Orijinalini görmek için tıklayınız : Alevilik nedir ?
Aleviligin olusum tarihi
Aleviliğin tarihi İslam'ın ilk dönemlerine dek uzanır. Haz. Muhammet, sağlığında kendisinden sonra İslam dünyasına önderlik edecek kişi olarak Hz. Ali'yi görüyordu. Hz. Ali, Hz. Muhammet'sen sonraki ilk müslamandı. Hz. Ali, peygamberlerin amcasının oğlu e birlikte büyüdüğü, kardeşi gibi sevdiği bir kişiydi. Hz. Muhammet vefatından önce bazı hadislerinde ve çeşitli yerlerde yaptığı toplantılardaki konuşmalarında kendisinden sonra ümmetine yol gösterecek kişinin, rehberin, Ali olması gerektiğinin üstünde durarak vurguluyordu. Hz. Ali, Hz. Muhammet'in canı gibi sevdiği ve değer verdiği sağ kolu idi. Bu sevginin ve saygının en güzel örneğinde Hz. Muhammet'in çok sevdiği değerli varlığı sevgili kızı Fatma ile Ali'yi evlendirmesiydi. Hz. Muhammet'in erkek çocuğu olmamıştı. O'nun soyu sevgili kızı Fatma ile Ali ile olan evlilikten olacak çocuklar ile devam edecekti. Ali'yi kendisinden sonra Müslümanlara önderlik edecek en uygun kişi olarak görüyordu. Hz. Muhammet bir hadisinde; "Ulular Ulusu Allah, Peygamberleri ayrı ayrı ağaçlardan (soylardan) yarattı. Benimle Ali'yi aynı ağaçtan yarattı. Ağacın kökü benim, Ali dalları budaklarıdır. Fatma o ağacın verimidir. Hasan ve Hüseyin meyveleri, Şiamızda yapraklarıdır. Kim bu ağacın dallarından birine yapışırsa kurtulur. Yapışmayan helak olur." (1) der. Hz. Muhammet cemaatle sohbet ederken kendisinin de insan olduğunu bir gün bu diyardan göç gideceğini ifade ettikten sonra konuşmasını şöyle sürdürür. "Size iki paha biçilmez şey bırakıyorum. İlki Allah'ın kitabı, diğeri Ehlibeytim. Size Ehlibeytime uymanızı öğütlerim" dedikten sonra sözlerini birçok hadis kitabında yeralan şu sözlerle sürdürür. Ehlilbeyt'i yani kendi aile çevresini kastederek, "Onların önüne geçmeyin, yani onların hükümlerinden başka bir hüküm vermeye kalkmayın, yoksa helak olursunuz… (2) der. Hz. Muhammet bir başka hadisinde de, "Ben ilmin şehriyim, Ali Kapısıdır, şehri dileyen kapıya gelsin, Ben hikmetin şehriyim, Ali kapısıdır, hikmeti dileyen kapıya gelsin" (3) der. Gene Ali ile ilgili başka bir hadislerinde de Hz. Muhammet şöyle diyor: "Ali bendendir ben ondanım, ben kimin mevlası veliyf-I emri isem, Ali'de onun mevlasıdır. Ali insanların hayırlısıdır. Kim bunu kabul etmezse, gerçektende kafir olmuştur…" Hz. Muhammet Kuran-I Kerim ve Hz. Ali ilişkisini ise bir hadisinde şöyle anlatıyor. "Ali, Kuran iledir ve Kuran Ali ile; ikisi havuz kenarında benimle buluşuncaya kadar ayrılmazlar." (4) Ali'nin kişiliği ile ilgili bir hadisinde ise; "Ümmetimin enileri ve gerçek hüküm vereni Ali'dir. Allah'ım O nereye dönerse, nereye varırsa O'nunla beraber ol…" Hz. Muhammet kendisinden sonra yerine Hz. Ali'nin görevlendirildiğini bir başka hadisinde şöyle açıklıyor; "Ali benim bilgimin kapısıdır; tebliğe memur olarak gönderdiğim şeyleri benden sonra ümmetime bildiren, açıklayan kişidir; O'nu dinleyin.." ve "O"na başkaldırmak nifak…" (5) der. Hz. Muhammet, Ebu Talib'in evindeki bir toplantıda, ellerini Ali'nin omuzlarına koyarak şöyle der; "İçinizde bu benim kardeşimdir, vasiyimdir, halifemdir, artık O'nu dinleyin ve O'na itaat edin." Hz. Muhammet'in Hz. Ali'yi kendisinden sonra halifesi olarak düşündüğünü birçok kaynakta görüyoruz. Hatta gelecekte olacakları önceden görmüşçesine ileride bu konuda bir huzursuzluk çıkması durumunda Hz. Ali tarafının tutulması gerektiğini bir hadisinde şöyle belirtir: "Benden sonra fitne (huzursuzluk) olacaktır. Bu oldu mu, Ebu Talib oğlu Ali tarafını tutun. Çünkü O bana ilk iman edendi. Kıyamette de benimle ilk dostluk edecek odur. O Sıddıyk-I Ekber'dir O bu ümmetin Faruk'udur. O müminlerin ulusudur, reisidir." (6) Hz. Muhammet Veda Haccı'nda kendisinden sonra yerine Ali'yi vekil tayin ettiğini şöyle açıklamıştır: "Ben kimin mevlası isem, Ali'de O'nun mevlasıdır. O'na dost alana dost, düşman olana düşman ol, O'na yardım edene yardım et, O'nu horlayanı horla, nerede olursa olsun gerçeği O'nunla beraber kıl.." (7) Hz. Muhammet'in bu açıklamasından sonra; Ebu Bekir, Ömer ve sahabeden önde gelenler Ali'nin veliliğini kutlarlar hatta Ömer; "kutlu olsun sana ne mutlu ey Ebu Talip oğlu Ali, bugün benim ve her erkek ve kadın müminin mevlası oldun" diye konuşma yapar. Bu gelişmelerden sonra Hz. Muhammet bu doğrultudaki konuşmasının sonunda "kalk ya Ali" diye Ali'yi ayağa kaldırır ve cemaate şöyle der. "Benden sonra imam olarak halka doğru yolu göstermek üzere seni seçtim.Senden razı oldum, Ben kimin mevlası isem Ali'de onun mevlasıdır, özünüz doğru olarak O'na uyun…" arkasından; "Allah'ım O'nu seveni sev O'na düşman olana düşman ol" diye ilave eder. Hz. Muhammet vefasından sonra kendi yerine Hz. Ali'yi düşünmesine ve bunu çeşitli vesilelerle açıklamasına karşın kendisinin dünya değiştirmesinden sonra olaylar düşündüğü gibi gelişmemiştir. Hz. Muhammet hasta yatarken durumunun ağır olduğunu fark edince çevresindekilere; "Bana yazmak için bir şeyler getirin. Size bir şey yazdırayım ki, benden sonra asla yol yitirmeyesiniz" (8) der. Peygamberin bu isteğinin yerine getirilip getirilmemesi konusunda tartışma çıkar. Orada bulunan Ömer ve çevresi Peygamberin kendinde olmadığını, yazacaklarının geçersiz olacağını ve hatta peygamberin "sara nöbeti" geçirdiğini söyleyerek vasiyetin yazılmasına engel olurlar. Böyle olunca Hz. Muhammet vasiyetini yazamadan dünyasını değiştirir. Hz. Muhammet'in vefatı karşısında; başta Hz. Ali ve Fatma olmak üzere yakın çevresi şok olur. Peygamberin ölümü karşısında sevenleri şaşkına dönerler. Bu şaşkınlık atlatılmadan büyük bir üzüntü hali yaşanırken; Hz. Ali, Hz. Fatma, Selman-ı Faris ve aile yakınları acı içinde Hz. Muhammet'in cenaze işleri ile uğraşırken, Ömer etkisi altına aldığı bazı kimselerle Ebubekir'i halife ilan ederler. Arkasından da önüne geleni kılıç korkusu ile Ebubekir'e biat'a zorlar.
devam edecek
Emeviler dönemi
İşte İslam tarihinde büyük ayrılık bu olay ile başlamıştır. Bu olaydan sora Hz. Ali tarafını tutanlara tarihçiler Ali yanlısı olduklarını ifade etmek için Alevi demişlerdir. İslam'dan önce Haşimiler ve Emeviler arasında varolan çelişkiler bu olgu ile sertleşerek devam etmiştir. Emeviler, Ebubekir'in Halifeliği ile hilafeti ele geçirmişlerdir. Ebubekir ile başlayan Emeviler dönemi Hz. Muhammet ve Ehlibeyt 'I (yani hane halkı) için olumsuz bir dönemin başlangıcı olmuş ve bu giderek İslamiyet'in rayından çıkarak, bozularak, ayrılıkları derinleştirerek devam etmiştir. Emevi hilafeti Hz. Muhammet'in vasiyetine, Ehlibeyt'ine olmadık kötülükler temelinde varlığına devam etmiştir. Ebubekir'in halifeliğini vasiyet yolu ile Ömer'in halifeliği izlemiştir. Ömer'in halifeliğini de Osman'ın halifeliği takip etmiştir.Sıra Ali'nin hilafetine gelince Muaviye, Ali'ye tarihte Hakem Olayı olarak bilinen hileli bir seçim ile hilafeti verdirtmemiştir. Böyle olunca Hz. Ali'nin halifeliği Muaviye tarafından gasp edilerek iki başlı bir yönetim oluşmuştur. Oluşan gruplaşmalar ve çıkan kargaşalar sonucu Hz. Ali Hariciler tarafından kalleşçe katledilmiştir. O'nu İslam tarihinde Muaviye'nin kalleş tuzakları sonucu Hz. Hasan'ın katledilmesi izlemiştir. Hz. Hasan'ın katledilmesi mücadeleyi Muaviye'nin oğlu Yezit ile Hz. Hüseyin arasındaki mücadeleye bırakmıştır. Hz. Hüseyin ve yaşlı, çocuk 72 kişilik Ehlibeyt soyu, İslam Tarihinde Kerbela Olayı olarak bilinen eşi emsali görülmedik insanlık dışı bir katliam ile Kerbela'nın kurbanları olmuşlardır. Böylece Hz. Muhammet'in torunları Hasan ve Hüseyin için dediği: "Onlar dünyada benim iki demet çiçeğimdir. Onları sevenler Cennetliktir, Onlara buğzedenlerse Cehennemliktir. Onları seven beni sever beni seven Allah'ı sever…" (9) dediği çiçekleri al kanlara bulanarak İslam ve insanlık düşmanları tarafından katledilmişlerdir. Peygamber soyuna karşı yapılan bu insanlık dışı kötü muameleye ve hunharca işlenen cinayetlere Emevi soyundan gelen ve Kerbela'nın katili Yezid'in Oğlu 2. Muaviye bile dayanamamıştır. Kerbela katliamının baş mimarı Yezid; yerine halife olarak oğlu 2. Muaviye Emevi halifeliğine 40 gün dayanabildi. O hilafetinin 40. gününde Ümeyye Camisinde verdiği hutbede; Peygamber'e salavat, Ali'nin faziletlerinden ve Kerbela Şehitlerine yapılan zulmü bir bir anlatıp zalimlere lanet okuduktan sonra konuşmasını şöyle sürdürdü: "Ey nas biliniz ki ben bu zulmün devamına tahammül edemem. Hilafet makamı Ali'ye ve evladına ait bir makamdır. Ben bu hakkı gasbetmekten Allah'a sığınırım ve kendimi bu makamdan geri alıyor mu" (10) Emeviler'in zulmü yaklaşık 90 yıl devam etti. Bu zulme direnen halk Ehlibeyt adına Eba Müslüm Horosani'nin açtığı sancak etrafında zulme karşı tek yumruk olmaya çalıştılar. İşte bu güç Emevi zulüm makinasını alt-üst etti. Ehlibeyt, hakkı olan iktidarı Eba Müslüm'ün bayrağı altında elde etti. Fakat bu durum da uzun sürmedi. Hz. Muhammet'in amca çocukları olan Abbas'ın soyundan elen Abbas-oğulları iktidarı Ehlibeyt adına almalarına rağmen kendilerine en büyük rakip olarak Ali ve Ehlibeyt soyunu görüp onlara zulüm yapmaya başladılar. Hatta bu zulüm zaman zaman Emeviler'i bile gölgede bıraktı. Emeviler'in ve Abbasilerin İslam'ın bu bozulan dönemini, A. Gözpınarlı şöyle anlatıyor: "Roma İmparatorluğu ayrı bir dil ile, hükümlerine baş eğilmeyen bir din ile, fakat İslam kisvesine bürünerek tarih sahnesine çıkmıştı. Cahiliye devrinin inanç ve kanaatleri başka bir tarzda, fakat İslami kisve ile tarih sahnesine çıktı; İktidarı artık iman gücü değil, silah kuvveti korumaktaydı; Resullullah'ın Hilafeti, İslam saltanatı haline gelmişti"
devam edecek
Hz Ali ve Alevilik
Anadolu Alevileri Hz. Ali'yi ve tarihsel çizgisini sevip saydıkları için çeşitli suçlamalara tabi tutulmuşlardır. Emevi Müslümanları; Alevileri ve Bektaşileri Hz. Ali ve Ehlibeyt'ini çok seviyorlar diye, onları; Hz. Muhammet'i sevmemekle Hz. Ali'yi, Hz. Muhammet'ten üstün görmekle suçlamışlardır. Aleviler, Hz. Muhammet'i son peygamber, Hz. Ali'yi ise Hz. Muhammet'in velisi, halifesi olarak görürler. Allah; Muhammet ve Ali'yi birbirlerinden ayırmazlar. Bir bütünün parçaları olarak kabul ederler. Hz. Muhammet'in Hakka yürümesinden sonra O'nun değerli mirasının Ali'de olması gerektiğine inanan Aleviler, Ali'yi sevmenin Hz. Muhammet'i sevmenin Allah'I sevmekle bir olduğuna inanırlar. Hz. Ali'ye sevgi, saygı ve bağlılık bir yol ayrımıdır. O'na sevgi, saygı ve bağlılık Hz. Muhammet'e ve Ehlibeyt'ine bağlılıktır. Aleviler Ali'ye karşı olmanın Hz. Muhammet ve Ehlibeyt'ine karşı olmak; O'da İslam'a ve Allah'a karış olmaktır, diye düşünürler. Hz. Ali'yi, Aleviler- Bektaşiler severler. O'nu tüm Müslümanların tüm insanların sevmesi gerektiğine inanırlar. Alevi ozanları, düşünürleri, dedeleri, babaları Hz. Ali'yi severler. Hallacı Mansur, Seyyid Nesimi, Fuzuli, Yemini, Pir Sultan Abdal, Şah İsmail, Harabi, Kul Himmet, Virani v.b. ozanlar bu coşkun sevgi ve saygıyı eserlerinde vermeye çalışmışlardır. Hilmi Dedebaba bu sevgi ve saygı selini bu şiiri ile şöyle ifade etmiştir. Tuttum aynayı yüzüme Ali göründü gözüme Nazar eyledim özüme Ali göründü gözüme Hû Alim hû Hû Şahım hû Adem baba Havva ile Hem Alleme'l esma ile Çarh-I felek sema ile Ali göründü gözüme Hû Alim hû Hû Şahım hû Hz. Nuh Neciyullah Hem İbrahim Halilullah Sina'daki Kelimullah Ali göründü gözüme Hû Alim hû Hû Şahım hû İsa-yı ruhullah O'dur İki alemde Şah O'dur Müminlere penah O'dur Ali göründü gözme Hû Alim hû Hû Şahım hû Ali evvel Ali ahir Ali batın Ali zâhir Ali tayyip Ali Fâhir Ali göründü gözüme Hû Alim hû Hû Şahım hû Hz. Ali'ye verilen önemli ve coşkun Ali sevgisini birde Mevlana Celaleddin Rumi'den görelim: "Cihan'ın temeli suret buluncaya kadar varolan Ali idi. Yer resmedilinceye, zaman husule gelinceye kadar varolan Ali idi. Veli vasıf olan, Şah Ali, cömertliğin, keremin, bağışın sultanı idi. Ali'den ötürü melekler Adem'e secde ettiler. Adem bir kıble gibi idi, secde olunan Ali idi, Adem'de Şit'te Eyyüp'da İdris'te, Yusuf'a, Yunus'ta, Hud'da, Musa'da, İsa'da, İlyas'da, salih'de Davud'da, Ali idi. Nefsin tamamından ötürü Cihan sofrası üzerinde elini bulaştırmayan kahraman aslan Ali idi. Kuran'ın yer yer ayetlerinde Tanrı'nın ismetini vasfı ile öğdüğü Kuran sırlarının kaşifi Ali idi… Hayber kalesinin kapısını bir hamlede koparıp açan o kaleler fatihi Ali idi. Afaka her bakışından gördümki, yakın yüzünden her varlıkta var olan Ali idi. Bu küfür olmaz küfrolan söz bu değildir. Cihan var oldukça Ali varolur. Cihan varolurken de Ali vardı. Tebriz'in Şems-ül hakkı Cihan'ın gizli ve açık sırlarından her ne gösterdiyse hepside Ali idi" (12). Görüldüğü gibi Alevi-Bektaşi olmadığı halde Mevlana'nın, Ali'ye gösterdiği önem, sevgi ve saygı Alevilerle aynı doğrultudadır. Alevi düşüncesi; dünyadaki tüm güzellikleri Allah'ın yansıması olarak görür. Ali insan olarak bunun en güzel örneğidir. Sadece Ali'de değil her İnsan-I Kamil'de Allah'ın yansıması vardır. Her güzellik O'ndan bir parçadır. Hak ademdedir. Anadolu Alevilerinin sevgili, saygılı coşkun Ali sevgisini ve Alevilikte Ali'nin yerini, Pir Sultan Abdal dizelerinde şöyle anlatıyor. Hayali gönlümde yadigâr kalan Allah bir Muhammet Ali'dir Ali Darı geç üstünde namazın kılan Allah bir Muhammet Ali'dir Ali Ali'dir cümle dillerde söylenen Kispetini krallardan bürünen Cebrail'e nur içinde görünen Allah bir Muhammet Ali'dir Ali Aslan olup yol üstünde oturan Selman'a destinde nergis getiren Kendi cenazesin kendi götüren Allah bir Muhammet Ali'dir Ali Yer gök arasına nizamlar kuran Ak kağıt üstüne yazılar yazan Engür şerbetini kırklara ezen Allah bir Muhammet Ali'dir Ali Şah Hatayi'de Alevi düşüncesindeki Hz. Ali'nin yerini ve O'na duyulan sevgi ve saygının yüceliğini şöyle ifade ediyor; Hak Muhammet Ali üçü de nurdur Birini alma sen üçüde birdir. Onların koyduğu bir doğru yoldur Danıştı Muhammet böyle der Ali Ali'dir cesedin kendisin yuyan Yuyup kefeniyle tabuta koyan Ali'dir devesin kendisi güden Hak ile Hak olan Arslan Ali Şah Hatayi'm der Muhammet Ali Anlardan öğrendik erkânı yolu Ali Muhammet'tir, Muhammet Ali Biz Muhammet Ali diyenlerdeniz Kul Himmet ise Alevi düşüncesindeki Ali'nin yerini şöyle anlatıyor. Ali'dir cümle eşyaya zat olan Ali'dir ölmüşlere hayat olan Ali'dir gelip her işte mevut olan Güzel şahı server serdar Ali'dir Ali'dir İsa'ya ruhullah olan Ali'dir Musa'ya fahrullah olan Ali'dir Habibullah'a Beytullah olan Tur-ı münacatı ekber Ali'dir. Anadolu'nun önemli evliyalarından Abdal Musa Sultan ise; Hz. Ali ve Hacı Bektaş Veli'nin yerini Alevi düşüncesinde şöyle ifade ediyor: Güvercin donuyla Uruma uçan Cümle evliyanın üstüne geçen İmamlar evinin kapısın açan Varmıdır hiçbir er Ali'den gayri Hünkar Hacı Bektaş Veli'den gayri Anadolu Alevilerinin gene önemli ozanlarından Virani ise, Alevi düşüncesinde Hz. Ali'nin yerini şöyle ifade ediyor. Biz Urum abdalıyız bildik hidayettir Ali Başımızda tac u devlet hem saadettir Ali Biz Urum abdalıyız zahid hüdamızdır Ali Hayy u Kuyyum-ı ebed nur-ı bekaamızdır Ali Evvel ü ahır Ali'dir nokta-i ferd-i Huda İbtidadır ibtida hem intihamızdır Ali Ali'dir sahibi Kuran Ali'dir Ali candar Ali canandır Ali Ali dindir iman Ali candır Ali canan Eder cümle şeyi destan Ali'dir Halık u Hallak Viran Abdal fakirin zikri daim Ali hak'tır Ali Hak'tır Ali hak Filozof Neyzen Tevfik ise, İkrarname adlı Hz. Ali ile ilgili uzun şiirinde Alevi-Bektaşi düşüncesinde Hz. Ali'nin yerini şöyle ifade ediyor Rüsiyahım, pür günahım yok yüzüm Peygamber'e İstemem bir türlü gitmek böyle rûz-ı mahşere Eylerim belki tesadüf der iken bir rehbere Düşmüşüm elsiz ayaksız Astıan-I Haydar'e Merhamet et halime herşeye agâhım Ali Var mı Senden başka söyle ilticagahım Ali
devam edecek
Aleviligin Mezhep anlayisindaki yeri
Dinler tarihi incelendiğinde görülecektir ki, her dine başlangıçta olmayan bazı kurallar girer. Dine sonradan karışan bu kurallar zamanla kesinlik kazanır ve dinin esasları arasında yer almaya başlar. Bu yeni kurallarla ortaya çıkan biçim, sonraları dinin başlangıçtaki gerçek biçimiymiş gibi kabul edilir. Halbuki bu yeni kuralların dine kabul edilip edilmemesi için birçok mücadele verilmiştir. Hatta çoğu zaman güçlü olan kesim diğer kesimlere kendi isteklerini zorla kabul ettirmiştir. İşte diğer dinlerin olduğu gibi, İslam dininin başına gelende budur. Kuran'I Kerim'in ve Hadislerin, daha sonra başa gelen halifeler tarafından farklı yorumu, farklı dinsel anlayışları ortaya çıkarmıştır. Bunların giderek kurumsallaşması, kurallaşması da mezhepleri, tarikatları oluşturmuştur. İslam'da Emevi ve Abbasi dönemleri İslamiyet'in farklı bir uygulamasıdır. Bu farklı uygulamalara karşı çıkan Ehlibeyt ise sürekli olarak İslamiyet'in başlangıcındaki bozulmamış biçimini uygulamaya çalışmıştır. İslam dininin kısa sürede farklı uluslara yayılması, farklı kültürlerle tanışması ve Kuran ile hadislerin Hz. Muhammet'in ölümünden çok sonra yazıya geçirilmiş olması, bu farklı yorumlar için gerekli zemini de hazırlamıştır. İşte Kuran'ı ve hadisleri farklı yorumlayan dini çevrelerin ortaya çıkması, mezhepleri, mezheplerin yorumlarının yetersiz bulunup yeni yorumlara tabi tutulmaları da tarikatları ortaya çıkarmıştır. Hz. Muhammet ve Hz. Ali döneminde mezhep diye bir olgu yoktur. Hz. Muhammet'in mensup olduğu herhangi bir mezhepten bahsetmek ise olası değil. Ama mezhepçilik o derece sık işlenmiş ve "hak mezhep"- "hak olmayan mezhep" gibi ayrımlar yapılmış ki Hz. Muhammet adeta bir mezhep mensubuymuş gibi algılanmaya çalışılmıştır. Aleviler, öncelikle mezheplere karşılar. Mezhep ayrımından yana değiller. Onlar kendilerini Peygamber Hz. Muhammet'in veya Hz. Ali'nin mezhebinden kabul ederler. Böyle bir mezhepte olmadığına göre kendilerini mezhepler üstü görürler. Ama mezheplerin oluştuğu Abbasiler döneminde ve daha sonraları, İslam'ı Ehlibeyt soyunun temsil ettiğini kabul ettikleri için büyük bilgin ve Ehlibeyt soyunun temsilcisi 6. İmam; Cafer'i Sadık ve O'nun adı verilen mezhepten kendilerini sayarlar. Yani Aleviler; Allah'a O'nun son peygamberi Hz. Muhammet'e kutsal kitabı Kuran'a ve yolun yiğidi Hz. Ali ve Ehlibeyt'ine sonsuz sevgi ve saygı duyarlar. Bu duygu ve düşünceleri ise şu üçleme ile ifade etmişlerdir; "Ya Allah, Ya Muhammet, Ya Ali" İslamiyet yayıldıkça İslam'ı farklı algılayan bu anlayışlar Mısır'da Fatımi Müslümanlığını, İran'da Şiiliği, Afganistan'da İsmailiye mezhebini oluştururken Anadolu'da Aleviliği oluşturdu. Anadolu Aleviliği şüphesiz Anadolu halkının Müslümanlığı algılayış tarzıdır. Anadolu halkı Müslümanlığı İslam'da Emevi ve Abbasi dönemi yaşandıktan sonra tanımıştır. Alevilik; İslamiyet'in Anadolu'ca konuşmasıdır. Anadolu halkı Müslümanlığı kabul ederken kendi kültürlerinden bir dizi olumlu değer ile birlikte kendisini İslam'daki Hz. Ali
devam edecek
Haci Bektas Veli´nin Alevilikteki yeri
Anadolu, hangi ulustan, hangi ırktan, hangi inançtan olursa olsun bütün insanlara, bütün ermişlere, bütün dervişlere, bütün uluslara kapılarını açmış derin sevgi, saygı göstermiş insanların yurdudur. Anadolu, bilinen en eski çağlardan bugüne uzanan bir uygarlıklar zinciridir. Bu kültür mozaiğidir. Tarihçilerin ve arkeologların verdikleri bilgilere göre, Anadolu'nun 10.000 yıllık yazılı bir tarihi var. Anadolu uygarlıkları, bir yaratmalar bütünü, emekler toplamıdır. Anadolu'nun tarihi, Anadolu insanının tarihidir. Anadolu insanı ile Anadolu tarihi bir bütündür. Biri olmadan diğeri düşünülemez. Biri anlaşılmadan, öteki anlaşılamaz, açıklanamaz. Bu bütünlük, bilinen en eski geçmişten günümüze kadar sürüp gelmektedir. Anadolu insanı, başkalarından aldığına kendi özelliklerini de katmış, yoğurmuş yeni bir öz ve biçim vermiştir. Çok tanrılı, tek tanrılı bütün dinler Anadolu'da buluşmuş, karışmış kaynaşmış yeni bir inanç, yeni bir düşünce olarak tarih sahnesine çıkmıştır. En son tek Tanrılı din olan İslamlık bile burada, doğduğu ülkedeki gibi algılanmamış, Anadolu toprağına ekilince farklılaşmış, yeni bir içerik kazanmıştır. Anadolu Müslümanlığı, kendine has özellikler taşıyan bir içerikle ortaya çıkmıştır. Anadolu medeniyetlerine gözatarsak şu başlıklara rastlıyoruz: Hitit Öncesi, Hititler (Etiler), Huriler, Frigyalılar, Lidyalılar, Likyalılar, Karyalılar, Urartular, Anzaranlar, Suriler, Sümer, Akad, Babil, Asur ile Helenistlik Çağ, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkler… Anadolu'da; Doğu ve Batı inançları çağlar boyu birbirine o kadar çok karışmış ve kaynaşmıştır ki hangi inancın kaynak olduğu, hangisinin kaynaktan çıktığı kesin olarak söylenemez. Örneğin, Aleviliğin en önemli ilkesi olan, "Eline, Diline, Beline…" sahip olma inancı, Budha dininde de, Maniheizm'de de görülmektedir. Gene Tasavvuftaki ölümsüzlük, Hint düşüncesi Nirvana'nın varlığında ölümsüzlük olarak yaşıyor. Alevilerdeki Cem ayininin kaynağını bakın nerelerde görüyoruz: Dionysos, eski Anadolu'da, Cem ise, İran'da şarabın bulucusudur. Eski Yunan'da Şarap Tanrısı Dionysos'un törenlerinde ayinlerde şarap içilir. Alevi Cem'lerinde de tören sırasında dem içilir. Halbuki Müslümanlıkta içki yasaktır. Hıristiyanlıktaki "Baba Allah, Oğul Allah, Ruh Allah" ya da "Allah, Rahman, Rahim" biçimindeki üçleme inancı Anadolu'da Alevilikte; "Allah, Muhammet, Ali" üçlemesi olarak görülmektedir. Eski Yunan'daki rakamlara verilen kutsal anlamlar (üçler,beşler, yediler, kırklar v.s.) Alevilikte de aynen görülüyor. Güneş, çok tanrılı dinlerde özellikle Zerdüşt dininde çok anlamlıdır. Aynı inanç, Şamanizm'de de var. Anadolu Alevileri de güneş doğunca oturup dua ederler. Anadolu'da görülen, Güneş'in, Ay'ın dağların, yüksek tepelerin, suyun, ateşin, eşiğin kutsal sayılması Şamanizm'den gelmiştir. Şamanlığa giriş töreninde de, aynen Alevilikteki ikrar ayininde olduğu gibi kurbanlar kesilir, dem içilip, sazlar çalınır, dans (semah) edilir. Anadolu deyimi de Bizans kökenlidir. Anadolu'ya Türkiye adını ilk kez Haçlılar verir. Eskiden kentlerdeki Türk illerine halifenin bahçesi adını verirler. (15) Anadolu tarihçileri, Türklerin, XI. yüzyıldan itibaren Anadolu'ya göçler yolu ile geldiklerini yazarlar. Türkler bu sırada gerek kültür, gerek dinsel açıdan heterojen bir toplumdur. Batınî eğilimlerin güçlü olduğu, tasavvufa açık bir yapıları vardır. Bu göçler sırasında, çeşitli tarikatlere bağlı çeşitli milliyetlere mensup şeyhler ve dervişler de akın akın Anadolu'ya gelirler, yerleşirler ve tekkelerini açarlar. Arkasından da inançlarını yaymaya başlarlar. İşte, Hacı Bektaş Veli'den önce Selçuklu yönetiminin haksızlıklarına karşı ardı arkası kesilmeyen başkaldırılar olmuştur. Babai İsyanı yaşanmıştır. Hacı Bektaş Veli, Anadolu'ya bu olaylardan sonra gelmiştir. Tarih olarak da tahminen Babai İsyanı sonrası, yani 1240 yıllarında. Anadolu Aleviliğini anlamak için, Hacı Bektaş Veli'yi tanımak gerekir. Çünkü, Anadolu Aleviliği ve Bektaşiliği ile Hacı Bektaş Veli adı, eş anlamlıdır. Biri bilinmeden diğeri bilinemez. Anadolu'da halk arasında, Bektaş Veli'nin hayatı ile ilgili sayısız rivayet vardır. Bu nedenle Hacı Bektaş Veli'nin hayatı ile ilgili bilgilerin esasını masalımsı mitolojik bilgiler oluşturur. Yani, Hacı Bektaş Veli'nin gerçek hayatı yanında, bir de mitolojik hayatı vardır. Mitolojik hayatında, masal unsuru hakimdir. Kahramanımızın bir bağırması ile yüzlerce kişi ölebilir, yok olabilir. Erenler, denize halısını veya postunu serer üstüne oturur, karşıya geçer. Sırası gelince şahin olur, güvercin olur uçar. Gerekirse silkinir, insan olur. Bir anda birçok yerde olabilir. Sabah Kabe'de, öğle yemeğinde evine döner. Ateşte, kaynar suda yanmaz. Taşa basar, taşta ayak izleri çıkar. Taşı isterse un gibi ezer, dağı saman çöpü gibi nefesiyle uçurur. Taşlar, kerametine tanıklık eder. Hayvanlar keremi ile dile gelir, kayalar yürür. Yırtıcı hayvanlar onun bakışıyla ya yok olur ya da taş kesilir. İradesi tabiat kanunlarının üstündedir. Dileyip de gerçekleştiremediği şey yoktur. Zaman içinde zaman, mekan içinde mekan yaratır. Onun için yok yoktur; doğuşu bile bir kerametin sonucudur. Ölüm ise onun için uyumak anlamına gelir (16) Velayetname, Hacı Bektaş Veli'yi işte böyle tanıtıyor. Her masalda halkın yorumu vardır. Dileği, düşüncesi, anlayışı, anlatışı ve masalın dayandığı bir gerçek payı vardır. Bu yüzden bazen gerçek masallaşır ve dile gelir. Bu özellik, bütün cinlerde ortak paydayı oluşturur. Hıristiyan aziz de ejderha öldürür, Müslüman aziz de, Budist aziz de… Hepsi denizi geçer, havada uçar vs. Bu olağanüstü olaylar dinden ya da mezhepten değil, çok tanrılı dinler dönemindeki düşünceden kaynaklanır. Bunlar, refah ve huzur dileğidir. Erişilmeze erişmeyi isteme duygusudur. Bu özellikler hangi ulus ve dinde olursa olsun ortak özlemlerdir. Geçmişte ortak şeyler yaşanmıştır. Aynı inanç ve aynı özlemler paylaşılmıştır. Bu durum, şu ya da bu oranda bugüne de yansımıştır. Hacı Bektaş Veli'nin Anadolu'ya büyük Türk Mutasavvufu Hoca Ahmet Yesevi'nin halifelerinden Lokman Parende'nin gönderdiği rivayet edilir. Lokman Parende aynı zamanda Hacı Bektaş Veli'ye babası İbrahim Al Sani (Seyyid Muhammet) tarafından Hoca olarak tutulmuştur. Lokman Parande öğrencisini Yesevilik tekkelerinden uygun örf ve ananeye göre yetiştirmiştir. İslamiyet'in Türkler arasında yayılmasından sonra, Yasevilik Türkler arasında gelişen ve büyük taraftar toplayan ilk Müslüman Türk tarikatı olur. Yesevilik, Türkistan, Anadolu ve Rumeli'nde bulunan Türk ve Kürt tarikatlarına tasavvuf anlayışını soktu. Hacı Bektaş Veli'nin Anadolu'ya gelişinden önce Baba İshak önderliğinde Anadolu Selçuklu devletine karşı büyük bir başkaldırı olmuş, Alaaddin Keykubat ayaklanmayı ancak paralı Fransız askerlerin yardımıyla ve çok kanlı bir biçimde bastırmıştır. Bu sırada bir başka tasavvuf piri, Ahi Evren Veli de Kırşehir'de yaşıyordu. Bütün Anadolu işçi e esnafı onun buyruğundaydı. Ahilik e Babailik temelde birbirine yakın düşünce akımıdır. Hacı Bektaş Veli Kırşehir'e yerleşmeden önce Horasan ve Erdebil'de tekke eğitimi almış, bunun dışında Ortadoğu'yu hayli gezmiş, incelemişti. Bazı kaynaklar Mekke ve Medine'ye gittiğini de yazar. Bektaş Veli, İran Batınilerini, Arabistan'daki İsmailileri, Horosan'da Yeseviliği, Mezopotomya'yı Selçuklu Sultanlığındaki Acem etkisini, Karamanlılardaki Türk fikrini, Ahi ve Babai inançlarını da yakından tanımıştır. Hacı Bektaş Veli'nin Anadolu'ya geldiği yıllarda Anadolu çok karışıktı. Anadolu Selçuklu devleti, halk yabancılaşmıştı. Acem ve Arap etkisi hakimdi Türklere insan muamelesi bile yapılmıyordu. İktidar ve din kavgalarının alıp yürüdüğü Anadolu'da halk Selçuklu yönetiminden çok hoşnutsuzdu. Zaten Babai İsyanı da bu yüzden çıkmıştı. İsyanın önderi Baba İshak, Selçuklu ordusunu birkaç kez yendikten sonra, Fransız paralı askerlerinin yardımı ile ele geçirilmiş asılmış ve isyan da böylece bastırılmıştı (1240) Hacı Bektaş eli, Anadolu'da uzun süre gezdikten sonra, Kırşehir civarındaki, Sulucakaracahöyük'e (bugünkü Hacıbektaş Kasabası) yerleşti. Orada tekkesini kurdu ve inançlarını yaymaya başladı. Hacı Bektaş Veli'nin sağlığında "Bektaşilik" denilen bir tarikat yoktu. Alevilik ya da Bektaşilik dediğimiz inanç sistemi O, hakka yürüdükten çok sonra ortaya çıkmıştır. Bu düşünceyi ve eylemi, Hacı Bektaş Veli'den 200 yıl kadar sonra posta oturan Balık Sultan sistemleştirmiştir. Bektaşilikte hiç evlenmemeyi (mücerret babalığı) ve kendini tamamen dine verme geleneğini Balım Sultan ortaya koymuştur. Hacı Bektaş "Babaları" bu görüşü savunurken, "Çelebiler" kolu da evlenmeyi savunmuştur. Balım Sultan'dan sonra Hacı Bektaş'ta iki post vardır: A) Babalar, B) Çelebiler. Hacı Bektaş Veli 1270-71 yıllarında Hakka yürüdükten sonra, babalık postuna sırasıyla Hızır Lala, Resul Bali, Yusuf Bali, Mürsel Bali Sultan, Cemali Sultan, Kolu Açık Hacım Sultan, Sarı İsmail Sultan oturmuştur. Bunlardan sonra Balım Sultan gelir. B postnişinlerin Hacı Bektaş Veli'nin yol oğlu, Timur Taş'tan soy takip ettiği söylenir. Timur Taş'a Hızır Lala da denir. Bugün, Balım Sultan Türbesi Hacı Bektaş Veli'nin türbesi ile birlikte ziyarete açıktır. Mücerret babaların kulağının kesilip küpe takıldığı eşikte niyaz edilir. Bu mücerretlik küpesinin anlamı evlenmemektir. Dini ve felsefi anlamı ise; "Terki dünya, Terki urba, Terki terek" biçiminde özetlenir. Bu, dünya nimetlerinden uzaklaşıp kendilerini Hakka veren dervişliğin yaşam felsefesidir.
devam edecek
Babailik ve Alevilik
Anadolu'da Selçuklu saltanatına başkaldırı niteliğinde olan "Babai İsyanı"nın önderi Baba İshak adlı bir Alevi dervişidir. Baba İshak-XIII. yüzyılda Horasan'dan Anadolu'ya gelen dervişlerdendir. Baba İshak, etkili konuşmaları, din alanındaki derin bilgisi, militan çalışması ve halka sevecen yaklaşımıyla kısa sürede çevresinde sayılan, sevilen, buyruğunda gidilecek bir önder olur. Bu başarıları nedeniyle Danişmentliler döneminde Kayseri kadısı yapılır. Çevresinde bir örgütçü olarak çalışır. Sadece Müslümanların değil Anadolu'da Hıristiyan halkın da başvurduğu bir din adamı, bir adalet dağıtıcısı olur. Bu çalışmaları Anadolu'nun yerli halkı arasında büyük yankı uyandırır. Baba İshak, Hıristiyan ve Kürt halkından taraftarlarda edinir, onları tasavvuf düşünceleri doğrultusunda eğitir. Baba İshak, İslamiyet'i kabul etmiştir. Kendisi Müslüman'dır. Bir din bilginidir. Fakat, İslamiyet olduğu gibi kabul etmez. Zaten Türkler, İslamiyet'i Emeviler'in Türk illerinde giriştikleri zulüm sırasında tanımışlardır. Emeviler'e düşman olan Türkler İslamiyet'i kabul ettiklerinde Hz. Ali taraftarı olarak Şii, Alevi kesiminde yer almışlardır. Bir anlamda Türkmen ve Kürt Aleviliği Emevi düşmanlığı sonucunda doğmuştur. Tıpkı İran Şiiliğinin de Emevi düşmanlığı sonucunda doğduğu gibi. Türkmenler, Müslümanlığın haram saydığı birçok şeyi kendi ananelerine ve törelerine uygun hale getirerek kabul etmişlerdir. Bir başka deyişle, İslamiyet'i reforma tabi tutmuşlardır. Müslümanlığın haram saydığı şarabı, raksı, sazı resim yapmayı vs. bırakmamışlardır. Kadınlar ile arı yaşamayı da kabul etmemişler, kadını toplu meclislerden çıkarmamışlardır. Türkçe'yi Arapça'ya, Acemce'ye, vs. tercih etmemişler, türküleri nefesleri, Türkçe yazıp söylemeyi terk etmemişlerdir. Yani, Türkmenler ve diğer Anadolu yerli halkı İslamiyet'i kendilerine uygun hale getirmişler, kendi kültürlerinde yoğurmuşlar, sonuç olarak da Alevi dediğimiz oluşumun merasim, âdet ve inançları oluşmuştur. Baba İshak'ın kurduğu tekkenin Anadolu'da kurulup yayılan ilk Alevi tekkesi olduğu söylenir. Babailerin Tanrı anlayışı, İslamiyet'i yorumlayışı Sünni geleneğe göre oldukça farklıdır. Babailer, İslamiyet içindeki hilafet olanında Ali tarafında yer almışlar, Allah-Muhammet-Ali üçlemesini öne çıkarmışlardır. Hatta bazı kaynaklarda "Ali Allah"tır, "Enel Hak" gibi anlayışları savundukları da belirtilir. Babai isyanı, Anadolu halkını katmerli olarak sömüren, ezen, ona yabancılaşan, Acem ve Arap etkisinde, Türkçe konuşmayı bile yasaklayan zulüm iktidarına karşı bir halk isyanıdır. Babai İsyanı'nın oluşmakta olduğu günlerde sultan olan 2. Gıyasettin Keykubat içki ve av partileri ile vakit geçirmektedir. Zaten sultanlığı da şaibelidir. Keyhüsrev, 1237 yılında kendi suç ortakları ile birlikte, babası 1. Alaaddin Keykubat 'I zehirleyip öldürterek Selçuklu tahtına geçmiş birisidir. Kendi yönetimi sırasında iktisadi ve toplumsal düzen oldukça bozuktur. Köylü aç ve sefildir. Veziri Sadettin Köpek'in işlediği siyasi cinayetler ve gayrı meşru faaliyetler halkın hayatını dayanılmaz hale getirmiştir. Babai İsyanı 1239'da işte bu koşullarda patlak vermiştir. Önce Güneydoğu Anadolu'da Hıristiyan ve Kürt halkının da desteği ile oldukça geniş bir alana yayılan isyan, sonra Orta Anadolu'ya sıçramıştır. İsyanın merkezi ise Amasya'dır. Ayaklanma çok geniş bir kitlenin desteğini alır. Selçuklu ordusu birçok defa isyancıların üstüne gider, ama her seferinde başarısız olur. Sonunda 1240 yılında, isyanın başlamasından yaklaşık bir yıl sonra Baba İshak, Amasya'da yakalanıp idam edilir. Selçuklu ordusunun, Fransız askerlerinde yardımıyla bastırdığı ayaklanma sonucunda resim kayıtlara, 4 bin olarak geçen Türkmen kılıçtan geçirilerek öldürülür. Savaş sonunda kalan sefirler, 2. Gıyasettin Keyhüsrev'e sevk edilirken ganimetler de askerler arasında paylaşılır. 1000 kadar esirin yer aldığı kitleyi ise, Selçuklu sultanı darağaçları kurarak idam ettirir. Böylece, aylar boyu süren e Selçuklu devletini şiddetli bir şekilde sarsan, hükümdara taş ve tahtında ümit kesecek kadar korkunç anlar yaşatan, kendisini başkentten kaçıran siyan bastırılır. Sultan, isyanın bastırıldığından emin olduktan sonra Konya'ya döner ve tekrar içki alemli eğlenceli hayatına başlar (17). Bu toplumsal başkaldırı yenilir, ama Anadolu'da Babailer varlıklarını sürdürürler. İşte Hacı Bektaş Veli, bu ve buna benzer sosyal olayların yaşandığı bir Anadolu'ya gelmiştir.
devam edecek
Alevilik ve yeniceri Ocagi
Osmanlı devleti ilk kurulduğu yıllarda koyu Sünni bir imparatorluk değildi. İmparatorluğun ilk yıllarında azınlıkta ve başka dinden olanlara daha hoşgörü ile bakıldığı kaynaklardan anlaşılmaktadır. Hatta ilk üç padişahın; Osman Gazi, Orhan Gazi ve 1. Murat'ın, Ahi inançlı olduklarını bazı kaynaklar yazar. Orhan Gazi'nin Yeniçeri Ocağı'nı 1363 yılında Bektaşi tekkesinin duasını aldıktan sora gerçekleştirdiği bilinir. Bektaşilikle yakından ilgilenen, sempati duyan padişah olan Orhan Gazi devşirme çocuklardan (Hıristiyan vs.) kurulu orduya kutsal bir özellik vermek için bunlardan bir grubu alarak Hacı Bektaş karacahöyük'e gider. Dergahı ziyaret eden Orhan Gazi, orada bulunan pire, "Pir hazretleri, yeni kurduğum ocak için sizden hayır duası almaya geldim" diyerek, duasını ister. Hacı Bektaş'taki Pir'de, elini çocuklardan birinin başına koyarak: "Bunların adı yeniçeri (yeni asker) olsun. Cenabı Hak yüreklerini ak, pazularını kuvvetli, kılıçlarını keskin, oklarını tehlikeli, kendilerini daima galip buyursun" diye dua eder. Böylece Yeniçeri Ocağı'nın isim babası Bektaşi piri olur. Yeniçeriler pirleri olarak Hacı Bektaş Veli'yi tanırlar. Yeniçeriler kendilerine Bektaşiyan, ağalarına da "Ağai Bektaşiyan" adını verirler. Daha sonra Hacı Bektaş Pir Evi'nden kutsal bir kazan alınır, Yeniçeri Ocağı'na götürülür. Bu kazan Yeniçerilerin duydukları haksızlıklara karşı tepki olarak "kaldırdıkları" kazandır. Yeniçeri duası ise şöyledir. "Allah Allah, illallah, baş üryan, sine püryan… Kulluğumuz padişaha ayan; üçler, beşler, yediler, kırklar, gül bang-ı Muhammed, nur-u Nebi, Kerem-i Ali pirimiz, sultanımız Hünkar Hacı Bektaşı Veli demine devranına Hû diyelim, Hûu-uu…" Bektaşilerin taktığı Bektaşi tacı 12 dilimli beyaz bir külahtır. 12 dilim, 12 İmam 'I temsil eder. Bektaşi babalarının taçları, yeşil renkli bir sarıkla sarılır. Osmanlı yönetimi, Yavuz Sultan Selim dönemine kadar genel olarak Yeniçeri Ocağı'yla Anadolu Alevilerine ve Bektaşilerine hoşgörü ile baktı. Osmanlı sarayının katı bir Sünniliğe yönelmesi, tutuculaşması, Alevi ve Bektaşi düşmanı kesilmesi Yavuz dönemine rastlar. Bu olayda Anadolu'da hızla güçlenen Safevi devletinin de rolü vardır. Safevi devleti bir dönem boyunca Anadolu'da Osmanlı için büyük tehlike oluşturmuştur. Osmanlı bu tehlikeye karşı Sünni İslam'a sıkı sıkıya sarılır, bu akımı kendisi için kurtuluş sayar. Yavuz, bu uğurda bazı göz boyama eylemlerine de girişir. Örneğin, Yeniçeri Ocağı'nı Safevi tehlikesine karşı güya korumak için kendisini de Yeniçerilere Bektaşi gibi gösterir. Ahilik, Türk esnaf ve işçilerini içine alan tasavvufi bir tarikattır. Ahiliği Avrupa lonca sisteminin Türklerdeki karşılığı olarak da görebiliriz. Ahilik kadar iş terbiyesinde rol oynayan başka bir tarikat yoktur. Ahiler, ekonomik gelişmede disiplinli ve planlı çalışmayı temel almışlardır. Anadolu Ahilerinin Piri Ahi Evren Veli'dir. Kendisi Horasan erenlerindendir. Bu ulu kişi zanaat kesiminin piridir. Kırşehir'de bulunan ve 1278 tarihini taşıyan bir vakıf belgesine göre, Ahi Evran XIII. yüzyılın ilk yarısında doğmuş ve XIV. yüzyılın başlarında da ölmüştür. Evran kelimesi ejderha (yılan) anlamına gelir. Yılan Türklerde edebi hayatın sembolü olarak kabul edilir. Ahi Anayasası'nda; "Tanrı'ya ulaşmak, insanın tamamen kemale ermesi ile mümkündür" diye yazılıdır. Adam öldürenler, kasaplar, hırsızlar, zina edenler Ahiliğe, kabul edilmez. Hacı Bektaş Veli'nin Anadolu'ya geldiği yıllarda Ahiler oldukça yaygındır. Zaten Ahilik, Bektaşiliğe yakın bir tasavvuf tarikatıdır.
devam edecek
Osmanli´da Alevilik Ayaklanmalari
Anadolu'da Osmanlı yönetiminin haksız uygulamaların akarşı çeşitli zamanlarda ve değişik boyutlarda toplumsal ayaklanmalar olmuştur. Çoğu Alevi kaynaklı olan bu ayaklanmalar ilk bakışta tümüyle dinsel nitelikliydi. Fakat aslında bunların hiçbiri salt dinsel başkaldırılar değildi. Hatta esas olarak sosyo-ekonomik sebeplerden kaynaklanıyordu. Anadolu'da XVI. yüzyılın başlarında görünürde dinsel nitelikli olan ve Alevi dedelerinin önderliğinde gerçekleşen ayaklanmalar Osmanlı'nın toplumsal haksızlıklarına karşı birer köylü başkaldırısıdır. Bunlardan bazıları şunlardır: Babailer İsyanı, Şah Kulu, Bozoklu Celal, Sülünoğlu, Begçe Bey, Veli Halife, Kalender Çelebi İsyanları, Pir Sultan Olayı ve Şeyh Bedrettin Olayı vb. Bu ayaklanmaların çoğunun XII. yüzyılda Babai hareketi ile aynı bölgede meydana geldiği düşünülürse, Anadolu Alevilerini bu toplumsal haksızlığa karşı yanı zamanda bir siyasi egemenlik kavgası verdikleri kolayca anlaşılabilir. Osmanlı'da görülen bu ayaklanmalarla ilgili tarihçi Prof. Dr. Faruk Sümer şöyle yazıyor: "Bu ayaklanmalar, mezhebi mahiyette gibi görünüyorlarsa da, yukarıdaki hadiselerden de anlaşılacağı gibi gerçekte iktisadi sebeplerle ilgilidir." Daha sonra şöyle diyor: "… Sünni olsun, Şii olsun, Türk'e artık yalnız çiftçilik yapmak düşüyordu." Çünkü ayaklanmalar birer köylü ayaklanması idi ve yalnızca Alevi Türk köylüler değil, Sünni Türk köylüler de eziliyordu. Adı geçin isyanlar için bir başka tarihçimiz de şöyle yazıyor: "Dini şekillerde ortaya çıkan Anadolu isyanları her şeyden evvel işte bu milli felaketlerin pek tabii birtakım aksül'amelleri demekti" (18) Osmanlı, adaletsiz uygulamaların üstüne gidip düzelteceği yerde, adalet isteyenleri ezmeyi tercih etmiş, bu amaçla Alevilerin karşısına, mezhepçilik yaparak Sünniliği örgütlemiştir. Osmanlı'nın Alevilik hakkındaki düşüncesini yüzlerce benzeri olan şu fetva ile ifade etmek mümkün. Fetva özetle şöyledir "Kızılbaş taifesi kâfirdir, öldürülmesi vacip ve farzdır. Hatta öldürülenlerin ileri gelenlerinin, malları, kadınları, çocukları öldürenlerin kısmetidir." (Müftü Hamza Nurettin'in fetvası) Mustafa Akdağ da kitabında Anadolu'daki Celali isyanı diye nitelenen ayaklanmaların toplumsal içerikli başkaldırılar olduğunu yazar. Aynı konuda, iktisat tarihçisi Ord. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan ise şöyle diyor: "Osmanlı İmparatorluğu'nda çeşitli tarihlerde iskan amacı ile vs. sürgün edilen kitlenin çoğunu adi suçlar teşkil ediyordu. Kızılbaşlık da bu adi suçlar arasında sayılıp sürgün nedeni oluyordu."
devam edecek
Şah İsmail, yalnızca Safevi devletini kurup geliştiren başarılı bir hükümdar değil, aynı zamanda Alevi inançtaki kitlenin ruhani lideriydi Bu kitle, Şah'a büyük saygı ve muhabbetle bağlıydı. Şah İsmail, Emeviler'in İslamiyet anlayışına karşı Hz. Ali ve Ehlibeyt'in başlattığı mücadeleyi tavizsiz bir şekilde sürdürüyordu. Şah İsmail, devlet adına bastırdığı sikkelere 12 İmam'ın isimlerini yazmakla yetinmedi. Tüm hutbelerde Hz. Ali ve Ehlibeyt'e yer verdi. İslam'ın şartlarından biri olan kelime-I şahadet getirme ifadesinin sonuna, "Aliy-ül Veliyullah" ibaresini getirdi. Bundan, Hz. Ali'nin ermişliğine olan önem vurgulanıyordu. Camilerde ve toplumların bulunduğu her yerde halife Ebu Bekir, halife Ömer, halife Osman ile Muaviye ve Yezid'e lanet okuyan Şah İsmail, aksine hareket edenleri katletme emri verdirmişti. Ayrıca adı geçen bu isimlerin kullanılması da yasaktı. Şah İsmail, İslam tarihinde Hz. Muhammet'in soyuna yapılan haksızlıklara karşı amansız bir savaş açmış, H. Muhammet ve Ehlibeyti'nin en büyük savunucusu olmuştu. Bunun sonunda da İslam şovenizmi ve Arap ırkçılığı yapan Emevi ve Abbasi düşmanı kitlelerin büyük desteğini almıştı. Anadolu'da da Şah İsmail'e sempati duyan, Ali ve Ehlibeyt'e sevgi ve bağlılık gösteren önemli bir kitle vardı. Osmanlı İmparatorluğu kurulduktan sonra Osmanlı, koyu Sünniliği devlet dini olarak seçip Ehlibeyt yanlılarına düşmanca davranmaya başlayınca, İran'a ardıarkası kesilmeyen bir Alevi göçü başladı. Bu durum, Yavuz Sultan Selim'in İran seferine kadar devam etti, ondan sonra ise, gizli gizli sürdü. Şah İsmail, bu özelliklerinden başka, iyi bir hatip ve şairdi. "Şah Hatai" mahlası ile şiirler yazan ve bir divan'ıda olan Şah İsmail şiirlerini kolayca anlaşılabilir bir Türkçe'yle yazmıştır. Yavuz, İran seferi ile Şah İsmail ve Alevilere önemli bir darbe vurmuştu. Ama Alevi-Sünni meselesi hallolmamış, Alevilere karşı bu kez de devlet terörü almış yürümüş, Anadolu'da Osmanlı'ya karşı Alevi kökenli başkaldırılar artmıştı. XVI. yüzyılda Anadolu'da haksızlığa uğrayan yoksul Alevi halkının eli-dili olarak egemenlere karış militanca mücadele eden Pir Sultan Abdal, padişahın Sivas'taki uzantısı Hızır Paşa tarafından idam edildi. Pir Sultan Abdal eşitliği; özgürlüğü ve adaleti savunma konusunda yazdıkları ve yaptıkları ile bugün bile örnek alınması gereken bir düşünür ve eylem adamıdır. İdam sehpasına giderken bile şöyle söylemiştir. Alınmış abdestim aldırırlarsa Kılınmış namazım kıldırırlarsa Sizde Şah diyeni öldürürlerse Ben de bu yayladan Şah'a giderim İşte Şah İsmail ve Anadolu Aleviliği ilişkilerinin temeli kısaca böyle. Şah İsmail'den, Pehleviler'e ve Humeyni'ye gelinceye kadar Anadolu Alevileri İran'dan çok uzaklaştılar, çok yabancılaştılar. Bugün ise, artık Şii Humeyni hareketini Anadolu'da bir tek Alevi desteklememekte, ona "irtica" olayı olarak kuşku ve korku ile bakmaktadırlar. O halde bu farklılaşma nereden geldi? Şah İsmail zamanındaki Şiiliğin, Anadolu Aleviliği ile organik bağları vardı. İkisi de ortak gıdasını tekkelerden alıyordu. Tekkelerde ise sufi tasavvufi eğitim esastı. Şiilik resmi devlet dini olunca iktidar dini oldu. Camileri kedine merkezi üs yaptı. İktidar olmasının sonucu olarak tutuculaştı. İran Şiiliği 1500'lü yıllardan Şah İsmail döneminden, 2000 yıllarına, Humeynili yıllara gelinceye kadar çok değişti. Anadolu Aleviliğinden çok uzaklaştı; bu iki eğilim artık birbirini tanıyamaz haldedir. Bugün Anadolu Aleviliği ile İran Şiiliğinin, Hz. Ali ve Ehlibeyti'ne olan saygı ve sevgi dışında ortak bir yanları kalmamıştır. Bu yan bile İran Şiiliğinde eski hoşgörülü, sevecen öğelerden çok uzaklaşmıştır. Anadolu Aleviliği ise, o zamandan beri muhalefet akımı olarak varlığını tüm zor şartlara rağmen sürdürmüştür. Bugün İran'da Anadolu Aleviliği tarzındaki Aleviliği "Ehli Haklar" ve "Ali Allahiler" denen Aleviler sürdürüyorlar. Onlar Şah İsmail (Hatayi) Aleviliğinin günümüzdeki takipçileridir. Biçimsel bazı farklılıklara rağmen özde Anadolu Aleviliğindeki değeri taşıyorlar. Anadolu Aleviliği, İran Şiiliğinin tersine varlığını cami dışında devam ettirmiştir. Camiye girmemiştir. İran Şiiliği, artık günümüzde temsil etse etse Ortodoks bir Ehlibeyt inancını temsil etmektedir. Yani, Şah İsmail ile kıyaslandığında, Humeyni Şiiliği tutucu Şiiliktir. Anadolu Aleviliği ise özgür gelişimini sürdürerek bugünkü hümanist; demokrat, devrimci, eşitlikçi, özgürlükçü yapısına ulaşmıştır. Geleneksel olarak, toplumsal haksızlıklara karşı bir başkaldırı akımı olma özelliğini sürdürmektedir. İşte bu yabancılaşmadan dolayıdır ki, Şah İsmail dönemini öven, uğrunda idam sehpalarını göze alan Alevi ozanları, önderleri, dededelir İmam Humeyni rejimine tıpkı bir Emevi iktidarı gibi bakmaktadır. Bu bakış daha fazlasıyla Pehlevi şahları içinde de geçerliydi. Anadolu Alevilerinin Cem ayinlerini bugün de, Şah İsmil'in Pir Sultan Abdal'ın, Nesimi'nin, Fuzuli'nin Hz. Ali, 12 İmam ve şahlara ait söyledikleri deyişler süslüyor. Ama Humeyni'ye karşı en küçük bir sempati yoktur. Birçok Alevi anne-baba herşeyi göze alarak çocuklarının ismini bugün bile, Şah, Şah İsmail, Şahverdi, Şah Hayati, Şah Hanım, Şah Hüseyin, Gülüşah, Şah Ali, Şah'I Merdan koyarak Hz. Ali ve şahlara ilişkin sevgi ve saygısını sürdürüyor. Ama bu insanların hepsi Humeyni'ye uzak duruyor.
devam edecek
Anadolu Aleviligi
Türkler İslamiyet'i IX. ve X. yüzyıllarda tanıdılar. Hayli uzun ve yorucu bir tanışma dönemi yaşadılar. Kanlı, savaşlı, gerilimli, acılı bir tanışma döneminden sonra İslamiyet'i kabul ettiler. Daha doğrusu kabul etmek zorunda kaldılar. Kabul ettiklerinde ise İslam'a mal edilen Arap milliyetçisi unsurlara yer vermediler.Tanıdıkları İslam'ı gözden geçirdiler. Kendi kültürleri ile uyumlu hale getirmeye çalıştılar. İslam'ın bazı özelliklerini kabul ettiler. Bazılarını etmediler. Bedevi Arap toplumu için konan kurallar, kendileri için yabancıydı. Türkler ve o coğrafyadaki diğer milliyet mensubu halk, İslamiyet'i kabul ederken kendi geçmiş kültürleri ile yeni bir sentez oluşturma yoluna gittiler. İşte, Anadolu Aleviliğinin orijinalliği, yani başka bir İslam ülkesinde aynısının olmaması bu oluşumdan, tarihi yolculuğu farklı bir kulvardan yapmış olmasından ileri gelmektedir. Anadolu halkı, geçmiş uygarlıklarıyla Horasan üstünden gelen İslam'ı, yeni bir yapılanmaya tabi tuttu ve farklı bir sentez oluştu. İslamiyet'in Anadolu ile tanıması Anadolulaşması gerçekleşince, İslamiyet Anadolu'ca konuşmaya başlayınca, "Hz. Ali, Dede Korkut ve Homeros Dede" Anadolu'da tanışıp bütünleşince Anadolu Aleviliği denen oluşum gerçekleşti. Eski Anadolu halkları e Türkmenler Emeviler'in Arap ırkçılığını ve İslam şovenizmini temel alan yaklaşımından rahatsız olurlar. Çünkü Emeviler, Araplar dışında Müslüman olan toplumlara hor gözle bakarlar. Asıl Müslüman'ın kendileri olduğunu kabul ederler. Kendilerinin birinci sınıf Müslüman, diğer halkların ikinci sınıf Müslüman, "Mevali Müslüman", Arap olmayan Müslüman olduklarını söylerler. Türkler İslamlığı IX. yüzyılda kabul ederler. Anadolu'ya ise IX. yüzyıldan itibaren çeşitli göçlerle geldikleri bilinir. 1071'de ise, Alparslan komutasındaki Bizans ordusu ile savaşır ve Türkler "Malazgirt Zaferi" olarak nitelenen savaş ile Doğu Anadolu'ya girerler. Tabii ki, Türklerden önce Anadolu boş değildi. Anadolu 10 bin yıllık bir tarihe sahiptir. 1071 Anadolu medeniyetleri tarihinde, yakın bir tarih sayılır. Türkler Anadolu'nun son konuklarıdır. Onlardan önce 10.000 yıllık Anadolu medeniyetleri tarihi inkâr edilemez. Çünkü, bu tarih de Anadolu insanlarının tarihidir. Tıpkı Orta Asya gibi, Mezopotamya gibi. İşte bu göçler ve başka yollarla Anadolu'ya giren İslamiyet, kendisiyle birlikte, Hz. Ali'ye yapılan ve yukarı da sözünü ettiğimiz lik haksızlığı tepki temelinde gelişen geleneği de beraberinde getirir. Bu haksızlık, dediğimiz gibi Anadolu Aleviliğinin oluşmasında ki üç kaynaktan biridir. Anadolu Aleviliğinin oluşumundaki ikinci etken, Türkistan e İran gibi Doğu din ve kültürlerinden gelen etkidir. Çünkü göç yolları ile ve diğer yollarla Anadolu'ya gelen Türkmenler ya İlam olmuşlardı ya da İslamiyet'ten önceki çok tanrılı doğu dinlerinin etkisi altında idiler: Bunların birkaçı Şamanizm, Zerdüşt, Budha, Maniheizm ve Hıristiyanlık öncesi çok Tanrılı Doğu dinleri, Taoizm vs. Doğudan, Türkistan'dan gelen Türkmenlerin kendi kültür miraslarını vs. birlikte getirmemeleri mümkün değildir. Bu izleri bugün bile görüyoruz. Bizdeki tasavvuf inancı ile Budha inancı arasında benzerlik olduğu kuşkusuzdur. Maniheizm ile Alevilik arasındaki inanç benzerlikleri de hemen görülür. Şaman dininden gelen Güneş'e, tapınma vs. bugün Anadolu'da Sünni ve Alevi halk arasında hâlâ yaşıyor. Türklerin Orta Asya ve Maveraünnehir'de İslamiyet'i tanımalarından sonra büyük Türk mutasavvıfı Hoca Ahmet Yesevi, tasavvuf inancı yanında İslamiyet'i de kabul eder. Ama tarikatını, tekkesini kapatmaz. İsmaliyet'te Tanrı'dan başka bir varlığa tapınmak yasaktır. Ama Türkmenlerde yüksek tepelere, sulara, ulu ağaçlara, yatırlara kurban kesilir, ip bağlanır, lokma yapılır, ateş yakılır. Ateş yakılan ocaklar kutsal sayılır. Suyu kirletmek günah sayılır vs. Yani, Türkler İslamiyet'i kabul ederler ama, daha önceki kültür miraslarını, inançlarını terk etmezler. İslamiyet'i benimseseler de, eski inançlarından vazgeçmezler. İşte Anadolu'ya gelen Türkmenlerin ve diğer halkların getirdikleri inanç sistemleri, ve kültürleri, kanımca Anadolu Aleviliğinin ikinci kaynağı oluşturmaktadır. Nihayet üçüncü kaynak da, Eski Anadolu din, inanç ve kültür mirasıdır. Üzerinde yaşadığımız toprakların 10.000 yıllık tarihi, Anadolu medeniyetleri tarihidir. Anadolu'da 1200 yıllarında oluşan ve Anadolu dışında birçok kültürün izlerini taşıyan Anadolu Aleviliğinin, 10.000 yıllık Anadolu medeniyetleri tarihinden birşey almadığını söylemek mümkün değildir. Nitekim, bugün Anadolu Aleviliğinde gördüğümüz birçok inancın izlerini çok Tanrılı Anadolu dinlerinde, hatta Hıristiyanlıkta görüyoruz. Bektaşiliğin kurucusu sayılan, Hacı Bektaş Veli ve Kadıncık Ana arasındaki ilişki, İsa-Tanrı ve Meryem Ana arasındaki ilişkiyi anımsatmıyor mu? Cem ayinlerinde kutsal sayılan ve azı yörelerde "dem" kabul edilen şarabın Hıristiyanlarda da kutsal sayılıp kilisedeki ayin sonunda ekmeğin ona batırılıp yenmesi, Noel'de Hz. İsa ruhuna şarap içilmesi arasında bir ilişki kurulamaz mı? Gene; Hz. İsa ve 12 havarisi, Hz. Ali ve 12 İmamlar olayı rastgele bir benzerlik midir acaba? Üstelik bunlara benzer daha yüzlerce örnek verebiliriz. Örneğin, şarabın Orta Anadolu'da kurulmuş Frigya, Lidya medeniyetlerinde olduğu gibi, aynı bölgede gelişen Bektaşilikte de kutsal olmasına ne demeli? Bunlardan, Anadolu Alevilerinin büyük çoğunluğunun, Müslümanlığı sonradan benimsemiş Anadolu halkları olduğu sonucu çıkmaktadır. Bunların Müslümanlığa, Bektaşiliğe eski inançlarını da taşımaları çok doğaldır. Doğan Avcıoğlu bu gelişmeyi şöyle izah ediyor: "Hacı Bektaş ve Halifeleri, İslami çerçevede Anadolu Hıristiyanlarının inançlarıyla, Orta Asya geleneklerini bağdaştırarak, Ortodoks İslam'a uzak düşen göçebeleri ve köylüleri saflarına toplarlar". Alevilik olayına salt dinsel bir bölünme olarak bakmamak lazım. O bir yanı ile dinsel olmaktan çok toplumsaldır. Ama salt toplumsal siyasal bir akım olarak ele almak da yeterli değildir. Çünkü güçlü bir dinsel yanı da vardır. İslamiyet içinde hilafet meselesindeki haksızlığa ilk karşı koyanlar Ali yanlısı Araplar oldu. Bu karşı koyuş İslamiyet'le birlikte yayıldı. İran'a gitti, Şiilik oluştu. Pakistan'da bu kaynaktan beslenen İsmailiye mezhebi hâlâ yaşıyor. Afganistan'da Şii veya İslamiyet içindeki bu akım Mısır'da Fatımi devletini doğurdu ve Fatımilik hala da yaşıyor. Şiilik günümüzde gerek İran'da Humeyni önderliğinde, gerekse bazı Ortadoğu ve Arap ülkelerinde yaşıyor. Ama Anadolu Aleviliğinin adı geçen bu Şia akımlarla Hz. Ali ve Ehlibeyt'ine olan saygı ve sevgi dışında ortak bir yanı yoktur. Anadolu Aleviliği bir yaşam biçimidir. Anadolu'da Alevilik kendine özgü bir kültür olayıdır. Bir kimlik meselesidir. O dinsel olmaktan çok, ırksal olmaktan çok toplumsal bir akımdır. Adeta bir hayat felsefesidir. Anadolu Aleviliği, Ali ve Ehlibeyt sevgisini, insan sevgisini, kardeşliği, hakça bölüşümü, eşitliği, özgürlüğü her türlü toplumsal haksızlığa karşı olmayı kendine erdem edinmiş bir dünya görüşüdür. Bugün çağdaş demokratik teorilerin aradığı erdemleri, Alevilik 700 yıldan beri Anadolu'da her türlü bağnazlığı karşı yılmadan mücadele vererek sürdürmektedir. Doğuşta toplumsal temelli, ama dinsel bir muhalefet olan Şia hareketi, Anadolu'da toplumsal yanı ağır basan, eşitlikçi, özgürlükçü bir yaşam felsefesine, bir siyasal muhalefet hareketine dönüşmüştür. Alevilik bu özelliğini, yaşadığı tarihsel-toplumsal sürece borçludur.
devam edecek
Cumhuriyet Döneminde Alevilik
Mustafa Kemal, Anadolu'da Kurtuluş Savaşı'nı örgütlerken Alevilerin desteğini almadan edemeyeceğini iliyordu. Çünkü Anadolu Alevileri, Sünni İmparatorluk olan Osmanlı yönetimine karşı 700 yıldan beri muhalif lider. Osmanlı yönetimi, Anadolu Alevilerinin gözünde hem Emevi-İslam geleneğini sürdüren bir yönetim, hem de kendilerine karşı yapılan toplumsal haksızlıkların kaynağı idi. Son Osmanlı padişahı, İngiliz Emperyalizmi ile işbirliği yapmış, işgal kuvvetleri İstanbul'a ve Anadolu'ya ancak böyle çıkabilmişti. Bu nedenle Emperyalizme karış savaş işbirlikçi Osmanlı padişahına ve İslam hilafetine karşı ayaklanmadan geçiyordu. Ne var ki böyle bir durumda Müslüman-Sünni halk padişahına, dinine, halifesine karşı asla başkaldıramazdı. Bu günahtı. Bu, işlenecek en büyük suçtu. Bu yüzden, İstanbul ve Anadolu'nun Müslüman-Sünni halkı öncelikle padişahın yanında yer almıştı. Aleviler ise, 700 yıldan beri bu yönetime karşı mücadele veriyorlardı. Bu nedenle padişaha, hilafete ve Emperyalizme karşı savaşa girecek olan M. Kemal ve kadrosu için en doğal güç, Rumeli ve Anadolu'daki Alevi halk idi. Milli kurtuluşçular ile Alevilerin düşmanı ortak idi. O halde Atatürk bu önemli gücü yanına almadan Kurtuluş Savaşı'na girişemezdi. Nitekim o da öyle yaptı. Erzurum-Sivas Kongreleri dönüşü daha Ankara'ya gelmeden, 19 Aralık 1919 tarihinde Kayseri'den Hacı Bektaş Dergahı'na gitmeye karar verdi. Atatürk, sayıları milyonları bulan bu kitleyi kazanmak istiyordu. Zaten Sivas Kongresi'nden Alevi ileri gelenleri de Atatürk'ün yanı başında oturuyordu. Hacı Bektaş'ta o sırada Anadolu'da sayıları altı milyonu bulan Alevilerin en büyükleri Cemalettin Efendi ile baba postundaki Salih Niyazi Baba idi. Anadolu Alevileri bunların buyruğundan çıkmaz idi. Atatürk, 22 Aralık 1919 günü Mucur'a gelerek geceyi burada geçirir, ertesi sabah Hacı Bektaş'a hareket eder. Çelebi Cemalettin Efendi. Atatürk'ü Beş Taşlar denilen yerde karşılar. Buraya siyah kupa bir araba ile gelen Cemalettin Efendi, Atatürk'ü alarak bu arabayla konağa gelirler. Bu karşılama çok önemli bir olaydır. Daha önceleri, bir zamanların Ankara Valisi Sırrı Paşa, Hacı Bektaş'a ziyarete geldiği zaman Beş Taşlar mevkiine kadar arabası ile gelir, orada arabasından inip, yeri niyazdan sonra yürüyerek Hacı Bektaş'a ulaşırmış. Gene Sadrazam Talat Paşa ve Harbiye Nazırı Enver Paşanın Hacı Bektaş'ı ziyaret ettikleri hatırlanırsa, Anadolu Alevilerinin meşrutiyetçiler için ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Atatürk, Hacı Bektaş'ta bir gece kalır. Çelebe Cemalettin Efendi, onu misafir eder. Yenilip içilir, 24 Aralık 1919 Cuma günü de Hacı Bektaş Veli türbesi ziyaret edilir. Atatürk, Çelebe Cemalettin Efendi ve Salin Niyazi Baba ile uzun süren özel bir görüşme yapar. Bu üç kişi dışında kimse bu toplantıda bulunmaz. Bu görüşmeden sonra, Çelebi ve Niyazi Baba Atatürk'e destek sözü verirler. Böylece Aleviler, Kurtuluş Savaşı'nda Atatürk'ün en kararlı ve istekli gücünü oluştururlar. 23 Nisan 1920'de TBMM açıldığında Çelebi Cemalettin Efendi Kırşehir mebusu ve TBMM başkanvekili olarak Meclis'te yeralır. Atatürk, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra kurulan Meclis'e Alevi ileri gelenlerinin girmesini sağlamıştır. Dersim (Tunceli) mebusu Diyab Ağa ve Hasan Hayri Bey, Erzincan'dan Girlevikli Hüseyin Bey bunlar arasındadır. Alevi mebuslar, Meclis'te Atatürk'ün en büyük destekleyicisi olmuşlardır. Özellikle hilafetin kaldırılması tartışmalarında çok yararlılıkları görülmüştür. Aleviler, Atatürk'ü, Cumhuriyet yönetimini ve özellikle de laikliği her zaman canla başla savunmuşlar, çünkü 700 yıllık Osmanlı yönetimi onlara sürekli kuşku ile bakmış, onları her türlü kötülüğün kaynağı saymış din ve hilafetin düşmanı kabul etmiştir. Cumhuriyet yönetimi onları anlamaya ve kazanmaya çalışan, onları insan yerine koyan ilk rejimdir. Bu rejim din ve düşüncelerinden dolayı onlara baskı yapmıyor, dinsel inançlarında onları kısmen özgür bırakıyordu. Bu durum inançları yüzünden asırlardır olmadık işkence ve baskılara uğrayan bir kitle için çok önemli bir olaydır. Alevilerin, Atatürk'ün de Bektaşi olduğuna inanmalarında bütün bu gelişmelerin kuşkusuz büyük bir payı vardır. Aleviler, Cumhuriyet'e kadar ülkenin en uzak verimsiz dağ köylerinde, mezralarda, komlarda yaşamaya mecbur bırakılmışlardır. Dünya ile fazla ilişkileri yoktu. Kapalı bir ekonomide yaşam kavgası veriyorlardı. İçlerinde okuma-yazma bilen, ticaret yapan yok denecek kadar azdı. Cumhuriyet'in kurulduğu yıllarda alevi nüfus toplam nüfusun tahminen % 20-25'ini oluşturuyordu. Yani çoğunluk Müslüman-Sünni idi. Üstelik bunlar şehirde yaşıyordu. Osmanlı artıkları yönetimin her yanına sızmıştı. Cumhuriyet yönetiminin kendi kadrolarını yetiştirmek için zamana ihtiyacı vardı. İşte, "tek parti dönemi" bu mücadelelerle geçti. Atatürk, laiklik ile din ve devlet işlerini ayırmıştı. Ama, bazı camiler Cumhuriyet yönetimine karşı muhalefeti örgütlüyordu. Camiler, siyasal iktidarı elde etme mücadelesi veriyorlardı. Aleviler, bu ortamdan yararlanarak şehir merkezlerinde yeralmaya çalıştılar. Bir yandan da çocuklarını okullara gönderip eğitmek istiyorlardı. Ama eski düzen artıklarının saldırıları bir türlü kesilmek bilmiyordu. Aleviler, Cumhuriyet yönetiminden çok şey bekliyorlardı. Ama bunlar gerçekleşmedi. Tek parti yönetiminin jandarma dipçiği en çok köylüleri hedef alıyordu. Aleviler ise esas olarak köylü idiler. Bu kez jandarma zülmüne karşı doğuda Kürt nüfusun yaşadığı yerlerde köylü kökenli ayaklanmalar başladı. "Dersim Olayı" bunlardan Alevi kökenli olup en büyüğü ve en kanlı şekilde bastırılanı oldu. Aleviler, köylü, ortakçı, yarıcı, maraba ve ırgat olmaları dolayısıyla feodal ağaların, Alevi olmalarından dolayı da hakim mezbehin baskısı altında idiler. Atatürk'ün ölümünden sonra bu çelişkiler daha da arttı. Bazı Alevilerin 1950'de iktidara ezici bir çoğunlukla gelen Adnan Menderes'li Demokrat Parti'yi desteklemelerinin arkasında Alevi kitlenin tek parti yönetimine karşı duyduğu hoşnutsuzluk da vardı. Ama DP'ye destek kısa sürer. Bu partinin demokrasi ve laiklik düşmanı politikası özellikle ezanın Türkçe okunmasını camilerde yasaklayarak gene Arapça'ya dönmesi kararı alması ve çeşitli alanlardaki şoven, ırkçı ve anti-demokratik uygulamaları Alevilerin tepkisini toplar. 1960'ta yapılan 27 Mayıs İhtilali'ni Aleviler heyecanla ve blok olarak desteklerler. Bu ortak tutum 1960 Anayasası'nı destekleme konusunda da sürer. 1960 Anayasası; çağdaş demokratik hak ve özgürlükler açısından Türk siyasal yaşamında bir dönüm noktasıdır. 1960 Anayasası'nın sağladığı özgürlük havasından en çok Aleviler memnun olmuştur. Özellikle düşünce ve inanç özgürlüğünün Anayasanın 19. maddesinde açıkça yeralması, bir anayasal hak haline gelmesi, Alevilerin ençok desteklediği noktalardan biriydi. 1950'lerden itibaren başlayan genel yapı değişimi, Alevileri de dalgaları arasına alıyordu. Aleviler şehirlere göçetmeye başladılar. Dünkü dağ köylerinde, mezra ve komlarda yaşayan ve kendi kendine yeten kapalı aile ekonomisi uygulayan Alevi köyleri yavaş yavaş yazara açılmışlar, Pazar için üretmeye başlamışlardır. Bu küçük de olsa ticareti geliştirmiş ve bir sermaye birikimi sağlamıştır. Anadolu şehir ve kasabalarında yavaş yavaş Alevi bakkal, kahve sahibi, manav vb. gibi küçük esnafın görülmesi bu döneme rastlar. Daha önce tamamen Sünnilerin hakim olduğu kasaba ve şehir pazarları Alevilerin de söz sahibi olmaya başladığı ve rekabetin filizlendiği alanlar haline gelmiştir. Gene 1960'lı yıllar Alevilerin okumuş kesiminin bürokrasi içinde yeralmaya başladığı yıllardır. Aynı yıllar Türkiye'den; önce B. Almanya'ya daha sonra Belçika, Hollanda ve diğer Batı Avrupa ülkelerine işçi göçünün başladığı yıllardır. Bu göçe ilk katılan kitle ise daha çok Alevi köylüleridir. 1960'larda Avrupa'ya giden köylüler 1970'lerde yaptıkları küçük tasarruflarla Türkiye'de müteşebbis olmaya başlarlar. Kendi iç dinamizmi ile gelişen Alevi sermayesinin Avrupa'da çalışan Alevi işçilerin dövizleri ile desteklenmesi ve Anadolu'da hakim Sünni pazara girmesi, Pazar rekabetini, Pazar kavgalarını hızlandırır. 1974'lerde başlayan Alevi-Sünni çatışmasının sokağa yansıması bu nedenledir. Daha sonraki, Sivas, Çorum ve Maraş olayları bu rekabetin sokağa yansımasıdır.
www.karacaahmet.com
Osmanlının Anadolu Halklarını yanlızca sömürülecek bir kitle olarak görmesine karşı en önemli ilk örgütlenmiş tepki ve direniş "Şah kulu" nun çevresinde örgütlenen ve onun önderlik ettiği anadolu halklarının osmanlı devletine baş kaldırmasıyla 1511 yılında siyasal ve eylemsel niteliği olan ayaklanmadır.
Şah Kulu ayaklanması ,Şah İsmail de dayanak bulan bir alevi eylemidir.Yanlız bu eylemi dinsel açıdan ele almamak lazım bu eylem doğrudan osmanlı yönetimini hedef alan iktidarı hedefleyen eylem biçimidir.Siyasal içerik taşır.Tarihçi Ahmet Refik in sözleriyle özetlersek:Şah İsmailin zuhuru rafgıziliğin temayülünü bariz bir şekilde gösterdi.Fatih Anadoluyu Osmanlı ülkesine katmıştı.Fakat halk refah ve saadet nimetinde mahrumdu.
Nitekim Osmanlı devlet yönetiminin bu dönemdeki haksızlığına Şah kulu olayını dönemin osmanlı görevlisinin divana verdiği raporda açıkça görülmektedir.Çağurub söylerlermiş ki:bir dahi tımar satarlar mı.Tımarımızı satın alı alı cemi rızkımız tükendi.Tımar almağa deve gerek mal gerekir. Yoldaşa tımar yoktur.Nerede maldar etrak taifesi varsa ,bezirgan oğulları varsa cümlesi ehl-i timar oldular.Padişahın ne kadar ahçısı,seyisi,mehterivesair hüddamı varsa cümlesi ehl-i tımar oldular.Yoldaşa dirlik kalmadı.Görsünler imdi tımarı na-mahale verübsipahi taifesini zülmetmekten ne kadar fitneler zahir olsa gerekir.YUKARDAKİ RAPOR BİR OSMANLI GÖREVLİSİNİN YAZDIĞI RAPOR VE ZÜLÜMDEN HAKSIZLIKTAN ZÜLÜMDEN SÖZ ETMEKTEDİR.öTE YANDAN BU RAPORDA BELİRTİLDİĞİ GİBİ, BU EYLEME ÇOK KİŞİ KATILMIŞTIR.üSTELİK BU EYLEM KENDİLİĞİNDEN GELİŞİ GÜZEL BİR TEPKİ DEĞİL ÖRGÜTLENMİŞ BİR BAŞ KALDIRMADIR.
Gerçekteden Şah Kulu eyleme geçmeden önce yandaşlarına haberciler göndermiş,birlikte ve aynı anda davranmak için gerekli koşulları sağlamıştır.Bu örgütlü eylemin amacı yukarıda belirttiğimiz gibi yanlızca yerel bir direnme değil,doğrudan Osmanlının siyasal iktidarının yıkılmasına ve ele geçirilmesine yöneliktir.
Şah Kulu ilk kez toroslar bölgesinde düşüncelerini yamaya başlamıştır..bu bölge Orta Asyada göçen Türkmenlerin en yoğun bulunduğu yerlerdi.Bu nedenle Şah Kulunun başarısı için toplumun düşünsel yapısı el verişliydi.Dönemin toplumsal dokusu nedeniyle yapılan ayaklanmal ve ve devrim girişimlerinde onun düşünce yönünü belirleyen bir ideoloji vardır.BŞah Kulu olayında bu ideoloji aleviliktir.Fakat bu son çözümlemede yinede bir ideolojidir.Bu nedenle de böyle bir olayın gerçek nedenini saptayabilmek için için bu ideolojinin maddi sosyo ekonomik temellerini saptamak gerekir.Osmanlı düzenin genel nitellikleri ve Şah Kulu ayaklanmasının içinde geliştiği özel toplumsal nitelikler ,bu baş kaldırmanın çok önemli ekonomik temelleri olduğunu kanıtlıyor.Tarihlerde "Karabıyık oğlu" "Şeyhoğlu"ve"Şeytan Kulu"adları ile anılan Şah Kulu Şah İsmailin babası Şeyh Haydarın halifelerinden Hasan halifenin oğludur.ve Korkutelinin Yalınlı Köyündendir.Hasan halife yaşadığı çevrede kendisini hakka adamış bir veli idi daha sonra oğluda kendisine katıldı,baba oğulun kendilerini hakka adamaları ve kişilikleri türkmen aşiretleri ve yöre halkları tarafında saygınlıkla anıldı bu nedenle güvenilir ve hak insanı olmaları onları birer kurtarıcı konumuna getirmişti.Şah Kulu kendisine inanlarla sık sık gizli toplantılar yapıyordu. ancak Şah Kulu ayaklanmasının patlak vermesine ,Şeyh Bedredin ayaklanmasında olduğu gibi ,gene Osmanlılar yol açtı.Şehzade Sultan Korkuta bağlı subaşı Hasan bey ,Şah Kulunun gizli toplantılar yaptığını duyunca Şah kulu ve adamları üzerine baskınlar düzenlemeye başladı. bu baskınlarda ah kulunun adamlarından bazıları yakalndı ise de kendisi kaçmayı başararak ona inananların ,çevresinde bir araya toplanmaları için çağrıda bulundu.Bu çağrı üzerine tımarları ellerinden alınmış sipahilerle yoksul halktan 5 bine yakın insan toplandı.Şa Kulu bu sırada Sultan Korkut un Manisaya gitmekte olan adamlarına saldırma olanağını eline geçirince doğrudan sultanın otağına saldırıya geçti ancak başarılı olamadı.Bu olaylar olurken Antalya su başısı topladığı 3bin kişilik bir kuvvetle korkuta yardıma geldi.Fakat sipahilerin ve halkın bir bölümü Şah Kulunu tutmaları üzerine Hasan bey ve adamları yoğun bir çatışma sonucu Antalya kalesine sığındılar.Durumun İstanbula yansıttırıması üzerine Amasya sancak beyi şehzade Ahmet ,Niğde sancak beyi,Sultan Memed ve Anadolu beyler beyi karagöz Ahmet paşa Şah Kulu eylemini bastırmakla görevlendirildiler.Şah Kulu bu kuvvetleri yenerek .Sultan korkut kuvvetlerine doğru yöneldi.Ve Sultanın komutanı Hasan Ağayı Alaşehir ovasında yendi.bu Yenilgi Osmanlıyı telaşa sürüklemiş Şah Kulunun Bursa Üzerinde İstanbula yönelmesi osmanlıyı telaşlandırdı.8 bin kişlik orduyla sadrazam Şah Kulunun üzerine yürüdü Şehzade Ahmetin kuvvetleriyle birleşen bu ordu ayrıca katılan gönüllerle bayağı kalabalıklaşmıştı.Şah Kulu sadrazamın üzerine doğru geldiğini öğrenince konyaya doğru çekildi.burada Osmanlı ordusu tarafında kuşatıldı.Şah kulu bir aylık kuşatmayı yararak Sivasa doğru çekildi. burada Ali paşa kuvetleriyle yapılan savaşta ali paşa ve Osmanlı ordusu bozguna uğradı ve ali paşa öldü ancak Şah kuluda öldü.Şah kulunun ölmesiyle çevresindekile dağılmaya başladılar.Ve irana doğru çekilmeye başladılar.ve böylece anadoluya büyük umutlarla gelen türkmen boyları ve aleviler anadoludan göç etmek zorunda kaldılar.Anadoluda kalan Teke ve Hamid-ili-ndeki alevilerden bir bölümü ise kolon ve modon kalelerine sürüldüler.
|
|