Orijinalini görmek için tıklayınız : Söylencelerde Memleketim


LaDY
17.08.2006, 03:07
bu topikte memleketlerimize ait efsaneleri, rivayetleri paylaşalım istedim arkadaşlar bakalım nerede neler olmuş :001_rolle :001_rolle

LaDY
17.08.2006, 12:43
Söylencelerde Antakya
Asi ırmağı Lübnan Dağlar'ndan doğar, kuzeye doğru 250 km aktıktan sonra batıya döner ve Samandağ'da Akdeniz'e dökülür. eskilerin el yazmalarında Nehr-il Maklup (ters akan ırmak) adıyla geçen ırmakla ilgili yine eskilerin anlattığı bir söylence vardır:
Samandağ halkı mutluluk ve bolluk içinde yaşarken bir ejderha türemiş ve halkın içme suyunu kesmiş. isteği üzerine kendisine güzel bir kız kurban olarak kesilince suyu bırakmış. ama bu olayı her yıl tekrarlamaya başlamış. kurban edilme sırası kralın tek ve güzel kızına gelince kral araştırmalara koyulmuş. herkes kralın kızını kurtarmaya çalışırken Hızır çıkmış ortaya. "verin kızı ejderhaya ben götüreyim" diyerek kızı alıp dağa, ejderhanın yaşadığı mağaraya götürmüş. ejderha, kızı yemeğe geldiği anda Hızır kılıcını ejderhanın yüreğine saplamış. ağır yaralanan ejderha, "ne olur bir daha vur da öleyim" diye yalvarmış ama Hızır bir daha vurmamış.
canavar can havliyle, çırpınarak oradan uzaklaşmış. bir süre sonra Lübnan Dağları'na hızla çarpmış. çarpışmanın şiddetiyle açılan büyük delikten sular fışkırmış ve su, canavarın çırpınarak gelirken açtığı kanaldan akmaya başlamış. su aka aka Samandağ'a ulaşmış, oradan Akdeniz'e kavuşmuş. halk, bu suyun âb-ı hayat olduğuna ve ilk defa Hızır'ın içtiğine inanmış.
ırmağın adı da eski bir inanıştan kaynaklanmaktadır. eskiden insanlar nehirlerin hep kuzeyden güneye aktığına inanırlarmış. Asi Nehri ise güneyden kuzeye doğru akıyor. doğanın kanununa uymuyor diye onun aksi yönde aktığını belirtmek için "Asi" ya da "Neh-il Maklup" adını vermişlerdir.

Not: Asi Nehri Dünya'nın ters yönde yani güneyden kuzeye doğru akan tek nehridir

verde
17.08.2006, 13:18
çokk ilginç hataylıyım ama bu söylenceyi ilk defa duyuyorum.doğrusu hoşuma da gitti.artık memleketimle ilgili çocuklarıma anlatabileceğim bir söylence var.teşekkürler leylacakirkaya.

ErDaL24
17.08.2006, 13:23
valla can ben siteye ilk üye oldugumda bir paylaşım sunmuştum üç bacı adında ama bu konuda agzım yandı bir daha bu ortamlarda böyle konular yazmam
şahsen :)

LaDY
17.08.2006, 17:13
Daphne (Harbiye) Efsanesi
Zeus'un oğlu ışık tanrısı Apollon, ırmak kenarında genç ve güzel bir kız görür. bu eşsiz güzelin adı Defne'dir. Apollon'un içinde arzular uyandırır. onunla konuşmak ister. fakat Defne, ışık tanrısının içinden geçenleri anlamıştır. kaçmaya başlar. O kaçar Apollon kovalar. çapkın tanrı bir taraftan da "kaçma seni seviyorum" diye bağırır. Defne ise tanrılarla sevişen kadınların başlarına neler geldiğini bildiği için korkuya kapılır ve kaçmaya devam eder. Apollon'a gelince, bu güzel periyi mutlaka yakalamak istemektedir. aralarındaki mesafe gittikçe kısalır ve bir an gelir ki Defne, Apollon'un sıcak nefesini saçlarının arasında duyar. artık kurtuluş imkanı kalmadığını anlayan Defne, birden durur ve ayağı ile toprağı kazıyarak şöyle bağırır:
- ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru...
bu içten yalvarış üzerine, Defne, organlarının ağırlaştığını, odunlaştığını hisseder. olgun göğsünü gri bir kabuk kaplar, kokulu saçları yapraklara dönüşür, kolları dallar halinde uzar, körpe ayakları kök olup toprağın derinliklerine dalar, bir defne ağacı oluverir. bu manzara karşısında şaşıran Apollon, Defne'nin ağaç oluşunu hayret ve üzüntü ile seyreder. sonra da sarılır ve sert kabukları altında hala çarpmakta olan kalbinin sesini duyar. şöyle seslenir:
- Defne, bundan sonra sen, Apollon'un kutsal ağacı olacaksın. o solmayan ve dökülmeyen yaprakların, başımın çelengi olacak. değerli kahramanlar, savaşlarda zafere ulaşanlar, hep senin yapraklarınla alınlarını süsleyecekler. şarkılarda, şiirlerde adımız yanyana geçecek.
bu tatlı sözler üzerine Defne, dallarını eğerek Apollon'un saygıyla selamlar. işte mitolojide bu öykünün geçtiği yer, bugünkü Harbiye'dir.( benim memleketim :) ) Apollon teessür ve heyecan içinde o ağacı amblem olarak alır ve parlak yapraklarından başına bir taç yapar. o zamandan beri şiir ve silah zaferi defne dalı ile ödüllendirilir ve Defne'nin gözyaşları bugün hâlâ Harbiye'de şelaleler meydana getirir... (görmeyenlere tavsiye edilir :) )

LaDY
20.08.2006, 19:05
Teodor ve Didim Söylencesi

bir zamanlar Antakya'da Teodor adında, Hz.İsa'ya iman etmiş ve Hıristiyanlığı kabul etmiş olan çok güzel bir kız yaşarmış. Teodor büyümüş ve gelinlik çağına gelmiş. onu Antakya'nın en zengin adamına istemişler fakat Teodor Hıristiyan olmayan birisiyle evlenmek istememiş. bu durum zengin adamın gücüne gitmiş ve Teodor'u şikayet etmiş. sonuçta Teodor'un Hıristiyan olduğu anlaşılır. cezasını çekmek üzere Defne'deki(Harbiye'deki) Diana Mabedi'ne gönderilir. mabedin muhafızı Didim adlı yakışıklı bir gençtir. Teodor'a aşık olur ve Hıristiyanlığı kabul eder. elbiselerini Teodor'a verip kaçmasını sağlar. her ikisi de yakalanır ve kafaları kesilerek cezalandırılırlar. başları, Herkül heykelinin yanına atılır.
zaman geçer, Hıristiyanlık yayılır ve Teodor ile Didim aziz ilan edilir.

Not: bir rivayete göre Hz. Ali, Hızır şeklinde zuhur edip Teodor ve Didim'in başlarının bulunduğu yeri fethedince burasının adı Hıdır ziyareti (türbesi) olur. türbe Hatay'ın Harbiye beldesinde bulunmaktadır.

verde
20.08.2006, 23:14
leyla kardeş sen bu söylenceleri yazmaya devam et lütfen.çünkü büyük bir merakla ve heyecanla takip ediyorum .çocuklarıma da okutuyorum.devamını bekliyoruz

LaDY
21.08.2006, 00:48
güzel ablam sağolasın
elimden geldiğince ya da anneanneme anlattırdığımca bir şeyler yapmaya devam etcem

okancakirkaya
28.08.2006, 10:29
emeğe sağlık leyla kardeş

serkanbaki
16.09.2006, 10:03
hatay antakya medeniyetlerin buluştuğu yer...leyla arkadaşım ellerine sağlık

amanos
15.02.2007, 18:10
lady memleketimiz anlatilmaz ama yaşanir her tarafinda dağlari sulari ve ovalari güler yüzlü insanlari lezzetli yemekleri bir daha dünyaya gelsem gene antakyayi tercih ederdim

ilkay123
03.03.2007, 23:15
Leyla kardesim sana emeklerinden dolayi vede arastirma ve paylasimlarindan dolayi kucak dolusu TESEKKÜRLER...gurbet elden...sitte ne de ellerini öpmek kaliyor...saygilar...

Blackfox
21.07.2007, 02:28
halk, bu suyun âb-ı hayat olduğuna ve ilk defa Hızır'ın içtiğine inanmış.
Asi ırmağının kirlenmesi çok kötü :( ortalık çöp doldu.

Mahir_86
25.09.2007, 20:51
Ablacım müsadenler bende Habib-i Neccar' ı anlatmak istiyorum.

HABİB-İ NECCAR EFSANESİ:
Habib-i Neccar , Ms. 40 lı yıllarda Antakyada yaşamıştır.
Roma döneminde antakya halkı putperest olduğu için, Cenab-ı Hak Hz. İsa 'ya Antakya halkı için iki resul göndermesini emreder. Hz. İsa antakya halkı için 2 resul, daha sonrada bir resul daha gönderir. Resulların halkı İrşada devam etmesine ilk inanan Habib-i neccar olur. Antakya lılar bu olaya inanmayarak, resulleri taşlayarak öldürmeye karar verirler. Habib-i neccar uzaklardan koşup gelerek, resullerin doğru söylediklerini ve onlara inanmaları gerektiğini söyler. Burada bulunan putperestler Habib-i neccar 'a bunlar seni kandırmışlar, ya eski dinine dönersin yada ölürsün şeklinde tehdide başlarlar. bu müritler dediklerini yaparak. Habib-i neccar ı öldürürler, Habib-i neccar ın şehit edilmesi ile ilgili bir çok rivayet vardır.
Bunların en yaygın olanı ve halkın anlattığı olay şöyledir:
Habib-i neccar ın başı Silpiyus dağında ayrılır. vücuttan ayrılan baş, yuvarlanarak bugün cami ve türbesi bulunan yere gelir (bugün vücudu şehit edildiği mağarada başı ise caminin yanında bulunan türbededir)
Başka bir rivayete görede ,Habib-i neccar kopan başını koltuğu arasına almış, Kur'an dan ayetler okuyarak bir süre dolaşmış ve bugün türbesi bulunan yere kadar gelerek, buraya düşmüştür.

Bu efsana Kuran' ın Yasin suresinde geçmektedir.


edit : Silpiyus diye adı gecen dağ, Habibi neccarın orada katledilmesinden dolayı kendi adnı taşı yani Habib-i Neccar dağıdır. ve Antakya ya bakan yüzünde eski Antakya kalesinin surları görülmektedir.

Not : bu surlar Türkiyede istanbul surlarından sonra en dayanıklı surlar oldugu yapılan araştırmalardan sonra söylenmiştir.

YezdaN
25.09.2007, 21:35
Her memleketin kendisine göre bir efsanesi bir masalı vardır. Bu da benim memleketimin efsanesi, memleketimin haber sitesini incelerken karşılaştığım ve sizinlede paylaşmak istediğim bir hikaye.

Osman Efe de, Osman Efe ha!.. Halkın gönlünde umut, yüreğinde sevgi. Zalimler, halk düşmanları derseniz, köşe bucak peşinde Osman Efe'nin. Yüreklerinde bir korku ki, uykuları bölünüyor geceleri. Derebeyi'nin dilinde Osman Efe'nin adı "Şu Sepetçioğlu denen eşkiyayı yakalayam altınlara boğarım. Ölüsünü, ya da dirisini getirene bağlar, bahçeler vereceğim" diyor. Neden ki derseniz, diyelim. Sepetçioğlu Osman Efe mert. Bileğine güçlü, yüreğine sağlam.

Kastamonu'nun Araç ilçesinin Yukarı Avşar köyünden. Babasının bir karış toprağı yok. Köylük yerde topraksızlık kötü. El eline muhtaç eder topraksızlık. Muhtaç eder ki, gündelik işler karın doyurmaz. Eli görür, cebi görmez insanın.

Osman'ın babası da öyle. N'apsın? Ek bir gelir gerek. Sepet yapıp satıyor. Hani çok bir şey kazanmıyor ama, geçinip gidiyorlar. Babasının ölümünden sonra Osman güç durumlara düşüyor. Geçim sıkıntısı çekiyor. Köyü terketmek zorunda kalıyor sonunda. Varıp Kastamonu'ya yerleşiyor. Baba mesleği sepetçiliği de iş ediniyor kendisine. Zaten bir anası, bir kendi. Geçinip gidiyorlar. Kollu sepet, ekmek selesi, küfe, çeşit çeşit. Küçüklü büyüklü. Günde birkaç tane yapıp satıyor. Bir de şu var ki, devir çok eski. Anadolu beylerin elinde. Her beylik kendi bölgesinde yaşayanlardan sorumlu. Yani ki, onların kazancını beylikler vergiliyor. Beyin emrinde sipahiler. Köy köy; kent kent dolaşıp kazançlarının bir kısmını topluyor. Ama öyle bir toplayış ki, düşman başına. Sipahilerin dediği dedik, çaldığı düdük. Varıyorlar harmanın başına "Bu harmandan elli gülek buğday ayırın aşar olarak" diyorlar. O kadar. Çiftçinin eli kolu bağlı. Harmandan elli gülek buğday çıkar mı, çıkmaz mı. Belli değil. Çıkarsa geriye ne kalır. Kışın çoluk çocuk ne yer. Soran yok. Ya gelecek yılın tohumluğu? Sipahiler zalim! Gaddar! Şundan ki, sırtları kalın sipahilerin. İlk güvenceleri "Bey" sipahilerin. Sonra "Beylerbeyi". Sonra da "Padişah". Padişah açıyor ağzını "Şunca buğday, şunca arpa. Şunca deve gerekli bana" diyor. O kadar! Emri beylerbeyi alıyor, bey'e iletiyor. Bey de sipahilere. Ha, bir de "mültezim" denilen gelir toplayıcılar var. Filan köyün tüm gelirini götürü alıyor. Yani, bey istediği öşrü bildiriyor. Diyelim ki bey köyden yüz çuval pirinç istiyor. Bunu mültezim köylüden topluyor. Ayrıca kendisi için de ek yapıyor buna. Artık insafına kalmış. Ne kadar pay isterse onu da ekleyip varıp köylüye bildiriyor. "Ürününüzden şuncasını öşür olarak istiyorum. Filan yere getirip teslim edeceksiniz." O kadar! Kim ki istenileni vermedi, ferman padişahtan. İnsaf sipahiden.

İşte Sepetçioğlu'nun yaşadığı devir, bu devir. Sepetçioğlu'nun yaşadığı beylik de İsfendiyaroğulları Beyliği. İsfendiyaroğlu Hamza Bey'de din-iman kıt! İnsaf vicdan hak getire! Öşrü artırdıkça artırıyor. Köylü bir deri bir kemik. Umurunda değil beyin. Durmadan daha çok vergi alınması için emir yağdırıyor.

Sepetçioğlu o zamanlar daha "efe" değil. Osman diyor herkes! "Sepetçioğlu Osman". Günlerden bir gün, dükkanında sepet örüyor Osman. Kapı tekmeyle açılıyor. "Hamza Bey'in emridir. Hafta sonuna kadar yüz tane sepet vereceksin öşür olarak. Ellisi sele, ellisi kulplu olsun". Tak kapı sipahiler dışarda. Sepetçioğlu almış başını ellerinin arasına. Başlamış hesaplamaya. Günde iki sepet örse, hafta sonuna kadar oniki sepet yapar. Eldekileri de eklese, elli sepeti geçmez. Bunların tümünü verirse neyle geçinecek. Üstelik düğün hazırlığı var. Üçbeş kuruş bir kenara atmak gerek. Varıp anasına açmış durumu. Anası tasalı. "Oğlum sana kötülük yaparlar. Ne yapıp yap, istediklerini yerine getir. Baban rahmetli de çok çektiydi. Sepetleri yetiremeyince yollarda çalıştırdılar. Ev yapımında iş verdiler. Sen sen ol, çekin Osmanlı'dan. İstediklerini yetir. Yoksa iyi olmaz". Olmazı belli. Ya çaresi? Ne yapsın Osman. Varıp komşu sepetçilerden ödünç sepet istese kim verir. Hepsi aynı durumda. Çaresiz Osman. Gözlerinde uykular kaçık. Hafta sonunu iple çekiyor. "Gelsinler. Durumu anlatırım. Nişanlıyım. Yakında düğünüm olacak. Biraz anlayış gösterin bana derim. Bunlar da insan. Canımı alacak değiller ya! Olanı alır giderler" diyor. İyi. Hoş! Ama evdeki Pazar çarşıya uymuyor.

Hafta sonu gelip de sipahiler kapıya dayanınca işler karışıyor. "Vay efendim vay! Nişanlıymış da para gerekliymiş. Öküzün yamacına koşul da aklın başına gelsin. Gör bakalım, yol yapmak mı kolay yoksa sepet mi?" Osman'ın cevap vermesine kalmadan iki kişi yakalamış kollarından. Sürüye sürüye atın terkisine bağlamışlar. Sürmüşler atları doğru Bey'in huzuruna. Daha bir dolu adam bekliyor kapıda. Kiminin üstü başı lime lime, kiminin gözü yaşlı. Osman da girmiş aralarına. Girmiş ya, alıp veriyor, alıp veriyor. Çok geçmeden Bey görünmüş. Elinde nar çubuğu. Sıradan girmiş. "Demek emirlere karşı durursunuz. Canınız ucuz sizin. Keyfiniz bilir. Alın bunları yol yapımına koşun." O kadar! Bey buyurur, beycik vurur. Adamlar sıra sıra dizilir yollara. Osman'ın içi içine sığmıyor. Osman tetikte. Osman yolun kuytusunu kolluyor.

Sonra süzülüveriyor karanlıklara. Ver elini Kastamonu. İlkin anasına varıyor. Durumu sergiliyor. "Böyleyken böyle. Canımı zor kurtardım. Bu işin oluru yok. Sizi size bırakıyorum. Ben bu işi Bey'in yanına koymayacağım. Onca zavallı adamın ahını alacağım Bey'den". Anası ürkek, "Oğul beyle yarışa çıkılmaz. Kolu uzundur Bey'in. Sağ komaz seni. Kapısında kulu çok. Baş edemezsin" diyorsa da Osman kararlı. "Görsünler el mi yaman Bey mi! Dinsizin hakkından imansız gelir. Yanına koymam bunu. Sen benim baba yadigarı tüfeğimi ver. Nişanlıma da gözkulak ol" deyip atlamış atına. Doğruca nişanlısının evine. Nişanlısı da yürekli kız. Üstelemiyor hiç. Osman düşüyor yollara. Varıp Bey'in konağına ulaşıyor. Pusu kuruyor. İsfendiyaroğlu Hamza Bey de at sırtında gezintiye çıkıyor çok geçmeden. Sözün kısası, Sepetçioğlu Osman, hakkından geliyor Bey'in. Sonra da atını mahmuzlayıp Gülpü Dağına sığınıyor. Gaddar Bey'in ölümünü duyan halk sevinç içinde. Dilden dile anlatıyorlar Sepetçioğlu'nu. Bundan böyle de adını, "Sepetçioğlu Osman Efe" yapıyorlar. Çokluk da Sepetçioğlu deyip kısadan kesiyor. Bey öldü diye, beylik dağılmıyor elbet. Hamza Bey'in oğlu Rüstem Bey alıyor beylik sırasını. Babasından daha gaddar Rüstem Bey. Halkı daha çok eziyor. Bir tek Sepetçioğlu karşı duruyor Rüstem Bey'in buyruklarına. Buyruğa buyrukla karşı koyuyor üstelik. Rüstem Bey, öşrün oranını artırınca o da buyrukluyor : "Filan gün, filan saatte, falan yere şu kadar baş koyun getirin." O kadar! Koyunlar gelirse gelir; yoksa Bey'in adamlarından bir kaçı gider. Gidecek adamları da iyi seçiyor Sepetçioğlu. En gaddarlarını, halka en çok eziyet edenini seçiyor sipahilerin. Bey'de bir telaş. Atlılar çıkarıyor Gülpü Dağına. Boş. Halk seviniyor. Sepetçioğlu'nun adı dillerde.Herkes elinden gelen yardımı geri koymuyor. Aç susuz bırakmıyor Sepetçioğlu'nu. Bey bakıyor bu işin oluru yok. İşi kurnazlığa döküyor.

Sepetçioğlu'nun anasıyla nişanlısını yakalatıp getirtiyor konağına. Sonra da haber salıyor Sepetçioğlu'na : "Ya gelir teslim olur, ya da anasıyla nişanlısını boğdururum." Sepetçioğlu durumu öğrenince bir gece baskın yapıyor Rüstem Bey'in konağına. Anasıyla nişanlısını alıp kaçıyor. Kimi, "Beyin adamlarının arasında Sepetçioğlu'nu tutanlar vardı, onlar yardım etti" diyor; kimi, "Sepetçioğlu çatal yürekli. Bir nara atmış ki yer yerinden oynamış. kimsenin kılı kıpırdamamış" diyor. Sözün özü, Sepetçioğlu, anasıyla nişanlısını da alıp Gülpü Dağına çıkmış yeniden. Adı daha da büyümüş. Halk daha tutar olmuş. Beyin yüreği korkulu. Öşürü, eziyeti bırakıp bir tek Sepetçioğlu'nun peşine takmış adamlarını. Sepetçioğlu derseniz üç can. Anasıyla nişanlısı da yardımdan çok yük oluyarlar ona. Sipahilerin yaklaşma haberini duyunca yer değiştiriyorlar. Gün oluyor aç-susuz, saatlerce yürüyorlar. Anası derseniz yaşlı. Yola dayanamıyor. Teslim olmayı da istemiyor. Biliyor ki Rüstem Bey sağ komaz bu kez. Derken sipahilerin tuzağına düşüyorlar birgün. Sepetçioğlu, aslanlar gibi döğüşüyor. Nişanlısı da öyle. Ama anası; anası yürüyemiyor gayrı. Vuruşa vuruşa geri çekiliyorlar. Ama, uzun sürmüyor bu. Sipahiler dağın tepesini dolanıp arkadan sarıyorlar. Daha çok dayanamıyor Sepetçioğlu. Üçünün ölüsünü şenlikle şehire getiriyor sipahiler. Günlerce yiyip içip keyfediyorlar. Halk geriden geriden izliyor bu şenlikleri. Bir de türkü yakıyorlar Sepetçioğlu için. Alıp Sepetçioğlu'nun tüm yiğitliğini koyuyorlar bu türküye...

Sepetçioğlu - Türkü sözleri

Sepetçioğlu bir ananın kuzusu,
Hiç gitmiyor kollarımın sızısı,
Böyle imiş alnımızın yazısı,
Yassıl dağlar, Osman Efem geliyor.

Yaslan Sepetçioğlu yaslan,
Laleli çimenli dağlara yaslan,
Analar doğurmaz sen gibi aslan,
Yassıl dağlar, Osman Efem geliyor aman!

Kalk gidelim kışla önü aşağı,
Salıvermiş ince belden kuşağı,
Yaman olur Kastamonu uşağı,
Yassıl dağlar, Osman Efem geliyor aman!

Hep düşmanlar mahkemeye doldular
Anamı babamı mahkemeden kovdular
Sünek gibi koç yiğidi boğdular
Yol verin aslan efeme aman dumanlı dağlar

okurken yoruldum kolay gelsin size.. :garibbak:

YezdaN
25.09.2007, 21:40
Şaban-ı Veli'ye ilişkin söylence
Şaban -ı Veli küçük yaşta ana babasını yitirmiş iyi yürekli bir kadın onu yanına almıştır.Mahalle Mektebi'ni bitiren Şaban İstanbul'a gidip bilgisini geliştirmek için kadıncağızdan izin alır.Yollara düşer.İstanbul'da bir medreseye girer.Tüm zamanını okumakla geçirir.Kendini ilme verir.Sürekli bir arayış içindedir.Ona yol gösterecek düşüncelerini aydınlatacak birine gereksinme duyacaktır.sıkıntılı gecelerin birinde bir ses duyar."Sılaya dön,kurtuluş oradadır."
Ertesi gün birkaç mollayla yola çıkar.Önce Bolu'ya uğrayıp övgüsünü işittiği Hayreddin Tokadi'yi ziyarete gidecek oradan Kastamonu'ya dönecektir.Bolu'da Tokadi'nin Dergahı yanında konakladıklarında zikir sesleri mollaları çeker.Gitmek isterler.:Şaban Veli:
"Onların yanına gideriz ama etkileri çekicidir.İlahi aşkı büyük olanlar,çevresindekileride çeker.bizi buraya bağlayabilirler" diyerek onları uyarır ama mollalar ısrar edince giderler.Zikir bittiğinde Şaban-ı Veli oradan ayrılamaz.Mollaları gönderir.Kendisi yıllarca Hayreddin Tokadi'ye hizmet eder.
Olgunluğa erişince Kastamonu'ya dönmek ister.günlerden sonra Kastamonu yakınında yaşlı bir çınarın oyuk gövdesine yerleşir.Kastamonu'da Şeyhlik postunda oturan İsa Dede Efendi,bir türlü kente gelmesini sağlayamaz.yıllarca bu kovukta yaşar.Sonunda ısrarlara dayanamaz,kovuktan çıkar,kente yönelir.Çınarda arkasından gelmektedir.Şaban Veli: " Oldumu ya,oldumu ya? ben ki bunca zaman sürdüğüm manevi sefaya senide ortak ettim.Yaşadığı güzellikleri seninle paylaştım.sen de şimdi benim gizlerimi seninle paylaştım.Sen de şimdi benim gizlerimi ele veriyorsun " ,diye ağaca çıkışır.Ağaç olduğu yerde kalır.Şaban Veli'de Seyit Sünnet Mescidi'ne yerleşitirilir.Kısa zamanda kente çok sevilir,sayılır,mescit onu dinlemeye gelenler le dolar,taşar.caminin adı da Seyit Şaban olarak kalır.

suveydiyeli
25.09.2007, 21:51
Sevgili Leyla abla, bu güzel topik için öncelikle teşekkürler........Bir Hatay'lı olarak Mahir_86 'nın mesajını bulduğum bilgilerle desteklemek istiyorum....

...........HABİB NECCAR CAMİİ.........

Peygamberin sevgili halifesi Hz. Ömer, Diyar-i Rûm denilen ve o zaman hiristiyanlarin elinde bulunan Anadolu'yu fethetmek, Islamlastirmak için kol kol ordular salar. Bu ordulardan biri Ebu Übeyde bir Cerrah'in kumandasinda, Antakya üzerine yürür. Düsman güçlü, arazi, sarp. Islam ordulari, cihâd heyecani ve sahadet askiyla düsmani izlemekte, kaleler zaptetmektedir. Ebu Übeyde'nin, Habib Neccar adinda yigit bir bayraktari vardir. Savasin en kizgin, en çetin anlarinda, Habib Neccar, bir elinde sancagi serif, diger elinde kiliciyla ön saflarda kiyasiya vurusur. Kumandan ne zaman : "Yetis ya Habib" derse, canini disine takar, düsman saflarini yararak öne geçer, askere sevk ve heyecan verir. Iste böyle bir gün, Antakya yakinlarindaki Nur daglari üzerinde savasilmaktadir. Düsman bir tepeyi tutmus, birakmaz da birakmaz. Ebu Übeyde çaresiz kalir, son ümit bayraktarindadir. Savasin kizgin bir aninda, yine: "Yetis ya Habib!" diye haykirir. Habib : "yallah!" diyerek tepeyi bir anda tirmanir, düsman saflarini yararak sancagi en yüksek zirveye diker. Diker ama , üzerine çullanan düsman askerleri bir kiliç darbesiyle basini gövdesinden ayiriverirler. Bu sirada galeyana gelen Islam ordusu tepeye yildirim gibi iner. Habib Neccar'in bassiz gövdesiyle karsilasirlar. Geri çekilen düsman, Habib'in basini bir siriga saplayarak götürür, ibret olsun diye Antakya kalesinin en yüksek burcuna dikerler.
Islam ordulari, birkaç gün sonra, Antakya'yi da kusatirlar. Savasin kizistigi bir sirada kale burcundaki Habib'in kesik basindan sesler gelmeye baslar:
- Kardeslerim, yigitlerim, ben buradayim. Sagdan hücum edin, sola kosun.
Kesik bastan gelen sesleri isiten Islamlar heyecanla ileri atilirlar, düsman askerleriyse panige kapilir. Kale birkaç saat içinde zaptedilir, halki, vergiye baglanir.
Kumandan Ebu Übeyde, sehit Habib'inin kesik basini defneder, üzerine türbe, yanina da cami yaptirir. Gövdesi Nurdaglarinda ayri bir mezara konur.
Iste Antakya'da, bugün herkesin bildigi Habib Neccar Camiinin efsanelesmis destani.
Camiinin bitisigindeki Habib Neccar'in yer alti mezari bugün ziyaret edilir, okunan Fatiha'lardan sonra bu kahramanlik destani hafizalarda bir kere daha tazelenir.

Şoreş
25.09.2007, 21:51
Bizim Koçgiri>Dersim Yöresinde efsane çoktur.. Bunlar belkide gerçek olan şeylerdir..

Mesela vakti zamanında 2 kardeş varmış..Onların Üvey anneleri varmış.Bunlar birgün dağa çıkmışlar böğürtlen toplamaya..Poşet delikmiş ve böğürtlenler dökülmüş.. Diğer kardeş buna inanmamış ve karanlıkta yanlışlıkla kardeşini öldürmüş..Daha sonra kardeşini kendi kefenlemiş ve yıkamış..Acısından Pepuk kuşu olup dağlara uçmuş.. O gün bugündür, annemlerin dediğine göre her cenaze de camın önüne pepuk gelirmiş bizim yöremizde..

MısriKız
25.09.2007, 22:01
Bizim Koçgiri>Dersim Yöresinde efsane çoktur.. Bunlar belkide gerçek olan şeylerdir..

Mesela vakti zamanında 2 kardeş varmış..Onların Üvey anneleri varmış.Bunlar birgün dağa çıkmışlar böğürtlen toplamaya..Poşet delikmiş ve böğürtlenler dökülmüş.. Diğer kardeş buna inanmamış ve karanlıkta yanlışlıkla kardeşini öldürmüş..Daha sonra kardeşini kendi kefenlemiş ve yıkamış..Acısından Pepuk kuşu olup dağlara uçmuş.. O gün bugündür, annemlerin dediğine göre her cenaze de camın önüne pepuk gelirmiş bizim yöremizde..

bu kesinlikle gerçek sesini duymuştum köydeyken anneannem anlatmıştı
’Pepuu’
“Kekuu”
“Ke qir?”(kim yaptı)
“Mın qir”(ben yaptım)
’Ke kuşt?’ (kim öldürdü)
’Mın kuşt’ (ben öldürdüm
’Ke şuşt?’ (kim yıkadı)
’Mın şuşt’ (ben yıkadım)
“Ah! ah! Ah!”

Şoreş
25.09.2007, 22:04
bu kesinlikle gerçek sesini duymuştum köydeyken anneannem anlatmıştı
’Pepuu’
“Kekuu”
“Ke qir?”(kim yaptı)
“Mın qir”(ben yaptım)
’Ke kuşt?’ (kim öldürdü)
’Mın kuşt’ (ben öldürdüm
’Ke şuşt?’ (kim yıkadı)
’Mın şuşt’ (ben yıkadım)
“Ah! ah! Ah!”


Pepu
Keku
Ke kır ?
Mı kır..
Ke kuşt ?
Mı kuşt..
Ke şuşt ?
Mı şuşt..

Ax ax ax....:sad: :sad: :sad:

Mahir_86
26.09.2007, 22:17
emeğine sağlık ateşin kızı. güzel bir hikaye.bıkmadan usanmadan okudum ;)