Orijinalini görmek için tıklayınız : Alevi-Sunni Çekişmesi, sövüşmesi, dövüşmesi...
redyellow 18.07.2006, 16:09 "Alevi-Sünni çekişmesi sövüşmesi, dövüşmesi...
BANA göre, dünyanın en yanlış, en hazin, en dehşet verici ve zaman zaman en vahşi çekişmesi, dövüşmesi, sövüşmesi, vuruşması... Alevi-Sünni toplumu arasında. Peki bu iki Müslüman camia arasındaki gerginlik niçin? Benim çok yakın Alevi dostlarım var. Bu sorumun cevabını şöyle veriyorlar:
- “Hazret-i Peygamberin vefatından sonra, halifelik, yani devlet başkanlığı, Hz. Ali’nin hakkı idi. Hz. Ali, Peygamberin cenaze işleriyle uğraşırken birtakım kimseler, işi bir oldu bittiye getirdiler. Tutup Halifelik makamına Ebubekir’i oturttular. Alevi, Hz. Ali’nin tarafını tutanlara verilen isim. Şia da taraf demektir. Şia-i Ali, Ali’nin taraftarları demek. Biz, o seçimde, Hz. Ali’ye haksızlık yapıldığına inanıyoruz!”
Alevi dostlarıma anlatmaya çalışıyorum ki, bu iddianın hiçbir akli, mantıki tarafı yoktur. Bir kere, böyle bir inanış, önce Hz. Ali’ye çok büyük bir hakarettir. Hatta zulümdür. Cesaretiyle, yiğitliğiyle, bilinen Hz. Ali, kendisine bir haksızlık yapıldığına inansa idi, kılıcını çeker, Hz. Ebubekir’in karşısına dikilirdi. “Ya Ebubekir! derdi, ben varken halifelik makamına sen nasıl oturabilirsin? Çekil bakalım ordan!”
Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki: “Haksızlık karşısında susan dil şeytandır.” Hz. Ali, hâşa, haksızlık karşısında susacak adam değildi. Okunduğu zaman görülecektir ki, Hz. Ali’nin ilk üç halifeye karşı hiç bir kırgınlığı yoktur. Bırakın kırgınlığı, Hz. Ali’nin çocuklarından birinin adı Ebubekir, birinin adı Ömer, birinin adı Osman’dır. Hatta Hz. Ömer, aynı zamanda, Hz. Ali’nin damadıdır. Peki Hz. Ali, korkusundan mı çocuklarına o isimleri koydu? Korkusundan mı kızını Hz. Ömer’e verdi? Şimdi bizim Alevi kardeşlerimiz, ilk üç halifeye buğz ediyorlar. Yani onlara düşmanlık duyuyorlar. İsimlerini öfkeyle anıyorlar.
Cafer-i Sadık’ın babası Muhammet Bakır diyor ki: Birtakım kimseler, bize bağlı olduklarını söyleyerek ilk üç halifeye buğz ediyorlarmış. Allah’a yemin ederim ki, o kişiler elimize geçse onları katlederim.
Alevi dostlarıma diyorum ki:
- Ben, halifelik konusunda, kat’iyyen sizin gibi düşünmüyorum. Ama 1400 yıldan beri devam edegelen bu çekişmeden, sövüşmeden, döğüşmeden de çok üzgünüm. Şimdi siz gidin Hz. Ali’yi alıp getirin; biz de Hz. Ebubekir’i, Hz. Ömer’i ve Hz. Osman’ı bulalım. Halifelik makamını onlardan alıp Hz. Ali’ye verelim ve Allah aşkına bitirelim bu yersiz kavgayı!
Bana diyorlar ki: “Bu mümkün değil. Çünkü hepsi ölüp gitmişlerdir!”
- Peki mümkün değilse neyin kavgasını yapıyoruz? Yani biz bu Alevi-Sünni çekişmeleriyle neyi halledeceğiz? Suya, delik açmaya çalışıyoruz. Veya havaya yazı yazıyoruz. Faydası ne?
Şimdi bir sorum daha var:
Sevgili Peygamberimiz 632 yılında vefat etti. Aleviler’e göre de, Hz. Ali’ye 632 yılında haksızlık yapıldı. Bir an için kabul edelim ki bu iddialar doğru. Peki kim yaptı bu haksızlığı Hz. Ali Efendimize? Bu haksızlıkta, bizim milletimizin milyarda değil, trilyonda bir bile kusuru yoktur. Çünkü biz, Peygamberin vefatından 318 yıl sonra Müslüman olduk. İslam’da da, diğer dinlerde de, modern hukukta da kan dâvâsı kat’iyyen yoktur. Yani 632 yılında, Medine’de bir kısım Arap, Hz. Ali’ye bir haksızlık yapacak ve sanki biz, o haksızlık yapanların soyundan geliyormuşuz gibi Alevi kardeşlerimiz 1400 yıl sonra, kalkıp Yezid diye bizim yakamıza yapışacaklar.
Bu, taşları bile çatlatacak bir insafsızlıktır. Hz. Ali’nin kemiklerini sızlatacak bir dehşetli zulümdür.
Yezid’in Allah milyon kere belâsını versin.
Bizim Yezid’le, Yezidiler’le ne alâkamız var?
Diyorlar ki: “Alevilik hoşgörü demektir! Alevi, eline, beline, diline sahib olan kişidir” Elbette doğru. Bunlar Kur’an’ın, yani İslam’ın ortaya koyduğu güzel hükümlerdir. Ama ne olur, Allah aşkına, Hz. Ali aşkına Aleviler, yalnız bir gün, sadece bir gün bu güzel kurallara uyarak etraflarını, Sünni camiayı bir araştırsınlar; bir öğrenmek zahmetine katlansınlar, Türkler, Müslüman olduktan sonra Hz. Ali’ye ve onun Ehl-i Beyt’ine yapılan zulmü benimsemişler mi, benimsememişler mi? Yani Sünni camia içerisinde adı Yezid olan bir tek kişi var mı? Yok mu? Muaviye olan bir tek kişi var mı? Sünni Türkler, Yezid kelimesini hakaret olarak kullanıyorlar, kızdıklarına köpek, eşek, hayvan dercesine Yezid diyorlar. Ama beri yanda milyonlarca Sünni Türk Ali, Hasan, Hüseyin, Cafer, Ali Rıza, Mehdi, Zeynel Abidin, İmam... isimlerini gururla taşıyorlar. Hal böyle iken ne Aleviler Sünniler’e, ne de Sünniler Aleviler’e karşı hoşgörülüdürler. Çünkü mes’elenin kökünde, Kur’an’ın oku emrine rağmen, dehşetli bir cehalet var. Cehalet olmasaydı, Pir Sultan Abdal, bütün Türk Sünnileri kast ederek:
“Kalkın dostlar bir olalım / Münkir’e kılıç salalım
Hüsey’nin kanın alalım / Tevekkeltü tealallah” der miydi?
Sünni Türkler de, hem kan kardeşleri, hem de din kardeşleri olan Aleviler’in üzerine yürürler miydi? Cehalet, en büyük düşmanımızdır. "
Yavuz Bülent BAKİLER
http://www.tercuman.com.tr/v1/yazaryazi.asp?id=19
Kardeş nerden keşfettin bu hazine(!)yi????????????????????????????????
sizde artık karar verin. başka forumlarda bir haftadır, muaviye ve yezii savunanlarla mücadele edip duruyoruz. sen ne anlatıyon?
redyellow 18.07.2006, 17:09 sevgili panteon,
hangi forumda kim YEZİD'i savunmuş.
linkini verirsen YEZİD'i savunanlara karşı senle birlikte bende mücadele etmek isterim.
"Alevi-Sünni çekişmesi sövüşmesi, dövüşmesi...
Alevi dostlarıma anlatmaya çalışıyorum ki, bu iddianın hiçbir akli, mantıki tarafı yoktur. Bir kere, böyle bir inanış, önce Hz. Ali’ye çok büyük bir hakarettir. Hatta zulümdür. Cesaretiyle, yiğitliğiyle, bilinen Hz. Ali, kendisine bir haksızlık yapıldığına inansa idi, kılıcını çeker, Hz. Ebubekir’in karşısına dikilirdi. “Ya Ebubekir! derdi, ben varken halifelik makamına sen nasıl oturabilirsin? Çekil bakalım ordan!”
Bir kere böyle yazan bir kişi Hz.Aliye büyük hakaret içindedir ki Hz.Alinin hutbe, mektup ve karar yazılarının derlendiği Nechul Belagayı okumamış ve hep tek pencereden bakarak aslında bilinen gerçekleri tersyüz etme kaygısıyla yazılmış. Hani ben veriyorum siz yiyin hesabı.
Bu sorunuz da iki şıktan oluşmaktadır: Birincisi sıkıntı verilip verilmemesi; ikincisi ise Hz. Ali'nin neden suskun ve tepkisiz kalışı. Burada bahse değer çok mes'ele vardır. Ancak "Akıllıya işaret yeterlidir" kuralınca ben, bir iki belgeyi aktararak ikinci şıkkın cevabına geçeceğim:
Sahih-i Buhari'de üç yerde ve diğer birçok muteber bilinen kaynakta cüzî farklarla Ümm-ül Mu'minin Âişe'den şöyle nakletmektedir: "Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fâtıma, Resulullah'ın vefatından sonra Ebu Bekir'e gelerek Medine'de kendisine verilenleri, Fedek'i ve Hayber humsundan geri kalanı istedi; Ebu Bekir de bundan çekinerek Resullah'ın şöyle buyurduğunu iddia etti: "Biz miras bırakmayız; bizim bıraktığımız sadakadır." Bunun üzerine Hz. Fâtıma öfkelenerek Ebu Bekir'e küstü ve ölünceye dek bir daha onunla konuşmadı."
Sahih-i Tirmizî'de ise şöyle nakletmektedir: "Fâtıma Ebu Bekir ve ömerin yanına gelerek Resulullah'tan kalan mirasını istedi; Onlar da 'Biz Resulullah'ın "Ben miras bırakmam" hadisini duyduk' dediler; bunun üzerine Fâtıma "Vallahi asla sizinle konuşmam artık" dedi ve ölünceye dek bir daha onlarla konuşmadı. Fâtıma Resulullah'tan sonra altı ay yaşadı ve vefat ettiğinde ise eşi Ali onu geceleyin defnetti namazını da kendisi kıldırdı ve Ebu Bekir'e izin vermedi."
Ehl-i Sünnet âlimlerinden İbn-i Kuteybe "El-İmâmet-u Ves-Siyâse" kitabının "Ali'nin Biatının Keyfiyeti" bölümünde şu bilgilere yer vermiştir: "Ebu Bekir bir ara biattan kaçınıp Ali'nin evine toplananları aradı ve Ömer'i onların peşine gönderdi. Ömer Ali'nin kapısına gelerek onlara seslendi; dışarıya çıkmaktan çekinince odun getirmelerini istedi ve onlara şöyle bağırdı: 'Ömer'in canını elinde tutana (Allah'a) andolsun ki dışarıya çıkarsınız ya da evi içindekilerle birlikte yakacağım.' 'Ey Ebâ bu evin içerisinde Fâtıma vardır' dediklerinde 'Farketmez' diye cevap verdi..."
Yine aynı bölümün bir diğer yerinde şöyle nakletmektedir: "Ömer Ebu Bekir'e Şöyle dedi: 'Hadi kalk Fatıma'ya gidelim; biz onu gazaplandırdık.' Birlikte Fatıma'ya gelip görüşmek için izin istediler; fakat Hz. Fâtıma izin vermedi; bu sefer Hz. Ali'ye geldiler; o da onları Fâtıma'nın yanına götürdü; yanında oturduklarında Hz. Fâtıma yüzünü duvara doğru çevirdi; selam verdiler; cevaplarını vermedi...Sonra Hz. Fâtıma onlara hitap ederek şöyle konuştu: 'Size Resulullah'tan bir hadis nakledersem tasdik eder misiniz?' Evet dediler; şöyle devem etti: 'Sizi Allah'a ant verdiriyorum, Peygamber'den benim hakkımda 'Fâtıma'nın rızası benim rızamdır; Fâtıma'nın gazabı benim gazabımdır; kim benim kızımı severse beni sevmiştir; kim Fâtıma'yı hoşnut ederse beni hoşnut etmiştir; kim onu gazaplandırırsa beni gazaplandırmış olur' buyurduğunu duydunuz mu? Onlar da evet duyduk cevabını verince Hz. Fâtıma şöyle dedi: 'Allah ve melekleri şâhid olsunlar ki siz ikiniz beni gazaplandırdınız ve hoşnut etmediniz. Peygamber'in yanına vardığımda mutlaka sizi şikayet edeceğim.' Bunun üzerine Ebu Bekir ağlayarak 'Allah'ın ve senin gazabından Allah'a sığınırım' deyince, Hz. Fâtıma şu cevabı verdi: 'Allah'a andolsun ki kıldığım her namazın ardından sana beddua edeceğim..."
Bunlar olup bitenlerden çok kısa pasajlardı; söz fazla uzamasın diye şimdilik bununla yetiniyorum. Zaten başta da söylediğim gibi "Akıllıya işaret de kâfidir"
Hz. Ali'nin, bu olup bitenler hakkındaki tavrının nedenlerine gelince, bir önceki sorudaki izahatımız bu sorunun cevabına da ışık tutar niteliktedir; ancak burada cevabın tekmili için, bizzat Hz. Ali'nin kendisinden Nehc-ül Belâğa ve bazı diğer kaynaklarda nakledilen cevapları sizlere nakletmek istiyoruz:
Hz Ali (a.s) Nehc-ül Belağa'nın "Şıkşıkıye Hutbesi" diye meşhur olan 3. hutbesinde Resulullah'tan sonraki olaylara değinmiş ve takındığı tavır hakkında şöyle buyurmuştur:
"Andolsun Allah'a ki Ebu Kuhafe‘nin oğlu, o (hilafeti) bir gömlek gibi giyindi; oysa daha iyi bilirdi o, ben hilâfete nispetle değirmen taşının mili gibiydim; hilâfet benim çevremde dönerdi; sel benden akardı; hiçbir kuş, benim (zirveme) çıkamazdı. Hilâfetle arama bir perde çektim; onu koltuğumdan silkip attım. Düşündüm; kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Hem de öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu kocaltır; inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu zulmette zahmet çeker.
Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ettim ama gözümde diken, boğazımda kemik vardı; mirâsımın yağmalandığını görüyordum..." (Resulullah sonrası olaylara ışık tutan bu hutbenin tamamını Nehc-ül Belağa'da okumanızı tavsiye ediyorum.
Nehc-ül Belâğa'nın 26. hutbesinin bir bölümünde ise şöyle buyuruyor:
"Gördüm ki Ehl-i Beytim'den başka yardımcım yok, onları ölüme sürmedim; çerçöpe karşı gözümü yumdum; boğazıma oturan şerbeti yuttum; öfkemi yendim; zakkumdan da acı olan o mihnete dayandım."
Ehl-i Sünnet'in Mutezilî âlimlerinden İbn-i Ebi-l Hadid, Nehc-ül Belağa'nın 119. hutbesinin şerhinde Abdullah İbn-i Cünâde'den şöyle naklediyor:
"Hz. Ali'nin hilafetinin ilk günlerinde ben Hicaz'da bulunuyordum ve İrak'a gitmeğe niyetliydim. Mekke'de umre yaptıktan sonra Medine'ye geldim. Mescid-ün Nebi'ye girdiğimde insanlar namaz için toplanmışlardı. O sırada Hz. Ali kılıcını kuşanmış vaziyette çıka geldi ve toplanmış camaata hutbe okudu. O hutbesinde Allah'a hamd u senâ ve Resulullah'a salât u selamdan sonra şöyle buyurdu: "Resulullah'ın vefatından sonra biz Ehl-i Beyt, ümmetin bizim hakkımıza tamah edeceğine inanmazdık; ama beklemediğimiz oldu; hakkımızı gasbedip bizi pazar ehlinin yerine koydular; bizden nice gözler ağladı; nice sıkıntılar meydana geldi. Allah'a andolsun ki eğer Müslümanların bölünüp parçalanma korkusu, küfrün geri dönme ve dinin yok olma korkusu olmasaydı, biz onlara karşı başka türlü davranırdık!..."
Yine İbn-i Ebi-l Hadid Kelbî'den şöyle nakletmektedir: Hz. Ali, Talha ve Zübeyr'e karşı koymak için Basra'ya hareket etmeden önce bir hutbe okuyarak şöyle buyurdu: "Kureyş Allah Resulü'nden sonra bizim hakkımızı elimizden alıp kendine tahsis etti. Ben bütün bu sıkıntılara rağmen sabretmeği Müslümanların bölünüp parçalanmalarından ve kanlarının dökülmesinden daha evla gördüm; zira insanlar İslâm'la daha yeni tanışmışlardı. Din en ufak bir hareketle bozulan ve en yeteneksiz birisinin hareketiyle bile ters yüz olan bir tuluma benzer..."
Yine altı kişilik meşhur şurada, Osman'ın halife seçilmesinin ardından şöyle buyurmuştur:
"Mutlaka siz de bilirsiniz ki ben, insanlar içerisinde ona (hilafete) benden başkasından daha layık birisiyim; ama andolsun Allah'a ki ben, sadece bana haksızlık edilir, ama Müslümanların işleri yolunda olursa, teslîm olurum (muhalefet etmem) ve bunu yaparken de ecrini dileyerek, üstünlüğünü isteyerek yaparım; sizin, dünyânın süsünü-püsünü, özentisini-bezentisini istemenizdense çekinirim." (Nehc-ül Belâğa, 73. Hutbe)
Malik-i Eşter'i Mısır'a vâli tayin ettiğinde Mısırlılara yazdığı mektubunda yine şöyle buyuruyor konu hakkında:
"(Hamd ü senâ ve salât ü selâmdan sonra) gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, Muhammed'i âlemlere korkutucu, peygamberlere tanık olarak gönderdi; Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun. O göçünce Müslümanlar hilâfet husûsunda ayrılığa düştüler. Birbirleriyle çekiştiler. Andolsun Allah'a ki Arabın, bu işi, Peygamber'den sonra Ehl-i Beyt'inden alacağını, benim halifeliğime engel olacağını hatırıma bile getirmedim. Fakat bir de baktım, gördüm ki halk, filân kişiye biat etmekte; elimi çektim; sonunda insanların dinden döndüklerini, Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Muhammed'in dînini iptâle kalkıştıklarını, halkı buna çağırdıklarını görünceye dek dayandım. Fakat bu işe giriştikleri zaman, İslâm'a yardım etmezsem onda bir gedik açılacağından, onun yıkılacağından korktum; çünkü bu musibet bana, az bir gün sürecek, sonra serap gibi yitip gidecek, yahut bulut gibi dağılıp yitecek olan hilâfetten, size emir olmaktan mahrum kalmaktan da daha büyük olacaktı." (Nehc-ül Belâğa, 62. Mektup)
Görüldüğü gibi Emir-ül Mu'minin (a.s) bu sözlerinde Resulullah'tan sonraki olaylarda takındığı tavırların nedenlerini bizlere kısa ve öz olarak beyan etmektedir ki basiret sahiplerinin hiçbir açıklama ve yoruma gerek kalmadan, gereken cevabı alabileceğini düşünüyoruz.
Sünni Türkler de, hem kan kardeşleri, hem de din kardeşleri olan Aleviler’in üzerine yürürler miydi? Cehalet, en büyük düşmanımızdır. "
Yavuz Bülent BAKİLER
http://www.tercuman.com.tr/v1/yazaryazi.asp?id=19
Zaten burdada niyet ortadadır Sunni Türk- Alevi Türk demogojisi, kankardeş masalı. Tipik ırkçı ve turancı kafa yapısı
Bir kere böyle yazan bir kişi Hz.Aliye büyük hakaret içindedir ki Hz.Alinin hutbe, mektup ve karar yazılarının derlendiği Nechul Belagayı okumamış ve hep tek pencereden bakarak aslında bilinen gerçekleri tersyüz etme kaygısıyla yazılmış. Hani ben veriyorum siz yiyin hesabı.
Bu sorunuz da iki şıktan oluşmaktadır: Birincisi sıkıntı verilip verilmemesi; ikincisi ise Hz. Ali'nin neden suskun ve tepkisiz kalışı. Burada bahse değer çok mes'ele vardır. Ancak "Akıllıya işaret yeterlidir" kuralınca ben, bir iki belgeyi aktararak ikinci şıkkın cevabına geçeceğim:
Sahih-i Buhari'de üç yerde ve diğer birçok muteber bilinen kaynakta cüzî farklarla Ümm-ül Mu'minin Âişe'den şöyle nakletmektedir: "Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fâtıma, Resulullah'ın vefatından sonra Ebu Bekir'e gelerek Medine'de kendisine verilenleri, Fedek'i ve Hayber humsundan geri kalanı istedi; Ebu Bekir de bundan çekinerek Resullah'ın şöyle buyurduğunu iddia etti: "Biz miras bırakmayız; bizim bıraktığımız sadakadır." Bunun üzerine Hz. Fâtıma öfkelenerek Ebu Bekir'e küstü ve ölünceye dek bir daha onunla konuşmadı."
Sahih-i Tirmizî'de ise şöyle nakletmektedir: "Fâtıma Ebu Bekir ve ömerin yanına gelerek Resulullah'tan kalan mirasını istedi; Onlar da 'Biz Resulullah'ın "Ben miras bırakmam" hadisini duyduk' dediler; bunun üzerine Fâtıma "Vallahi asla sizinle konuşmam artık" dedi ve ölünceye dek bir daha onlarla konuşmadı. Fâtıma Resulullah'tan sonra altı ay yaşadı ve vefat ettiğinde ise eşi Ali onu geceleyin defnetti namazını da kendisi kıldırdı ve Ebu Bekir'e izin vermedi."
Ehl-i Sünnet âlimlerinden İbn-i Kuteybe "El-İmâmet-u Ves-Siyâse" kitabının "Ali'nin Biatının Keyfiyeti" bölümünde şu bilgilere yer vermiştir: "Ebu Bekir bir ara biattan kaçınıp Ali'nin evine toplananları aradı ve Ömer'i onların peşine gönderdi. Ömer Ali'nin kapısına gelerek onlara seslendi; dışarıya çıkmaktan çekinince odun getirmelerini istedi ve onlara şöyle bağırdı: 'Ömer'in canını elinde tutana (Allah'a) andolsun ki dışarıya çıkarsınız ya da evi içindekilerle birlikte yakacağım.' 'Ey Ebâ bu evin içerisinde Fâtıma vardır' dediklerinde 'Farketmez' diye cevap verdi..."
Yine aynı bölümün bir diğer yerinde şöyle nakletmektedir: "Ömer Ebu Bekir'e Şöyle dedi: 'Hadi kalk Fatıma'ya gidelim; biz onu gazaplandırdık.' Birlikte Fatıma'ya gelip görüşmek için izin istediler; fakat Hz. Fâtıma izin vermedi; bu sefer Hz. Ali'ye geldiler; o da onları Fâtıma'nın yanına götürdü; yanında oturduklarında Hz. Fâtıma yüzünü duvara doğru çevirdi; selam verdiler; cevaplarını vermedi...Sonra Hz. Fâtıma onlara hitap ederek şöyle konuştu: 'Size Resulullah'tan bir hadis nakledersem tasdik eder misiniz?' Evet dediler; şöyle devem etti: 'Sizi Allah'a ant verdiriyorum, Peygamber'den benim hakkımda 'Fâtıma'nın rızası benim rızamdır; Fâtıma'nın gazabı benim gazabımdır; kim benim kızımı severse beni sevmiştir; kim Fâtıma'yı hoşnut ederse beni hoşnut etmiştir; kim onu gazaplandırırsa beni gazaplandırmış olur' buyurduğunu duydunuz mu? Onlar da evet duyduk cevabını verince Hz. Fâtıma şöyle dedi: 'Allah ve melekleri şâhid olsunlar ki siz ikiniz beni gazaplandırdınız ve hoşnut etmediniz. Peygamber'in yanına vardığımda mutlaka sizi şikayet edeceğim.' Bunun üzerine Ebu Bekir ağlayarak 'Allah'ın ve senin gazabından Allah'a sığınırım' deyince, Hz. Fâtıma şu cevabı verdi: 'Allah'a andolsun ki kıldığım her namazın ardından sana beddua edeceğim..."
Bunlar olup bitenlerden çok kısa pasajlardı; söz fazla uzamasın diye şimdilik bununla yetiniyorum. Zaten başta da söylediğim gibi "Akıllıya işaret de kâfidir"
Hz. Ali'nin, bu olup bitenler hakkındaki tavrının nedenlerine gelince, bir önceki sorudaki izahatımız bu sorunun cevabına da ışık tutar niteliktedir; ancak burada cevabın tekmili için, bizzat Hz. Ali'nin kendisinden Nehc-ül Belâğa ve bazı diğer kaynaklarda nakledilen cevapları sizlere nakletmek istiyoruz:
Hz Ali (a.s) Nehc-ül Belağa'nın "Şıkşıkıye Hutbesi" diye meşhur olan 3. hutbesinde Resulullah'tan sonraki olaylara değinmiş ve takındığı tavır hakkında şöyle buyurmuştur:
"Andolsun Allah'a ki Ebu Kuhafe‘nin oğlu, o (hilafeti) bir gömlek gibi giyindi; oysa daha iyi bilirdi o, ben hilâfete nispetle değirmen taşının mili gibiydim; hilâfet benim çevremde dönerdi; sel benden akardı; hiçbir kuş, benim (zirveme) çıkamazdı. Hilâfetle arama bir perde çektim; onu koltuğumdan silkip attım. Düşündüm; kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Hem de öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu kocaltır; inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu zulmette zahmet çeker.
Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ettim ama gözümde diken, boğazımda kemik vardı; mirâsımın yağmalandığını görüyordum..." (Resulullah sonrası olaylara ışık tutan bu hutbenin tamamını Nehc-ül Belağa'da okumanızı tavsiye ediyorum.
Nehc-ül Belâğa'nın 26. hutbesinin bir bölümünde ise şöyle buyuruyor:
"Gördüm ki Ehl-i Beytim'den başka yardımcım yok, onları ölüme sürmedim; çerçöpe karşı gözümü yumdum; boğazıma oturan şerbeti yuttum; öfkemi yendim; zakkumdan da acı olan o mihnete dayandım."
Ehl-i Sünnet'in Mutezilî âlimlerinden İbn-i Ebi-l Hadid, Nehc-ül Belağa'nın 119. hutbesinin şerhinde Abdullah İbn-i Cünâde'den şöyle naklediyor:
"Hz. Ali'nin hilafetinin ilk günlerinde ben Hicaz'da bulunuyordum ve İrak'a gitmeğe niyetliydim. Mekke'de umre yaptıktan sonra Medine'ye geldim. Mescid-ün Nebi'ye girdiğimde insanlar namaz için toplanmışlardı. O sırada Hz. Ali kılıcını kuşanmış vaziyette çıka geldi ve toplanmış camaata hutbe okudu. O hutbesinde Allah'a hamd u senâ ve Resulullah'a salât u selamdan sonra şöyle buyurdu: "Resulullah'ın vefatından sonra biz Ehl-i Beyt, ümmetin bizim hakkımıza tamah edeceğine inanmazdık; ama beklemediğimiz oldu; hakkımızı gasbedip bizi pazar ehlinin yerine koydular; bizden nice gözler ağladı; nice sıkıntılar meydana geldi. Allah'a andolsun ki eğer Müslümanların bölünüp parçalanma korkusu, küfrün geri dönme ve dinin yok olma korkusu olmasaydı, biz onlara karşı başka türlü davranırdık!..."
Yine İbn-i Ebi-l Hadid Kelbî'den şöyle nakletmektedir: Hz. Ali, Talha ve Zübeyr'e karşı koymak için Basra'ya hareket etmeden önce bir hutbe okuyarak şöyle buyurdu: "Kureyş Allah Resulü'nden sonra bizim hakkımızı elimizden alıp kendine tahsis etti. Ben bütün bu sıkıntılara rağmen sabretmeği Müslümanların bölünüp parçalanmalarından ve kanlarının dökülmesinden daha evla gördüm; zira insanlar İslâm'la daha yeni tanışmışlardı. Din en ufak bir hareketle bozulan ve en yeteneksiz birisinin hareketiyle bile ters yüz olan bir tuluma benzer..."
Yine altı kişilik meşhur şurada, Osman'ın halife seçilmesinin ardından şöyle buyurmuştur:
"Mutlaka siz de bilirsiniz ki ben, insanlar içerisinde ona (hilafete) benden başkasından daha layık birisiyim; ama andolsun Allah'a ki ben, sadece bana haksızlık edilir, ama Müslümanların işleri yolunda olursa, teslîm olurum (muhalefet etmem) ve bunu yaparken de ecrini dileyerek, üstünlüğünü isteyerek yaparım; sizin, dünyânın süsünü-püsünü, özentisini-bezentisini istemenizdense çekinirim." (Nehc-ül Belâğa, 73. Hutbe)
Malik-i Eşter'i Mısır'a vâli tayin ettiğinde Mısırlılara yazdığı mektubunda yine şöyle buyuruyor konu hakkında:
"(Hamd ü senâ ve salât ü selâmdan sonra) gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, Muhammed'i âlemlere korkutucu, peygamberlere tanık olarak gönderdi; Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun. O göçünce Müslümanlar hilâfet husûsunda ayrılığa düştüler. Birbirleriyle çekiştiler. Andolsun Allah'a ki Arabın, bu işi, Peygamber'den sonra Ehl-i Beyt'inden alacağını, benim halifeliğime engel olacağını hatırıma bile getirmedim. Fakat bir de baktım, gördüm ki halk, filân kişiye biat etmekte; elimi çektim; sonunda insanların dinden döndüklerini, Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Muhammed'in dînini iptâle kalkıştıklarını, halkı buna çağırdıklarını görünceye dek dayandım. Fakat bu işe giriştikleri zaman, İslâm'a yardım etmezsem onda bir gedik açılacağından, onun yıkılacağından korktum; çünkü bu musibet bana, az bir gün sürecek, sonra serap gibi yitip gidecek, yahut bulut gibi dağılıp yitecek olan hilâfetten, size emir olmaktan mahrum kalmaktan da daha büyük olacaktı." (Nehc-ül Belâğa, 62. Mektup)
Görüldüğü gibi Emir-ül Mu'minin (a.s) bu sözlerinde Resulullah'tan sonraki olaylarda takındığı tavırların nedenlerini bizlere kısa ve öz olarak beyan etmektedir ki basiret sahiplerinin hiçbir açıklama ve yoruma gerek kalmadan, gereken cevabı alabileceğini düşünüyoruz.
teşekürler balta bu metni bütün forumdaki üyeler okusa keşke çoğu soru işaretini alıp götürecek kanaatimce sagılarımı sunarım
AçelyaYıldız 18.07.2006, 17:32 Çoğu konuda redyellow abime katılıyorum.
Lütfen insanlara hak ettiği gibi davranalım.Hiç kimse dışlanmayı hak etmiyor.Hele de yezit kelimesini.
Bir Zeynep 18.07.2006, 17:33 saol halil abi.. biraz zorlandim okumakta ama cok güzel yazmisin diline saglik.. redyellow can? Kim ogullarinin ismini Ömer Osman koymus? H. Ali miii... Ya yanlis anladim seni, yada senin cok büyük bi yanlisin var!?!??
Insan insan olmasini bilsin, Yezidlik etmesinki yezid damgasini yemesin o zaman.
Saygilar..
redyellow 18.07.2006, 17:42 arkadaşlar, yazıyı yazan ben değilim. yazıbir alıntıdır.
tercüman gazetesinde yavuz bülent bakiler tarafından yazılmıştır.
mail adreside aşağıdadır:
bulent.bakiler@tercuman.com.tr
Bir Zeynep 18.07.2006, 17:47 ahaaa öylemii, anladim o zaman.. ben sandim tek son kismi alinti. gerci kopyala/yapistir konular pek hos görünmüyo artik, keske kendi sözlerinle kisaca anlatsaydin.
saygilar
Cehalet olmasaydı, Pir Sultan Abdal, bütün Türk Sünnileri kast ederek:
“Kalkın dostlar bir olalım / Münkir’e kılıç salalım
Hüsey’nin kanın alalım / Tevekkeltü tealallah” der miydi?
Evet önceki yazdıklarıma ek olarak; Pir Sultanın şiirinin özüne dahi tahammül yok. Ne güzel katletmiş kendini bilgili sana cahil yazar;
Şiiri baştan sona okunması lazım hiçbir yerde Kalkın dostlar vs bulunmaz hatta Yezid mervanla birlikte zamanın bu kafasındaki padişahlarda kastedilmiştir;
Gelin canlar bir olalım
Münkire kılıç çalalım
Hüseyn'in kanın alalım
Tevekkeltü teâlallah
Özü öze bağlayalım
Sular gibi çağlayalım
Bir yürüyüş eyleyelim
Tevekkeltü teâlallah
Açalım kızıl sancağı
Geçsin Yezid'lerin çağı
Elimizde aşk bıçağı
Tevekkeltü teâlallah
Mervan soyunu vuralım
Hüseyn'in kanın soralım
Padişahın öldürelim
Tevekkeltü teâlallah
Pir Sultan'ım geldi cûşa
Münkirlerin akli şaşa
Takdir olan gelir başa
Tevekkeltü teâlallah
anka renef 23.07.2006, 16:05 Arkadaşlar yezidi savununanlarda yeziddir yezidlik kimse yapmasın şu kavga olayı ise hristiyanlarda ortodoks katolik protestanlık vardır birbirlerini sevmezler ama beraber yaşarlar kardeş gibi biz niye yaşamayalım cemel vakasında bile Hz.Ali savaştığı Hz.Aişeye çadır yollamış durumunu öğrenmiş ve nefret duymamıştı ha yezidlerin yapıldığı unutulmaz ama ALLAH herşeyi bilir ve cezasını verir
|
|