Orijinalini görmek için tıklayınız : Kuzey Irak’ta Alevİ İnanÇ Gruplari


selin
13.07.2006, 11:30
KUZEY IRAK’TA ALEVİ İNANÇ GRUPLARI
Kemalettin TAİ
Çev. Beyan OTRAKÇI ÖZATA

“Anadolu Platosunun doğal bir uzantısı olan Kuzey Irak’ta halk inançlarının önemli bir kısmı Anadolu halk inançlarının bir devamı olarak kendisini göstermektedir. Bu bakımdan bu inanışların denenmesi ve Anadolu halk inanışları ile karşılaştırılması çok önemlidir.
Okuyacağınız çalışmanın yukarda söylediğimiz gerekçelerle ilginizi çekeceğini umuyoruz. Irak Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1972 yılında Bağdat’ta yayınlanmış olan “Risalete Fi’t Tevhidi vela Farkü’l Muasarata” isimli Arapça kitaptan dilimize çevrilmiştir. Kitap Kemalettin El Tai tarafından hazırlanmıştır. Kitaptan yaptığımız,çeviride yazarın kavramları kullanışına ve konuya bakış açısına bir müdahalede bulunulmamıştır. Elbette bu yazarın bütün düşüncelerini benimsediğimiz anlamına gelmemelidir. Dergimizin amacı okuyucumuzu değişik bir coğrafya parçasında yaşayan inanç biçimleri hakkında bilgilendirmektir. Bu yüzden çevirideki bilgilerin eksik ve yanlış noktaları olabileceği gibi yazarın bazı ifadeleri de kendi dini anlayışlarının etkisiyle yapılmış yorumlardır. Bu yorumlar okuyucumuz tarafından dikkate alınmadığı zaman, yazının verdiği bilgiler daha çok önem kazanacaktır. Bu metin Selahattin Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu, Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü yüksek lisans öğrencisi, Beyan Otrakçı Özata tarafından dilimize çevrilmiştir.”
ZEYDİLİK
Zeydilik (1) Şeyh Muhammed Ebu Zehra’nın söylediğine göre İslam cemaatine en yakın Şii grubudur. Ilımlılıkları ve imamlarını peygamber gibi göstermemeleri ile tanınırlar. Zeydiler imamlarını peygamberden sonra gelen en iyi insanlar olarak tanırlar.
Zeydiler, sahabelere küfretmezler, özellikle Hz. Ali’nin tanıdığı ve onayladığı imamları kabul ederler.
Zeydilerin imamı Zeyd b. Ali Zeynel Abidin b. el Hüseyin b. Ali b. Ebu Talip’tir. İmamlığını Kufe şehrinde ilan etmiş, 15 bin silahlı adamla Hişam b. Abdülmelik ile savaşmak için yola çıkmıştır.
Irak hakimi Yusuf b. el Ömer el Sakafi ile savaşı sırasında bazı adamlarının Ebu Bekir ile Ömer’e küfür ettiklerini duyunca onları azarladı, böylece bir çok adamı ondan uzaklaştı. Adamla-

Zeydilerde ermiş, yiğit ve cömert olmayanlar imam olamazlar. Imamların Hz. Fatıma’nın evlatları olmaları şartı da bulunmaktadır. Bütün bu aranılan özelliklere rağmen imamlık babadan oğula kalma yerine seçimle yapılmaktadır. Şiilik ten farklı olarak iki değişik bölgede iki imamın bulunmasında bir sakınca görmezler.
Zeydiler büyük kötülük yaptıktan sonra bundan tövbe etmeyenlerin cehenneme gideceklerine inanmaktadırlar. Bazı yakın inanış biçimlerin de olduğu gibi imamların kaybolup tekrar görünmelerine de inanmamaktadırlar. Allah inançlarına gelince Allah’ın bütün diğer nesnelerden farklı bir varlık olduğuna inanırlar. Diğer nesnelerle benzeşmesi veya aynileşmesi düşüncesine karşıdırlar. Allah’ın kendisine özgü bir ilim sahibi, büyük bir güç olduğunu, kısaca Kur’an’daki sıfatlarının hemen tamamını benimserler.
Zeydilerde iman konusuna gelince; imanın iki temel dayanağı olduğuna inanırlar. Bunlardan birincisi iman doğrudan bir bilimdir, İmanın diğer ana unsuru ise insanın bu imanı açıkça ikrarı gereklidir. Bu ikisi olmadan iman olmaz. Daha sonra imanın üç uygulama biçimi olduğuna inanırlar.
Bunlar, Allahüteala’nın isteklerini bilmek, helal olanları haramdan ayırt etmek, yasakları öğrenmek. Allah’ın insanoğluna verdiği emirleri yerine getirmek, adam öldürmek ve zina yapmak tan kaçınmaktır. Allah’ın verdiği nimetlere karşı gelmeyi Allah’a karşı bir saygısızlık olarak görmezler.
ŞEBEKLER (*):
Musul şehrinin doğrusunda 20 köyden fazlasında yaşayan Türk grupları olarak bilinirler. Bazılarına göre Kürt aşiretlerinden geldikleri de söylenir. Dilleri Arapça, Farsça, Kürtçe ve Türkçe karışımıdır.
Hz. Ali’yi çok yüceltirler ve dualarında sürekli olarak (Elif: Allah; Mim: Muhammed; Ayın:Ali) derler. Yani üçleme inancına sahiplerdir. Bektaşiler de aynı şekilde Hz. Ali’yi yüceltmekte ve onu İlahlık derecesine kadar getirmektedirler.
Bazı adetleri Hıristiyanlıkla aynıdır. (9) Örneğin üçleme inancı Allah- Muhammed-Ali Hıristi yanlıkta Baba-Oğul-Kutsal ruh inancına benzer.
Şarap içip gizli olarak ilahi akşam yemeği (10) töreni düzenlerler.
Inançlarından biri ise “Kırkların” (Abdalların) her cuma ve pazartesi günleri Sincav’da bir ma ğarada toplanmaları şeklindedir. Kırklar meclisinin başkanının Hz. Ali olduğuna inanırlar.
Bu ‘Kırkları” adını ise sadece Selman-ı Farisi bilmektedir. Söylentiye göre peygamber efendimiz bir gün toplandıkları yerin kapısına gelerek vurmuş, “Kim o “diye sorulmuş. “Ben Muhammed’im “ demiş. Kapıyı açmamışlar. Tekrar vurmuş: “Kim o “ diye seslenilmiş. “Benim, Allah’ın Resulü” yine kapıyı açan olmamış. Üçüncü kez kapıyı vurmuş :“Kim o” denmiş. “Benim, fakirle rin fakiri” o zaman Selman-ı Farisi kapıyı açmış. Peygamber efendimiz içeriye girince 39 kişiyi görmüş. Başlarında ise Hz. Ali varmış. Ali Selman’dan bir salkım üzüm istemiş ve bu üzümün suyunu çıkarmış. Herkes bu sudan içince birden kollarından kan akmaya başlamış, dönüp Muhammed’e sormuş: “Bizim tarikatımızdan memnun musun?” demiş. 0 da: “Evet” demiş. Kırklar dan biri oluvermiş.
Çok ilginç inançlardan biri ise peygamber efendimizin Cebrail ile Mirac’a çıkması sırasında ki bir olaya dayandırılmaktadır. Buna göre, peygamber efendimiz gökyüzüne çıktığı zaman bi rinci katta peygamberleri görmüş. En son kata ulaştığında karşısına yırtıcı bir arslan çıkarak gürlemiş. Muhammed elindeki yüzüğü onun ağzına doğru fırlatmış. Aslan gerilemiş. Peygamber dünyaya geri döndüğünde “Kırklar” toplanmış. Hz. Ali’nin elinde yüzüğünü görmüş ve o zaman gökte karşılaştığı aslanın Ali olduğunu görmüş ve ona “Allah’ın Aslan’ı lakabını koymuş” (11)
Namazları:
Şebeklerin namazı diğer Müslüman grupların namazlarına benzemez. Pirin evinde cuma gün leri halka şeklinde oturarak namaz kılarlar. Pir Gülbank denilen bir şiirden bölümler okumaya başlar. (12) Delil (13)ise ezberlediği bazı sözleri pirden sonra okumaya başlar. Daha sonra pir onlara secde etmelerini emreder. Dua okur.”Vilayet ve tecelli kabul edilsin. Muratlara ermek kolaylaşsın. Hacı Bektaş Veli’nin ve Erdebil’den gelen Kızıl şeyhlerinin sırrını sır eder. Bize bu tarikatı öğretenlerin ruhuna vasıl eyle Allah, Muhammed, Ali.”
Çocukların yedi yaşına ermelerinden önce Cuma namazına katılmaları yasaktır. Çocuk yedi yaşına gelince babaya götürürler. Babanın eli üç kez öpülür. Baba çocuğun beline bir kemer ku şatıp yedi düğüm atar. (14) çocuk ise kırklara işaret olarak kırk kuruş ve kırk yumurta sunar. Ba

ba ona gülbank okur ve böylece çocuk namazlara katılmaya hak kazanır.
Oruç:
Ramazan ayında oruç tutmazlar. Muharrem ayının ilk dokuz gününde oruç tutarlar. Namaz kılmazlar. Çünkü Hz. Ali namaza giderken yaralanmıştır. Oruç tutmazlar çünkü Ramazan ayında öldürülmüştür. Daha da aşırıya giderek şöyle derler: “Ramazan’ın eşeği çamura düştü. Biz onu kurtarınca bizi oruç tutmaktan muaf tuttu.”
Zekat:
Zekat vermezler. Ancak ekinlerinin beşte birini peygamberin soyundan geldiklerine inandık ları bazı Seyyidlere verirler.
Hac:
Şebekler hacca gitmezler. Kerbela ve Necefte bulunan imamlarını ziyaret ederler, Kerbela’ya yedi kez giden Hacca gitmiş olur.
Şebeklerin özel dini günleri vardır:
Yılbaşı gecesi: Her sene şarki Aralık ayının ilk gecesinde(15) başlar. Tören şu şekilde olur:
Pir özel bir odada oturur. Rehber köy halkını toplar. Pirin olduğu odaya onar onar içeriye girerler. Odanın “Asitane” denilen eşiğine yüz sürerler. Odada bulunan kandile karşı yüzlerini çevirerek pirin önünde tekrar yüz sürürler. Pirin yanına gelen her şahıs beraberinde bir horoz ve şarap ile üç ekmek getirmek zorundadır. Rehber hazır bulunanlara yere uzanmaları için işaret verir. Pir bunların sırtını sıvazlar ve gülbank okur. Bu tören akşam yapılır. Gece olunca okunmuş bıçağı olan tığcı horozları tığlar. Daha sonra yemekle beraber şarap içilir. Bendir çalınır ve nutuklar söylenir.
Bu kutlamaya katılmayanlarla selamlaşılmaz. Cuma gecesi namazına katılmalarına izin verilmez.
Rızalık alma:
Bu gecede küskün kişiler birbirlerinden özür dileyerek barışırlar. Küskünler bir Cuma gecesi güneşin batımından bir saat önce pirin evinde toplanırlar. Bu gecede her kişi bir yemek pişirir ve pirin evine getirir. Pir bir konuşma yapar ve sonra barışmalarını emreder. Daha sonra onları yüksek sesle namaza çağırır. Küskünler de dizleri üzerinde çökerek pirin önünde otururlar. Pir:
“Yüz sürmek için eğilen başlarda acı duyulmaz.” der ve namaza başlarlar.
İtiraf Gecesi:
Bu gecede Şebekler babaya gider ve yaptıkları suç ve günahları, hataları itiraf ederler. Baba ise rehberin eşliğinde özel olarak gülbank okur. Pir onları affeder. Böylelikle günah işleyen Şebek arınmış olur. Bu hususta bir çok kaside düzenlenmiştir.(16)
Şarap Şebekler de haram değildir. Kadınlar ve erkekler kullanmaktadırlar. Kur’an’ın şarabı haram kılmadığını iddia ederler.
Şebeklerin tarikata giriş törenleri:
Şebekli eşi ile birlikte kardeş olmak için eşli bir arkadaş edinir. (17) Bu dört kişi kırk gün beraber olurlar. Ruh ve cesetlerinin birleşmesi ve dördün bir olması birin ise sır olması için yapılır. Daha sonra pirin yanına üç yaşında bir koyun ve kırk şişe şarap alınarak gidilir. Bir sığır kesilir ve köy halkına dağıtılır ve sonra seksen eren koyunu yemek için gelirler. Daha sonra pir oturarak

çevresine seksen ereni alır. Şebekli, karısı arkadaşı ve arkadaşının eşini alarak gelir. Ellerine dört kadeh verilir. Pir şu kasideyi okur: “Yedi iklimi dört köşeyi dolaştım. Ali’den yücesini görmedim. 0 on sekiz bin alem yarattı. 0 güçlü ve zengindir. Rızkı verendir. Tek adı Ali, öbür adı ise Allah’tır. Allah’a hamd ve şükür olsun, Ali’den yücesini görmedim. Cennetin inci ve mücevher den oluşan kapısı Ali’nin ayaklarını altındadır. Ali Kırkların sultanı, ya Pir Sultan. Ya Abdal, benim gönlüm şöyle der: Ali, Muhammed ve Allah’tır.”

selin
13.07.2006, 11:33
TÜRKMENLER:
Musul vilayetinde bulunurlar. Varlıkları Moğollar’ın Hülagu liderliğinde Irak’ı istilası sırası- na dayanır.(18) Başlangıçta ticari ve askeri yolları korumak ile görevlendirildiler. Soyları ise Türkmen İshak Baba’ya dayanır, sosyal yaşantıları Sarılılarla aynıdır. Türkmence konuşurlar.
İnançları:
Namazı, batıldır; çünkü İmam Ali namaza giderken ölmüştür.
Oruç:
Ramazanda oruç tutmazlar. Muharrem ayının ilk on gününde oruç tutarlar.
Hacc:
Kerbelaya yedi kez giderler, Hacı olurlar.
Kurban kesmezler, kurban yerine horoz keserler. Kurban olarak kesilecek horozu köyün dı şına bırakırlar. Onu almak isteyenler, onu yakalamak için yarışır. Horozu yakalayan onun sahibi olur. Haram olan şeylere inanmazlar. İçki içmesini ise helal kılarlar.
Hz. Ali’nin kılıcının ( Zülfikar ise gökten indiğini ve savaşlarda uzayıp kısaldığını söylerler.(19)
Bulutları Hz. Ali’nin yürüttüğünü, şimşeğin Hz. Ali’nin sesi, yıldırımın ise kılıcının parıltısı olduğunu söylerler, şimşek çaktığı zaman:”Can Ali Can “derler.
Allahü Teal İmam Ali’yi Peygamberlik için seçtiğini; ancak Cebrail’in Muhammet’i seçtiğini söylerler. Onun için Cebrail’in adı geçtiğinde “Emine ihanet eden “diye söylenirler.
Kur’anı Kerim’in 40 cüzden oluştuğunu, Ebu Bekir ve Ömer’in kendi çıkarları uğruna 30 cüze indirdiğine inanırlar.
“Debistanı Mezahip” adlı kitapta Şemsettin şöyle demiş : Kur’an, Allahü Teal kelamı ancak onu Osman yazdığı için okunması caiz değildir.
Bazıları İmam Ali’nin Adem’den önce var olduğuna inanırlar, ve İfrit denilen cine kızıp kol larını prangalarla bağladığını söylerler. Bu İfrit Adem’e gelir ve kurtarması için yalvarır; ancak Adem bunu yapmaz. İfrit, gelen her peygambere bunu söyler; ancak hiç biri onun prangalarını a maz. Son olarak Hz. Muhammet’e gelmiş ve yanında Ali’yi görünce, “Beni bu bağladı, ne olursunuz beni azat edin. “diye yalvarır. Hz. Muhammet, Ali’den onun serbest bırakılmasını ister. “İmam Ali: “Müslüman olursa onu bırakırım.” der. İfrit, İslamı kabul eder ve hürriyetine kavuşur.(20)
Kur’ Kerim’in çıkarlarına göre tefsir ederler. Örneğin “ulu haberi” (Ali) diye tefsir ederler. Kuran da zikr edilen incir ve zeytinin ise Hasan ve Hüseyin’i kast ettiğini iddia ederler. Kur’an’da bulunan “İki deniz birleşir, bu birleşimden bir
6-150
nehir oluşur, içinde mercan ve inci bulunur” ayetini ise Muhammet, Ali , Fatma, Hasan ve Hüseyin olarak algılarlar.
Sosyal olarak bir kaç gruba ayrılırlar
1- Ağa: Tüm güçlere sahiptir.
2- Pir : Köyler arasında dolaşan ve insanları eğiten kişidir. Bir Cuma gecesi şarap şişeleri ile birlikte tüm köy halkı onun evinde toplanır. Gelen müritler birer birer önünde secde ederler ve bunlara “Öğrenci” (21) lakabı verilir.
Pir, her müridin beline bir kemer takar ve sırtına elini dayayarak: “Elif Allah, Mim Muhammet, Ayın Ali “der.
Bayramın ikinci günü Ninova (Ninive) köyü ne giderler, birlikte halay çekerler. Birinci günü ise Hz. Abbas’ın mezarını ziyaret eder at yarışları düzenlerler. (22)

El-Nusayriye (El-Aleviye):
El- Nusayriye: Batınilik guruplarından bir gruptur. Ebu Şuayh Muhammet bin Nesir El Basri’nin ekollerindendir. Fransa’nın Suriye’yi işgali sırasında onlara “Alevi” adı taktılar. Bu gurupların fikirlerini bilim adamları şöyle değerlendirirler: Ali bin Ebu Talib’in davasını iki dağ arasındaki boşluğa benzetirler ve onun yerini de bulutlar olarak gösterirler. Bunun için bulutları ulu sayarlar. Eğer onların üzerinden bulut geçerse “Es-sel aleyk ya eba el- Hüseyin” derlerdi.
Gök gürültüsü ve şimşek çakmasını Ali’nin adının anılmasından sayarlardı. Bunlar Abdurrah man bin Mülcem’in Ali (R.A)’yi katline seviniyorlar, çünkü sanıyorlar ki uluhiyet yoluyla (Allah’ı) şeytandan kurtardılar. Bunun için Ibni Mülcem’e lanet edenleri hatalı sayarlar. Üzüm çubuğunu kutsal kabul ederler. Onu bir nur gibi görürler. Ruhların bedenden bedene geçtiğine inanırlar. İyi insanların ruhları öldükten sonra güneşin etrafında dönen gezegenlere intikal ederken, kötü insan ruhları pis sayılan hayvanların cesedine geçer. Hıristiyanların bayramlarıyla bayram yaparlar. Ramazan ayında oruç tutmazlar.
“Ali, Hasan, Hüseyin, Muhsin ve Fatıma” isimlerini zikretmek beş vakit namaz sayılır. Ayrı ca cünüplük hallerinde yıkanmaya ve abdest almaya gerek olmadığına inanırlar. Bir inançları daha vardır ki bir mümin imanında yükselirse “esfiy mertebesine ulaşır. Yani bu mertebe pey gamberlerden bile yüksek mertebededir. Bu mertebeye ulaştıktan sonra ibadet yapmaya da gerek kalmaz. Cennet ve Cehennem iki işarettir. Her imamın bir kapısı vardır ve oradan ilim girer. Imamlar ölüleri diriltir ve gayb ilmini bilirler. İmam Hüseyin’in öldürülmediğine ama ona benzer birinin öldürüldüğüne inanırlar. Bu durum hemen anlaşılacağı gibi Hz. İsa’nın durumuna benzemektedir. Mümin eğer mükemmellik seviyesine yetişirse meleklerden bir melek olur ve böylece göğe çıkabilirdi. Bu grubun inançları kadınlara bildirilmez çünkü onlar sır saklayamazlar. Erkekler de on dokuz yaşına girmeden bu sırra sahip olamazlar. Ondan sonra bu sırrı öldürülseler bile kimseye söylemeyeceklerine yemin ederler. “Es Salate Beynet’ Tasavvuf vet Teşyi” adlı kitapta Ketebü’l Fark isimli kitaba dayanılarak Nasirilerin kurucusu Muhammet bin Nasir değil Ali olmalıdır. Çünkü Ali’nin vücudunda Allah’ın ruh vardır. İslam dininde Cebrail olarak bilinen melek o zamanlar başka kişilere görünmüştür. Yer ve gök yaratılmadan önce Ali yaratılmıştır, Ali “Ben Ahmet’ttenim nurdan gelen bir nurum. Bu iki nur arasında bir fark yoktur. Biri önce diğeri sonra gelmiştir. Yani Peygamber ve Ali

selin
13.07.2006, 11:36
aynı seviyeye konmuştur. Zamanla Ali’yi peygamberden üstün gördüler. Ali, İslam dinini tebliğ etmeye başlayarak peygamberle kendini bir tutmuştur. Şehirlerde bu işler çok ileriye gitmeye başladı. Peygambere ihanet eden kişiler Ali’yi peygamberden üstün görüp peygamberi Ali’nin gönderdiğini söylemeye başladılar. Zaman geçtikçe El-Mufavvaza adlı grubun inancına göre, Allah, Ali ve evlatlarını yarattı ve alemleri onlara verdi, Onlar da yerleri ve gökleri yarattı. Rivayete göre rüküda “Sübhane rabbiye’l azim” secdede de “Sübhane rabiye’l aal diyoruz. Namazda ki bu ifadelere dayanarak Ali ve evlatları en yüksek yaratıcı; dünyayı onlara veren ise büyük yaratıcıdır şeklinde yorum yapılmaya başlandı.
Mehdi Eş-Şia öldükten sonra bu inanç daha da ilerledi. Nusayriler, bu inanışa göre yasalar oluşturup kendi içlerinde değişik bir yönetim tarzı kurdular. Bunlara yardım edenlerin içinde eski bir sahabe olan Amr bin Ümeyye el- Zamiri bulunmaktadır. IV. asırda bu gruba “be’t- Tah mis” (beşli) denirdi. Nusayrileri destekleyenlerden biri de Bağdat’da oturan el-Karhiyyun’dur. Nusayrilerin gizli kitapları incelendiği zaman görülüyor ki bu inanış imamı merkez sayarak bütün gizli inançları onun çevresinde topluyor. Ayrıca Nusayrilerin kitaplarındaki edinilen bilgiye göre imam öldükten sonra imam sisteminde büyük değişiklikler olmuştur. Bunun nedeni Şia milletinin bir imamdan ilim alıyor olmasıdır. Her imamın bir kapısı olması lazımdır. 0 kapıdan da ilim girer. Bununla ilgili bir atasözünde şöyle denir. “İlim isteyenin bir kapıya yönelmesi gerekir”.
Ali b. Ebi Talip Kapısı : Selman El-Farisi
el Hasan b. Ali Kapısı: Kays b.Varak el Ma’ruf bis Sefine
el Hüseyin b. Ali Kapısı: Reşit -el Hicri
Ali Zeyn el- Abidin Kapısı: Abdullah el-kabli el-Kabili ve künyesi Kenger
Muhammet el-Bakır kapısı: Yahya b. Muam mer b. Ummu’u t-Tavil eş-Şimali
Cafer el-Sadık Kapısı: Cabir b. Yezid el-Caafi.
Musa el Kazım Kapısı: Muhammed b. Ebi Zeynep el-Kahili.
Ali el- Rıza Kapısı: el-Mufazzal b. Ömer-el Caafi.
Muhammed el Cavvad Kapısı: Muhammed b. Mufazzal b. Ömer.
Ali el- Hadı Kapısı: Ömer h. el-Ferran el-Meş hur bil Katip.
Hasan el Askari Kapısı: Ebu Şuayyib Mu hammed b. Nasir el Basri.
Söylenildiğine göre İmam Muhammet b. el- Mehdi kapısı yoktu; ama Ehi Şuayip Muhammet b. el-Nusayr ile birlikteydi. İmam Mehdi öldükten sonra tercih edilen Ebu Şuayip Nusayri mezhebi için genel kapı ve gerçek kurucu sayıldı. Nusayrilerin iddialarına göre imamlar ölülüleri hayata geri döndürürler. Bu nedenle imam el-Hasan el-Askarı bu mucizeyi görmek için ebu Şuayyib b. Muhammet’i nevruz günü Çin’in beyaz şehrine gönderdi. Orada binlerce sene önceden bir Hiristiyan gencin yüzüne ebi Şuayip su serpti ve böylece hayata döndü. Buda inanılmaz bir hızla oldu. Göz açıp kapayana kadar sürdü. Nusayrilere göre meleklerden bir melek olmak için yemek içmek kendine bakmaktan, kötü huylardan vazgeçerek saflaşmak yeterlidir. Bu işlemleri tamamlayanlar olgunlaşarak mümin olur. İstediği zaman göğe yükselir, istediği zaman yere iner. Imamın yüksek mertebesine yaklaşan kişiler peygamberlik mertebesinden üstün sayılırlar. Bu
6-152

mertebeye de yetişmek için de bir kimsenin saf, temiz olması lazımdır .Ayrıca bütün gizli marifetleri bilmelidir. Bunu bilenlerin günlük ibadet yapmasına gerek yoktur.
İmam Ali b. Ebi Talip ve İmam El-Hüseyin b. Ali öldürülmedi, onların yerine Handala b. Esat’in öldürüldüğünü söylerler. Bunun için Handala b. Esad ve Abdurrahman bin Mülcem’i büyük şeyh ve kutsal insan sayarlar. Çünkü kendilerini feda ederek Ali ve Hüseyin’i korudular. Ayrıca derler ki: “Allah’ın bu kavlini (fedeyna hu bizebehin azim) peygamberden sordular ve şöyle cevapladı; Hasan, İbrahim zamanında İshak idi ve Hüseyin de İsmail idi. Mesih’in hikayesini peygamberden sordular, Mesih’in başına gelen Hüseyin’nin başına da mı geldi? Peygamber cevap verdi; Allah, Hüseyin b. Ali’yi azaptan ve kafirlerin elinden kurtardı ve haşa demirin sıcaklığını Hüseyin’e çektirmedi. Allah Mesih’e Zekeri ya’ya ve Yahya’ya yapmadığını Hüseyin için yaptı, Mesih ölmedi ona benzeyen birisi öldü. Aynı olay Hüseyin için de geçerlidir. İnsanlar nasıl rahatça gömleklerini ve cübbelerini çıkarırlar, imam da isteyerek veya istemeyerek vücutlara girer. Bunun için Allah İmam Hüseyin’in öldürmek isteyen düşmanlardan kurtararak yanına aldı. İmam Hüseyin Irak’a giderken kafirler öldür meyi planladılar ama Cebrail Hz. Hüseyin’e haber verdi ve böylece Cebrail, Mikail, İsrafil ve bütün melekler onu Allah’ın yanına götürdüler.”
Eş Şia:
Eş Şia: Sözlük karşılığı büyüklerine tabi olmak ve büyüklere yardım eden anlamına gelir. İnsanlara yardım her insanın kendilerinden olduğunu söylerler. Ali’ye ve ailesine tabi olanlar Şia sayılırlar. Ali ve soyundan gelenleri hilafete en yakın olanlardan sayarlar. Kısaca Şia inançlarından bahsedelim: “Akaid el-Şi el- İmamiye li’şşeyh Rıza El Muzaffer” bu inanışın temel kitaplarından biri kabul edilir. İmamlık, Sünni inanıştan farklı olarak dini bir kurum sayılır. İmamlık kurumuna inanmayan ve bağlanmayan kişinin imanı da tam sayılmaz. Allah’ın birliğine ve peygamberine nasıl iman şartsa, imama da aynı şekilde bakılmalıdır. Her çağda bir imam olmalıdır, peygamberin görevlerine hilafet etmelidir. Hz. Hüseyin de Allah’ın bir lütfudur. Imamlık insanların seçmesi veya oy vermesiyle olmaz. Al lah’ın görevlendirdiği birisi, peygamberin soyundan veya önceki imamın soyundan olur. İlmini de peygamber vasıtasıyla veya önceki imamdan alır. Bu ilmin içerisinde maarif, ilahi hikmetler vb. değerler bulunur. İmamlar bu ilmi Allah’ın kutsal gücü yoluyla, yani ilmi ilham yoluyla alabilirler. Bu imamlar. hiç öğretim görmemiş, çocukluktan büluğ çağına kadar okula gitmemiş ve okuma yazma öğrenmemişlerdir. Derler ki: “Allah tektir, benzeri, başı ve sonu yoktur. Allahı dünya ve aya benzeten kişiler Allah’ın büyüklüğünü kavrayamamışlardır. Hz. Peygamberin diliyle ve vahiy aracılığı ile Kur’an-ı Kerim gönderildi. İçindeki her şey açıktır. Kur’an, insanların görmüş olduğu en büyük mucizedir. Peygamberimizin elindeki Kuran tahrif edilmeden zamanımıza kadar gelmiştir. Bunun tersini söylemek dinden çıkmak demektir.”
Mehdi el-Muntazar hakkında şöyle derler:
Hasan el-Askari’nin oğludur, ismi de Muhammet’tir. Tanınmış bir kişidir. (Hicri 256) doğdu ve imamların inançlarına göre şimdi de yaşamaktadır. Allahu Teala bugüne kadar insanlara göstermediği imamını kıyamet gününe saklamaktadır.
Müctehitlik kapısı kapanmamıştır. Dini konu-
6-153

larda en çok çalışan kişiler müctehittir. Dinin ve şeriatın sorumlusudurlar. Onun bu özelliklerini reddetmek imamın yetkilerini reddetmek demektir. İmamın yetkilerini kabul etmemekle müctehi din sorumluluklarını kabul etmemek birbirine eşit derecede büyük bir suçtur. Çünkü imamın yetkilerini yok saymak Allah’a şirk koşmaktır. Bu yüzden müctehite imam yardımcısı da denir.
Şia içinde de bir çok kol bulunmaktadır. Bu kollardan biri de Er- Reca’dır,
Er-Rac’a hakkında şöyle derlerdi. Ehli Beyt’ten olan imamlığı miras olarak alır. Allahu teala bu dünyada ölen kişileri yine yeryüzüne getirir, bazılarını rezil eder; bazılarını mutlu eder.
Mehdi el-Muhammet kaiktığı gün, mazlumlar, zalimlerle; haksızlar haklılarla hesaplaşırlar.
Bir diğer kol da el- Bedi’ dir. Onların inançları da kısaca şöyle özetlenebilir:
İmam Cafer bin Muhammet şöyle dedi: “Allah, İsmail’i nasıl kurtardı. Bu demektir ki her an her şey olabilir.” Sonra derler ki; Allah muhkem kitabında: “yemhu Allah meyaşa ve yesbit ve in dehu ummül kitap” bu da demektir ki: Allah, darda kaldığımız her durumda kullarının iyiliği için peygamberin ve evliyaların dilleri aracılığıyla yardım gönderir. Sonra dilerse bu yardımı çeker. Bu da Hz. İsmail hikayesindeki gibi olmuştur. Hz. İbrahim Oğlunu rüyasında kendisinin kurban ettiğini gördü. Bunların hepsi demektir ki Allah bir şeyi değiştirmeye karar verdiyse kimse bilmez, bu da Allah’ın ilmine bağlıdır.
Şia’nın bir başka kolu da el- Vafi’dir. Vafilerin kitabında der ki: “İmamdan ayrı çalışanlar; do muz ve ölü eti yemiş gibi günah işlerler. Şia mezhebinden başka bir mezhepteki Müslüman şehit sayılmaz. Şia mezhebi mensupları yatakta ölseler bile şehit kabul edilir. Onlara göre: “Allah yolunda savaşan ve Şii olmayanların sonu kötü olacaktır.”
Tehzibü’l Ahk kitabında Beşir, Ebi Abdullah sordu: “Rüyamda sana imansız savaş eden kişi domuz, ölü eti yemiş gibi günah işlemiştir dedim ve cevabını verdim : “Evet öyledir, evet.” Sonra Ebu Abdullah dedi: “Öyle, öyle.”

selin
13.07.2006, 11:38
Arapların bazı düşmanları imamlara iftira ettiler ve onların dillerinde kötülükler yaptılar. On lardan da Araplar suçsuzdurlar.” Hz. Ömer’in dediğine göre: “Bütün Fars halkı ve diğerleri de düşük ve basit insanlardır. Araplarla asla eşit olamazlar eşit olmaz. “(23)
Hz. Ömer peygamberden duyduğu şeyi anlatıyor. Ali’nin ve ailesinin bağlıları başka toplum lardan olabilirler. Hz. Ömer’in peygamberden duyduğuna göre: “Ali’nin müritleri Acem asıllıdırlar.” Onun için Acemleri öldürmeye kalktı. İran’ı istila ederken Arapların bazı düşmanları imamlara iftira etmişlerdir. Halbuki bu imamların da öz be öz Arap oldukları bellidir. Bu iftira ile ilgili en büyük delil meşhur:”Buhar el Envar” isimli kita bın 5. cilt, 67. cüzünde açık bilgiler vardır.
Iranlıların bir çoğu ile bazı topluluklar ve onlarla işbirliğine giren kişiler Arap değildirler. Bu kişiler Hz. Ömer’den rivayetle Hz. Peygamberin şöyle söylediğini öne sürerler: “Hz. Ali ve Ehli - Beyt’e yakın olanlar Acemdirler. Ondan dolayı İran’ın fethi zamanında Acemler’in katline ferman vermiştir. Bundan dolayı Hz. Ali, Hz. Ömer’e bu konuda karşı çıkmıştır. Yine Hz. Ömer’den rivayetle peygamber demiştir ki, “Bunları ehli kitabın sünneti üzerine kabul edin.” Dolayısıyla onların evlatları Iraklılar’ı oluşturmuştur. Diğer imamlar onların müritleri ve sır dergahları yöntem ve inanış biçimlerini kaynaklara dök
6-154

müşlerdir. Bu kaynakların sayı olarak çokluğu ve yaygınlığı sebebiyle düşünceleri bütün dünyaya duyurulmuştur.
Cafer bin Muhammet, El-Vafi isimli kitabında şöyle anlatır: “Allah’ın yanındaydık ne malı ne de ayrı bir şeyi vardı. Bütün bunlar Allatan başka ve ayrı olarak sonradan var oldu. Yeri ve göğü halk etmeye başladı. Biz de onunla birlikteydik. Sonra da ayrı bir açıklama yaptı.” Cafer bin Muhammet bunu da şöyle anlatır: “Allah bizim ruhumuzu kendi büyük nurundan yarattı. Sonra da bedenimizi arşın altındaki topraktan yarattı. Bu da demektir ki biz iki nurani şeyden yaratıldık. Dolayısıyla Allah evrende kimseye vermediği bir gücü bize verdi.”
El-kilini Cafer bin Muhammedin El-Akif kitabında anlatılır. Kuranı vahiy ile Muhammet’e indirdiği zaman yedi bin ayet idi, bugünkü ayetlerde 63267’dir. Bu iki sayının arasındaki fark ehli beyt yanında kaldırılmıştır. Derler ki El-Imam’dan başka kimse Kur’an’ı toplamadı ve bütün ilimlerini de bilir. Bunu da yapan ve toplayan Ali bin Ebi Talip,imamlar da ondan sonra Kur’an’ı toplamaya başladılar.
AÇIKLAMALAR, NOTLAR ve ELEŞTİRİLER:
1.Zeydilik, İslam ordularının bu bölgeye daha önce gelmiş olmasına karşılık 13. yüzyıldan itibaren Malatya ve Kahramanmaraş yöresinde egemen olmuş bir inanç sistemidir. Selçuklu ve Osmanlı Devleti zamanında bu düşünceler Anadolu ve Rumeli’nin bir çok yöresine yayılmıştır. Seyyid Battal Gazi, gazavatnameler bu geleneğin ürünü olarak halk edebiyatımızda yer almaktadır.
Anadolunun bir çok yöresinde Hz. Ali ve Seyyid Battal Gazi’ye hamledilen mezarlar ve at nalı izleri de bu geleneğin ürünüdür.
2. Yazar burada büyük bir çelişkiye düşmektedir. Önce ahiliğe benzer bir örgütlenmeden söz etmektedir. Daha sonra da Kürtlere ve Kürtçe’ye ait bir kavram olduğunu söylemektedir. Kerkük 1970’li yıllarda nüfusunun % 70’i Türkmen olarak bir Türk şehridir. Dolayısıyla bir Ahi örgütlenme biçimi olduğuna göre Türkmenlerin arasında yaygın olması son derece normaldir. Ahiliğin Kırşehir’den başlayarak yayıldığını düşünürsek, daha çok Türklerin yerleşik olduğu şehirlerin kültürel tabanlı sivil toplum örgütleri olduğu bugün tartışılmamaktadır. Nitekim yazar da başta bunu kabul etmekte ancak anlaşılmayan sebeplerle sonra farklı yorumlar yapmaktadır.
Yazar başta Ahiliğe benzettiği inanışı daha sonra Ahilikle hiç ilgisi olmayan başka inanışlarla birleştirmektedir. Ahiliğin Arapça “abi” kelim sinde geldiği iddiaları yanında Türkçe “akı” kelimesinden geldiği iddiaları da son derece güçlü iddialardır.
Bu konuyla ilgili olarak yazarın düştüğü üçüncü büyük çelişki ise Ahiliğin temel prensip lerinin bulunduğu fütüvvetn bugün elimizdedir. Açıktır. Oysa yazar Kekailiğe mal ettiği düşüncelerin Ahilikle neredeyse hiç ilgisi olmadıği sanırız bilmemektedir.
3. Sarılı Oymağı, Yazar Kekailiğin sarılı oymağı içinde yaygın olduğunu söylemektedir. Sa rılı oymağı kökü çok eskilere giden bir Türk oymağıdır ve bunun çok açık belgeleri bulunmak tadır. Dolayısıyla Kekailik yazar tarafından detaylı bir araştırmaya tabi tutulmamış Türkmen inanış biçimidir.
Yazar burada da bir takım rivayetleri kitabına almakta, ancak Sarılıların kökeni ile ilgili ciddi bir çalışma yapmamaktadır. Sarılı oymağı ile ilgili olarak Dr. Tufan Gündüz’ün hazırladığı “Ana-
6-155
dolu’da Türkmen Aşiretleri, Bozuluş Türkmenleri” isimli eserinde Osmanlı arşiv belgelerine ve Irak’ta yapılan bilimsel çalışmalara dayalı olarak şu bilgilere yer verilmektedir:
Akkoyunlu boylar birliği içinde yer alan Sarılu aşireti, Erbil bölgesinde Haftan Kalesi’nin Karakoyunlulardan alınması sırasında Döğerlerle birlikte görev almışlardı.
1540 tarihinde, Bozulus içinde sadece üç nefer ile temsil olunan Bozulus aşiretinin, II. Selim döneminde 22 hane ve 2 mücerred (bekar) nüfusu bulunduğu diğer aşiretlerle birlikte Ortaana dolu’ya gelmediği ve erken dönemlerde yerleşik hayata geçtiği tespit edilmektedir. Bu cümleden olarak Urfa kazasında Bozahad nahiyesine tabi Deri Köprü, Ortaviran, Sülüklü ve İsaviran köy lerini şenlendirdiklerini ve ziraat ile meşgul oldukları görülmektedir.
Öte yandan Sarılu aşireti beyzadelerinden Emir Han ve Birke, Şehr-i Zol sancağında Kala-i Zaim varoşlarındaki boş harabe yerler, hükümetin de izni ile kendilerine tımar verilmek suretiyle yerleşmişlerdi, Ayrıca bazı aşiret mensuplarının da Bağdat yakınlarındaki köylere yerleştiği görülmektedir. Sarılu aşiretinin bazıları da Erbil ve Musul arasındaki Zap suyunun sağ ve sol yanlarındaki Til-i Leben, Basatliye, Köprülü, Harabü’s Sultani gibi köylere yerleşmişlerdi.” (Bilge Yayınları, Ekim 1997 Ankara sayfa: 97,98) Görüldüğü gibi son derece geniş bir topluluk olarak Bağdat’tan Urfa’ya kadar uzanan yörede yerleşmiş bir Türkmen oymağıdır.
4.Yazarın bir başka çelişkisi ve açıklayamadığı durum da şeytana tapma düşüncesidir. Kekailiğin hem Ahiliğe benzemesi, hem de şeytana tapma gibi tarihin binlerce yı1 eskilere giden bir inancı benimsemiş olmaları çok açıkbir çelişkidir. “tenasüh”, “devran” ve “adak” inançları da Anadolu halk inanışları arasında yer almaktadır. Bu düşünceler dikkatle incelendiği zaman görülecektir ki, şeytana tapmakla devran ve tenasüh açıkça bir birine zıt düşüncelerdir.
5. ‘Tenasüh” inancının yalnızca Alevi kökenli tasavvuf inancında değil sünni kökenli tarikatlarda da yaşadığını görüyoruz.
6. Devran inancı da tenasüh inanışı gibi yaygın bir inanıştır. Bu inancın iki temel gerekçesi vardır. Bu da Allah’ın rahmet ve bağışlayıcılık sıfatlarının açıklanması; ikincisi ise Allah’ın adl-i mutlak olmasının açıklanmasıdır.
7. Yazarın bu konuda da tıpkı daha önce yaptığı gibi ciddi bir sosyolojik araştırma yerine yalnızca duydukları ile yetindiği anlaşılıyor.
8. Aynı düşünce tasavvufun diğer bütün kollarında da bulunmaktadır. Vahdet-i Vücut düşüncesi de buna dayanmaktadır.
9. Yazar burada Hıristiyanlıktaki üçleme ile karıştırmaktadır. Buradaki üçlemenin kaynağı ve gerekçesi Hıristiyanlıktakinden çok farklıdır.
10. Bektaşi tarikatindeki “Muhabbet’ ve Alevilikteki “Cem” toplantısına benzeyen bu durum yalnızca dini nitelikler taşımaz aynı zamanda bir sivil toplum örgütlenmesi disiplini içinde sürdürüldükleri için sosyolojik bir özellik de taşırlar.

selin
13.07.2006, 11:38
11. Bu inanışın da Anadolu’da aynen yaşadığını görüyoruz.
12. Gülbang bilindiği gibi bir şiir değil Türkçe seci ve tekrarlarla süslü coşkulu bir sesleniştir. İçinde dua, yakarış, istekler yanında Kur’an Ayetlerinin Türkçe anlamları da bulunmaktadır.
Yazarın burada anlatmak istediği de cem de ve benzeri toplantılarda, toplantının disiplini
6-156

içinde bir konudan diğerine geçişi sağlayan yine genellikle Türkçe olan coşkulu sözlerdir.
13. Yazarın bu bölümde anlattıkları da Anadolu halk inanışları arasında yaşamaktadır.
14. Kuşak bağlama törenleri Ahilikteki şed bağlama törenleri gibidir. Bu gelenek Çankırı yöresindeki Yaren Meclisi’ne kabul edilen üyeler içinde geçerlidir.
15. Yazarın burada kaside dediği şey, nutuk, nefes ve toplantı sonrasında şeyhin, dedenin veya babanın içinden gelerek, toplantının anlamına uygun olarak söyledikleri uzun bir dini kasidedir ki bütün tarikatlerde tarikatlerin özelliklerine göre icra edilir. Bilindiği gibi tarikatler de eğitimin çok önemli bir parçasıdırlar.
16, Bu bilgi sonderece yanlıştır. Kuzey Irak’a gelen Türkmen ve Türk unsurları 9., 10., 11,12. yüzyılda güneydoğu ve kuzeydoğudan dalgalar halinde gelmişlerdir. Yazar bütün Türkmenleri aynı inanç grubu içindeymiş gibi göstermektedir. Oysa Irak’ta Şii, Sünni, Anadolu Aleviliğine benzer inanç grubunda olanların yanında Kerkük’te “Kala Gavurları” adıyla anılan Hıristiyan Türkler de bulunmaktadır.
17. Yazar bu inanışları halk bilim, sosyal antropoloji ve folklor derleme kurallarına göre yap madığı için yalnızca ağızdan ağıza dolaşan söylentileri derlemiştir.
18. Burada da bir inanç sistemi olmayan inanış biçimleri sanki sistematik bir çalışma gibi gösterilmektedir.
19. Özel bir deyim olarak “talip” adı verilmektedir. Aynı zamanda öğrenci anlamında da kullanılan bu kelime burada farklı bir derinlik taşımaktadır.
20. Yazar mecazi anlamdaki bazı kavramlar la, Kerbela ile ilgili bazı olayları birbirine karıştır maktadır. Ancak bu durum yörede inanç ve inanç biçimlerinin nasıl birbirine karıştığını gös termesi bakımından önemlidir. Bu durum yalnız batını inanç biçimleri için değil ortadoks sanılan inanç biçimleri içinde geçerlidir.
21. Bu tarz hadis rivayetlerinin İslamiyetin yayılmaya başladığı yıllanla birlikte başladığını görüyoruz. Arapların ilk kez yabancı toplumlarla karşı karşıya kalmaları sonucunda bu topluluklarla kendi aralarında bir statü farkı arayışı içine girdiklerini biliyoruz. Hatta bazı cihatlara İslamiyet’i henüz kabul etmemiş olan bazı Arap kabilelerinin sırf Arap asabiyeti için girdikleri bütün İslam Tarihlerinde anlatılmaktadır. Böylece gizili bir üstünlük iddiası ile birlikte bunu belgelemek için İslam Peygamberine atfedilen sözler yaygınlaştırılmıştır.
(*) Türkmen oymaklarından Anadolu’ya gelmek yerine Güneydoğu Anadolu ve Musul böl gesine yerleşenlerdendir. Şebeklerle ilgili olarak tarih kitaplarımızda ayrıntılı bir bilgi bulun mamaktadır. Oysa Türkmen boyları içinde önemli bir yeri olan Karakeçili oymağına mensupturlar, Bilindiği gibi Karakeçili oymağı Kayı boyunun Osmanlı devletini kuran en büyük oymaklarından biridir. Çok önemli bir kısmı Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bulunan bu oymağın bir kolunun Rumeli’ye kadar giderek yerleştikleri bilinmektedir. Araştırmacılarımızın bu konuda bulacakları bilgiler tarihimizin bir bölümüne ışık tutacağı gibi Güneydoğu Anadolu platosunun uzantılarını ortaya koyması bakımından önemlidir.
Şebeklü, şebeklerle ilgili yaptığımız araştırma sırasında bulduğumuz bilgilerden ilki Tapu
6-157

Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivinde bulunan Osmanlı Mardin Tahrir defterinde bulunmak tadır.
Mardin Tahrir Defteri’nde şebekler için “Karakeçili, Mezra-yı Şebek (Şebek mezrasında oturmaktadıriar) ziraat eder” kaydı vardır. Bk. Mardin Tahrir Defteri H. 975/ Miladi 1566-67; No, 117; sayfa No: 386 b.1.
İkinci kayıt Urfa Tahrir Defterindedir.
Burada : Karye-i Şebek,köy adı olarak geçmektedir. H. 973. 1565 varak No. 161A.
Üçüncü olarak Musul Tahrir Defterinde vardır: “Şebek Tabii Musul 132 nefer, Ayn-ı Sefine Nahiyesi” M. 1575/ H. 983 111. Murat Döne Defter-i Mufassala Liva-yı Musul 120 nolu defter varak no 59 b. Arşiv bilgilerini bize ulaştıran değerli araştırmacı Emine Erdoğan’a teşekkür ederiz.



“Türk milletinin elinde ve kafasında tuttuğu meş’ale müsbet ilimdir.”
Mustafa Kemal Atatürk
(Onuncu Yıl Nutku’ndan)

“Bilimsiz can ölü bir beden gibidir.”
Hacı Bektaş Veli
(Fevaid’den)