Orijinalini görmek için tıklayınız : Türkiye´de milliyetcilik rüzgarlari neden güclendi


Ercan
12.09.2005, 00:24
EMRE KONGAR


TÜRKİYE'DE MİLLİYETÇİLİK RÜZGARLARI NEDEN GÜÇLENDİ-I


Milliyetçilik ideolojisi üzerinde araştırma yapanların genellikle gözden kaçırdıkları nokta, "geç milliyetçiliğin" çoğu zaman bir "tepki" olarak güçlendiği konusudur.
"Geç milliyetçilikten" kastım, Endüstri Devrimi sırasında ve hemen sonrasında, Ondokuzuncu Yüzyılda oluşan milliyetçilik akımlarını izleyen dönemde, yani genellikle Yirminci Yüzyılda ortaya çıkan milliyetçilikler.
Endüstri Devrimi'nden sonra, fabrika üretiminin ortak çalışma ile yapılması zorunluluğu, hammadde sağlanması ve üretilen malların satılabilmesi için ortak bir pazar bulunması gereği, ortak dil bilincini, ortak bir hukuğu ve bütün bunları düzenleyecek ortak bir siyasal otoriteyi gerektirdiğinden, milliyetçilik ideolojisi, adeta kendiliğinden oluşmuş, ulus devlet uygulamaları da bu "adeta kendiliğinden" oluşan milliyetçilik ideolojisine koşut olarak güçlenmiştir.
Batı sömürgeciliği, Endüstri Devrimi'nden sonra güçlenerek sürerken, sömürgeci ülkeler ister istemez, sömürdükleri ülkelere kendi kültürlerini ve ideolojilerini de götürmüşler, böylece pek çok yerde, "sömürgecilik", diyalektik olarak geç milliyetçiliğin de tohumlarını atmıştır.
Osmanlı-Türk siyasal çizgisinde "milliyetçilik akımlarının" gelişmesi, imparatorluğun özellikle Hıristiyan ümmetlerinin (ki Osmanlı bunlara "millet" diyordu) öncülüğünde oldu ve özellikle Balkanlarda ortaya çıkan Yunan Milliyetçiliği, Bulgar Milliyetçiliği gibi bağımsızlıkçı milliyetçilik hareketleri imparatorluğun sonunu getirdi.
Bu açıdan "Türk milliyetçiliği", hem Osmanlı İmparatorluğu açısından hem de genel insanlık tarihi açısından "gecikmiş bir milliyetçilik" hareketidir; zaten imparatorluk milliyetçilik akımlarını doğuran Endüstri Devrimi'ni kaçırmış olduğu için, böyle olması da doğaldır.
Sonuç olarak, ilk tohumları Batı dünyasından gelen "Türk Milliyetçiliği", ülkeyi işgal eden düşman güçlerine karşı verilen bir Kurtuluş Savaşı'nın üzerinde yükselmiştir.
Yani Türk Milliyetçiliği tarihsel açıdan, Endüstri Devrimi'nin doğal bir sonucu olarak "adeta kendiliğinden" gelişen bir milliyetçilik değildir; düşman işgaline karşı verilen bir Bağımsızlık Savaşı'nın tepkisel kökleri üzerinde yükselmiştir.
İlginç olan nokta, Mustafa Kemal Atatürk'ün, ırkçılığın ve faşizmin yükseliş dönemine rastlamasına karşın, Türk milliyetçiliğini, saldırgan ve ırkçı bir biçimde değil, adalete dayalı, eşitlikçi bir yaklaşımla ele almış olmasıdır.
Yani Türkiye Cumhuriyeti ve Türkler, kendilerini öteki devletlerden ve milletlerden üstün görmezler, onlarla eşit ve adil haklar isterler; Atatürk Türkiye'sinin "Milli Eğitim stratejisinin" ürettiği "demokratik bir milliyetçiliktir" bu.
Tabii bütün toplumlarda olduğu gibi Türkiye'de de ideolojiler, siyasal akımlar haline dönüştüğünden, aşırı milliyetçilik de terör eylemlerine yol açacak kadar etkili olabilmiştir.
Türkiye, Nazi Almanyası'ndaki gibi faşist bir cinayet çılgınlığı dönemi geçirmemiştir ama, 12 Eylül 1980 öncesindeki sağ-sol çatışmalarında, kafatasçılığın, yani aşırı milliyetçiliğin, veya faşizmin, ya da onların deyimiyle "ülkücülüğün" kanlı cinayetlerinin egemen olduğu bir trajediyi yaşamıştır.
Dolayısıyla, kamuoyu, goşist ideolojilere olduğu kadar faşist ideolojilere karşı da duyarlılığını korumaktadır.
İşte bu duyarlılıkların henüz unutulmadığı bir toplumda kökleri adil ve eşitlikçi anlayışa dayanan "demokratik bir milliyetçilik" ideolojisi şimdi birdenbire yeniden bir tehlike olarak nasıl ön plana çıkıverdi?
"Ulusal bir tepki", nasıl birdenbire, "faşizan tehditleri anımsatan" bir nitelik kazandı?
Gerçekten böyle bir tehdit, böyle bir tehlike var mı?
Milliyetçilik, dincilikle birleşerek faşizme mi dönüşüyor?
Yoksa biz "normal bir yurtseverlik tepkisini", "demokratik ve çağdaş bir milliyetçilik anlayışını", "faşist milliyetçilik" diye niteleyip, karalayarak, ulus devlet kavramının altını oymaya devam mı ediyoruz?
Bütün bu süreçte Kürt milliyetçiliğinin, AB'nin ve ABD'nin rolü nedir? Yanıtların irdelenmesi haftaya.

Emre Kongar´in resmi internet sitesinden

Ercan
12.09.2005, 00:30
EMRE KONGAR




TÜRKİYE'DE MİLLİYETÇİLİK RÜZGARLARI NEDEN GÜÇLENDİ-II



Kökleri Atatürk'ün oluşturduğu adil ve eşitlikçi anlayışa dayanan "demokratik bir milliyetçilik" ideolojisi şimdi birdenbire yeniden bir tehlike olarak nasıl ön plana çıkıverdi?

"Ulusal bir tepki", nasıl birdenbire, "faşizan tehditleri anımsatan" bir nitelik kazandı?

Gerçekten böyle bir tehdit, böyle bir tehlike var mı?

Milliyetçilik, dincilikle birleşerek faşizme mi dönüşüyor?

Yoksa biz hem iç hem de dış ögelerin etkileriyle oluşan "normal bir yurtseverlik tepkisini", "demokratik ve çağdaş bir milliyetçilik anlayışını", "faşist milliyetçilik" diye niteleyip, karalayarak, ulus devlet kavramının altını oymaya devam mı ediyoruz?

Bütün bu süreçte bölücü etnikciliğin, AB'nin ve ABD'nin rolü nedir?


* * *
Son dönemde güçlenen milliyetçilik rüzgarlarının ardında birden çok neden var.

Ayrıca birbirine karşıt bazı çevreler bu rüzgarları, "fırtına" diye niteleyerek, durumu yozlaştırmaya ve kendi ideolojik-siyasal çizgilerine destek aramaya çalışıyor.

Yani hem milliyetçilik rüzgarları gerçekten güçlendi, hem de bu güçlenme özellikle abartılıyor.


* * *
Önce iki temel süreci derhal anımsamamız gerek:
Her milliyetçilik, başka milliyetçiliklerin ya da başka siyasal güçlerin kendine yaptığı baskı ile güçlenir.

Aynı coğrafyada yaşayan ya da aralarında işlevsel ilişki bulunan toplumlardaki her milliyetçilik akımı, öteki milliyetçilik akımlarını da tetikler ve destekler. Türkiye'de bu her iki ilke de etkili olmuştur:
Türkiye'de son dönemdeki milliyetçilik rüzgarlarının ardında, hem etnik ayrılıkçılığın yeniden gündeme gelmesi hem de AB ile ABD'nin Türkiye'yi çok itip kakması olayı yatıyor.

Ayrıca hem AB'nin hem de ABD'nin dış güçler olarak etnik ayrılıkçı akımlara destek veren tutumları, Türkiye'yi dışardan çok itip kakan tavırlarıyla örtüşünce, bu sürece karşı "ulusal bir tepki" doğmuştur.

Peki bu tepkileri abartan farklı gruplar kimlerdir?

Emperyalizm konusunda duyarlı olan anti-emperyalist çevreler.

Yeminli ABD ve AB karşıtları.

Hem Türk milliyetçiliği hem de Kürt milliyetçiliği açısından, faşizan milliyetçilik çizgisine yakın duranlar ve bu gelişmelerden siyasal-ideolojik rant umanlar.

Türkiye'yi Batı dünyasından dışlamak isteyen iç ve dış çevreler.

Her türlü ulusal değerlerden bıkmış ve ulus devlet kavramına karşı olan, Türk kimliğini reddeden iç çevreler.

Ayrılıkçı etnik milliyetçiliğe destek veren iç ve dış çevreler.


* * *
Sonuç olarak, son günlerde güçlenen "ulusal tepkilerin" hem iç hem de dış ögelerden kaynaklanan doğal bir nitelik taşıdığını ve ortaya çıkan tepkilerin bazı çevrelerce istismar edilmek istendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu durumda iki genel ilke hiç aklımızdan çıkmamalıdır:

Milliyetçilik duyguları, hangi saldırılara karşı ne denli şiddetli tepkiler olarak ortaya çıkarsa çıksın, mutlaka demokratik ve eşitlikçi bir çizgide tutulmalı, faşizan ve bölücü bir özellik kazanmaları engellenmelidir.

Demokratik milliyetçilik (siz buna isterseniz ulusalcılık ya da yurtseverlik de diyebilirsiniz) duyguları, toplumsal, ekonomik, siyasal ve uluslar arası sorunlarımızın çözümünde, ulusal duyarlılıklar ekseninde gerçekleştirilecek ittifakların temelini, ancak laik ve demokratik bir Türkiye çizgisinde kaldığı ölçüde oluşturabilir.

Emre Kongar´in resmi internet sitesinden

Ceyhun
12.09.2005, 10:17
Bence Türkiye'de milliyetçiliğin güçlendiği falan yok. Daha doğrusu bugün için yok. Zaten bu 12 Eylül'ün ve PKK'nın etkisiyle yaklaşık 20 yıldır güçleniyor. Dikkat ederseniz, özellikle 90'lı yıllardan sonra ülkede bir sağa kayma durumu söz konusu. Bu sağa yönelişten MHP vb partiler de payını aldı. Bugün özel bir durum yok. Bence sadece birileri tarafından kullanılmak için hazır halde bekletiliyor. Yani bunun sinyallerini üniversitelerden almıştık. Bu yılın başından beri üniversitelerde yoğunlaşan bir faşist saldırı vardı. Bu bir prova gibiydi. Ve sonunda ipleri çözüldü. Bundan sonra kontrol altına almaları biraz zor olacak, tabi kontrol altına almak istiyorlarsa. Bence bu işin sonu bayağı ciddi. Bir darbe bile planlanıyor olabilir. Dikkat edin son iki darbenin hazırlanış sürecinde bunlara aktif roller verilmiştir.

Şimdi duruma sol açısından bakalım. Sol, bu süreçte ne yaptı? Birincisi solun güç kaybetme nedenlerinin başında 12 Eylül gelir. 12 Eylül'ün kurduğu dünyada sadece birkaç cuntada rastlanan baskı ve solun buna cevap verişi (daha doğrusu veremeyişi) bu kan kaybında önemli rol oynamıştır. Sol, 12 Eylül'e herhangi bir politik cevap verememiş, tam aksine kaçmayı, dönmeyi veya kendinden ne isteniyorsa onu yapmayı seçmiştir. Bu temelde de kitleler üzerindeki güvenirliliğini yitirmiştir. 12 Eylül sonrasında da geliştirilen politikalar bu travma halinin devamını güçlendirmiştir. Solun 12 Eylül sonrası tavrı ya sessizlik, ya yılgınlık olmuştur; ya da marjinalleşme, teröristleşme halini almıştır. Aklı başında, solcu, sosyalist bir politika izleyen bir klik varolmadı hiç. Ya sol gruplar ideallerini terkedip onlara duyulan bütün güveni feda ederek atlattılar Eylül'ü ya da teröre kayan, marjinalleşen gruplar olarak halktan koptular. 12 Eylül sonrası solun dağılışındaki en büyük pay, gene sola aittir.

Gelelim yükselen milliyetçiliğe solun cevap veremeyişindeki ikinci etkene? Milliyetçiliği ne yükseltir? Milliyetçiliği ancak başka bir milliyetçilik yükseltir. Dünyanın her yerinde her zaman bu böyle olmuştur? Milletler, kendileri üzerinde başka bir milliyetçiliğin tehlikesini hissettikleri anda milliyetçi eğilimlere yönelirler. Türk ve Kürt milliyetçiliğini yükselten de birbirleridir. Burada PKK meselesi önemlidir. Sol, hiçbir zaman PKK'ya karşı gerekli tavrı koyamamıştır. Burada önemli bir sebep marjinal sol grupların PKK ile girdikleri kafa-kol ilişkisidir. 12 Eylül sonrası her geçen gün zayıflayışlarını, güçlenen PKK'ya şöyle veya böyle sırtını yaslayarak; onun açtığı alanda politika yapmaya çalışarak kapatmaya çalıştılar. Ve bu politika, bütün solu içine sürükledi. Çünkü sol, ne kadar geniş bir yelpaze ve ne kadar parçalı olsa da mutlaka her zaman birbirinden etkilenmiştir. Sol, güçlenen Türk milliyetçiliğine Türk halkı içinde cevap vermeye çalışmak yerine, zaten giderek Kürt milliyetçiliğinin etkisi altına giren Kürt halkına Kürt milliyetçi politikalarla şöyle veya böyle göz kırptı. Bu şekilde hem Türk halkından soyutlandı, hem de Kürt halkını sol politikalar yerine, Kürt milliyetçiliğine kendi eliyle teslim etti. Sonunda solun elinde hazır kitle olarak gördüğü Aleviler dışında kimse kalmadı. Hatta Aleviler arasında da çokca güç kaybetti. Kürt Alevileri önemli ölçüde Kürt milliyetçiliğine hediye etti. Tek tabanı Türk-Aleviler kalmış oldu. Sınıfsal bağlarını uzun zamandır yitirmiş olan sol, daracık bir dünyanın içine hapsolmuş oldu.

Şimdi ben bu Kürt milliyetçi hareketini virüse benzetiyorum. Solun bütün hareket alanlarına girdiler. Sol buna hep sessiz kaldı. Bu alanların hepsinin posasını çıkardılar. Bir kısmı kullanılamayacak hale geldi, kullanılacak hale gelenleri de kendi egemenlikleri altına aldılar. Sendikalar, dernekler, üniversiteler, mahalleler. Bunlar batıdaki üniversitelere 90'lı yıllarda solun denetimi ve gözetimi altında girdiler. Şimdi kendi kafalarına göre sola siyaset yasağı bile koyabiliyor, istedikleri gruba istedikleri gibi saldırabiliyorlar. Geçenlerde TKP'ye "yurtsever" ismini kullanmaları sebebiyle saldırmışlardı. 70'li yıllardan beri solun kalesi olan mahallelere girdiler. Şimdi onları hedef haline getiriyorlar. Sendikalara da oldukça yoğun bir şekilde daldılar. Özellikle KESK içinde sürekli bir güç kazanma arayışındalar. Tabi bu arayış başarıyla sonuçlanırsa KESK gibi önemli bir sendikanın da sonu gelmiş olacaktır.

Neden milliyetçilik konusunu sola bağladım? Çünkü solun olduğu yerde milliyetçilik gelişemez. Kalması gereken ölçüde kalır. Çünkü sol, gerçek vatanseverliğin, ülkesine gerçekten sahip çıkmanın ne olduğunu gösterir kitlelere. Bugün vatanını tehlike altında gören kitleler alternatifsizlikten dolayı faşizme kolayca kayabilmektedirler. Hedef şaşırabilmektedirler. Bu ülkede solun içinde bulunduğu boşluktan dolayıdır. Mussolini İtalya'sını, Nazi Almanya'sını inceleyiniz. İkisinde de faşizm, solun çok güçlü olduğu dönemlerde gelmiştir. Ama ikisinde de travma dönemlerinde, solun köşeye sıkıştığı dönemlerde, politik açıdan fakirleştiği bocalama dönemlerinde hamlelerini yapmıştır.