müttaki
22.08.2006, 12:51
SON MELÂMİ
Bugün 25 Ocak 2001, Çarşamba. Gece saat on bir gibi telefon çaldı, uzaklardan bir haber daha. Yaşar amca ölmüş. İkindide ölmüş, yarın öğleye kaldıracaklarmış.
- Hanım yetişebilir miyim?
On saat şehir merkezi, sonra iki saat kasaba, evet yetişebilirim. Ben otobüs için telefon ederken hanım elbiselerimi hazırladı. Bütün gece süren sakin bir yolculuktan sonra gündüz saat on bir gibi yetiştim.
Evin arka bahçesinde akrabalardan üç beş kişi toplanmış, konuşuyorlar. Biri küçük oğlu, selam verip başsağlığı diledim. Çok ıstırap çekiyordu, kurtuldu dedi. Ona yurt dışındaki ağabeyini sordum,
- Haber verdin mi, yetişebildi mi?
- Artık yetişemez. Dün geç vakte kadar aradım ulaşamadım, evde değil. Bu sabah tekrar birkaç arkadaşını aradım, bulup haber verecekler.
Az ötede su dolu kocaman siyah bir kazanın altında odunlar yanıyor. Hemen yanında sabun lekeli tahta bir teneşir, birkaç kişi perde için ip germeye çalışıyor. Eve girdim, kireç badanalı küçük bir odanın içinde beyaz çarşaflara sarınmış yapayalnız yatıyor. Yazık, dev bir Promete daha öldü öyle mi? Yüzüne bakamadım, belki ağlarım.
Tıpkı Vahdettin amcanın öldüğü güne benzeyen güneşli ama kuru soğuk bir gündü. Cenaze namazını evin iki sokak ötesindeki beton camide kıldık. Sonra onu ovanın ortasına, kaledeki Zeus tapınağını seyreden yeni belediye mezarlığına gömdük. Ne işe yarar bilmiyorum ama, toprağın arasında gözden kaybolurken Dedenin yaptığı gibi fatiha okuduğum bir tutam toprak serptim. Bir tutam toprak, bence bir demet çiçektir. Dönerken altmış yaşlarında biri koluma girdi,
- Ben Tevfik, babanın eski dostlarından, hatırladın mı?
Evet hatırladım. Belki de baba dostlarından geri kalan son Melami. Eve dönen cenaze otobüsüne birlikte bindik.
- Sizler çalışırken ben çocuktum. Sonra da gençlik heyecanları girdi araya, babamı dinleyemedim. Ama yanlış hatırlamıyorsam, sizler bugün söylenenlerden farklı şeyler söylüyordunuz.
- Çok farklı değil. Onların orası dediği yere, biz burası diyoruz hepsi o kadar. Bizim orası hakkında bilgimiz yoktur.
Son Melami’ye şeriatı sordum,
- Bu çok zor bir soru, o hem geniş hem zor bir şeydir. Bir toplumun içinde bulunduğu doğal koşullardan geleneklerine, kendi koyduğu kanunlardan temel dini hükümlere kadar her şey şeriat, yani insanı çevreleyen şartlardır.
- Peki ya namaz, oruç, hac ve şeriatın içindeki yerleri?
- Kuran açıkça sayı vermez ama, toplum okuyup dinlediklerinden İslam’ın beş, imanın altı şartı olduğunu çıkarıp kabullendiği için bizim de saygıyla karşılayıp kabullenmemiz gerekir. İslam, teslim olup itaat etmek demek değil mi? Ancak şu var ki, kişinin sadece namazı değil bütün ibadetleri kendi içindir, şahsidir. Allah’ın eşsiz varlığını kendi şeriat anlayışımızla sınırlamak doğru değildir.
Otobüs evin önünde durunca inip bahçeye girdik. Teyze acısını içine gömmüş, cenazeden dönenleri karşılıyor.
- Yolum uzak, ben içeri girmeden izin istesem olur mu?
- Olmaz, dedi. Sofra hazır, yemeğini ye de öyle git.
Doğru ya, unutmuşum. Ölenle ölünür mü, yemek yemeden olur mu? Evet, yiyelim ki yaşayalım. Yaşayalım ki, Allah’ın bizlerde yarattığı sureti de yaşasın. Amon rahipleri geliyor aklıma,
(Hayata doğru ayağa kalk ve yeniden doğ! Görüyorsun sen ölmedin ve hep genç olarak yeniden buradasın.)
Eminim ki ölüye değil, ölünün yanında duran biz dirilere işittirmeye çalışıyorlardı.
Yemekten sonra kalktım. Uğurlayanların arasında Tevfik ağabey de var. Ayrılırken Son Melami’ye bir şeyler söylemek istedim, söyleyemedim. Söyleyebilseydim şöyle diyecektim;
- İzin ver, Son Melami ben olayım da bu arayış artık bitsin. Çünkü sadece arayanı değil, yanında yaşayanları da mutsuz ediyor. Allah’ın gerçeği hemen yanı başımızda durup dururken, bu kadar uzaklara gidip yorulmaya değiyor mu?
***
İstanbul’a geri dönmek üzere yola çıktığımda akşam karanlığı çökmek üzereydi. Otobüsün arka taraflarındaki boş bir koltuğa geçtim. Otobüs evlerin ışıklarını hızla arkada bırakırken Yaşar amca geliyor aklıma. Şimdi sorgu melekleri gelmiş midir acaba? Ellerinde tokmaklar, soruyorlar mıdır Rabb’in kimdir peygamberin kim, mezhebin nedir imamın neci?
Yine böyle bir cenaze dönüşü konuştuğum İsmet amcayı hatırlayıp karanlıkta gülümsüyorum. Birlikte bulunduğumuz bir cenaze töreninde imamın sorgulardan söz eden konuşmasını anlamayıp sormuştum,
- Amca ne diyor bu imam, ciddi mi?
- Boş ver, dedi. Bildiğini değil duyduğunu söylüyor. ( Biz onlardan önce de nicelerini yok ettik. Dinle, ne bir ses, ne bir nefes duyuyor musun? Meryem 19/98) ayetinden haberi yok.
Kendi kitabından haberi olmayanın Tevrat’tan haberi olur mu?
“ Nasıl ki gölden sular çekilir gider de kuruyup çöl olur, insan da öylece yatar da kalkmaz. Gökler yok oluncaya kadar uyanmaz ve uykularından uyandırılmazlar. Eyub 14/11 ”
Evet, Yaşar amca da babam gibi bilmediğim derin uykularda uyuyor. Sorguya daha zaman var.
İyi de kabirleri aydınlatan bir nurdan söz eden Dede ne demek istiyordu acaba, sakın aklıma gelen olmasın?
“Ve İsa onlara dedi ki; Ben dünyaya, bana inananlar karanlıkta kalmasın diye bir nur olarak geldim. Biraz zaman daha bu nur sizin aranızdadır. Nurunuz varken yürüyün ki, sizi karanlık basmasın. Zira karanlıkta yürüyen nereye gittiğini bilmez. Yuhanna 12/35 ”
Sonra Nur suresi geliyor aklıma. Şimdi surenin içinden bir nur göndersem Yaşar amcaya, Allah ruhuna eriştirir mi acaba?
“Allah göklerin ve yerin nurudur. Kristal bir fanusun içinde korunmuş, ışık saçan bir kandil gibidir. Adeta inci gibi parlayan bir yıldız. Bu kandil, hiçbir ülke ve topluma mal edilemeyen bereketli bir ağacın, zeytin gibi bereketli bir ağacın yağından yakılır. Öyle bir yağ ki, neredeyse ateş olmadan tutuşacak. Nur üstüne nurdur o. Allah nurunu dilediği kimseye eriştirir. Allah her şeyi bilir. Nur 24/35 ”
Bu ayet, ağaçların, yıldızların ve zeytinyağına bulanmış kandillerin arasında darmadağın olduğumuz en zor çevirilerden biridir. Artık nurun gerçeği gösteren bir bilgi demek olduğunu tartışmadığımıza göre diğer tanımlar hakkında düşünebilir miyiz?
Işıl ışıl parlayan kristal fanus sonsuz evren, fanusun içindeki kandil insan ve anlayışı, ışıksa çevremize yaydığımız doğru bilgidir. Çevremize bilgi veren bu anlayış kandilinin yağı, gerçeğin kendisidir. Öyle bir gerçek ki ne doğusu vardır ne batısı, ne ülkesi vardır ne toplumu. Gerçek her yerde gerçektir. Kandildeki bu yağı veren en büyük gerçekse, bereketli bir zeytin ağacına benzeyen büyük insanlık ağacıdır.
Aslında bu güzel tefsiri yapan Kuran kendisidir ve şöyle açıklıyor,
“ Ey Peygamber! Şüphe yok ki biz seni uyarıcı olarak gönderdik. Allah’ın izniyle bir davetçi, ışık saçan bir kandil olarak. Ahzab 33/46”
Evet Allah nur üstüne nurdur ve her bilginin üstünde muhakkak başka bir bilgi var.
Otobüs gece yarısı mola verdiği tesisten ayrılırken Dede geliyor aklıma. Babam hakkında, oldum Melami buldum belamı diyen Dede.
İyi ki neden diye sormamışım o gün, anlatamazmış. Hoş, anlatsa bile anlamazmışım. Meğer Melâmilik her şeyden vazgeçmek pahasına gerçeği aramak demekmiş. Babamı aşağılıyor sanmıştım, meğer babamın yürüdüğü yolun güçlüğünden söz ediyormuş.
Farkında değilmişim ama, meğer babam gibi ben de gerçeği arayan bir Melami imişim de gerçeğe ulaşmak kolay değilmiş.
“ Orada apaçık işaretler, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkar ederse bilsin ki, Allah’ın âlemlere ihtiyacı yoktur. Al-i İmran 3/97”
Hiç inkar eder miyim? Ama düşünün,
Nedir o işaretler, neresidir o güvende olunan yer? Yoluna gücü yetenler ne demek, nedir Allah’ın hakkı?
Meğer hac demek bulunduğu yerden kalkıp ileriye gitmek demekmiş de, (1) kimsenin aklına düşünce ve davranışlarında ileri gitmek gelmezmiş.
Meğer Mekke’ye gitmeye güç yetermiş de, Allah’ın oturduğu bu kutsal evi ziyaret etmeye herkesin gücü yetmezmiş. Aklı meczup olmakla korkutanların anlatmak istediği meğer buymuş.
Meğer Allah’ın huzuruna giden miracın yolu bir geceden değil, gece gibi kararan bir ömrün içinden geçmekteymiş de, evli ve benim gibi sıradan bir insanın yapabileceği bir şey değilmiş. Meğer Yaşar amcanın toplum ve ailesi tarafından sevilmeyişinin nedeni de buymuş.
Anladım, yaşamın gerçeği bu halkın kaldıramayacağı kadar ağır. Belki de bu yüzden Kuran’a mucize, dünyaya hayal deyip geçiyorlar.
Kuran mucizedir derlerdi de inanmazdım, artık inandım. Nasıl mucize olmasın ki, benim okuduğum şu Kuran baştan sona Müslümanları tehdit ettiği halde Müslümanlar okurken onlara aynı şeyleri söylemiyor. Artık sebebini biliyorum. Çünkü onlar Kuran’ı değil, kendi bildiklerini okuyorlar. Çünkü onların müslümanlıkları İslam’a değil, kendi nefislerinedir.
Namaz, oruç, hac ve zekat! Artık yirmi yıldır sorduğum ve hiç kimseden anlaşılır bir cevap alamadığım şeriatı da anladım. Ancak yine anladım ki şeriat Allah’a ortak koşacağım başka bir kutsallık değil, anlayış kapılarını açmaya çalışan kutsal anahtarlardır.
Evet ama bu kutsal semboller her toplumda var değil mi? Her dinin, iklime ve geleneklere göre değişen bir şeriatı yok mu? Bu şeriatların özünde sakladıkları şey hep aynı değil mi?
Doğru. Kim bilir belki de Allah’ı anın, ibadet edin, oruç tutun, kutsal evi ziyaret edin, insanlara yardım edin diyen Kuran’ın bunu nasıl yapacağımızı söylemeyişi de hepsi aynı olduğu içindir. Tüm dinleri ve kulları sadece insanlık açısından değerlendirip, hepsini kabul ettiği içindir.
Ben bu hiç değişmeyen özün en kısa ve en güzel ifadesini yıllar önce yine İsmet amcadan duymuştum.
- İslamlık, insanlıktır.
http://www.muritkefer.com/book/41.htm
çok uzun hepsini buraya kopyalamıyorum.... İslam, Din ve Bilim Hakkında çok güzel yazılar var şiddetle tavsiye ederim :)
Bugün 25 Ocak 2001, Çarşamba. Gece saat on bir gibi telefon çaldı, uzaklardan bir haber daha. Yaşar amca ölmüş. İkindide ölmüş, yarın öğleye kaldıracaklarmış.
- Hanım yetişebilir miyim?
On saat şehir merkezi, sonra iki saat kasaba, evet yetişebilirim. Ben otobüs için telefon ederken hanım elbiselerimi hazırladı. Bütün gece süren sakin bir yolculuktan sonra gündüz saat on bir gibi yetiştim.
Evin arka bahçesinde akrabalardan üç beş kişi toplanmış, konuşuyorlar. Biri küçük oğlu, selam verip başsağlığı diledim. Çok ıstırap çekiyordu, kurtuldu dedi. Ona yurt dışındaki ağabeyini sordum,
- Haber verdin mi, yetişebildi mi?
- Artık yetişemez. Dün geç vakte kadar aradım ulaşamadım, evde değil. Bu sabah tekrar birkaç arkadaşını aradım, bulup haber verecekler.
Az ötede su dolu kocaman siyah bir kazanın altında odunlar yanıyor. Hemen yanında sabun lekeli tahta bir teneşir, birkaç kişi perde için ip germeye çalışıyor. Eve girdim, kireç badanalı küçük bir odanın içinde beyaz çarşaflara sarınmış yapayalnız yatıyor. Yazık, dev bir Promete daha öldü öyle mi? Yüzüne bakamadım, belki ağlarım.
Tıpkı Vahdettin amcanın öldüğü güne benzeyen güneşli ama kuru soğuk bir gündü. Cenaze namazını evin iki sokak ötesindeki beton camide kıldık. Sonra onu ovanın ortasına, kaledeki Zeus tapınağını seyreden yeni belediye mezarlığına gömdük. Ne işe yarar bilmiyorum ama, toprağın arasında gözden kaybolurken Dedenin yaptığı gibi fatiha okuduğum bir tutam toprak serptim. Bir tutam toprak, bence bir demet çiçektir. Dönerken altmış yaşlarında biri koluma girdi,
- Ben Tevfik, babanın eski dostlarından, hatırladın mı?
Evet hatırladım. Belki de baba dostlarından geri kalan son Melami. Eve dönen cenaze otobüsüne birlikte bindik.
- Sizler çalışırken ben çocuktum. Sonra da gençlik heyecanları girdi araya, babamı dinleyemedim. Ama yanlış hatırlamıyorsam, sizler bugün söylenenlerden farklı şeyler söylüyordunuz.
- Çok farklı değil. Onların orası dediği yere, biz burası diyoruz hepsi o kadar. Bizim orası hakkında bilgimiz yoktur.
Son Melami’ye şeriatı sordum,
- Bu çok zor bir soru, o hem geniş hem zor bir şeydir. Bir toplumun içinde bulunduğu doğal koşullardan geleneklerine, kendi koyduğu kanunlardan temel dini hükümlere kadar her şey şeriat, yani insanı çevreleyen şartlardır.
- Peki ya namaz, oruç, hac ve şeriatın içindeki yerleri?
- Kuran açıkça sayı vermez ama, toplum okuyup dinlediklerinden İslam’ın beş, imanın altı şartı olduğunu çıkarıp kabullendiği için bizim de saygıyla karşılayıp kabullenmemiz gerekir. İslam, teslim olup itaat etmek demek değil mi? Ancak şu var ki, kişinin sadece namazı değil bütün ibadetleri kendi içindir, şahsidir. Allah’ın eşsiz varlığını kendi şeriat anlayışımızla sınırlamak doğru değildir.
Otobüs evin önünde durunca inip bahçeye girdik. Teyze acısını içine gömmüş, cenazeden dönenleri karşılıyor.
- Yolum uzak, ben içeri girmeden izin istesem olur mu?
- Olmaz, dedi. Sofra hazır, yemeğini ye de öyle git.
Doğru ya, unutmuşum. Ölenle ölünür mü, yemek yemeden olur mu? Evet, yiyelim ki yaşayalım. Yaşayalım ki, Allah’ın bizlerde yarattığı sureti de yaşasın. Amon rahipleri geliyor aklıma,
(Hayata doğru ayağa kalk ve yeniden doğ! Görüyorsun sen ölmedin ve hep genç olarak yeniden buradasın.)
Eminim ki ölüye değil, ölünün yanında duran biz dirilere işittirmeye çalışıyorlardı.
Yemekten sonra kalktım. Uğurlayanların arasında Tevfik ağabey de var. Ayrılırken Son Melami’ye bir şeyler söylemek istedim, söyleyemedim. Söyleyebilseydim şöyle diyecektim;
- İzin ver, Son Melami ben olayım da bu arayış artık bitsin. Çünkü sadece arayanı değil, yanında yaşayanları da mutsuz ediyor. Allah’ın gerçeği hemen yanı başımızda durup dururken, bu kadar uzaklara gidip yorulmaya değiyor mu?
***
İstanbul’a geri dönmek üzere yola çıktığımda akşam karanlığı çökmek üzereydi. Otobüsün arka taraflarındaki boş bir koltuğa geçtim. Otobüs evlerin ışıklarını hızla arkada bırakırken Yaşar amca geliyor aklıma. Şimdi sorgu melekleri gelmiş midir acaba? Ellerinde tokmaklar, soruyorlar mıdır Rabb’in kimdir peygamberin kim, mezhebin nedir imamın neci?
Yine böyle bir cenaze dönüşü konuştuğum İsmet amcayı hatırlayıp karanlıkta gülümsüyorum. Birlikte bulunduğumuz bir cenaze töreninde imamın sorgulardan söz eden konuşmasını anlamayıp sormuştum,
- Amca ne diyor bu imam, ciddi mi?
- Boş ver, dedi. Bildiğini değil duyduğunu söylüyor. ( Biz onlardan önce de nicelerini yok ettik. Dinle, ne bir ses, ne bir nefes duyuyor musun? Meryem 19/98) ayetinden haberi yok.
Kendi kitabından haberi olmayanın Tevrat’tan haberi olur mu?
“ Nasıl ki gölden sular çekilir gider de kuruyup çöl olur, insan da öylece yatar da kalkmaz. Gökler yok oluncaya kadar uyanmaz ve uykularından uyandırılmazlar. Eyub 14/11 ”
Evet, Yaşar amca da babam gibi bilmediğim derin uykularda uyuyor. Sorguya daha zaman var.
İyi de kabirleri aydınlatan bir nurdan söz eden Dede ne demek istiyordu acaba, sakın aklıma gelen olmasın?
“Ve İsa onlara dedi ki; Ben dünyaya, bana inananlar karanlıkta kalmasın diye bir nur olarak geldim. Biraz zaman daha bu nur sizin aranızdadır. Nurunuz varken yürüyün ki, sizi karanlık basmasın. Zira karanlıkta yürüyen nereye gittiğini bilmez. Yuhanna 12/35 ”
Sonra Nur suresi geliyor aklıma. Şimdi surenin içinden bir nur göndersem Yaşar amcaya, Allah ruhuna eriştirir mi acaba?
“Allah göklerin ve yerin nurudur. Kristal bir fanusun içinde korunmuş, ışık saçan bir kandil gibidir. Adeta inci gibi parlayan bir yıldız. Bu kandil, hiçbir ülke ve topluma mal edilemeyen bereketli bir ağacın, zeytin gibi bereketli bir ağacın yağından yakılır. Öyle bir yağ ki, neredeyse ateş olmadan tutuşacak. Nur üstüne nurdur o. Allah nurunu dilediği kimseye eriştirir. Allah her şeyi bilir. Nur 24/35 ”
Bu ayet, ağaçların, yıldızların ve zeytinyağına bulanmış kandillerin arasında darmadağın olduğumuz en zor çevirilerden biridir. Artık nurun gerçeği gösteren bir bilgi demek olduğunu tartışmadığımıza göre diğer tanımlar hakkında düşünebilir miyiz?
Işıl ışıl parlayan kristal fanus sonsuz evren, fanusun içindeki kandil insan ve anlayışı, ışıksa çevremize yaydığımız doğru bilgidir. Çevremize bilgi veren bu anlayış kandilinin yağı, gerçeğin kendisidir. Öyle bir gerçek ki ne doğusu vardır ne batısı, ne ülkesi vardır ne toplumu. Gerçek her yerde gerçektir. Kandildeki bu yağı veren en büyük gerçekse, bereketli bir zeytin ağacına benzeyen büyük insanlık ağacıdır.
Aslında bu güzel tefsiri yapan Kuran kendisidir ve şöyle açıklıyor,
“ Ey Peygamber! Şüphe yok ki biz seni uyarıcı olarak gönderdik. Allah’ın izniyle bir davetçi, ışık saçan bir kandil olarak. Ahzab 33/46”
Evet Allah nur üstüne nurdur ve her bilginin üstünde muhakkak başka bir bilgi var.
Otobüs gece yarısı mola verdiği tesisten ayrılırken Dede geliyor aklıma. Babam hakkında, oldum Melami buldum belamı diyen Dede.
İyi ki neden diye sormamışım o gün, anlatamazmış. Hoş, anlatsa bile anlamazmışım. Meğer Melâmilik her şeyden vazgeçmek pahasına gerçeği aramak demekmiş. Babamı aşağılıyor sanmıştım, meğer babamın yürüdüğü yolun güçlüğünden söz ediyormuş.
Farkında değilmişim ama, meğer babam gibi ben de gerçeği arayan bir Melami imişim de gerçeğe ulaşmak kolay değilmiş.
“ Orada apaçık işaretler, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkar ederse bilsin ki, Allah’ın âlemlere ihtiyacı yoktur. Al-i İmran 3/97”
Hiç inkar eder miyim? Ama düşünün,
Nedir o işaretler, neresidir o güvende olunan yer? Yoluna gücü yetenler ne demek, nedir Allah’ın hakkı?
Meğer hac demek bulunduğu yerden kalkıp ileriye gitmek demekmiş de, (1) kimsenin aklına düşünce ve davranışlarında ileri gitmek gelmezmiş.
Meğer Mekke’ye gitmeye güç yetermiş de, Allah’ın oturduğu bu kutsal evi ziyaret etmeye herkesin gücü yetmezmiş. Aklı meczup olmakla korkutanların anlatmak istediği meğer buymuş.
Meğer Allah’ın huzuruna giden miracın yolu bir geceden değil, gece gibi kararan bir ömrün içinden geçmekteymiş de, evli ve benim gibi sıradan bir insanın yapabileceği bir şey değilmiş. Meğer Yaşar amcanın toplum ve ailesi tarafından sevilmeyişinin nedeni de buymuş.
Anladım, yaşamın gerçeği bu halkın kaldıramayacağı kadar ağır. Belki de bu yüzden Kuran’a mucize, dünyaya hayal deyip geçiyorlar.
Kuran mucizedir derlerdi de inanmazdım, artık inandım. Nasıl mucize olmasın ki, benim okuduğum şu Kuran baştan sona Müslümanları tehdit ettiği halde Müslümanlar okurken onlara aynı şeyleri söylemiyor. Artık sebebini biliyorum. Çünkü onlar Kuran’ı değil, kendi bildiklerini okuyorlar. Çünkü onların müslümanlıkları İslam’a değil, kendi nefislerinedir.
Namaz, oruç, hac ve zekat! Artık yirmi yıldır sorduğum ve hiç kimseden anlaşılır bir cevap alamadığım şeriatı da anladım. Ancak yine anladım ki şeriat Allah’a ortak koşacağım başka bir kutsallık değil, anlayış kapılarını açmaya çalışan kutsal anahtarlardır.
Evet ama bu kutsal semboller her toplumda var değil mi? Her dinin, iklime ve geleneklere göre değişen bir şeriatı yok mu? Bu şeriatların özünde sakladıkları şey hep aynı değil mi?
Doğru. Kim bilir belki de Allah’ı anın, ibadet edin, oruç tutun, kutsal evi ziyaret edin, insanlara yardım edin diyen Kuran’ın bunu nasıl yapacağımızı söylemeyişi de hepsi aynı olduğu içindir. Tüm dinleri ve kulları sadece insanlık açısından değerlendirip, hepsini kabul ettiği içindir.
Ben bu hiç değişmeyen özün en kısa ve en güzel ifadesini yıllar önce yine İsmet amcadan duymuştum.
- İslamlık, insanlıktır.
http://www.muritkefer.com/book/41.htm
çok uzun hepsini buraya kopyalamıyorum.... İslam, Din ve Bilim Hakkında çok güzel yazılar var şiddetle tavsiye ederim :)