daphne
26.07.2006, 19:24
BENİM ANTAKYA'M
TARİH
Hatay, dünyanın en eski yerleşim bölgelerinden biri.Kazı bulgularından (çakmak taşından yapılmış el baltaları) bizi Orta Paleolitik döneme götürüyor (İ.Ö.100 bin ile 40 bin arası). Bölgenin en önemli kenti ise Antakya.Yazılı tarih İ.Ö. 1800-1600 yıllarında Allah’tan söz ediyor, şimdiki Antakya yöresinde (Babil dönemi).Bütün bu dönemlerde Anadolu'dan güneye geçişler, Toroslardaki Gülek Boğazı ile Amanoslardaki Belen Geçidinden olabiliyordu.Hititler'in, Asurlular'ın, Oğuzlar'ın, İskender'in, Romalılar'ın, Haçlı Orduları'nın, Selçuklular'ın ve Yavuz Sultan Selim'in bu geçiş yerinde hep Antakya'yı görüyoruz.Pek çok dilin, pek çok dinin ve her ırktan çeşitli insanların yaşadığı bu coğrafik noktanın en önemli özelliği, hoşgörü içinde bir arada yaşamağı binlerce yıl önceden öğrenmiş olmalarıdır.
Türkler'in Batık Kent dedikleri Antigonya, İ.Ö. 333'de İskenderin komutanlarından Seleukos-ı tarafından yıkılıp, yerine yeni bir kent kuruldu. Asi ırmağı kenarındaki bu kente Antiokheia adı verildi.Şimdiki Antakya burasıdır.
Yolların düğüm noktasındaki Antakya, uygun iklim koşulları ve bereketli topraklarıyla gelişerek büyüdü.İ.Ö. 64 yılında serbest şehir olarak Roma'ya katıldı.Sezar döneminde kente büyük ve görkemli yapıtlar kazandırıldı.
İ.S.34-36 yıllarında ilk Hıristiyanlar Antakya'yı merkez seçtiler."Hıristiyan" sözü ilk kez Antakya'da kullanıldı.Havariler dinlerini burada yaymaya başladılar. Antakyalı Habibneccar onlara canı pahasına yardımcı oldu.Dünyanın en eski mağara kilisesi de buradadır. St.Pierre -Aziz Petrus (Sen Piyer) Kilisesi denen bu yer, 1963 yılında Papa Vl. Paul tarafından Hırıstiyanlar için hac yeri ilan edildi.Her yıl katolik kilisesi burada ayin düzenlemektedir.
Bu dağ yamacının az ilerisinde veba salgınını önlemek veya vebadan ölenler adına kayalara oyulmuş görkemli bir büst bulunmaktadır(Haron Büstü).
Antakya, İ.S. 1.yüzyıl içinde dünyanın dördüncü büyük kenti durumuna geldi.(Nüfusu yarım milyondan fazla). Şimdiki Harbiye-Defne Romalılar'ın sayfiye yeri olarak ün yaptı.Gemiler Asi nehrinden Antakya'ya kadar gelebiliyordu.Roma imparatoru Cladius zamanında (.Ö. 43-44 yılları) Antakya, olimpiyatların yapıldığı bir kent olmuştu. Ben-Hur filminde izlediğimiz araba yarışı, Antakya'nın Olimpiyat Stadında geçmiştir (Şimdiki Harbiye- Defne yakınlarında). Antakya önemini hem kültür ve ticaret, hem de Hıristiyanlık bakımından 400 yıl kadar sürdürebildi.
İ.S. 526 yılında Antakya çok büyük bir zelzele ile yerle bir oldu. 250bin insanın öldüğü biliniyor. Antakya, daha sonraki yıllarda da zelzeleler yaşadı ve eski görkemli durumuna hiçbir vakit gelemedi.
Antakya Roma döneminden sonra sırasıyla, İran Sasani(611), Hamdanoğulları(944), Bizans(969), Selçuk(1084), Haçlılar(1098), Memlük(1268), Timur(1394), Türkmenler(1411), Osmanlı(1516), Fransız(1919), Hatay Devleti (1938) dönemlerini yaşadı. 23 Temmuz 1939'da Türkiye Cumhuriyetine katıldı.
DEVAM EDECEK: Antakya-Hatay'ın özelliği, Daphne Efsanesi, Dünyanın ilk kilisesi, Din Şehidi Habib Neccar..
ANTAKYA-HATAY’IN ÖZELLİĞİ
Şu kısa tarihsel gezinim içinde görülüyor ki Antakya, çeşitli ırklardan insanların, değişik din ve dil zenginliği içinde, kendine özgü benzersiz bir yerdir.
Çok yakın bir tarihe kadar çarşıda, pazarda Türkçe, Arapça, Ermenice, Rumca, Fransızca ve bunların karması “Antakyaca” konuşulurdu. Antakyaca, kendi sentezi içinde bir yaşam biciminin, bir kültürün, bir uygarlığın diliydi. Hoşgörüye, sevgiye, saygıya dayanan, çeşitli din ve dildeki insanların bir arada yaşama felsefesinin, metodolijisi yazıya dökülmemiş capcanlı bir örneği idi. Yiyip içmesinden, giyinip kuşanmasına, çalıp söyleyip eğlenmesinden oynamasına kadar uzanan, iklimiyle bütünleşmiş zengin ve renkli bir yaşam…
Kaynağını özetlediğim mitlerle, söylencelerle, yoğun tarihsel olaylarla beslenen, bunların kalıtlarıyla iç içe yaşayan halk (zengini ve fakiri), Harbiye çağlayanlarında Defne’yi kovalayan Apollon’u görür. Samandağ kumsallarında Musa ile Hıdır Peygamberlerin tartışmalarını dinler.Kleopatra ile Antonius’un ayışığında denize çırılçıplak girişlerini seyreder. İsa’nın çarmıhlanmasından sonra Kudüs’ten kaçan Hz.Meryem’in yakınlarını ve Havarilerini saklar, onları korur. Dünyanın ilk mağara kilisesinde, ilk Hıristiyanlarla dua eder. Bu uğurda Hababneccar’ı şehit verir. Toprakları için Haçlılar’la savaşır. Yavuz Sultan Selim’den baç ister, Asi Köprüsü’nden ordusunun geçmesi için. Sayısız zelzelelerde, veba salgınlarında, türlü dilde türküler yakar. Göğü, güneşi ve toprağı sever; bir de biberi… Düğünleri birer şölendir. Analar üç demez, beş demez, doğurabildikleri kadar doğururlar. Toprak gibi mümbittirler.Ve de aşklarında hilesizdirler. Sofraları zengin, elleri açıktır. Bu anlattıklarımın kanıtlarını dünyanın en değerli mozaik müzelerinden biri olan Antakya Müzesi’nde görebilirsiniz..
DEFNE EFSANESİ
Bir Nymphe kızı olan Daphne (Defne) kırlarda oynar, gezerken, Apollon'la karşılaşır. Güzelliklere tutkun bir doğa tanrısı olan Apollon bakire Defne'yi görür görmez aşık olur, onu sevmek ister.Kız korkar ve kaçmaya başlar. Şimdi Harbiye denen sular ve ağaçlarla kaplı yerde kız kaçar, tanrı Apollon kovalar.Apollon'un elleri Defne'nin saçlarına ha ulaştı ulaşacak iken, kurtulamayacağını anlayan kız, ayaklarını yere vurarak son bir direniş gösterir. Toprak tanrıça ona acır ve kucağını açar; onu içine alır. Defne, bir defne ağacı olmuştur. Ayakları kök, süt akı bedeni gövde, kolları dal... Rüzgarda savrulan saçları yapraklara dönüşmüştür.Apollon onu kucakladığında, güzeller güzeli Defne, kuru kabuklu bir ağaçtır artık.Ve Apollon o kuru ağaç gövdesinde Defne'nin ürkek kız yüreğinin atışlarını duyar gibi olur. İşte o günden bu yana Harbiye, defne ağaçları içinde Daphne'nin kızoğlan-kız kokusunu taşır. Gözyaşları ise irili ufaklı çağlayanlara karışır.Suların notasız şarkıları, defne ağaçlarının hışırtılarında bitmez tükenmez.Bundandır ki şiir ve utku defne yapraklarından örülü taçlarla ödüllendirilir.
TARİH
Hatay, dünyanın en eski yerleşim bölgelerinden biri.Kazı bulgularından (çakmak taşından yapılmış el baltaları) bizi Orta Paleolitik döneme götürüyor (İ.Ö.100 bin ile 40 bin arası). Bölgenin en önemli kenti ise Antakya.Yazılı tarih İ.Ö. 1800-1600 yıllarında Allah’tan söz ediyor, şimdiki Antakya yöresinde (Babil dönemi).Bütün bu dönemlerde Anadolu'dan güneye geçişler, Toroslardaki Gülek Boğazı ile Amanoslardaki Belen Geçidinden olabiliyordu.Hititler'in, Asurlular'ın, Oğuzlar'ın, İskender'in, Romalılar'ın, Haçlı Orduları'nın, Selçuklular'ın ve Yavuz Sultan Selim'in bu geçiş yerinde hep Antakya'yı görüyoruz.Pek çok dilin, pek çok dinin ve her ırktan çeşitli insanların yaşadığı bu coğrafik noktanın en önemli özelliği, hoşgörü içinde bir arada yaşamağı binlerce yıl önceden öğrenmiş olmalarıdır.
Türkler'in Batık Kent dedikleri Antigonya, İ.Ö. 333'de İskenderin komutanlarından Seleukos-ı tarafından yıkılıp, yerine yeni bir kent kuruldu. Asi ırmağı kenarındaki bu kente Antiokheia adı verildi.Şimdiki Antakya burasıdır.
Yolların düğüm noktasındaki Antakya, uygun iklim koşulları ve bereketli topraklarıyla gelişerek büyüdü.İ.Ö. 64 yılında serbest şehir olarak Roma'ya katıldı.Sezar döneminde kente büyük ve görkemli yapıtlar kazandırıldı.
İ.S.34-36 yıllarında ilk Hıristiyanlar Antakya'yı merkez seçtiler."Hıristiyan" sözü ilk kez Antakya'da kullanıldı.Havariler dinlerini burada yaymaya başladılar. Antakyalı Habibneccar onlara canı pahasına yardımcı oldu.Dünyanın en eski mağara kilisesi de buradadır. St.Pierre -Aziz Petrus (Sen Piyer) Kilisesi denen bu yer, 1963 yılında Papa Vl. Paul tarafından Hırıstiyanlar için hac yeri ilan edildi.Her yıl katolik kilisesi burada ayin düzenlemektedir.
Bu dağ yamacının az ilerisinde veba salgınını önlemek veya vebadan ölenler adına kayalara oyulmuş görkemli bir büst bulunmaktadır(Haron Büstü).
Antakya, İ.S. 1.yüzyıl içinde dünyanın dördüncü büyük kenti durumuna geldi.(Nüfusu yarım milyondan fazla). Şimdiki Harbiye-Defne Romalılar'ın sayfiye yeri olarak ün yaptı.Gemiler Asi nehrinden Antakya'ya kadar gelebiliyordu.Roma imparatoru Cladius zamanında (.Ö. 43-44 yılları) Antakya, olimpiyatların yapıldığı bir kent olmuştu. Ben-Hur filminde izlediğimiz araba yarışı, Antakya'nın Olimpiyat Stadında geçmiştir (Şimdiki Harbiye- Defne yakınlarında). Antakya önemini hem kültür ve ticaret, hem de Hıristiyanlık bakımından 400 yıl kadar sürdürebildi.
İ.S. 526 yılında Antakya çok büyük bir zelzele ile yerle bir oldu. 250bin insanın öldüğü biliniyor. Antakya, daha sonraki yıllarda da zelzeleler yaşadı ve eski görkemli durumuna hiçbir vakit gelemedi.
Antakya Roma döneminden sonra sırasıyla, İran Sasani(611), Hamdanoğulları(944), Bizans(969), Selçuk(1084), Haçlılar(1098), Memlük(1268), Timur(1394), Türkmenler(1411), Osmanlı(1516), Fransız(1919), Hatay Devleti (1938) dönemlerini yaşadı. 23 Temmuz 1939'da Türkiye Cumhuriyetine katıldı.
DEVAM EDECEK: Antakya-Hatay'ın özelliği, Daphne Efsanesi, Dünyanın ilk kilisesi, Din Şehidi Habib Neccar..
ANTAKYA-HATAY’IN ÖZELLİĞİ
Şu kısa tarihsel gezinim içinde görülüyor ki Antakya, çeşitli ırklardan insanların, değişik din ve dil zenginliği içinde, kendine özgü benzersiz bir yerdir.
Çok yakın bir tarihe kadar çarşıda, pazarda Türkçe, Arapça, Ermenice, Rumca, Fransızca ve bunların karması “Antakyaca” konuşulurdu. Antakyaca, kendi sentezi içinde bir yaşam biciminin, bir kültürün, bir uygarlığın diliydi. Hoşgörüye, sevgiye, saygıya dayanan, çeşitli din ve dildeki insanların bir arada yaşama felsefesinin, metodolijisi yazıya dökülmemiş capcanlı bir örneği idi. Yiyip içmesinden, giyinip kuşanmasına, çalıp söyleyip eğlenmesinden oynamasına kadar uzanan, iklimiyle bütünleşmiş zengin ve renkli bir yaşam…
Kaynağını özetlediğim mitlerle, söylencelerle, yoğun tarihsel olaylarla beslenen, bunların kalıtlarıyla iç içe yaşayan halk (zengini ve fakiri), Harbiye çağlayanlarında Defne’yi kovalayan Apollon’u görür. Samandağ kumsallarında Musa ile Hıdır Peygamberlerin tartışmalarını dinler.Kleopatra ile Antonius’un ayışığında denize çırılçıplak girişlerini seyreder. İsa’nın çarmıhlanmasından sonra Kudüs’ten kaçan Hz.Meryem’in yakınlarını ve Havarilerini saklar, onları korur. Dünyanın ilk mağara kilisesinde, ilk Hıristiyanlarla dua eder. Bu uğurda Hababneccar’ı şehit verir. Toprakları için Haçlılar’la savaşır. Yavuz Sultan Selim’den baç ister, Asi Köprüsü’nden ordusunun geçmesi için. Sayısız zelzelelerde, veba salgınlarında, türlü dilde türküler yakar. Göğü, güneşi ve toprağı sever; bir de biberi… Düğünleri birer şölendir. Analar üç demez, beş demez, doğurabildikleri kadar doğururlar. Toprak gibi mümbittirler.Ve de aşklarında hilesizdirler. Sofraları zengin, elleri açıktır. Bu anlattıklarımın kanıtlarını dünyanın en değerli mozaik müzelerinden biri olan Antakya Müzesi’nde görebilirsiniz..
DEFNE EFSANESİ
Bir Nymphe kızı olan Daphne (Defne) kırlarda oynar, gezerken, Apollon'la karşılaşır. Güzelliklere tutkun bir doğa tanrısı olan Apollon bakire Defne'yi görür görmez aşık olur, onu sevmek ister.Kız korkar ve kaçmaya başlar. Şimdi Harbiye denen sular ve ağaçlarla kaplı yerde kız kaçar, tanrı Apollon kovalar.Apollon'un elleri Defne'nin saçlarına ha ulaştı ulaşacak iken, kurtulamayacağını anlayan kız, ayaklarını yere vurarak son bir direniş gösterir. Toprak tanrıça ona acır ve kucağını açar; onu içine alır. Defne, bir defne ağacı olmuştur. Ayakları kök, süt akı bedeni gövde, kolları dal... Rüzgarda savrulan saçları yapraklara dönüşmüştür.Apollon onu kucakladığında, güzeller güzeli Defne, kuru kabuklu bir ağaçtır artık.Ve Apollon o kuru ağaç gövdesinde Defne'nin ürkek kız yüreğinin atışlarını duyar gibi olur. İşte o günden bu yana Harbiye, defne ağaçları içinde Daphne'nin kızoğlan-kız kokusunu taşır. Gözyaşları ise irili ufaklı çağlayanlara karışır.Suların notasız şarkıları, defne ağaçlarının hışırtılarında bitmez tükenmez.Bundandır ki şiir ve utku defne yapraklarından örülü taçlarla ödüllendirilir.