Orijinalini görmek için tıklayınız : İnsanın Kıymeti İman İledir
İnsan, iman nuru ile âlâ-yı illiyyîne çıkar; Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve küfür karanlığı ile esfel-i sâfilîne düşer; Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, imân insanı Allaha bağlıyor, nispet ediyor. Öyle ise, insan, imân ile insanda görünen İlahi sanatlar ile ve Allahın isimlerinin nakışları itibâriyle bir kıymet alır. Küfür, yani Allahı bilmemek veya şirk koşmak o nisbeti keser. O kesmekten, Allahın sanatları gizlenir, kıymeti de yalnız madde itibâriyle olur. Madde ise, hem fâni, hem geçici bir hayvan hayatı olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.
Bu sırrı bir temsil ile beyân edeceğiz. Meselâ, insanların sanatları içinde, nasıl ki maddenin kıymeti ile sanatın kıymeti ayrı ayrıdır; bâzan sanatla madde birbirine denk, bâzan madde daha kıymetli, bâzan oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir sanat bulunuyor. Belki bâzan, antika olan bir sanat, bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir sanat, antikacıların çarşısına gidilse, hârika işler yapan ve pek eski hünerli sanatçısına nisbet ederek, o sanatçıyı anmakla ve o sanatla sergilense, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir fiyatına alınabilir.
İşte insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir sanatıdır ve en nâzik ve nâzenin bir kudret mucizesidir ki, insanı bütün isimlerinin cilvesine mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinata bir küçük bir misal sûretinde yaratmıştır.
Eğer, iman nuru, insanın içine girse, üstündeki bütün mânalı nakışlar o ışıkla okunur. O mümin, şuur ile okur ve o intisabla okutur. Yani, "Ben Allahın sanatıyım, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım" gibi mânâlarla, insandaki Rabbani sanatlar açığa çıkar. Demek, Sânatçısına bağlanmaktan ibâret olan imân, insandaki bütün sanat eserlerini açığa çıkartır, gösterir. İnsanın kıymeti, o Rabbani sanatlara göre olur ve Allahın aynası olması itibâriyledir. O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûklar üstünde Allahın bir muhatabı ve Cennete lâyık Rabbani bir misafir olur.
Eğer Allaha bağlanmayı ve nispeti kesmekten ibâret olan küfür insanın içine girse, o vakit bütün o Allahın isimlerinin manalı nakışları karanlığa düşer; okunmaz. Zîrâ, Sanatçı unutulsa, Sanatçıya yönelen mânevî cihetler de anlaşılmaz; âdetâ baş aşağı düşer. O mânalı âlî sanatların ve mânevî âlî nakışların çoğu gizlenir; bakî kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise, süflî sebeplere ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Her biri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız hayvani maddeye bakar. Maddenin gàyesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi, kısacık bir ömürde, hayvanların en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüzî bir hayat geçirmektir. Sonra bozulup, gider. İşte küfür, insanın mahiyetini böyle yıkar; elmastan kömüre değiştirir.
İşte insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir sanatıdır ve en nâzik ve nâzenin bir kudret mucizesidir ki, insanı bütün isimlerinin cilvesine mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinata bir küçük bir misal sûretinde yaratmıştır.
İnsan Cenab-ı Hakkın Hak yüzüdür... tekvin ismi hariç bütün isimleri ile şereflendirdiği Halifi, yine Kendi Rahmani suretinde O'nun Cemalinde yaratılmışdır... yani aslında İnsan Bizzat Allahın kendisidir... ve Bir tanedir..
ölmeden evvel ölünüz, ki İnsanın ne olduğu kıymetinin ne olduğu anlaşılsın.. İslam da budur yani Teslimiyet sen varsın birde ben olmaz İslamda senden başka Varlık yok Yarabbim....
demekki İnsanın kıymeti iman iledir... fakat burda imanın ne olduğu önemli
Allah var inanıyorum olayı imanın sadece LAF(boş söz)'ıdır... Kalpte yeri yoktur.... bu aslında Kitapta Münafıklık olarak isimlendirilir...
iman öyle kolay birşey olmadığı gibi tüm Efallerinin, Sıfatlarının ve Zatının sahibinin kim olduğunu bilmek ve Ona teslim etmektir ki ikilik yani Şirklik olmasın....
Ben Dert ile Ah Ederdim
Ben dert ile ah ederdim
Derdim bana derman imiş
İster idim hasret ile
Dost yanımda pinhan imiş
Nerde deyi fikrederdim
Göğe bakıp şükrederdim
Dost benim gönlüm evinde
Tenim içinde can imiş
Sanırdım kendim ayrıyım
Dost ayrıdır, ben gayriyim
Beni bu hayale salan
Bu sıfat-i hayvan imiş
İnsan sıfatı, kendi Hak
İnsan durur Hak, doğru bak
Bu insanin suretine
Cümle alem hayran imiş
Her kim o insani bile
Hayvan ise insan ola
Cümle yaratılmış kula
İnsan dahi sultan imiş
Tevhit imiş cümle alem
Tevhidi bilendir adem
Bu tevhidi inkar eden
Öz canına düşman imiş
İnsan olan buldu Hak’i
Meclis onun, odur saki
Hemen bu biçare YUNUS
Aşk ile bil ayan imiş
Müttaki kardeşim, kainatta ve bilhassa insanda hadsiz acizlik ve fakirlik ve kusur ve ihtiyaç var. Cenab-ı Hak ise, acizlikten ve fakirlikten ve kusurdan ve ihtiyaçtan ve zamandan ve mekandan münezzehtir. Sonsuz kudret ve zenginlik sahibidir.
Ayrıca, kainat yaratılmıştır. Başkası tarafından yaratılan ve başkasına muhtaç olan bir şey, ilah olamaz. Allah ise, ezeli ve ebedidir. Hiç bir şeye muhtaç değildir.
Öyle ise, Allahın kainatla olan münasebeti, sadece yaratıcılıktır. Allahın ne zatında, ne sıfatında ve ne de fiillerinde şeriki yoktur. Zerrelerden yıldızlara kadar her şey onun kudretiyle yaratılır ve idare edilir.
Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatları kainatta tecelli ve tezahür ediyor. Mesela, nasıl ki, karşındaki bilgisayar, insan sanatı olduğu halde insana benzemez. Fakat, bilgisayar, ustasının sıfat ve isimlerini bize gösterir. Mesela, karşımdaki bilgisardan, o bilgisayarı yapanın, bilen, gören, ilim ve hayat ve irade sahibi olduğunu anlıyorum. Yani, karşımdaki bilgisayar, ustasının sıfatlarıyla tanıtıyor. Aynen öyle de, biz kainata bakarak Allahı sadece isim ve sıfatlaıyla bir derece tanıyabiliriz. Yani, mesela insana bakarak, Allahın ilim, irade, hayat sahibi olduğunu ve sonsuz bir kudreti olduğunu ve sonsuz bir şefkat sahibi olduğunu ve hikmetini ve diğer isim ve sıfatlarını bir derece anlıyoruz. Fakat, Allah kainata ve hiç bir şeye benzemez.
Öyle ise, aczimizi ve kusurumuzu ve ihtiyacımızı dua ve ibadet lisanıyla, Allahın rabbimiz olduğunu ve bizim onun aciz ve fakir ve muhtaç bir kulu olduğunu ilan etmeliyiz.
saygılarımla..
Sn. Serhan
İnsan dediğimiz bu hasta olan, acıkan, belli fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçlara sahip beden değildir!
İnsan dediğimiz bu beden olsaydı eğer Biz İnsana Mükerremiyet verdik denilmezdi... Biz İnsanı en güzel şekilde yarattık denilmezdi....
Halk olan yaratılmış olan herşey O güzeller güzeli Alemlere Rahmet Muhammedin Nurundan Halk oldu... Muhammedde ne doğdu ne öldü... Hala DİRİ.....
işte İnsan dediğimiz kutsal varlık Allahın kendi Nurundan Nurudur kendi Cemalinde ve Rahman suretinde Allahın Varından Var olmuştur...
İnsan--- ne doğmuştur ne de doğurulmuştur sadece tecelli eder... evveldir ahirdir.... zahir ve batındır.... Hak ve Halkdır...
Allahın 99 sıfatlarının İmamıdır imamesidir......
İnsan kendi varlığını benliğini ALlaha teslim etmedikçe de bu imamlık Halifelik görevini yapamaz o yüzden kendimize ait yüklendiğimiz ne varsa Allaha teslim etmeliyiz... Kelam eden sensin Ya Rabbim ben sadece memurum....
saygılarımla...
Sevgili arkadaşım,
Bakınız, ""yarattık ve verdik"" tabirleri vardır. Yani, insana mükerremiyet verilmiş. Yani, insan yoktu, biri ona mükerremiyet verdi ve onu en güzel bir tarzda yarattı. Oysa ki, Allahın sıfatları ezeli ve ebedidir. Başkası tarafından verilmemiştir. Öyle ise, kainatta ve insanda olan hiç bir sıfat Allahın sıfatlarına benzemez. "ve leyse kemislihi şey'ün"..
Nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun; fakat güneşin ziyâsı, güneşin aksini, cilvesini senin aynan vâsıtasıyla senin eline verir. Öyle de, o Zât-ı Akdese ve o Şems-i Ezel ve Ebede biz belki nihayetsiz uzağız, yanaşamayız; fakat Onun rahmetinin ziyası Onu bize yakın ediyor. Yani, Allah bize ilim ve kudretiyle şah damarımızdan daha yakındır. Fakat kainat ve biz Allaha sonsuz uzağız.
Ayrıca, sen, bütün ruhunla ve bedeninle Allaha ibadet ve dua ediyorsun ve ondan istiyorsun. Yani, kul olduğunu ve Allahtan tamamıyla ayrı olduğunu ve Allahın mabud ve senin abd olduğunu gösteriyorsun. Eğer insan haşa Allaha benzeseydi veya haşa Allah olsaydı o zaman ibadet etmezdi ve ibadet ile emrolunmazdı. Eğer insanda haşa ilahlık makamı olsaydı Allaha dua edip yalvarmazdı ve ona ibadet etmezdi. Her istediğini kendi yapardı. Yaratmaya kudreti olurdu. Öyle ise, insan bütün ruhuyla ve bedeniyle Allahın kuludur.
saygılar ve sevgiler.
Allah Kulundan
İnsan olarak tecelli edendir..
şeytan olarak tecelli edendir..
melek olarak tecelli edendir... Allahın izni olmadan yaprak dahi kımıldamaz.. hepsi Allahın işidir...
aslında tersten gidiyoruz...
Allah bilinmek istiyordu ve mahlukatı yarattı Allah var idi başka birşey yok idi...
Allahın sıfatları da İşlemiyordu kendi Zatında Sırdı... ta ki Alemin Nuru Muhammedi yaratıp o Nurdan tüm mahlukatı Halk ettiği zaman....
Muhammedin Nuru Allahın kendi Nurudur... Kendi suretidir Bu yüzden Adem Safiyullahı çekti Allahı Muhammedi Bir gördü derler kamil abiler.... ResülAllah..
Allah kulundan KUL olmuş kulundan İşler... sıfatlarını gösterir ve Zatını temsil eden ferdiyetini gösterir ve derki Resüle itaat eden Allaha itaat etmiş olur... zahirde kalıp o sözleri söyleyenin Müttaki olduğunu sanmayasın bu sözer Allahın sözüdür... o sadece KUL'dur... eğer öyle olmasaydı kalbinde ki bağı hemen koparırdık!
Ben varım... Ben güzel sıfatlara sahibim... Ben yaptım... gibi ikilikler İnsanın kalbine perde çeker... sen yaptın ya Rabbim Halk olan sensin İşleyen sensin.. hepsini sen yarattın sen yaptın ben sadece sana kulum sana memurum... güzel olan sensin ya Rabbim mülk senin tüm sıfatlar senin ya Rabbim ben sadece memurum senin dilemediğin hiçbirşeyi dileyemeyiz Ya Rabbim... ben Yokum ya Rabbim öldüm benliğimden artık Senden başka birşey yok kalbimde ve Alemlerinde... la mevcude illallah...
Adam suretinde ki her beşer Halk olan Allahın kesret alemidir... çoklukta Birlik vardır maddi alemde... ama bu Halk İNSAN değildir...
Hayy Dost;
Kainatta Allahtan başka bir varlık olmadığına göre, söyleyende görünen de kendisi olduğundan, nasıl biz söylediğimizi duyar ve baktığımızı görürsek, O da öyle duyar ve görür. Allah bizi yaratırken belirli frekans ve dalga boylarını algılayabilecek kapasitede yaratmıştır. Ama kendisi için böyle bir kısıtlama bahis konusu olmadığı için, O , bizim duyup göremediğimiz, algılayamadığımız her şeyi duyar ve görür. Bunu yaparkende kulunun gönlüne bakar ve oradan o kulunun ne yaptığını öğrenir. Şöyle ki; her esma aslına bağlıdır. Biz de Hayy esmasıyla Allah'a bağlıyız. Bu bağ nedeniyle Allah bizden ayrı olmadığından, her hareketimiz O'nun kontrolü altında ve her yaptığımızdan haberdardır. Zaten "Allah'ın ipi" denen de bu bağlılıktan başka bir şey değildir.
ersan abi..
Halk olan İnsan elbette belli bir sınırdadır.... beden şeriatıdir İnsan Hakikatinin sınırlar İnsanı.... fakat Hakiki gözün gönül gözünün sınırı olmaması gerekir...
Allah ferdiyetinde o fert için ne gerekiyorsa sadece o ferde O'nu bildirir.. cüzzi İradesidir İnsan-ı kamil..
ersan abi bu konu beni aştı galiba.... ama İnsan Bir ama Binlerce surette... tüm ferdiyetlerin cüzzi olan ferdiyetlerden tecelli eden İnsan Bir olması gerekmezmi?
Muhyiddin Arabiye göre İnsan...
*İnsan; Allah'ın bütün sıfat ve yetkinliklerini yansıtan ayna hatta Allah'ın kendisi denmeye layıktır.*
Büyük İnsan (el insan-el kebir); İnsanda Allah tezahür etmiştir. Melekler ise bu "suret"in yani büyük insanın yani alemin "güç"lerinden bazılarıdır.
*Yetkin insanın kalbi; külli kelamın (hakikatlerin hakikati) tezahür yeridir. Yetkin insan hakikatle doğrudan doğruya irtibat halindedir ve onunla külli ve cüzinin asli birliği gerçekleşir.
*İnsan; Allah ile kendi birliğini idrak etmedikçe yetkin değildir. Herkes bu anlamda sadece "kuvve" halinde bir küçük alemdir. Yetkin insan ise fiil halinde bir küçük alemdir, çünkü Allah'ın bütün sıfatlarını fiili ortaya koyar.
Küçük alem olarak Yetkin İnsan:
Yetkin insan; Hakikatin iç ve dış yönleridir.
Yetkin insan; Hakikatin (yani Allah ile alemin) küçültülmüş bir suretidir.
Yetkin insanın zat'ı, ilahi zat'ın bir halidir. Onun cismi külli cismin (el-arş) bir halidir. Onun bilgisi, ilahi bilginin bir yansımasıdır. Yetkin insanın kalbi, Kabe'nin gökteki örneğine tekabül eder (el-Beyt el-ma'mur). Onun ruhi melekeleri meleklere tekabül eder
Alemin sebebi olarak Yetkin İnsan:
*Kendisinde ve kendisiyle kendisine bilinmek üzere suretlerde ve her şeyin üstünde şeylerde tezahür eden "Bir"in, bu ezeli kendi güzellik ve yetkinliklerini seyretme aşkı, en tam tahakkukunu onun tek bilicisi olan ve sıfatlarını mükemmel olarak ortaya koyan yetkin insanda bulmuştur.
Yetkin insan, onu bütün şüphelerin ötesinde bilir. Onun Allah'a nispeti (oranı) ne ise, gözbebeğinin (bedeni) göze nispeti de odur ve onunla Allah yarattıklarını seyreder ve onlara rahmet gönderir yani (onları yaratır). Çünkü yaratışın hedefi yalnız yetkin insanda gerçekleşir.
İnsan (yetkin insan) olmasaydı yaratış amaçsız olacaktı. Çünkü Allah bilinmemiş olacaktı
*İnsana ihtimam (özen) gösteren kimse, Allah'a ihtimam göstermiş olur.
*İnsan türünün korunmasının dini bağlılıktan çok daha fazla gözetilmeye hakkı vardır.
Yetkin insan; Alemin yaradılış nedeni olduğu gibi, alemin koruyucusudur da.
" Yetkin insan oldukça, alem durumunu sürdürür.
" Yetkin insan artık bir insan ya da bir suret değil, külli ilke, Allah'ın kendisidir.
*Her şey bir kelimetullah olduğu için her şey gücünü ve bilgisini kelamdan alan bir "kelam"dır.
Çünkü bütün eşya hem "zihin"de hem de kelamın "zat"ında bulunmaktadır.
Zerreden yıldızlara, bir sinek kanadından güneşlere kadar her şeyde gördüğümüz akılları hayrette bırakan hikmet ve gayeler ve çok hassas intizam ve ölçüler bu kainatın tek bir zatın kudret ve ilmiyle ve iradesiyle yaratılıp idare edildiğini gösteriyor. Yani, zerrelerden yıldızlara kadar her şey Allahın kudretiyle idare ediliyor. Fakat, Cenab-ı Hakkın kainat ile bizzat teması yoktur. Allah, kainatı manevi kudretiyle yaratıyor ve idare ediyor. Zatı ile temas etmiyor. Kainat cenab-ı Hakkın zatından sonsuz uzaktır. Yani, Allah bu kainata ilim ve irade ve kudretiyle sonsuz yakın olduğu halde, kainat, Allahtan sonsuz uzaktır.
Nasıl ki, güneş, elimizdeki ayna vasıtasıyla bize gayet yakındır ve yerde herbir şeffaf şey, kendine bir nevi arş ve bir çeşit menzil olur. Eğer güneşin şuuru olsaydı, bizimle aynamız vasıtasıyla muhabere ederdi. Fakat biz ondan dört bin sene uzağız. Bilâ teşbih velâ temsil, Şems-i Ezelî, herşeye herşeyden daha yakındır. Çünkü Vâcibü’l-Vücuddur, mekândan münezzehtir. Hiçbir şey Ona perde olamaz. Fakat herşey nihayet derecede Ondan uzaktır.
Elhasıl, güneş bize ışığıyla, ısısıyla ve yedi rengiyle gözbebeğimizden daha yakın olduğu halde, biz güneşe milyonlarca kilometre uzağız. Öyle de Allah bize ilim ve kudretiyle, isim ve sıfatlaıyla sonsuz yakın olduğu halde, bize Allahın zatından sonsuz uzağız.
saygılarımla..
Allah zatı ve sıfatıyla kul idrakine sığmayan bir bütündür. Bu durumu şöyle bir örnekle anlatabiliriz: Bir kaynak ve o kaynaktan çıkan suyun durumunu düşünelim. Bu su, yolu boyunca ne kadar dallanır ve nerelerden geçerse geçsin, kaynağıyla birlikte bir bütün teşkil eder. Yol boyunca çay, dere, ve nehir olarak akarken değişik isimler almış olması bu bütünlüğü bozmaz. Nasıl derelerin isimlerinin değişik olması onların kaynaklarının farklı olduğu anlamına gelmezse, kainattaki mevcudatın değişik isimler almış olması da onların kaynağının ayrı olduğunu göstermez. Burayı çok iyi anlamak gerekir. Çünkü Allah ve Kainatın durumu da böyledir.
Kainatın büyüklüğü dikkate alındığında, Allah'ın "Allah sizi kendinden hazer ettirir." yani "Zatını düşünmekten men eder." demesinin hikmeti anlaşılır. Bu büyüklüğün idrak edilebilmesi mümkün değildir. İnsan kendini zorlamaya kalkarsa aklını oynatabilir. Ziya Paşa bunu anlatabilmek için
İdrak-i ma'ali bu küçük akla gerekmez
Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez. demiştir.
Hal böyle olduğuna göre "Azamet-i İlahi sonsuzdur." deyip onu orada bırakmak ve dikkati kainatın özeti olarak yaratılmış olan insana çevirerek, her şeyi onda aramak lazımdır.
Bu büyüklüğün idrak edilebilmesi mümkün değildir.
O halde putperset sunnilerin günde beş vakit Allah Daha Büyüktür (Allahu Ekber) diye bağırlamaları saçma ve yersizdir diyebililirmiyiz???
O halde putperset sunnilerin günde beş vakit Allah Daha Büyüktür (Allahu Ekber) diye bağırlamaları saçma ve yersizdir diyebililirmiyiz???
Namaz kılmak, putperestlik değil, tam tersine tevhidin gereğidir. Çünkü, namaz Allahın kesin bir emridir. Namazda ise, zaten bu kainatın sahibinin birliğini ve ondan başka hiç bir şeyin ibadete layık olmadığını ilan var.
Allahu ekber’in manasının bir vechi; Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi herşeyin üzerinde büyüktür; hiçbir şey ilminin dairesinden çıkamaz, kudretinin tasarrufundan kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi yokluktan kurtarmaktan ve ebedi saadeti vermekten daha büyüktür. Her acayip ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür.
Zaten "allahu ekber" demek insaniyetin gereğidir. Çünkü, bu koskocaman kainatı görüp, bu kainatı yaratıp, yıldızları zerreler kadar kolay idare eden bir zatı düşünüp de, "allahü ekber" dememek adeta imkansız. İşte, bu ""alllahu ekber" kelimesi, namazın hem zikirlerinde hem de hareketlerinde görülüyor. Yani, Allahın kudretini ve azametini düşünüp "allahü ekber" diyerek, o kudret ve azametin huzurunda rüku ve secde etmek zaten insaniyetin gereğidir.
Zaten, ""essalatü imadüddin" dir. Yani, namaz dinin direğidir. Bu sebeple başta Allahın resulu hz muhammed aleyhissalatü vesselam olarak, Hz Ali ve diğer sahabeler 5 vakit namaza çok ehemmiyet vermişler. Hatta sahabeler Bedir savaşı gibi bir savaşta cemaatle namazı dahi terketmemişler. 5 vakit namazı hayatlarının en büyük gayesi olarak kabul etmişlerdir. Ben de Hz Ali'ye tabi olup, onun yolundan gittiğim için 5 vakita namazıma çok ehemmiyet veriyorum ve onu imandan sonra hayatımın en birinci vazifesi olarak görüyorum.
Son olarak, namaz Allahın kesin emri olduğu için, inkar eden dinden çıkar. Alevi olamaz. Zaten İslam alimleri (12 imam dahil) namazın farz olup, olmadığı konusunda ihtilafları yoktur. Yani, namaz farz farz değildir diyen 1 tane bile İslam alimi yoktur. Çünkü, esasattır, temeldir. İslamiyetin asasları üzerinde içtihad olmaz.
saygılarımla..
Bize hikaye satma. Bu hikayeleri burda çok duyduk ve tartıştık. Şimi sana şunu soruyorum. Konuyu saptırmadan cevap istiyorum.
Ekber bildiğim kadarıyla türkçe karşılığı Daha Büyük manasında. Kuranda hiç bir ayette Allah büyüklüğü için Ekber dememiştir. Büyüklüğü anlatan kelime olarak Kebir kelimesini kullanmıştır. Allahu Kebir. Kuranda Allah Kebir iken kendi büyüklüğü için Ekber kelimesini kullanmaz iken günde beş defa Allahu Ekber (Allah Daha Büyüktür) diye bağırmak putperestlik değilde nedir???
Neyi ölçü alıpta o ölçüsü karşısında Daha büyük kelimesini kullanıyorsunuz???
''KUL İN KÜNTÜM TUHİBBUNALLAHE FETTEBİUNİ YUHBİBKÜMULLAH âyet-i azîmesi, sünnete ittiba ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î bir surette ilân ediyor.
Nasıl mantıkça istisnai kıyas misali olarak deniliyor: "Eğer güneş çıksa gündüz olacak." Müsbet netice için denilir: "Güneş çıktı. Öyleyse netice veriyor ki, şimdi gündüzdür." Menfi netice için deniliyor: "Gündüz yok. Öyleyse netice veriyor ki, güneş çıkmamış." Mantıkça, bu müsbet ve menfi iki netice katîdirler.
Aynen böyle de, şu âyet-i kerime der ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittibâ edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibâı netice verir.
Evet, Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, şüphesiz, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.
İşte, ezan ve ezanın içindeki kelimeler, namaz ve namazın içindeki kelime ve hareketler bizzet Allahın habibinin bize göstermiştir. Cenab-ı Hak, yukarıdaki ayette Peygamberimize ittibaı emrediyor. Madem Resulullah namazı ve ezanı bu şekilde bize göstermiş, biz de Allahın emri ile ona ittiba etmekle mükellefiz.
Yukarıdaki ayet açı bir tarzda gösteriyor ki, Allahı seven Allahın habibine ittiba edecek.
Bize hikaye satma. Bu hikayeleri burda çok duyduk ve tartıştık. Şimi sana şunu soruyorum. Konuyu saptırmadan cevap istiyorum.
Ekber bildiğim kadarıyla türkçe karşılığı Daha Büyük manasında. Kuranda hiç bir ayette Allah büyüklüğü için Ekber dememiştir. Büyüklüğü anlatan kelime olarak Kebir kelimesini kullanmıştır. Allahu Kebir. Kuranda Allah Kebir iken kendi büyüklüğü için Ekber kelimesini kullanmaz iken günde beş defa Allahu Ekber (Allah Daha Büyüktür) diye bağırmak putperestlik değilde nedir???
Neyi ölçü alıpta o ölçüsü karşısında Daha büyük kelimesini kullanıyorsunuz???
Soru:Kur’ân’da, ''ahsen-ül halikin, erhamürrahimin gibi kelimeler, başka hàlıklar, râhimler bulunduğunu gösteriyor.
cevap:
1: Kur’ân baştan başa tevhidi ispat ettiği ve gösterdiği için, kesin bir delildir ki ki; Kur’ân-ı Hakîmin o nevi kelimeleri sizin anladığınız gibi değildir. Belki, Ahsenü’l-Hàlıkîn demesi, "Hàlıkıyet mertebelerinin en ahsenindedir" demektir ki, başka hàlık bulunduğuna hiç delâleti yok. Belki, hàlıkıyetin, sâir sıfatlar gibi, çok mertebeleri var. Ahsenü’l-Hàlıkîn demek, "Halikıyet mertebelerinin en güzel, en müntehâ mertebesinde bir Hàlık-ı Zülcelâldir" demektir.
2: Ahsenü’l-Hàlıkîn gibi tâbirler, hàlıkların çokluğuna bakmıyor; belki, mahlûkıyetin çeşitlerine bakıyor. Yani, "Herşeyi, herşeye lâyık bir tarzda, en güzel bir mertebede yaratır bir Hàlıktır." Nasıl ki, şu mânâyı, "ahsene külle şey'in halakahü" gibi âyetler ifade eder.
3: Ahsenü’l-Hàlıkîn, Allahü Ekber, Hayrü’l-Fâsılîn, Hayrü’l-Muhsinîn gibi tâbirlerdeki muvâzene, Cenâb-ı Hakkın vâki’deki sıfât ve fiilleri, diğer o sıfât ve fiillerin numûnelerine mâlik olanlarla muvâzene ve tafdil değildir. Çünkü, bütün kâinatta cin ve insan ve melekte olan mükemmellikler, Onun kemâline nisbeten zayıf bir gölgedir. Nasıl muvâzeneye gelebilir? Belki muvâzene, insanların ve özellikle gaflet ehlinin nazarına göredir.
Meselâ, nasıl ki bir asker, onbaşısına karşı tam bir itaat ve hürmeti gösteriyor, bütün iyilikleri ondan görüyor; padişahı az düşünür. Onu düşünse de yine teşekkürlerini onbaşıya veriyor. İşte böyle bir askere karşı denilir: "Yâhu, padişah senin onbaşından daha büyüktür. Yalnız ona teşekkür et." Şimdi şu söz, vâki’deki padişahın haşmetli hakiki kumandanlığıyla, onbaşısının cüz’î, sûrî kumandanlığını muvâzene değil. Çünkü, o muvâzene ve tafdil, Belki, neferin nazar-ı ehemmiyet ve irtibâtına göredir ki; onbaşısını tercih eder, teşekkürâtını ona verir, yalnız onu sever.
İşte bunun gibi, yaratıcı ve nimet verici tevehhüm olunan zâhirî sebepler, gaflet ehlinin nazarında hakiki nimet verene perde olur. Gaflet ehli onlara yapışır, ni’met ve ihsanı onlardan bilir; medih ve senâlarını, onlara verir. Kur’ân der ki: "Cenâb-ı Hak, daha büyüktür, daha güzel bir Hàlıktır, daha iyi bir Muhsîndir; Ona bakınız, Ona teşekkür ediniz."
4: Muvâzene ve tafdil, görünen varlıklar içinde olduğu gibi, imkânî, hattâ farazî eşyalar içinde dahi olabilir. Nasıl ki çoğu mahiyetlerde, birden çok mertebeler bulunur. Öyle de, esmâ-i İlâhiye ve Sıfât-ı Kudsiyenin mahiyetlerinde de, akıl itibâriyle hadsiz mertebeler bulunabilir. Halbuki Cenâb-ı Hak, o sıfât ve esmânın mümkîn ve tasavvur edilen bütün mertebelerini en ekmelinde, en ahsenindedir. Bütün kâinat, kemâlâtıyla bu hakikate şâhiddir.
|
|