deniz_1905
28.07.2006, 23:52
Anadolu Aleviliğinin İran Aleviliğinden farkı nedir?
Bunu yukarıdaki paragraflarda az çok açıkladık. Yeterli olduğunu sanıyorum. Bırakın Anadoluyu, Ali Şeriati’nin dediği gibi İran’daki Ali Şiası ile Safevi Şiası arasında bile bir sürü fark vardır.
Osmanlı Devletiyle Alevi toplumun ilişkileri nasıl olmuştur? Günümüzde devletle Alevi toplum arasındaki ilişki nasıl cereyan etmektedir?
Safeviler ve özellikle de Şah İsmail ortaya çıkıncaya kadar çok iyi ilişkiler mevcuttur. Fakat daha önceki dönemlerden özellikle Emeviler, Abbasiler, Fatımiler, Buveyhiler, İlhanlılar, Selçuklular, Akkoyunlular’ın fikir ve düşünceleri zaman zaman Osmanlı dönemi insanlarını etki-lemiştir. Yavuz’un Çaldıran Seferi’nden sonra, Kanuni’nin İran seferi ve daha sonraki padişahların da bu hassas bölgeye seferleri önemlidir. Kanuni dönemi Celali isyanlarında toplumun, nasıl İran’ın etkisinde kaldığını çok iyi biliyoruz. Fakat, Osman-lı’nın Yeniçerilerin aslını oluşturan Bektaşi kültürüne ne kadar büyük değer verdiğini de inkar edemeyiz.
Günümüzde çok üzülerek söyleyebilirim ki, devletimizin herhangi bir Alevilik projesi, çalışması yoktur. Cemevi yapmayı mari-fet zanneden, fakat gelecekte ne gibi felaketlerle karşılaşabileceğini göremeyen basiretsiz bir anlayış vardır. Devlet, 1937-38 Dersim olaylarını tekrar gözden geçirmelidir. Günümüzde Alevi toplumu sol, Marksist ve illegal örgütlerin potansiyel gücü olarak görülmektedir. Aleviler kurtulmalıdırlar. Alevilerin Türk siyasi hayatı üzerindeki etkisi büyüktür. Özellikle sol partiler Alevileri oy deposu olarak görme-lerine karşın, Aleviler son dönemlerde, artık solun kendilerini kullanmalarına izin vermek, fırsat vermek istememektedirler. Sağ partileri de biraz bağnaz görmektedirler. Ancak Alevi gençlerin aksine, Alevi halkın çoğunluğu merkez sağ partileri desteklemektedirler. Alevilerin kendilerini sol partilere yakın hissetmelerinin en önemli sebebi, devlete, yönetime, idarecilere karşı muhalefet özelliğine sahip olmalarındandır. Bu, tarihi bir sürecin sonucunda oluşmuştur.
Sizce, özellikle Alevi toplumun değişim yönü nereye doğru?
Bizim öz eleştiriye, oto kontrole, kendi kendimizi tanımaya, kimliğimiz bilmeye herkesten çok ihtiyacımız var. Alevi aydını dediklerimizin pek çoğu kendisini karanlıktan kurtaramamış ki başkalarını kurtarsın. Kendini eritmeyen mum, etrafını nasıl aydınlatsın? Hacı Bektaş Veli’nin eseri “Makalat”ı okumayan, okusa da anlamayan, anlasa da yaşamayan “aydın” olsa ne yazar!… Onlarca kitap, yüzlerce makale yazsa yine boş. Kur’an-ı Kerim’i okumadan anlamadan Hz. Muhammed’i, Hz. Ali’yi, Ehl-i Beyt’i, On iki İmamlar’ı anlayamazsınız. Marks’la, Lenin’le bunlar öğrenilmez. Hz. Ali’yi tanımak için; kızı Ümmü Gülsüm’ü Hz. Ömer’le niçin evlendirdiğini, çocuklarına ve torunlarına kendinden önceki ilk üç halifenin isimlerini niye verdiğini, Muaviye ile içtihad farkının nasıl olduğunu tarihi belgelerden okuyup öğrenmek gerek. İmam Cafer Sadık’ı, İmam Azam Ebu Hanife’yi okumadan, öğrenmeden tanıyamazsınız. Ebu Hanife’nin Hz. Ali’yi ve Ehl-i Beyt’i sevip haklarını savunan bir Alevi olduğunu bilmeyecek kadar cahil olmaya gerek yok. Cafer Sadık’ın da, atası Hz. Muhammed’in yolundan kıl payı ayrılmayacak kadar Sünnete tabi olduğunu bilmemek aptallık olur. Allah’ın verdiği “akıl”ı kullanmamak kadar geri zekalılık olamaz. Tek bir harfinin bile değişmediğini tüm ilim adamlarının bildiği yüzyıllarca ışık tutan bir kitaptan, Kur’an’dan istifade etmemek, gericiliğin ta kendisidir. Esas yobazlık budur. Kaynakları işimize geldiği zaman batıni, mecazi anlamlarıyla açıklamaya kalkmak ahmaklıktır. Bu sivri kelimeleri özellikle kullanıyorum ki, artık birilerinin oyuncağı olmayalım. Kendimize gelelim. Kulak dolgunluğuyla, gazete kupürleriyle, dedikodularla ilim olmaz. Bu körün fili tarifine benzer.
Toplum değişiyor, insanlar değişiyor. Değişmek zorunda, Gelişmenin, mükemmeli yakalamanın ilk şartı bu.
Burada, özellikle Alevi toplumun değişim yönü önemli. Çünkü, bir cahiliye toplumunda bilimselliğe geçiş dönemi başlamıştır. Emeviler’in ve Abbasiler’in siyasi baskılarından canlarını zor kurtaran Aleviler, zamanın Selçuklu ve Osmanlı ilim yuvaları, üniversiteleri olan medreselerden de kırsal kesimde yaşadıklarından istifade edemediler. Babadan oğula geçen bilgi ve görgü birikimi bir noktada tıkanıp kaldı. Yirmi birinci yüzyılın eşiğinde ellerinde kitap olmadığını, yazılı kaynakların, ilmi belgelerin bulunmadığını gördüler. Daha doğrusu gördük. Arap ve Fars kültürünün bizim toplumumuza pek fazla örnek teşkil etmediğini anladık. Her ne kadar Peygam-berimiz Hz. Muhammed, İmamımız Hz. Ali Arap kökenli olsalar da. Öyle ki biz bunları bile Türk gibi düşünüyoruz. Çünkü, Allah bizi böyle yaratmış, Arap-Fars düşmanı da değiliz. İnsanlığın ve İslam’ın bayraktarlığını yapan Türk Milletinin birer ferdi olmaktan gurur duyuyoruz. Ancak şu anda Hz. Ali’nin, İmam Zeyd’in, İmam Cafer Sadık’ın, Hacı Bektaş Veli’nin kitaplarını aramaktayız. Kaynağa sahip çıkmak isti-yoruz. Kitapsız, ilimsiz, mutlu olamayacağımızı biliyoruz.
Bir cenaze namazını kıldıracak bir tek imamı bile olmayan bazı Alevi köylerinin, Alevi mahallelerinin varlığı bu konuda ne kadar geride kaldığımızı ispata yeter. Alevi-Bektaşi toplumunun yüzlerce, binlerce ilahiyatçılara, din adamlarına ihtiyaçları var. Artık sarhoş Dedelere, mayhoş üniversite okumuşlara bizim insanımız itibar etmiyor. Hele hele Sovyet artıklarına, Mao hastalarına, Küba kalıntılarına hiç güvenmiyor, bu millet. Baksanıza, Türkiye’de sol bile, daha düne kadar hiç ağzına almadığı demokratlığa soyunmuş görünüyor. Tilkinin horoz çobanlığına özenmesi gibi… Alevileri, beceriksiz sağa kaptırmamanın “vitrindekiler”ini oynuyor, sol.
Alevi-Bektaşi toplumunun bu derece kendi milli kültüründen uzak kalışında, yozlaşmasında Sünni aydın ve yöneticilerinin de büyük sorumlulukları var. Her şeyden önemlisi, Alevileri dışlamış olmaları, kendilerini fildişi kulelerinde hissetmeleri, onları bu vebalden kurtaramayacaktır. Bilgi sorumluluk getirir. İlim kimde ise, kitabı kim en iyi okuyup anlıyorsa, kim toplumu organize ediyorsa, onlar sorumludurlar. Diyanet, üniversiteler, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları, MİT, MGK, TBMM başta olmak üzere, gönüllü kuruluşlar, herkes bundan sorumludur.
Horasan Erenleri’nin yolunu izleyen gönül erlerinin faaliyetlerini çok yakından takip ediyoruz: Bir dönem, Osmanlı’nın Anadolu’yu unuttuğu gibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını da unutmamalarını diliyoruz. Alevi toplumuna sahip çıkılmasını bekliyoruz.
Şu anda Alevi toplumun önünde iki yol var: Biri ilim, diğeri siyaset. Eğer ilim baştacı edilirse, ilim de Aleviler’i bu toplumda, hatta yeryüzünde baştacı edecektir. Fakat ilime tabi olmak lafla olmaz. Kaynaklara, öze inmekle, gerçeklerini görmekle geleceğe basiretle bakmakla ve hazırlıklı olmakla bunu yakalayabiliriz.
Biz Genç Erenler olarak, Aleviler’in değişim yönünün, tıpkı Sünniler’de olduğu gibi iyiye, güzele, doğruya, kaynağa, asıla, ilk’e öze, ilime, İslam’a, çağa uygun ve aydınlığa doğru olduğunu görüyoruz. Işıktan rahatsız olan yarasalar, her zaman olacaktır. Onlar da, Allah’ın insandan farklı birer yaratıklarıdırlar.
Heterodoksi Alevilik kavramı üzerine ne diyorsunuz?
Samimi olarak şunu söylüyorum. Bu tür gayri milli kavramlardan rahatsız oluyorum. Beni, benim insanımı ifade etmiyorlar. Ne anlama geldiklerini dahi bilmek istemiyorum. Bu, papazın camide vaaz etmesine benziyor. Bülbülü serçe diye göstermeye gerek yok.
Aleviliği sadece kültür olarak ele alanlara, ibadetsiz bir Alevilik ortaya koymaya çalışanlara ne diyorsunuz? Gerçek Alevilik hangisi?
Allayıp pullasalar da, üzerine kül döküp örtmeye kalksalar da var olan gerçeği inkar edemeyiz. Gerçek Sünnilik nasıl ise, gerçek Alevilik de odur. Dünyada ibadetsiz bir toplum gösterilemez. Böyle bir kültür yoktur. Kültürün ne olduğunu bilenler, bildiğini sananlar, ibadetinde ne olduğunu bilseler, böyle konuşmazlar. Anlayana sivrisinek saz misali, oturmasını, kalkmasını, konuşmasını hatta yatıp uyumasını bilenler, nasıl ibadet yaptıklarını da çok iyi bilirler. İbadeti reddeden Sünni de, Alevi de olamaz. Hz. Ali’nin hayatını okusunlar yeter. Ali’siz Alevilik olamayacağını bile bile, ortaya çıkan “sapık”lar ya da “maşa”lar da olabilir. Ben, ülkemin ve insanlığın hayrına olabilecek bir şeyleri kafamda düşünebiliyorsam, bu bile ibadettir. Diğer ibadetleri de, kitaptan öğrenmek zorundayız. Fakat, dikkat edilecek tek husus şudur: Sadece akıl ile ilim olmaz. Nakil dediğimiz Kur’an ve Sünnet temel kaynaklardır. Ayrıca beş duyu organlarımız vasıtasıyla da kaynaklardan istifade etmek mecburiyetindeyiz.
Alevi-Sünni yakınlaşması nasıl sağlanır? Bu amaçla ne tür faaliyetler yapılabilir ve diyalog için nasıl bir ortak zemin oluşturulabilir? Said Nursi’nin görüşlerinin bu ortak zemine katkısı nedir?
İşte biz bunun kitabını yazdık. Alevi-Sünni kaynaşmasının reçetesi, formülü bizde. “Nerede Buluşalım? Alevi-Sünni Nasıl Kaynaşır?” başlığıyla madde madde sıraladık. Devletin en önemli makamları olan Başbakanlık, Milli Eğitim, İçişleri, Kültür Bakanlıkları başta olmak üzere pek çok kurum ve kuruluşları hala daha uyuyorlar. Ta ki, yüzlerce Alevi-Sünni insanımızın kanı dökülünce uyanacaklar, ama o zaman da iş işten geçmiş olacak!… Bediüzzaman Said Nursi gibi ilim ve din büyüklerinin gösterdikleri yollara, ilmi açıklamalara Bu milletin ihtiyacı var. Biz Genç Erenler olarak Alevi-Sünni kaynaşmasının nasıl olabileceğini çok iyi biliyoruz. Ancak, kaynaşmadan rahatsız olanların da bulunduğunu unutmayalım.
Köprü’nün bu mümtaz çalışmasını kutluyoruz. Milli birlik ve beraberliğimizden rahatsız olanlardan, bizlerin de rahatsız olduğunu bu millete anlatmak gerekiyor. Bu görev de devletindir. Bize, halkımıza devletimizin koruyuculuğunda, ilim aydınlığında, İslam’ın engin hoşgörüsünde çalışmak düşüyor.
Bunu yukarıdaki paragraflarda az çok açıkladık. Yeterli olduğunu sanıyorum. Bırakın Anadoluyu, Ali Şeriati’nin dediği gibi İran’daki Ali Şiası ile Safevi Şiası arasında bile bir sürü fark vardır.
Osmanlı Devletiyle Alevi toplumun ilişkileri nasıl olmuştur? Günümüzde devletle Alevi toplum arasındaki ilişki nasıl cereyan etmektedir?
Safeviler ve özellikle de Şah İsmail ortaya çıkıncaya kadar çok iyi ilişkiler mevcuttur. Fakat daha önceki dönemlerden özellikle Emeviler, Abbasiler, Fatımiler, Buveyhiler, İlhanlılar, Selçuklular, Akkoyunlular’ın fikir ve düşünceleri zaman zaman Osmanlı dönemi insanlarını etki-lemiştir. Yavuz’un Çaldıran Seferi’nden sonra, Kanuni’nin İran seferi ve daha sonraki padişahların da bu hassas bölgeye seferleri önemlidir. Kanuni dönemi Celali isyanlarında toplumun, nasıl İran’ın etkisinde kaldığını çok iyi biliyoruz. Fakat, Osman-lı’nın Yeniçerilerin aslını oluşturan Bektaşi kültürüne ne kadar büyük değer verdiğini de inkar edemeyiz.
Günümüzde çok üzülerek söyleyebilirim ki, devletimizin herhangi bir Alevilik projesi, çalışması yoktur. Cemevi yapmayı mari-fet zanneden, fakat gelecekte ne gibi felaketlerle karşılaşabileceğini göremeyen basiretsiz bir anlayış vardır. Devlet, 1937-38 Dersim olaylarını tekrar gözden geçirmelidir. Günümüzde Alevi toplumu sol, Marksist ve illegal örgütlerin potansiyel gücü olarak görülmektedir. Aleviler kurtulmalıdırlar. Alevilerin Türk siyasi hayatı üzerindeki etkisi büyüktür. Özellikle sol partiler Alevileri oy deposu olarak görme-lerine karşın, Aleviler son dönemlerde, artık solun kendilerini kullanmalarına izin vermek, fırsat vermek istememektedirler. Sağ partileri de biraz bağnaz görmektedirler. Ancak Alevi gençlerin aksine, Alevi halkın çoğunluğu merkez sağ partileri desteklemektedirler. Alevilerin kendilerini sol partilere yakın hissetmelerinin en önemli sebebi, devlete, yönetime, idarecilere karşı muhalefet özelliğine sahip olmalarındandır. Bu, tarihi bir sürecin sonucunda oluşmuştur.
Sizce, özellikle Alevi toplumun değişim yönü nereye doğru?
Bizim öz eleştiriye, oto kontrole, kendi kendimizi tanımaya, kimliğimiz bilmeye herkesten çok ihtiyacımız var. Alevi aydını dediklerimizin pek çoğu kendisini karanlıktan kurtaramamış ki başkalarını kurtarsın. Kendini eritmeyen mum, etrafını nasıl aydınlatsın? Hacı Bektaş Veli’nin eseri “Makalat”ı okumayan, okusa da anlamayan, anlasa da yaşamayan “aydın” olsa ne yazar!… Onlarca kitap, yüzlerce makale yazsa yine boş. Kur’an-ı Kerim’i okumadan anlamadan Hz. Muhammed’i, Hz. Ali’yi, Ehl-i Beyt’i, On iki İmamlar’ı anlayamazsınız. Marks’la, Lenin’le bunlar öğrenilmez. Hz. Ali’yi tanımak için; kızı Ümmü Gülsüm’ü Hz. Ömer’le niçin evlendirdiğini, çocuklarına ve torunlarına kendinden önceki ilk üç halifenin isimlerini niye verdiğini, Muaviye ile içtihad farkının nasıl olduğunu tarihi belgelerden okuyup öğrenmek gerek. İmam Cafer Sadık’ı, İmam Azam Ebu Hanife’yi okumadan, öğrenmeden tanıyamazsınız. Ebu Hanife’nin Hz. Ali’yi ve Ehl-i Beyt’i sevip haklarını savunan bir Alevi olduğunu bilmeyecek kadar cahil olmaya gerek yok. Cafer Sadık’ın da, atası Hz. Muhammed’in yolundan kıl payı ayrılmayacak kadar Sünnete tabi olduğunu bilmemek aptallık olur. Allah’ın verdiği “akıl”ı kullanmamak kadar geri zekalılık olamaz. Tek bir harfinin bile değişmediğini tüm ilim adamlarının bildiği yüzyıllarca ışık tutan bir kitaptan, Kur’an’dan istifade etmemek, gericiliğin ta kendisidir. Esas yobazlık budur. Kaynakları işimize geldiği zaman batıni, mecazi anlamlarıyla açıklamaya kalkmak ahmaklıktır. Bu sivri kelimeleri özellikle kullanıyorum ki, artık birilerinin oyuncağı olmayalım. Kendimize gelelim. Kulak dolgunluğuyla, gazete kupürleriyle, dedikodularla ilim olmaz. Bu körün fili tarifine benzer.
Toplum değişiyor, insanlar değişiyor. Değişmek zorunda, Gelişmenin, mükemmeli yakalamanın ilk şartı bu.
Burada, özellikle Alevi toplumun değişim yönü önemli. Çünkü, bir cahiliye toplumunda bilimselliğe geçiş dönemi başlamıştır. Emeviler’in ve Abbasiler’in siyasi baskılarından canlarını zor kurtaran Aleviler, zamanın Selçuklu ve Osmanlı ilim yuvaları, üniversiteleri olan medreselerden de kırsal kesimde yaşadıklarından istifade edemediler. Babadan oğula geçen bilgi ve görgü birikimi bir noktada tıkanıp kaldı. Yirmi birinci yüzyılın eşiğinde ellerinde kitap olmadığını, yazılı kaynakların, ilmi belgelerin bulunmadığını gördüler. Daha doğrusu gördük. Arap ve Fars kültürünün bizim toplumumuza pek fazla örnek teşkil etmediğini anladık. Her ne kadar Peygam-berimiz Hz. Muhammed, İmamımız Hz. Ali Arap kökenli olsalar da. Öyle ki biz bunları bile Türk gibi düşünüyoruz. Çünkü, Allah bizi böyle yaratmış, Arap-Fars düşmanı da değiliz. İnsanlığın ve İslam’ın bayraktarlığını yapan Türk Milletinin birer ferdi olmaktan gurur duyuyoruz. Ancak şu anda Hz. Ali’nin, İmam Zeyd’in, İmam Cafer Sadık’ın, Hacı Bektaş Veli’nin kitaplarını aramaktayız. Kaynağa sahip çıkmak isti-yoruz. Kitapsız, ilimsiz, mutlu olamayacağımızı biliyoruz.
Bir cenaze namazını kıldıracak bir tek imamı bile olmayan bazı Alevi köylerinin, Alevi mahallelerinin varlığı bu konuda ne kadar geride kaldığımızı ispata yeter. Alevi-Bektaşi toplumunun yüzlerce, binlerce ilahiyatçılara, din adamlarına ihtiyaçları var. Artık sarhoş Dedelere, mayhoş üniversite okumuşlara bizim insanımız itibar etmiyor. Hele hele Sovyet artıklarına, Mao hastalarına, Küba kalıntılarına hiç güvenmiyor, bu millet. Baksanıza, Türkiye’de sol bile, daha düne kadar hiç ağzına almadığı demokratlığa soyunmuş görünüyor. Tilkinin horoz çobanlığına özenmesi gibi… Alevileri, beceriksiz sağa kaptırmamanın “vitrindekiler”ini oynuyor, sol.
Alevi-Bektaşi toplumunun bu derece kendi milli kültüründen uzak kalışında, yozlaşmasında Sünni aydın ve yöneticilerinin de büyük sorumlulukları var. Her şeyden önemlisi, Alevileri dışlamış olmaları, kendilerini fildişi kulelerinde hissetmeleri, onları bu vebalden kurtaramayacaktır. Bilgi sorumluluk getirir. İlim kimde ise, kitabı kim en iyi okuyup anlıyorsa, kim toplumu organize ediyorsa, onlar sorumludurlar. Diyanet, üniversiteler, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları, MİT, MGK, TBMM başta olmak üzere, gönüllü kuruluşlar, herkes bundan sorumludur.
Horasan Erenleri’nin yolunu izleyen gönül erlerinin faaliyetlerini çok yakından takip ediyoruz: Bir dönem, Osmanlı’nın Anadolu’yu unuttuğu gibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını da unutmamalarını diliyoruz. Alevi toplumuna sahip çıkılmasını bekliyoruz.
Şu anda Alevi toplumun önünde iki yol var: Biri ilim, diğeri siyaset. Eğer ilim baştacı edilirse, ilim de Aleviler’i bu toplumda, hatta yeryüzünde baştacı edecektir. Fakat ilime tabi olmak lafla olmaz. Kaynaklara, öze inmekle, gerçeklerini görmekle geleceğe basiretle bakmakla ve hazırlıklı olmakla bunu yakalayabiliriz.
Biz Genç Erenler olarak, Aleviler’in değişim yönünün, tıpkı Sünniler’de olduğu gibi iyiye, güzele, doğruya, kaynağa, asıla, ilk’e öze, ilime, İslam’a, çağa uygun ve aydınlığa doğru olduğunu görüyoruz. Işıktan rahatsız olan yarasalar, her zaman olacaktır. Onlar da, Allah’ın insandan farklı birer yaratıklarıdırlar.
Heterodoksi Alevilik kavramı üzerine ne diyorsunuz?
Samimi olarak şunu söylüyorum. Bu tür gayri milli kavramlardan rahatsız oluyorum. Beni, benim insanımı ifade etmiyorlar. Ne anlama geldiklerini dahi bilmek istemiyorum. Bu, papazın camide vaaz etmesine benziyor. Bülbülü serçe diye göstermeye gerek yok.
Aleviliği sadece kültür olarak ele alanlara, ibadetsiz bir Alevilik ortaya koymaya çalışanlara ne diyorsunuz? Gerçek Alevilik hangisi?
Allayıp pullasalar da, üzerine kül döküp örtmeye kalksalar da var olan gerçeği inkar edemeyiz. Gerçek Sünnilik nasıl ise, gerçek Alevilik de odur. Dünyada ibadetsiz bir toplum gösterilemez. Böyle bir kültür yoktur. Kültürün ne olduğunu bilenler, bildiğini sananlar, ibadetinde ne olduğunu bilseler, böyle konuşmazlar. Anlayana sivrisinek saz misali, oturmasını, kalkmasını, konuşmasını hatta yatıp uyumasını bilenler, nasıl ibadet yaptıklarını da çok iyi bilirler. İbadeti reddeden Sünni de, Alevi de olamaz. Hz. Ali’nin hayatını okusunlar yeter. Ali’siz Alevilik olamayacağını bile bile, ortaya çıkan “sapık”lar ya da “maşa”lar da olabilir. Ben, ülkemin ve insanlığın hayrına olabilecek bir şeyleri kafamda düşünebiliyorsam, bu bile ibadettir. Diğer ibadetleri de, kitaptan öğrenmek zorundayız. Fakat, dikkat edilecek tek husus şudur: Sadece akıl ile ilim olmaz. Nakil dediğimiz Kur’an ve Sünnet temel kaynaklardır. Ayrıca beş duyu organlarımız vasıtasıyla da kaynaklardan istifade etmek mecburiyetindeyiz.
Alevi-Sünni yakınlaşması nasıl sağlanır? Bu amaçla ne tür faaliyetler yapılabilir ve diyalog için nasıl bir ortak zemin oluşturulabilir? Said Nursi’nin görüşlerinin bu ortak zemine katkısı nedir?
İşte biz bunun kitabını yazdık. Alevi-Sünni kaynaşmasının reçetesi, formülü bizde. “Nerede Buluşalım? Alevi-Sünni Nasıl Kaynaşır?” başlığıyla madde madde sıraladık. Devletin en önemli makamları olan Başbakanlık, Milli Eğitim, İçişleri, Kültür Bakanlıkları başta olmak üzere pek çok kurum ve kuruluşları hala daha uyuyorlar. Ta ki, yüzlerce Alevi-Sünni insanımızın kanı dökülünce uyanacaklar, ama o zaman da iş işten geçmiş olacak!… Bediüzzaman Said Nursi gibi ilim ve din büyüklerinin gösterdikleri yollara, ilmi açıklamalara Bu milletin ihtiyacı var. Biz Genç Erenler olarak Alevi-Sünni kaynaşmasının nasıl olabileceğini çok iyi biliyoruz. Ancak, kaynaşmadan rahatsız olanların da bulunduğunu unutmayalım.
Köprü’nün bu mümtaz çalışmasını kutluyoruz. Milli birlik ve beraberliğimizden rahatsız olanlardan, bizlerin de rahatsız olduğunu bu millete anlatmak gerekiyor. Bu görev de devletindir. Bize, halkımıza devletimizin koruyuculuğunda, ilim aydınlığında, İslam’ın engin hoşgörüsünde çalışmak düşüyor.