokaktan kovulan bir kadının , TARA'nın kaleminden ....
Kış mevsiminin kırkıncı gecesiydi. Ay ışığını arayan küçük kara balıklardık. Bu topraklarda doğmuş, bu topraklarda ölecektik. Bir başka dünya yoktu, ne de bir başka hayat. Kış mevsiminin kırkıncı gecesiydi. Vakit hızla sabaha yaklaşıyordu. Biz binlerce küçük kara balıktık, kendi sularını arayan binlerce küçük kara balık. Devrim bize özgürlüğümüzü verecekti ve biz oradan, toplumsal başkaldırıdan hareketle varacaktık kendi sularımıza.
Belki çok gençtik.kesinlikle çok yüklüydük, çok fazla özlem yüklü. Kör bir sevince kaptırmıştık kendimizi. Ansızın çiçeklenmişti bütün sokaklar, kuşlar cıvır cıvıldı içimizde. Kış ortasında bahar. Herkes öyle diyordu : Devrimin ilkbaharı!..
Hayatımızın en güzel kışıydı, öyle sanıyorduk. Yaşlılar, gençler, politik bir gruba bağlı olanlar, olmayanlar, sağ ya da sol görüş sahipleri, herkes ama herkes bir birlik aldanışı içindeydi. Özgürlük ve demokrasi talep etmiştik ve talebimizin bir rüya olmaktan çıkacağı hiç aklımıza gelmemişti o günlerde. Çok gençtik. Başarmış olmanın, zalimi devirmiş olmanın coşkusu yetiyordu bize. Sonrası mı?... Hep birlikte demokrasi içinde özgürce yaşayacaktık. Bunun ne büyük gaflet, daha doğrusu, en büyük bir aldanış olduğunu 1979 Şubatı'nı takip eden ilk beş-altı ay içinde daha iyi anlayacaktık.
Bugün tarih kitaplarında 1979 Şubat Devrimi, " İslami Devrimi " başlığı altında veriliyor. Okullarda çocuklar devrimin solcular, ılımlı sağcılar ve insanın özgürlüğüne inananlar tarafından değil de şeriat yanlısı Müslümanlar tarafından yapıldığını okuyorlar. İktidarı ele geçiren, geçiren, " tarihi yapan " olma hakkını da ele geçirmiş oluyor. Tarih kitapları ötekilerden hiç söz etmiyor. Oysa 1978'de Jale Meydanı'nda tank paletleri altında ezilenler, Tahran Üniversitesi önünde kurşunlananlar, EVİN zindanında uzun işkenceler sunucunda öldürülenler şeriatın yılmaz bekçileri değildi. Sadece " gerçek Müslümanlar " değil hepimiz öldük; özgürlük uğruna ölmeyi göze alabilecek denli yürekli olan herkes.
Korkunç bir kıyım bu. İnsanın fiziki yok edilişinden değil, devrim gibi toplumsal bir olayın gerçekleşmesinde fonksiyon sahibi olanların tarihsel işlevlerinin yok sayılmasından söz ediyorum.
Böyle bir terimin olup olmadığımızı bilmiyorum,öyle bir adlandırma yapmanın en kadar doğru olduğunu da. Ama 1979'da halk tarafından yapılan devrimden hemen sonra bir İslami Darbe yapıldı. Bir askeri darbe kadar planlı ve Şahın " Beyaz Devrimi'ne şapta çıkarttıracak denli ustaca bir " Yeşil Darbe ".
Darbe mi? Kaşı-devim mi?..Karşı-devim demek belki daha doğru. Yönetimin değişmesiyle sınırlı değildi çünkü. Bütün hayatın kontrol edilmesini, insanların özel yaşantılarına kadar uzanan bir ayrıntıda tüm bir ilişkiler sisteminin değiştirilmesini amaçlıyordu. Mollalar sadece iktidarı devralmadılar; iktidarla birlikte 2500 yıllık devlet geleneğini de devraldılar. Ve bu gelenek kendilerine bir gecede elli milyon insanı bir başka hayat tarzına alıştıramayacaklarını, değiştirmek için küçük tavizler elde etmeleri gerektiğini söylüyordu.
Tavizler... Önemsiz gibi gözüken, küçük tavizler. Her şey " bunu kabul etsem ne olur ki " denilerek verilen tavizlerle başladı. Bir farkında olmasak bile onlar bu önemsiz gibi gözüken küçük tavizlerin nasıl bir alışkanlık yaratacağını biliyorlardı. Öyle ki her bir taviz diğerine eklenecek ve sonuçta her şeyin çok eskiden beri öyle olduğuna inanan, itiraz etmeyi unutmuş insanlar alacaktır.
Evet, her şey küçük ve önemsiz gibi görünen o tavizleri vermekle başladı. 1979 Şubat'ının üzerinden yedi ay geçmiş, okullar açılmıştı. Özel okulların hepsi kapatılmış, kız ve erkek öğrenciler ayrı okullara alınmıştı. Değişikliğin bununla sınırlı olacağını sanıyorduk; değilmiş. Ceket ve etekten oluşan eski üniformalarımızla gitmiştik okula. Kapıda iki kadın muhafızı devrim bekliyordu. Başörtü takmamız gerektiğini, yarın başörtüsüz gerdiğimiz takdirde okula alınmayacağımızı söylediler. Neyle karşılaştığını allamamanın, nasıl bir tepki göstereceğini bilmemenin şaşkınlığıyla gülmeye başladık. Öğrenciler, hocalar hepimiz gülüyorduk. Güldük ama istenileni de yaptık. Önemsizdi çünkü, komikti.
Evet, 1979 Şubatı'nın ilk günlerinden itibaren şeriat devleti isteyen" onlar " ve üç-beş ay sonra adil düzenin midesine indirileceğinden habersiz bir " biz " hep vardı. Ve biz, mollaların rejimi hızla yerleşirken, tıpkı Bahrengi'nin masalındaki gibi pelikan kuşunun torbasında hapis olduğu halde kendisini hâlâ ırmakta sanan küçük balıklar durumundaydık. Tavizlerin bir türlü sonu gelmiyordu. Artık bir İslam cumhuriyeti vardı ve devlet, okula kayıt olurken, resmi dairelere girerken ya da yolda yürürken bile birtakım kurallar dayatıyordu. Kuran ve Arapça dersleri zorunlu hale getirilmişti.
Ve bütün bunlar, görünmez bir örümcek ağı gibi durmaksızın etrafımızı sarıyor. Artık şiddet aracılığıyla korka yaymak gündemdeydi. Bütün totaliter rejimlere egemen olan " korku ve aldatma yoluyla yönetme " politikası artık İran İslam Cumhuriyeti için de geçerliydi. Sokaklar onlarındı . Kendilerini İslamın bekçileri olarak görenler" Emre be maruf ve nehye be monker " * kuralını uygulamak için her yerde hazır ve nazırdılar. İslam kadına hiçbir dinin vermediği özgürlüğü vermişti, ama ona örtünmeyi de emretmişti. Örtünmeyene hakaret, örtünmeyene dayak, örtünmeyene jilet müstahaktı. Devrimin ilk yıldönümünde gösterin arşiv filmlerinde artık bir tek başörtüsüz kadına bile rastlanmıyordu. Hep başörtü, hep kara çarşaf... mollalar... pastarlar.. Ne solculara rastlanıyordu film karelerinde ne de mücahitlere. Sanki hiç olmamışlardı, verilmiş vaatler gibi yavaş yavaş silinip görüntüleri..
" Özgürlüğün baharı herkese kutlu olsun / Kalemi ile kanı ile zulme karşı çıkan bütün insanların özgürlük baharı kutlu olsun ***. İran Marksistlerinden Mathayi'nin bestelediği marşlar ilk aylardan sonra hiç bestelenmemiş muamelesi görmüştü. Golesorkhi, Daneşiyan, Musaddık Bahrengi diye birileri hiç olmamıştı ki zaten !
İslam ve demokrasi ...Bunun bükük bir yalan olduğunu; amaçları olan şeriat devletine ulaşmak için her yolu mubah gören şeriatçılarla ittifakın intihar anlamına geleceğini bilseydik eğer...
Ve eğer önümüzde ders alabileceğimiz bir İran ve Cezayir örneği olsaydı, kimbilir belki de her daha farklı olurdu.
Humeyni... Rafsancani.. Mameney.. Oysa Hayyam'ın, Bahrengi'nin ve Furuğ'un ülkesiydi İran. Ve bizler, en büyük düşü, balıkçının attığı ağı arkadaşlarıyla birlikte denizin dibine olan küçük kara balıklardık.
İlk kırkıncı günün üzerinden 15 yıl geçti. Soğuk mevsimin geçtiğine inandırmaya çalışıyorlar bizi. Ama biliyorum: Soğuk mevsimin başlangıcındayız hâlâ?
Ve orada, onbirbindokuzyüzdoksandokuz küçük balığın yuvalarında uykuya çekildikleri bir ülkede bir küçük kırmızı balığın gözünü kırpmadan denizi düşündüğünü bilmek beni rahatlatıyor.