Orijinalini görmek için tıklayınız : Sefil Selimi


gulizar
11.09.2005, 22:14
ayrilacagiz kalanlara iyi sanslar

gulizar
12.09.2005, 11:25
bundan sonra siir yazmayacam alevi forumda olan bazi kisiler yüzünden ayriliyorum
saygilar sizlere basarilar dilerim

Ceyhun
12.09.2005, 11:46
Hayırdır?

Ne oldu Gülizar? Öyle çekip gitmek olmaz. Sorunlarımızı konuşalım, halledelim. Nedir problem?

SOZ4406
16.05.2007, 15:27
http://Aşık Sefil Selimi İle Malatya'da Üç Gün

SOZ4406
16.05.2007, 15:45
Aşık Sefil Selimiile ilgili yazdığım bir yazıyı sunuyorum.

SOZ4406
01.06.2007, 13:25
Sefil selimi ile ilgili yazımın ikincisini sunuyorum.

SEFİL SELİMİ’NİN MALATYA’DA NURİ DEDENİN EVİNDE SÖYLEDİĞİ DOĞAÇLAMA ŞİİRLER
Süleyman ÖZEROL
Araştırmacı-Gazeteci

Âşık Sefil Selimi 23 Mayıs 1998 tarihinden itibaren Malatya’ya sık sık gelmeye başladı. Hemen her gelişinde birlikte oluyor, programlara toplantılara katılıyorduk.
21 Mayıs 2001 günü Malatya’ya geldiğinde Nuri Çakmak dede evine davet etti. Ozan Birfani, Ozan Cansever ve Nuri Dedenin yakınlarının da bulunduğu buradaki birlikteliğimizde okuduğu doğaçlama şiirleri not ettim. Daha sonra mektup yazarak yazamadığım yerleri tamamlamak istedim. Ancak bu mümkün olmadı. Bu nedenle bazı dizeleri eksik olduğu biçimiyle sunuyorum.
Malatya’da Adil tatar’a bağlama yaptırmış ve öğrenmeye merak sarmıştı. Biraz da Azeri tarzı bağlama çalmayı öğrenmişti. Burada söylediği şiirlerde de bağlantı olarak Azeri tarzı cinaslı manileri kullanması dikkat çekiciydi.
1.
Ulu dedemizin aşhanesinde
Erenlerden destur aldık bu gece
İki torunu var dost sinesinde
Bir yerde yan yana geldik bu gece
Gül ile diken
Çekirdek diken
Bu âşık bir zaman terzi idi
Vücutlara göre elbise diken

Dostlar bir arada yan yana durur
Hiçbirinde yoktur nefs ile gurur
Kibir olmaz ise var olur sürur
Yan yana huzuru bulduk bu gece
Gel güle güle
El atma güle
Boynu bükük aciz kula
Sen de gül ki o da güle

Acep ne ararım neyi buldum ben
Aciz bir köleyim beyi buldum ben
Dağın yamacında suyu buldum ben
Sulardan çok ibret aldık bu gece
Dönerim yere
Gitmem her yere
Gel otur hakla
Seril şu yere

Kemale erenler yanındayım ben
Her şeyin bitişi sonundayım ben
İnsanın kanında canındayım ben
İnsanda Mevla’yı bulduk bu gece
Yerlerde kaldı
Aşığın halı
Âşık isen aşka er
Seni seveli ahali

Dağ suyu muyum dere miyim ben
Eyüp sinesinde yara mıyım ben
Yoksa o yaraya çare miyim ben
Bu derdin elinden yıldık bu gece
Yaramın dağı
Dağların dağı
Gönlümde bir ağaç var
Vardır budağı

Köşede bucakta yöredeki dost
Beyazda dolaşan karadaki dost
Her yanda var olmuş yöredeki dost
Sana bakıp ibret aldık bu gece
Al sazını as
Ya suratını as
Bana Mansur derler
Gel boğulmadan as

Ölü müyüm diri miyim mezar mıyım ben
Hikmetin aynası pazar mıyım ben
Kısalır mı yoksa uzar mıyım ben
Esrarı bir ayna bildik bu gece
Dost güle güle
Gezelim bile
Kurbanlık bir koçum
Kılıcın bile

Sefil Selimi’yim kurbanım size
Müsaade ettiler geldik yüz yüze
Kimimiz gerçek âşık kimimiz öze
Bizler de yürekte kaldık bu gece
Yardan yarı
Uçurduk yarı
Ey sefil selimi
Dostlar ayarı
2.

Malatya şehrinde dostlar yanımda
Bu ruhu canana versem ne olur
Kendimden geçerim sohbet gününde
Bu canı yerlere sersem ne olur
Aşığın evi
Seçmeli evi
İnsanları sev ki
Vardır değeri

Sevgi bağlarını ekmek isterim
Terini toprağa dökmek isterim
Bir çekirdek olsa dikmek isterim
Tarlamı aşk ile sürsem ne olur
Yüz yüze sür
Yolda izi sür
Sevenin yanına geldi
Ellerine kına sür

Tozlu yolda yürü kalkmasın tozu
Boş yerlere aman harcama kozu
Aman zalim gönlüm bırak şu pozu
Aşkın sergisini sersek ne olur
Bre serseri
Yere vur seni
Böyle olur mu?
Aşkın eseri

Dağdaki benimdir düzdeki benim
Kirpikteki benim gözdeki benim
Bendeki sizlerin sizdeki benim
Günülden gönüle girsek ne olur
Aşk söyletir
Âşık böyledir
Ey dede kulak ver
İlahi peder

Bitmiyor ki aşkım kederim artar
Bu yüzümün rengi derimi örter
Ey Sefil Selimi nefsinden kurtar
Kibiri yerlere vursak ne olur
Dur ara
Mevla’yı ara
Sefil Selimi
Mevla’yı ara

3.

Gün içinde güneş gördüm
Aya varmaktır niyetim
Yürüdüm ya kime vardım
Beye varmaktır niyetim
Okuyalım elif beyi
Yeniden ayırma beyi
Seve seve okşa canım
Aman korkutma bebeyi

Ey ahbabım diye diye
Küstün inadına niye
Sevda insana hediye
Diye varmaktır niyetim
Ağaç barı ağaç barı
Dadaşlar çekiyor barı
Aman diyorlar dolaşma
Boşa kabarı kabarı

Yürek kaçar kedi bakar
Kimi yaşar kimi naçar
Kimi şehirlerden kaçar
Köye varmaktır niyetim
Âşıklığı yaya yaya
Yollarda kalmışım yaya
Öyle bir yere vardım ki
Başım tosladı kayaya

Âşık oldum kurdum cümle
Derya değil oldum damla
Bir denize ettim hamle
Suya varmaktır niyetim
Avucun içleri aya
Ders okudum
Geceleri bakıp aya
Dalıp gidiyor rüyaya

Söyleme Sefil Selimi
Dilim tutmuyor selimi
Söze bağladım dilimi
Neye varmaktır niyetim
Aşktır insanların varı
Çobanlar yayar davarı
Bir gün değirmene gittim
Öğütemedim zavarı

4.

Kare kare gezdin noktaya vardım
Söyle bene gel nerdeyim dede
Çağırma suyuna ben beni kurdum
Ben kendi kendime perdeyim dede

Ne dağ başı gibi ne de bir ova
Bardakla bir olmaz koskoca kova
Cenabı Mevla’ya yuvayım yuva
Görebilen gözde serdeyim dede

Serimdeki yara em mi istiyor
Yarım mı istiyor tüm mü istiyor
……………….. cem mi istiyor
Bazı yağmur bazı kardayım dede

Ulu …………………………...
Kendi bedeninde o Huda’yı bul
Gâhî terk eyle sen senin ile ol
Ben de senin gibi nerdeyim dede

Kimseye sırt dönmem cemal ararım
İnsanı seversem Hakka yararım
Dedikodu varsa gönül kırarım
Gel gönül kırdırma vardayım dede

Şeri neyleleyim hayır var iken
İşi gücü zarken ahu zar iken
Allah’ı bulamam gönül dar iken
Gönlüm çok daraldı dardayım dede

Gel etme eyleme Sefil Selimi
Bülbül bile bilmez bu aşk gülünü
Ölmeden evvela tattım ölümü
Yaşıyorum ama sırdayım dede

5.

Koca kâinata seyredip baktım
Bir acayip yarış bambaşka
Eller ayıplıyor kendimi yaktım
Yürüdüm hedefe varış bambaşka

Dönemem geriye ileri gittim
Önden gidenlerin ardından yettim
Fazla kazandım ya acaba nettim
İnsanoğlundaki görüş bambaşka

Bu laçkalık neden ayrılık neden
Birbirine bağlı baş ile beden
Şu dünya üstüne gelip ve giden
Oturuşlar başka duruş bambaşka

Her ne yana dönsem biri görürüm
Elde değil bende kiri görürüm
Herkesi kendimden duru görürüm
Hal ve hatırları soruş bambaşka

Ben mi bir diyarım dünya mı diyar
Herkes birbirinin gözünü oyar
Soyanlar ha bire yükünü tutar
Ardından intizar karış bambaşka

Kime ne söylesem zemmeder beni
Birbirine bağlı yolun her yanı
Yeryüzü ayrı mı gök tutar günü
Yeri yer tutuyor duruş bambaşka

Gökyüzünde yıldızlara bakarım
Bazı pınar gibi çağlar akarım
Böyle bir gidişe canım sıkarım
Sevmek apayrıdır yeriş bambaşka

Aldığım sattığım kimlerin malı
Çağırır Muhammet ses verir Ali
Şu acayip yerde hikmetler dolu
Liralar apayrı kuruş bambaşka

Sefil Selimi’yim faniyim fani
İyiye uyar mı kötüyle cani
Allah apaçıktır diyemem hani
İzine yürüyüş sürüş bambaşka

SOZ4406
23.07.2007, 00:09
"KUL YANMASIN, SEFİL SELİMİ YANSIN !” (*)
Sefil Selimi’nin Anısına...

Sefil Selimi’ye şiir-mektup yazmıştım. Bununla birlikte Sefil Selimi’nin Malatya’ya gelişlerinden birinde Yavuz Bülent Bakiler’in alaylı bir sataşmasını öykülemiştim.

DOST

Gündemim o kadar yoğun idi ki
Bir türlü oturup yazamadım dost
Ancak fırsat buldum bu sıralarda
Kalemi kâğıdı bulamadım dost

Aldım Yorum’ları tek tek taradım
Selimi haberin buldum aradım
“Kendini aşmalı âşık” anladım (1)
Engeller çok idi aşamadım dost

Altı Ağustosta yolda kalmıştın
Gelip geçenleri seyre dalmıştın
Güneş’te dostlarla birlik olmuştun
O zaman birlikte olamadım dost

İki bin yılında yazdım yazını
İki bin birde de kitaplarını
Öğrensin herkes de notalarını
Ne yazık o zaman salamadım dost

Nuri Dede hanesine gelmiştik
Gerçeklerin sohbetine dalmıştık
Söylemiştin biz kaleme almıştık
Bazı noktaları koyamadım dost (2)

Sevgi bağlarını ekmek istedin (3)
Terini toprağa dökmek istedin
Bir çekirdek bulsan dikmek isterdin
Gülün dikenini yolamadım dost

Kare kare gezdin noktaya vardın
Her yöne bakınıp cemal aradın
Kin ile kibiri yerlere çaldın
Kimseyi dilime dolamadım dost

Allah apaçıkken demedin hani
Muhammet çağırdın ses verdi Ali
Gülüyle birlikte sardın dikeni
Kuru yaprak gibi solamadım dost

Bahçenden gülleri getirdin bize
Muhabbet pınarı hep göze göze
“Kul yanmasın” diye atıldın köze
Bakilerle birlik olamadım dost

Sen yanmasan ben yanmasam olur mu?
Karanlık geceler sabah olur mu?
Dünya insanlara cennet olur mu?
Denilen cenneti bulamadım dost

İnsan eti yenmez gönü giyilmez
Demir leblebiyi herkes yiyemez
“Kevser Irmağı”ndan herkes içemez
Badeyim kadehe dolamadım dost

Çağlayıp akar mı bir kuru dere
Askerlik yapmayan almaz teskere
Kim yar yaran olmaz özü mertlere
Söyleyecek söz bulamadım dost

Feyzullah Çınar’ın davudi sesi
Onda idi Selimi’nin nefesi
“Gerçek âşıklardır halk hizmetçisi”
Onların içinde olamadım dost

Zaman zaman anlatırım dostlara
Benzetirim daim duru pınara
Pir Sultan Veysel’den Akarsulara
Akıp giden bir yol bulamadım dost

Cansever Birfani bizim Ramazan (4)
Zaman zaman canlanıyor hatıran
Yardımcımız olsun ol Şahı Merdan
Aşkına bir saz çalamadım dost

Selamı saygıyı sunarım candan
Geç kaldı emanet uğraşılardan
Özerol razıdır tüm dostlarından
Bir oldum ikide kalamadım dost

4 Eylül 2002-Malatya

Gece yazdım yazıyı
Geme aldım azıyı
Kimselere yazmasın
Yaradan kem yazıyı

Yazdım yazdım bitirdim
Destan sonun getirdim
Zarflayıp da pullayıp
Dostlarıma yetirdim

Beş Eylül İki Bin İki
Saat oldu on iki
Sayın Selimi Baba
Yazacaklar bitmez ki

5 Eylül 2002-Malatya

Sayın Selimi Baba,

Sanırım size ilk kez mektup yazıyorum. Kalemi elime aldığımda şiirle başladım, şiirle sürdürdüm. Şiirle bitirince de bir gün bekledim, bu satırları yazıyorum.
Sağlığının yerinde olmasını, ev halkınızın da sağlık ve mutluluk içinde bulunmasını candan diler, saygı ve selamlarımla ellerinizden öperim.
1998 yılında Malatya Yorumu çıkarmaya bağladığımızda ilk sayımızda (69. sayı yeniden başladığımız ilk sayımızdır: 2 Haziran 1998) sizin Malatya’ya gelişinizi haber yapmış, “İnce Düşünceler” köşemde “Âşık Kendini Aşmalı” başlığı ile yazdığım yazıda sizi anlatmıştım. “gördüm Sefil Selimi” yazımda Hekimhan yolunda karşılaşmamızı ve bunun üzerine yazdığım şiiri, “Malatya Yorum-Sefil Selimi” yazımda Uğur Kaya’nın hazırladığı yapıtınızı anlatmış, yapıtınızı tanıtmıştım. Nuri Dedenin evindeki notları da düzenledim ve hepsini birden size gönderiyorum.
Yeniden saygı ve selamlarımla, hoşça kalın...

5 Eylül 2002
Süleyman ÖZEROL

Sefil Selimi ile bir türküde tanışmıştık:

Kimse bana yaran olmaz yar olmaz
Mertlik hırkasını giydim giyeli
Dünya bomboş olsa bana yer kalmaz
İnsana muhabbet duydum duyalı

Aslında, altmışlı yıllardan beri “Kevser Irmağı” da Feyzullah Çınar’ın gür sesi ile kulaklarımdaydı.

Kevser ırmağında saki olan yar
Bir bardak dem ikram etmez mi ola
Sıratın yolunu iyi bilen yar
Benim de elimden tutmaz mı ola

Aman medet duy sesimi dardayım
Sorma hâllarımı gayet zordayım
Cehennemden daha beter kordayım
Yanarım yandığım yetmez mi ola

Dört yanımı harlı ateş çevirdi
Vücut sarayımı yaktı kavurdu
Yaptım mamur ettim geri devirdi
Viranemde baykuş ötmez mi ola

25 Mayıs 1998 tarihinde Metin Özer’in (Ozan Birfani) televizyon programı “Dost Diye Diye” ye katılmak üzere Çırağı Yalınayak (Ramazan Şimşek) ile birlikte Malatya’ya geldiğinde ise bizzat tanıştık. Dördümüz birlikte İnönü Üniversitesinde Yrd. Doç. Dr. Ramazan Çiftlikçi’nin dersine, akşam da Ozan Birfani’nin televizyon programına katıldık, dost meclislerimde birlikte olduk... Akşamleyin, Yılmaz Özer’in (Ozan Mutsuz) evinde Kul Yanmasın adlı kitabındaki “İnsana muhabbet duydum duyalı” deyişinde bir dörtlüğün eksik olduğunun söylendiğini anımsattığımda; “Vardı, basılırken konulmamış. Kitap yanındaysa söyleyeyim hemen yerine yaz, dördüncü dörtlük olacak” dedi. Kitap yanımdaydı, çıkararak ekledim:

Bu bir Kızılbaş’tır yunmaz dediler
Camiye mescide konmaz dediler
Kestiği murdardır yenmez dediler
Şah Hüseyn’e gönül verdim vereli

Malatya’ya sıkça gelmeye başladı ve hemen her Malatya’ya gelişinde görüşüyorduk. Hatta bir keresine görüşememiştik, ertesi gün Hekimhan’a gidip döndüğümde yolda karşılaşmıştık ve kendisine bir de şiir yazmıştım:

Sivas’a giderken yollarda kalmış
Bakınırken gördüm Sefil Selimi

Başka bir gelişinde Yavuz Bülent Bakiler’in kendisine bir sataşması olmuştu ve ona yanıt vermek durumunda kalmıştım. Bu konuyu aktarmak istiyorum.
14 Ekim 2000 tarihinde (Cumartesi akşamı) Malatya’nın yerel televizyon kanallarından TV Malatya’da Malatya Belediye Konferans Salonunda Esenlik Şirketinin 10. Kuruluş Yılı nedeniyle düzenlenen “Sevgi ve Hoşgörü” konulu şiir yarışması canlı olarak yayınlanıyordu ve Sefil Selimi ekranlardaydı. “Halk şiiri ile serbest şiiri yarıştıran jüri üyelerine teşekkür ederim” dedikten sonra, “İnsanları yakmak yerine, Sefil Selimi olarak kendimi yakıyorum” sözlerinin ardından “Kul Yanmasın” şiirini okudu. Bir süre izledim ve hazırlanarak konferans salonuna gittim. Oraya vardığımda saat 22 40 olmuştu. Salonun sol tarafından girdiğimde Sefil Selimi, Âşık Beyani ile ikinci sırada bir yerde yan yana oturuyordu. Salon nerede ise boşalmak üzere iken birinci olduğu bildirilen Ali Kınık şirini okuyordu. Salonda birçok tanıdıkla karşılaştım. Dışarıda Belediye Başkanı Mehmet Y. Çerçi ile konuştuğumuz sırada Ozan Cansever yaklaşarak, “Başkanım Metin Beyin şiirlerinin de bastırırsınız herhalde” dedi. Metin Özer, Ramazan Çiftlikçi ve Rahime Kışlal da yanımızdaydı. Başkan, komisyonların bulunduğunu, uygun görülürse basılabileceğini söyledi.
Bir süre sonra Şelale Restorana gidileceği söylendi, arabalara gittik. Yemekten sonra çay içilirken, jüri başkanı olan Yavuz Bülent Bakiler Sefil Selimi ’ye takılarak konuşunca, “Beni siz yaktınız!” diyerek, “Kul Yanmasın” şiirini burada da okudu Selimi. Bu kez Yavuz Bülent Bakiler; “Âşık, seni Alevi sanıp Alevi Bektaşi Şiirleri Antolojisi kitabına almışlar” dediğinde; “Ben her kaba sığarım, onlar kabul etmişler, ben de saygı duyarım” dedi ve Abdal Musa şenliklerine katıldığını, armağan olarak canını götürdüğünü, orada şu şiiri okuduğunu söyledi:

“Pir Sultan Abdal’ın Âşık Veysel’in
Bahçesinden gül getirdim sizlere”

Ardından da, aynı şiiri burada içten bir biçimde okudu. Yavuz Bülent Bakiler, ilk iki dizeyi aşığa yineletti; ”Âşık Veysel kabul da, Pir Sultan olmadı” dedi. Ardından da ülkemizdeki ikiliğin nedeni (Hem de baş nedeni!) olduğunu, halkı padişaha karşı kışkırttığını, sapık olduğunu... Böyle bir kişiye şiirinde yer vermemesi gerektiğini ekledi. Sefil Selimi, “Bizim bahçemizde gül de var, diken de var. Ben gülü de dikeni de kabul ediyorum. Gül de bizim, diken de. Dikensiz gül, gülsüz diken olmaz. Pir Sultan hatalı bile olsa, bu onun sorunu” deyince de, Bakiler üsteleyerek Pir Sultanın Hz. Ali’ye Hızır dediğini, peygamberden üstün gördüğünü, böylelerinin yaşatılmaması gerektiğini söyledi. Selimi ise, barışçıl duygularını dile getiren birkaç dörtlük daha okudu. Ancak, Bakilerin aldırdığı yoktu...
Konuşmak istediğimi söylediğimde orada bulunan yirmiye yakın insanın gözü benden yana çevrildi. Bakilere, ya tasavvufu bilmediğini, ya da bilmek istemediğini söylediğimde, çok iyi bildiğini söyledi. “Çok iyi bilseydiniz böyle konuşmazdınız” dedim ve tasavvufta Tanrının kendini insan suretinde tecelli ettirmesine inanıldığı konusuna değindim. Bu kez, “Siz Pir Sultanı okudunuz mu?” diyerek bana soru yöneltti. Okuduğumu söylediğimde de bir süre önceki iddialarını ve hakaretlerini yeniden sıralamaya başladı. Pir Sultanın, ”Gelin canlar bir olalım”, “Açılın kapılar şaha gidelim” dediğini, “Şah”ın İran şahı olduğunu, ülkemizdeki Alevi-Sünni ikiliğini yaratan tek kişinin Pir Sultan olduğunu söyledi. “Eski çelişkileri durmadan yinelemek yerine, ülkemizi yarınlara daha iyi nasıl taşımamız gerektiğini tartışalım” dediğimde yine bir süre önceki söylemlerini sürdürdü: “Bunların bilinmesi gerekir, öylelerinin yaşatılmaması gerekir” dedi. Bu sözleri üzerine, babam yaşında olduğunu, saygı duyduğumu söyledikten sonra, “Öyleyse siz Hızır Paşasınız!” diyerek sesimi yükselttim.
Durmadan konu değiştiren Bakiler, bu kez konuşmayı Alevi-Sünni konusuna çekerek konuşmaya başladı. Bunun üzerine de, ”O zaman durmadan pişirip pişirip önümüze sürün ne olacaksa. Artık ne padişah var ne Pir Sultan. Osmanlıyı ve Padişahlığı savunuyor durumundasınız. Artık ne Osmanlı var ne padişah. Bütün bunlar, 500 yıl önceki çelişkileri derinleştirmekten başka bir işe yaramaz!” dediğimde, tarihten ibret almamız gerektiğini söyleyerek birden ayaklandı. Çıkmadan yanıma yaklaşarak, 50 yıl önce Alevilerin Türk ve Müslüman olduğunu söylediğini, Amerikalıların İstanbul’da dedeler toplantısı düzenlediklerini söyledi. Durmadan konudan konuya atlayan Bakilere yeniden eski çelişkileri derinleştirmenin bir anlam taşımadığını, böyle yapmaması gerektiğini söylediğimde, benim yanlış düşündüğümü söyledi. Ben de “O zaman siz de aynen devam edin” dediğimde, işçi kılıklı (Bu deyim, Metin Özer’in deyimidir) birisi onu destekler biçimde konuşmaya başladı. Aynı yanıtları ona da verdiğimde o da çelişkiyi derinleştirenin ben olduğumu söyledi. O sırada Bakiler ilerlemiş, dışarı çıkmıştı. Dışarıda birilerine, “Bu da kim?” türünden sorular sorduğunu sonradan öğrendim.
Daha sonra konuştuğum bazı arkadaşlar, Yavuz Bülent Bakilerin ”dediğim dedik” ve “sert” birisi olduğunu söylediler. Oysa bu özellikleri onun Sefil Selimi ile alay edercesine konuşmasını ve yarım saatten fazla bir süreyle Pir Sultana hakaret etmesini gerektirmezdi.
5 Ekim 2000 -Malatya

4 Eylül 2001 günü bu yazını altına bir not düşmüşüm:
“Aradan yaklaşık bir yıla yakın bir süre geçti ve Pir Sultanı Anma Şenlikleri nedeniyle Sivas’ta bulunan şair, yazar ve aydınların yakılışı üzerine bir yazı hazırlarken Yavuz Bülent Bakilerin Âşık Veysel kitabına yazdığı önsöz aklıma geldi. Orada da hemen hemen aynı düşünceler yer almaktaydı. Sonuç: “Böylelerinin yaşatılmaması gerek!”
Acaba diyorum; 2 Temmuz 1993’teki Madımak olayını gerçekleştirenler Kültür Bakanlığı tarafından bastırılmış olan Âşık Veysel kitabındaki önsözü okumuşlar mıydı? “
Girişteki dörtlükler ve mektubu onunla ilgili yazılarımı ve özel notlarımı gönderdiğimde yazmıştım. Ancak, “Sevgi ve Hoşgörü” konulu şiir yarışması gecesindeki notlarımı yazmamıştım. Ülkemizdeki toplumsal yapıyı ilgilendirmesi ve Sefil Seliminin bazı özelliklerini yansıtması bakımından bu anımızın önemli olduğunu düşünerek siz okurlarla paylaşmak istedim. Hiç bir yorum-açıklama yapmadan 20’ye yakın insanın karşısında gerçekleşen olayı hemen ertesi gün kaleme almıştım. Babam yaşındaki bir adamı küçük düşürmek gibi bir niyetim-amacım olmadığını Sefil Selimiye söylediğimde, o yine iyimserliğiyle böyle şeylerin olabileceğini söylemişti. Şimdi de hiçbir yorum yapmadan aktardım.
Belki de birçok kişi Yar Badesi, Yalınkat, Kul Yanmasın, Çobanın Can Pınarı, Şiirleri ve Türküleriyle Âşık Sefil Selimi gibi yapıtları bulunan, Sefil Seliminin asıl adının Ahmet Günbulut olduğunu bilmiyor. 1933 Sivas-Şarkışla doğumlu olduğunu, kırk yıldan buyana şiir yazdığını, çalıp söylediğini, çıraklar yetiştirdiğini, hakkında birçok üniversitede çok sayıda tez hazırlandığını, ülkemizin dört bir yanında kültürel etkinliklere, televizyon programlarına katıldığını bilenlerin de sayılı olduğunu düşünüyorum. O, günümüz halk ozanlarının en önde gelenlerindendi ve iyi bir insandı, iyi bir dosttu.
Ne demiştik şiir-mektubumuzda?

Feyzullah Çınar’ın davudi sesi
Onda idi Selimi’nin nefesi

31 Aralık 2003 günü Malatya’dan arayan Ali Taştepe, onun bir gün önce aramızdan ayrıldığını söylemişti telefonda.
Onun aramızda olmaması bizim için elbette ki büyük eksiklik. Ne yazık ki, diyalektik akışı engellemek elimizde değil...

SON SÖZ

30 Aralık 2003 günü, Kevser Irmağındaki sakisine kavuşan Sefil Selimi’yi sevgi, saygı ve rahmetle anıyorum. Onu unutmayacağız ve deyişleri hep kulaklarımızda çınlayacak...
Sefil Selimi gibi bir halk ozanı ile birlikte olmanın yararlarını her zaman göreceğime inandığımı da ayrıca belirtmek istiyorum.
Sefil Selimi, “Kimse bana yaran olmaz yar olamaz” derken, Kevser Irmağından bade de istemiş, kulun yanmaması için ne gerekiyorsa onu yapmaya çalışmış, “Pir Sultan Abdal’ın Âşık Veysel’in bahçesinden gül getiren” öz be öz bir Anadolu halk ozanı olarak unutulmayacaktır.

“Kul yanmasın Sefil Selimi yansın”

mmmm
21.09.2007, 04:02
Sefil Selimi mahlasını kullanan bu güçlü ozanımızın nüfus kütüğündeki adı Ahmet GÜNBULUT... Sivas’ ın Şarkışla ilçesinde fakir bir ailenin evlâdı olarak 26 Ağustos 1933 tarihinde dünyaya gelmiş.

Babası 1910 doğumlu Sarı Ali, annesinin adı Sıdıka. Dedesi Şarkışla’ da Tellal Ahmet Çavuş adıyla tanınmakta...Aslen Yozgat’ tan Şarkışla’ ya gelmiş, “Holdurlar” sülâlesinden. Babaannesi Oluktaş Köyü’ nden.

Yozgat’ tan göç eden “Holdurlar” sülâlesinin bir kolu, Osmaniye’ nin Kırmıtlı Kasabası’ na yerleşmiş. Anneannesi “Gemerekli” lâkabıyla tanınıyor. Adı Fadime olduğu halde, ailesi Gemerek’ ten gelmiş olmalı ki, bu isimle tanınıyor.

Bizim Anadolu böyledir işte gülüm. İnsanlar, soylar, soplar hep bir hoş, bir lâtif soy tanımıyla-lâkap- mahlas- isimle tanınırlar. Siz, çoğu kere o soy kütüğünü tanımlayan ismi söylemezseniz, aradığınıza ulaşamazsınız. Mutlaka her sülâlenin bir tanımı, bir tarifi, meşhur-herkesçe bilinen bir adı vardır. Selimi’ nin sülâlesinin adı da “Holdurlar” işte, anladın mı can?





Bu zirve ozanın doğduğu 1930’ lu yıllar Anadolu’ sunu bir bilsen, ah bir bilsen... Hele hele Anadolu köylerini ve köylüsünü... O yıllarda, yol, ışık nerde? Köylerimiz karanlıklar içinde. Köylerimiz ve köylülerimiz yoksul... Bir uçtan bir uca vatan toprağı çileyle yoğrulmakta...

Şarkışlalı tellal Abdullah Çavuş’ un torunu Ahmet’ te bir köy çocuğudur. Doğduğunda kundak bezi bulamazlar da, anasının önlüğüne sararlar bebeyi... Ayağı yer gördüğünde de entari giyer köy çocuğu... O zamanlar, pantolan denen bir giysiyi köy ve köylümüz bilmiyordu bile... Kendine has, yoksulluğuna uygun bir giyim biçimi... Bu biçim, ilkokul yıllarına kadar sürüp gitmiş, anlayacağın can...

Ama sana şu kadarını da deyiverem, bizim köy çocuğu güçlü, gürbüz, biraz da haşarı ha! .. Göze batan bir durumu var. Köy çocuklarının oyun yeri, ya evlerinin damı, ya bağ, ya bahçedir. Veya bilemediniz, kır, dağ başları veya su kenarlarıdır. Hele bir söğüt dalından düdük, karpuz kabuğundan araba yapıldı mı, köy çocuğunun keyfine diyecek olmaz. Bizim gürbüz, oldukça afacan olan Ahmet’imiz de, evlerinin yanındaki tezekler arasında koşup oynarken, Memiş Emmi’ nin göz nazarına çarpılmaz mı? Göz nazarı bu... Memiş Emmi’ nin göz nazarı, kudretten... Çarptı mı şimşek- yıldırım çarpmışa döner insan... Ahmet’ te çarpılır. Çarpılmasıyla yıkılması, yere düşmesi bir olur. Yedi ay bu çarpmanın tesirinden kurtulamaz. Hastalanır, yatar... Ve zayıflar...

İlkokul çağına gelen Ahmet, ele avuca sığmayan, rüzgårla yarış eden, kedi-köpek kovalayan, ayağı yeğnik bir çocuktur. Mahallenin rüzgâr Ahmet’idir adeta... Gönderildiği yere uçarak gider, uçarak gelir. Acil her işe Ahmet koşturulur...Sarı Ali’ nin oğlu, tellal Abdulah Çavuş’ un torunu Ahmet... 1940’ da ilkokula başlar. Başlar ya, bitirmesi güçtür. Tembel, derslerine çalışmayan, haylaz bir çocuk... Ailesi okutmak istiyor. Tam 7 yılda bitirir 5 senelik okulu... Sonra, ailesi onu şimdiki Sivas Lisesi’ nin orta kısmına gönderir. Yatılıdır okul. İki yıl devam eder, ama sonunu getiremez, ayrılır...
16 yaşına geldiğinde, artık köy çocuğu büyümüş delikanlı olmuştur. Köy düğünlerinin baş delikanlılarından birisidir. Gözlerini radar gibi kullanır. Yüreğinin gümbürtüsüne gözleri yol göstermektedir. Düğünlerde “giyimli” kızların peşinde gezinir gözleri...

Köyde İmamgillerin Mahmut Karabulut’ un bir kızı vardır. Ümmügülsüm...
Ümmügülsüm’ ün gözleri mıknatıs olmuş, köy delikanlısı Ahmet’ i manyetik alanına almış, bırakmaz... Yanar Ahmet... Yanar, tutuşur... Sevda baştan aşınca, söz dinlemezmiş. Zaman ve mekân sevdanın gücü karşısında sıfırlanıverir.

Ümmügülsüm, güzeller içinde bir başka güzel. Ahmet’ in can evinde depremler oluşturmakta. Ama, Ahmet’ in ailesi fakir. Gelenek gereği başlık parası veremeyecek durumda. Ne yapsın, ne etsin Ahmet? Bir çare bulmalı, sevdasından yanıp tüttüğü Ümmügülsüm’ üne kavuşmalıdır. Ölçer, biçer. Kendinden büyüklere danışır. Doluya koyar olmaz, boşa koyar dolmaz. Kör olsun fakirliğin gözü... O kör göz zaten güneşi göstermez ya... Fakat, Ahmet bu... Göz, söz dinlemez. Tutar Ümmügülsüm’ ün ellerinden, kaçırır onu...

Kaçarlar ve evlenirler. Olan olmuştur gayri. Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın, Ümmügülsüm ve Ahmet evlenmişlerdir...

Köy yeri ne olacak? Hısım, akrabalar bu “kaçırma” hadisesine olumlu bakmazlar. Suratları asılır ve onlara küserler. Ahmet'’le hiç konuşmazlar...

Bir iken iki olmuştur. Daha üç-beş olacaktır. Sevgi paylaşıldıkça çoğalırmış. Lâkin, sade ve tek başına aşk kimi zaman yetmiyor. Geçim derdi var. Aş, ekmek kaygısı düştü mü ensenin tam ortasına, adamı iki büklüm eder vallahi. Hayat bir “kirmen” gibi çevirir insanı. O nedenle de ayakta kalmak ve yıkılmamak gerek. Ne yapsın Ahmet, geçim derdiyle gider terzi Ömer Karslıoğlu’ nun yanına çırak durur. Terzi çırağının çocukları da olmuştur. Kadriye ve İsmet...

Terzi çırağı tam dört-beş yıl terzilik yapar. Çıraklıktan ustalığa doğru adım atmış, tecrübe kazanmıştır. Ustalaşmıştır.

Askerlik “celbi” tutuşturulur eline... Vatan görevidir, asla ihmale gelmez. Gider askere. Eşini, çocuklarını sılada bırakır, askerlik görevine başlar. Sivillikte terzi olduğu için, askerlikte de ona görev yaptığı bölüğün terzilik görevi verilir. Askerlerin söküklerini diker. Komutan elbiselerini diker ve ütüler... Bölük terzisi Ahmet, bu sırada iyi sayılabilecek miktarda para da kazanır. Evden, ata ocağından bir kuruş para istemez. Hoş istese de sıladakiler zaten fakirdiler, ona tek kuruş gönderemezlerdi ya... Askerlik sırasında, köye yazdığı mektupla sadece bir kere para istemiş olup, o da sadece 30-40 liradır.

1956 yılında askerlik görevi biter ve terhis olur Ahmet...
Döner sılasına. Ahbapların yardımıyla bir terzi dükkânı açar. Çoluk çocuğunu ve eşini de babasıgilin yanından alır, yani baba ocağından ayrılır ve kendi evini kurar. Fakir olan ailesinden, bu ayrılış sırasında bir hasır, yarım torba un, birkaç da minder alır. Alacak başka bir şey bulamaz. Çünkü, eşini kaçırmıştır, o sebeple, cehiz-mehiz yoktur. Baba ocağı da yoksuldur.
Şarkışla’ya yerleşmiş göçmenlerden Salim Ağa’ nın tek atlı arabasını 25 liraya tutar. Tuttuğu evin yanındadır Salim Ağa’ nın evi de...

Şarkışlalı terzi Ahmet, artık kendi ayakları üzerinde dik durmak zorundadır. Gece gündüz çalışmaya başlar. Şarkışla’ da Radar’ da çalışan subaylarla arası iyidir. Onların terziliğini yapar. Subay hanımlarının manto ve tayyörlerini diker. Bu sayede de geliri iyidir ve geçimi de rahattır.
Terzi Ahmet’ e terzilik mesleği ile edindiği kazanç az gelmeye başlar. En iyisi mi bir başka ticaret yapmak diye düşünür.
Can gülüm, hangi ticaret mi diyorsun? Sabırsızlığın gene nüksetti. Bekle bakalım bir. Anlatıyoruz ya işte. Hem sonra, şimdi anlatacağım hadise karşısında şaşıracağını biliyorum.

Bak canım, terzilikten domates tüccarlığına atlarsa bir insan ne olur? Gülüyorsun değil mi? Gülme! Dinle hele...
Bizim Terzi Ahmet, Kayadibi’ nden Şevket ve Halit’ in arabasıyla Adana’ dan domates getirmeye karar verir. Şarkışla’ da domates iyi para etmektedir. Domatesleri yüklerler Adana’ dan, düşerler yola... Kayseri’ nin İncesu ilçesi yakınlarında kamyonları devrilmez mi? Tabii ki bir kamyon domates de serpilir yola, telef olur. İşte domates ticareti çok büyük zararla sona erer Terzi Ahmet’ in...

Yıl 1959-60’ lara varıp bağdaş kurmuştur.
Terzi Ahmet’ in ömür halısı zaman tezgâhında dokunmaya devam etmektedir.
Sabretmene hayran kaldım. Fakat, sorgucu gözlerle yüzüme bakıp, ağzımdan dökülenleri dinlediğini biliyorum. Bana bu ozan, ne zaman ozanlığa başlayacak? Saz bu öykünün hangi diliminde gelecek? Diye içinden yığın yığın sorular aktardığını anlıyorum. Susmana da bu yüzden şaşırıyor ve hayran kaldığımı ifade ediyorum. Bak can dost, senin bu şekilde susman benim anlatma ihtiyacımı kamçılıyor. Dinleyeni iyi olan sohbetin koyuluğu da has olur hani... İçinden geçirdiğin soruların cevabını az sonra alacaksın. Biraz daha sabır, olur mu?

Evinin sultanı, çok sevdiği çocuklarının anası Ümmügülsüm’ e bir hâl olmuş, hastalanmıştır. Birdenbire düşüp bayılmakta, saatlerce de kendine gelip ayıkamamaktadır. Bir kara buluttur çöker terzi Ahmet Günbulut’ un evine, barkına, ocağına ve canevine... Gün, artık buluttan sıyrılıp ışıtmamakta, kara bulutların ardında saklı durmaktadır. Gün yoktur, bulutun en zifirisi gelip, iki yakasına yapışmıştır. Evde eş rahatsızlandı mı, bizim Anadolu köylüsünün yıkımı demektir.

Bir çok doktora götürür Ümmügülsüm’ ünü Ahmet.... Baş vurmadık kapı bırakmaz. Hiç birisinden şifa bulamazlar.
Tıbbın ve ilâçların tesiri hep yetersiz kalır. Ümmügülsüm’ ün bu hastalığının tedavisi için, terzi dükkânında ne var, ne yoksa hepsini satar. Satar ya, çare de bulamaz.

Şarkışla’ daki tanıdıkları Ahmet’ in bu halini gördükçe üzülürler. Ona bir de, bu hastalığın tedavisi için, işin manevi yönde araştırma yapmasını tavsiye ederler. Baba dostu, ayakkabıcı Vehbi Usta, Ahmet’ e, Kadılı’ da Ahmet Ağa’ nın oğlu Çoban Mehmet adında manevi etkisi yüksek olan bir insandan bahseder. Hattâ, kendi hanımıyla Ümmügülsüm’ ün Çoban Mehmat’ e bir görünüp gelmelerini söyler. Terzi Ahmet’ in başkaca bir çaresi de kalmamıştır. Umut bu ya... Ne olur ne olmaz? Ya Mevlâ böyle takdir etti ise?

Göndermedim, bana önerilen yere tedavi için keşke gönderseydim dememek için, ertesi gün, ayakkabıcı Vehbi Usta’ nın hanımıyla birlikte Ümmügülsüm’ ü Kadılı’ ya gönderir.
Çoban Mehmet, muskacı veya üfürükçü değildir. İki hanım o geceyi Kadılı’ da geçirirler. Manevi etkisi olduğu söylenilen Çoban Mehmet, Ümmügülsüm’ e bir şeker verir ve yemesini söyler. “Kızım sen geldin ya, kocan da gelir.” Der.

Manevi yönden eşinin hastalığına çare arayan Ahmet, Gemerek’ in Saraç Köyünden bir hoca getirir eve. Muskacı hocayı karşısında gören eşi, itiraz eder ve “Ben gideceğim yere gittim. Çaremi buldum. Bu hocayı niye getirdin? ” diye söylenir... Ve o hocanın o gece yazdığı muskaları sabah ateşe atar ve yakar...
Çoban Mehmet’ in manevi etkisi kısa zamanda belli olur. Ümmügülsüm iyileşmeye başlamıştır.

Terzi Ahmet, bu duruma bir yandan sevinir, öte yandan da Çoban Mehmet’ i merak etmeye başlar. Nedir, ne değildir diye düşünür ve bir de ben gidip göreyim onu der. On-onbeş gün sonra gider Kadılı’ ya. Varır Çoban Mehmet’ in yanına...

Daha içeri girer girmez Çoban Mehmet “Aleykümselâm Ahmet! ” deyiverir. Der ya, Ahmet’ in yanında kimse de yok ki, o adama, adını söylemiş olsun. Tam bunu düşünürken bir ses daha eklenir.
-“Terzi merhaba! ”
Bizim terzi Ahmet, meraktan kudurur... Çoban Mehmet konuştukça, Ahmet’ in ruh kökünde fırtınalar oluşturur. Girdapları açar açar... Normal bir insan değildir karşısındaki. Koskoca tır’ları çekecek bir beyin... Okyanusları çalkalayacak bir akıl... Ahmet, zamanı şaşırmıştır. Kolundaki saatin nasıl döndüğüne bile inanamaz. Bir ilerde bin yıl, bir yerinde... Adam konuştukça zaman genişlemekte, mekân renkten renge, boyuttan boyuta geçmektedir. Tecelliyat ilmine vakıf, tefekkür denizinin dalgası... İdrak ve şuur, ilim ve ihlâsın kervanında ne güzel durmaktadır. Gönül tahtına oturan bir sultandır Çoban Mehmet... Gecenin en ileri saatine kadar yaptığı sohbet, ballar balıdır ve Ahmet’ in kovanını yağma etmiştir. Bir güneş yağmurudur ki, iç dehlizlerin en ince noktalarına kadar ulaşıp ışıtmaktadır. Kelam ilminin, kâmil sözcüsü. Sözcükleri imbikten süzülürcesine saf, samimi ve duru. Gönle döküldükçe, gönül tarlasında milyon başak ve filiz yeşertiyor.

O geceyi orda, Çoban Mehmet’in gönül evinde geçirir. Uykusu kaçmıştır. Sabaha kadar, sorgular kendini. Aradığını bulmuş mudur acaba? Bu köyde, bu yerde ve bu adam... Adı Çoban Mehmet... Nerede, nasıl yetiştirdi, kim bilir kendini? .. Okyanus kadar büyük, Himalaya kadar yüksek. Ya bu cazibe. İnsanı alıp, çalkalayan düşünce. Ya bu beyinde patlatılan dinamitler... Ya bu, düşünce ufkunda çarpan şimşekler? Bütün bu sorularla sabahı sabah eder...

Ertesi gün yolcu eder konuklarını çoban Mehmet. Aslında yolcu etmemekte, kendisinden öteye gönderirken kendisine çekmekte, kendisinde o gönülleri mıhlamaktadır. Ahmet, “senden gidiş, sana gelişin taa kendisidir” diye düşünür.
Öyle de olur.
Bir müddet sonra, eşi iyice iyileşen Ahmet, bu muhterem insanı tekrar ziyaret etmek ister. Çünkü, manânın dayanılmaz çekiciliğine kaptırmıştır kendini. Maddeye hükmeden manâ... Madde ne ki? ... Hastalıkların sebebi de manâsızlık değil mi? Tüm dertlerin dermanı, insanın kendinde. Hastalıkta insan da, ilâç da. Çare de...Manâ olmasaydı, yani şekerin tadı olmasaydı, şeker neye benzerdi ki. Sadece posa... Moralin bozuk mu, dünyanın en güzel kaftanını giysen kaç para? .. Ağzının tadı mı yok, iç ahengin yerinde değil mi, yeryüzünün en tatlı yemeğini yesen ne fayda? Öyle değil mi?

Manâ iklimi sarıp sarmaladığında insanı, insan yüceleşir. Melekten üstün olur, nefs ve şeytanı yok eder. Dili ağız zindanına tıkar, görülmezleri gösterir. İblisin iflas ilânıdır manâ... İnsanda insanı kazandıran, kâr üstü kazançtır...
Kadılı yollarının çağrısını duyar Ahmet... Her ne olursa olsun, bu çağrıya uymak zorunda hisseder kendini.

Çoban Mehmet isimli bu ulu zatı ziyaret ettiğinde bir de ne görsün? Çoban Mehmet, ayakları felçli olduğundan yatağında sırt üstü yatmış vaziyette. İlkokul çağındaki çocuklar onun etrafında pervane. O, “Hadi söyleyin bakalım! ” dediğinde, çocuklar ellerini kulaklarına atıp, türkü söylemiyorlar mı? Bütün bu olanları hayranlıkla izler Ahmet...
Çoban Mehmet 1931 doğumludur. Aynı zamanda ümmidir de... Evli,üçü erkek altı çocuk babasıdır. Halk onu ermiş ve keramet ehli olarak bilmektedir. Ayakları felçli olduğundan, on yedi yıl yatakta tutsak kalmış bir insan. Doktorların, ölünceye kadar böyle yatalak kalırsın demelerine rağmen, ne hikmettir bilinmez, birdenbire doğrulup, yürümeye başlayan birisi...

Evi, bir gönül dergâhı... Kendisi saz çalmıyor ama, saz çalmasını bilenlere evinde saz çaldırıyor. Hattâ o küçük çocukların çaldığı sazı bile dinlemekte... Sohbetlerine doyum olmayan bir manâ eri. Kutup insan... Battal Gazi ve Eba Müslim menkıbelerini anlatmaktan, geçmiş asırların unutturamadığı ozanların dizelerini okumaktan büyük zevk alan birisi... Şiire, sanata, güzel söze düşkün bir gönül sultanı. Işık tufanı... Sohbet meclislerini şiirle, sazla, güzel ve hikmetli sözlerle zenginleştiren bir güzel insan. Ona Mehmet Can adını vermiş, o yörenin insanları. Can ki, gerçek can...


ALINTIDIR...

YAZININ DEVAMI;

http://www.antoloji.com/siir/siir/siir_SQL.asp?siir_id=666378&sair=1594

nusayri
21.09.2007, 07:41
bundan sonra siir yazmayacam alevi forumda olan bazi kisiler yüzünden ayriliyorum
saygilar sizlere basarilar dilerim

yok kardeş inadına burda kal direnmek çok güzeldir bırakıp gitmek yerine forumda kalıp mucadele etmektir.









saygılarımla.