müttaki
04.09.2006, 16:55
HAC
Hangi yıldı unuttum, adını söylemişti ama onu da unuttum, Dede bir gün eski bir dostunu hatırlamış anlatıyordu;
- Hacda birlikte tavaf ediyorduk. Bir ara bana, gel şu Kabe’yi aramızdan kaldır da kim kime secde ediyor bir bak, dedi. Ben de ona, Kabe’yi kaldırmaya benim gücüm yetmez. Ama senin gücün yetiyorsa onu bilmem, dedim.
Çok özel bir konudan bahsettiğini sezmekle birlikte ne anlatmak istediğini o gün anlamamışım. Bana göre gücünün yetmediği, yani bilmediği bir sırdan bahsediyordu ve unuttum gitti.
Uzun yıllar sonra Alevileri anlatan bir kitapta Dedenin sözlerini açıklıyor sandığım şu satırları okuyunca oldukça şaşırdığımı, hâttâ sarsıldığımı söylemeliyim. Sır zannettiğim şey kitaplarda yazılı duruyordu ve başkaları Dedenin yapamadığını yapmışlar, Kabe’yi ortadan kaldırmışlardı.
“ Zâhiri görenler, (Lâ ilâhe illallah) dediğimiz tevhit kelimesinin (Lâ ilâh: Başka ilah yok!) sözcüğünü bilirler, (illallah: Yalnızca Allah var.) sözünün hakiki manasına ise şaşırıp kalırlar. Nesîmî’nin,
( Sofinin ger var ise dilinde zikr-i lâ ilâh
Âşık-ı sâdıkların kalbinde illallah var. ) sözünün sırrına erselerdi, duvara secde etmekten vazgeçer, yönlerini insan gerçeğine dönerlerdi. Bir düşünsenize, insan elinin yaptığı Kabe binasının duvarları ortadan kalkıverse, insanlar birbirlerine secde etmiş olmazlar mı? Sonra biz insanlar da aradan kalksak, ortada hakkın zâtından başka ne kalırdı? ” 1
Peki ama herkesin bildiği ve kitaplara bile geçen bir sırrı Dede bilmez mi? O zaman anladım ki, Dede de biliyor ama başka bir şey anlatmak istiyor. Bir şeylerin sır olduğunu ve kapalı kalması gerektiğini anlatmak istiyor olabilir mi?
Olabilir. Esasen bazı şeylerin kapalı kalması gerektiği, bir çok kültür ve kitapta olduğu gibi yukarıdaki satırların alındığı kitapta da dikkati çeker.
“ Sekahüm sırrını söyleme sakın
Sakla kulum beni saklayem seni
Gevher-i zâtımı açmagıl sakın
Sakla kulum beni saklayem seni.” 2
Yaptıkları iyi mi kötü mü bilmiyorum ama, Dedenin yapamadığını yapıp Kabe’yi kaldırdıkları için Alevileri kıskanmadım desem yalan olur. Fakat daha sonra garip bir öfke içimi sarmaya başladı.
İki insan, ikisi de Müslüman. İki toplum, ikisi de Müslüman. Kabe hakkında konuşuyorlar ve biri diyor ki,
- Kaldıralım!
Diğeri aynı fikirde değil,
- Hayır böyle güzel, yerinde dursun.
Biliyorum çelişki yaşamın kaynağıdır ama, bu kadarı fazla değil mi? Birlikte olmaları gereken Kabe’de bile buluşamayan bir toplumun bireyleri nasıl Müslüman olacak, son din olmakla övündükleri İslam’ı diğer insanlara nasıl anlatacaklar?
Şimdi işin doğrusunu öğrenmek üzere Kabe’ye doğru yola çıkıyorum ve Kabe’nin yolu Haz. İbrahim’den geçiyor.
***
Haz. İbrahim’in Tevrat’taki öyküsü bundan beş bin yıl kadar önce aşağı Mezopotamya’da, Bağdat’ın güney doğusundaki Tel’el Mukayyer’de bulunan eski Ur kentinde başlar.
Ur kentinin yerli halkından olan Terah, henüz bilinmediği söylenen bir nedenle ailesi ve yakınları ile birlikte kenti terk eder ve yukarı Mezopotamya’da Dicle ile Fırat nehirleri arasındaki Belih vadisinde bulunan Harran kentine göç eder. Bu kentin, bugün Türkiye’nin Urfa ili sınırları içinde bulunan Harran kasabası olduğu sanılmaktadır. Terah’ın oğlu Abram da karısı Saray ile birlikte bu kafilenin içindedir.
Abram İbranice’de “yüce baba”, Saray ise “prenses” demektir. İsimleri Tanrı tarafından henüz değiştirilmemiştir ve Saray’ın çocuğu olmamaktadır. Aile Harran’da yerleşir. Ne kadar kaldılar bilinmez, Baba Terah burada ölür. Ve Abram ilk Tanrısal emri burada alarak güneye, Kenan iline doğru gitmek üzere tekrar yola çıkar.
Kenan iline varırlar. Ne var ki bölge kuraklık ve yokluk içindedir. Hayvanları ile birlikte otlakları izleyerek Mısır’a doğru yollarına devam ederler. Saray güzel bir kadındır ve Abram bu yabancı yerlerde endişelidir. Nitekim, Saray’ın güzelliğini haber alan firavun onu elde etmek ister. Abram çaresizdir ve ölümden kurtulabilmek için kardeş olduklarını söylemek zorunda kalmıştır. Fakat Tanrı firavuna izin vermez. Saray’ın evli bir kadın olduğunu öğrenen firavun çeşitli hediyeler, hayvanlar ve köleler vererek onları bırakır.
Abram Kenan iline malca ve paraca zengin bir insan olarak döner. Hâlâ çocukları olmamaktadır ve saray üzgündür. Aynı üzüntüyü Abramın da çekmesini istemez ve Mısırda kendilerine hediye edilen cariyeleri Hacer’i eş olarak almasını teklif eder. Böylece Abram’ın Hacer’den bir oğlu olur. Adını İsmail, (Allah duyar) koyarlar. Saray bu evliliği kendi istemiş olmasına rağmen, İsmail’in doğumundan sonra Hacer ile arasında kıskançlıktan doğan geçimsizlikler başlar. Bu sıkıntılı günlerde Tanrı Abrama şöyle seslenir, - Ben her şeye gücü yeten Allah’ım. Benim önümde yürü ve kamil ol! Ve sana ahdim olsun; zürriyetin geniş ve soyun milletler olacaktır, ve artık adın Abram değil İbrahim ( Cumhurun babası ) çağırılacaktır. Ve bu ahdin bir alameti olarak her erkek çocuk sünnet olacaktır. Karın Saray’ın adı da bundan sonra Sara (Gülen) çağırılacaktır. Ve sana ondan da bir oğul vereceğim ve ahdim etinizde olacaktır.
İbrahim şaşırır. İkisi de oldukça yaşlanmışlardır, nasıl çocukları olabilir? İsmail ömürlü olsun razıdır. Ve İbrahim, oğlu İsmail ve ailesindeki diğer erkeklerle birlikte aynı gün sünnet olur. Nitekim çok sürmez Sara o yaşlı halinde hamile kalır ve İshak doğar.
Ancak hanımlar arasındaki geçimsizlik sürmektedir ve Sara, cariye Hacer’in oğlu İsmail’in İbrahim’e mirasçı olmasını istemeyerek ana oğlun evden atılmalarını ister. Bu talep İbrahim’e önce zor gelirse de, Tanrının da uygun görmesi üzerine Hacer’i ve İsmail’i evden çıkarıp çölde başka bir yere bırakır. Hacer çölde suyu tükenmiş ve ağlamaklı bir halde iken Rabb’in meleği gelir ve yeri kazarak su bulur. Bundan sonra ana oğul burada yaşarlar. Ve sonra Tanrı, İbrahim’i sınamak üzere oğlu İshak’ı kendisine kurban etmesini bildirir. İbrahim tam bunu yapmak üzere iken de, İshakın yerine kurban edilecek bir koç göndererek kendisini mübarek kılar.
Ve sonra İbrahim çöle giderek bir süre Hacer ve İsmail ile oturur. Bir zaman gelir, Sara ölür. İbrahim onu, Het oğullarından satın aldığı Makpela tarlasındaki bir mağaraya gömer. Ve öldüğünde kendisi de aynı mağaraya gömülür.
Haz. İbrahim’in eşleri ve oğlu İshak ile birlikte gömüldüğü Makpela tarlası, bugün Filistin’in batı Şeria kesiminde ve Kudüs’ün güneybatısında 100.000 nüfuslu bir kenttir. Yani El- Halil ya da diğer adıyla Hebron!
Tarladaki mağaraların çevresinde tarih boyunca bazı ekler yapılmıştır. Makpela tarlası Haz. İbrahim’in ölümünden sonra MÖ. 1800’lerde şehirleşmeye başlamış ve şehir, MS. 635’ de Haz. Ömer döneminde İslam denetimine, 1967 yılındaki Arap İsrail savaşından sonra ise İsrail’in denetimine girmiştir. 1332 yıl süren İslam egemenliği sırasında Makpela mağaraları üzerinde Halil-ül Rahman adıyla bilinen bir cami inşa edilmiştir. 3
***
Neler olup bittiğini pek anlamasak ta, içinde yaşadığımız son yıllarda sık sık duyduğumuz bir haberin bazı kelimelerini çoğumuz hatırlarız.
“ Filistin devlet başkanı falan ve İsrail başbakanı filan...Çatışmalar, Ortadoğu barış görüşmeleri, İntifada...”
Haberin özeti şudur! Haz. İbrahim’in torunları, Sara ile Hacer arasında paylaşılamayan büyük mirası binlerce yıldır hâlâ paylaşamamış, Makpela tarlasının üzerinde hâlâ birbirini öldürmektedir.
Peki nedir bu dört bin yıldır paylaşılamayan büyük miras?
Doğrusu şimdi benim de bilmek istediğim budur. Bulursak belki paylaşabiliriz.
***
Tevrat’ın Haz. İbrahim’i anlattığı bu hayat hikayesine biz Müslümanlar da inanırız, ama bir nokta hariç! İbrahim’in Hacer’le İsmail’i bıraktığı yer Beer Şeba çölü değil, Mekke’dir. Yalnız bir kadın ve küçük bir bebek için biraz uzak bir mesafe ama olsun, biz öyle inanıyoruz. Son Peygamberin Haz. İbrahim’in bedenini mi yoksa fikirlerini mi kastettiği bizim için şimdilik önemli değildir!
Bu hazırlıklardan sonra artık Kabe’ye geçebilir miyim?
“ Kabe, Mekke’de bulunan ve bütün Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri kutsal yapının adıdır. Kuran’a göre Kabe, insanlar için kurulan ilk evdir. Hadislerde bildirildiğine göre, Âdem dünyaya indirildikten ve tövbesi kabul edildikten sonra ibadet etmek üzere Tanrıdan bir yer ister. Kendisine meleklerinki gibi bir mescit yaparak orada ibadet etmesi istenir. Âdem meleklerin de yardımıyla Kabe’yi inşa eder ve Cennetten getirdiği bir taşı da Kabe’nin bir köşesine yerleştirir. Başlangıçta bembeyaz olan bu taş, daha sonraları günahkarların elleri ve kesilen kurban kanları ile simsiyah kesilen Hacer-i Esved’tir. Yine rivayetlere göre, Âdemin ölümünden ve Nuh tufanından sonra göğe çekilip yeri belirsiz hâle gelmiş, sonra Haz. İbrahim’e yeniden yapması emredilmiştir. Haz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından eski ölçülerine uygun olarak yapılan Kabe’nin duvarları biraz yükselince, Nuh tufanından beri Ebu Kubeys dağında durmakta olan Hacer-i Esved tekrar eski yerine konmuştur.
Kabe, yöresel taşlardan yapılmış, planı 12 m./ 10 m. boyutlarında ve 15 m. yüksekliğinde dikdörtgen bir yapıdır. Köşeleri dört ana yöne bakar. Kuzeybatı duvarında, yerden 2 m. yükseklikte bir kapısı vardır. Kapı kullanılacağı zaman, tahta tekerlekli bir merdiven dayanır. Hacer-i Esved, doğu köşesinde, yerden 1,5 m. yüksekte duvara gömülüdür.
Kuzey yönünde, tavaf yapılan taş döşemenin biraz dışında ise, makam-ı İbrahim olarak bilinen ve Haz. İbrahim’in duvar inşaatı sırasında iskele olarak kullandığına inanılan bir taş bulunur. Kabe tarih boyunca birçok kez yıkılmış ve yeniden yapılmıştır. Son olarak 1635 yılında sel suları nedeniyle yıkılmış ve Osmanlı sultanı 4. Murat tarafından mimar Rıdvan ağaya yaptırılmıştır.
Tanrı bu kutsal evi insanlar için güvenli bir toplanma yeri yapmış, yerini Haz. İbrahim’e açıklamış ve gücü yeten her insanın bu evi ziyaret etmesini farz etmiştir.” 4
***
Hangi yıldı unuttum, adını söylemişti ama onu da unuttum, Dede bir gün eski bir dostunu hatırlamış anlatıyordu;
- Hacda birlikte tavaf ediyorduk. Bir ara bana, gel şu Kabe’yi aramızdan kaldır da kim kime secde ediyor bir bak, dedi. Ben de ona, Kabe’yi kaldırmaya benim gücüm yetmez. Ama senin gücün yetiyorsa onu bilmem, dedim.
Çok özel bir konudan bahsettiğini sezmekle birlikte ne anlatmak istediğini o gün anlamamışım. Bana göre gücünün yetmediği, yani bilmediği bir sırdan bahsediyordu ve unuttum gitti.
Uzun yıllar sonra Alevileri anlatan bir kitapta Dedenin sözlerini açıklıyor sandığım şu satırları okuyunca oldukça şaşırdığımı, hâttâ sarsıldığımı söylemeliyim. Sır zannettiğim şey kitaplarda yazılı duruyordu ve başkaları Dedenin yapamadığını yapmışlar, Kabe’yi ortadan kaldırmışlardı.
“ Zâhiri görenler, (Lâ ilâhe illallah) dediğimiz tevhit kelimesinin (Lâ ilâh: Başka ilah yok!) sözcüğünü bilirler, (illallah: Yalnızca Allah var.) sözünün hakiki manasına ise şaşırıp kalırlar. Nesîmî’nin,
( Sofinin ger var ise dilinde zikr-i lâ ilâh
Âşık-ı sâdıkların kalbinde illallah var. ) sözünün sırrına erselerdi, duvara secde etmekten vazgeçer, yönlerini insan gerçeğine dönerlerdi. Bir düşünsenize, insan elinin yaptığı Kabe binasının duvarları ortadan kalkıverse, insanlar birbirlerine secde etmiş olmazlar mı? Sonra biz insanlar da aradan kalksak, ortada hakkın zâtından başka ne kalırdı? ” 1
Peki ama herkesin bildiği ve kitaplara bile geçen bir sırrı Dede bilmez mi? O zaman anladım ki, Dede de biliyor ama başka bir şey anlatmak istiyor. Bir şeylerin sır olduğunu ve kapalı kalması gerektiğini anlatmak istiyor olabilir mi?
Olabilir. Esasen bazı şeylerin kapalı kalması gerektiği, bir çok kültür ve kitapta olduğu gibi yukarıdaki satırların alındığı kitapta da dikkati çeker.
“ Sekahüm sırrını söyleme sakın
Sakla kulum beni saklayem seni
Gevher-i zâtımı açmagıl sakın
Sakla kulum beni saklayem seni.” 2
Yaptıkları iyi mi kötü mü bilmiyorum ama, Dedenin yapamadığını yapıp Kabe’yi kaldırdıkları için Alevileri kıskanmadım desem yalan olur. Fakat daha sonra garip bir öfke içimi sarmaya başladı.
İki insan, ikisi de Müslüman. İki toplum, ikisi de Müslüman. Kabe hakkında konuşuyorlar ve biri diyor ki,
- Kaldıralım!
Diğeri aynı fikirde değil,
- Hayır böyle güzel, yerinde dursun.
Biliyorum çelişki yaşamın kaynağıdır ama, bu kadarı fazla değil mi? Birlikte olmaları gereken Kabe’de bile buluşamayan bir toplumun bireyleri nasıl Müslüman olacak, son din olmakla övündükleri İslam’ı diğer insanlara nasıl anlatacaklar?
Şimdi işin doğrusunu öğrenmek üzere Kabe’ye doğru yola çıkıyorum ve Kabe’nin yolu Haz. İbrahim’den geçiyor.
***
Haz. İbrahim’in Tevrat’taki öyküsü bundan beş bin yıl kadar önce aşağı Mezopotamya’da, Bağdat’ın güney doğusundaki Tel’el Mukayyer’de bulunan eski Ur kentinde başlar.
Ur kentinin yerli halkından olan Terah, henüz bilinmediği söylenen bir nedenle ailesi ve yakınları ile birlikte kenti terk eder ve yukarı Mezopotamya’da Dicle ile Fırat nehirleri arasındaki Belih vadisinde bulunan Harran kentine göç eder. Bu kentin, bugün Türkiye’nin Urfa ili sınırları içinde bulunan Harran kasabası olduğu sanılmaktadır. Terah’ın oğlu Abram da karısı Saray ile birlikte bu kafilenin içindedir.
Abram İbranice’de “yüce baba”, Saray ise “prenses” demektir. İsimleri Tanrı tarafından henüz değiştirilmemiştir ve Saray’ın çocuğu olmamaktadır. Aile Harran’da yerleşir. Ne kadar kaldılar bilinmez, Baba Terah burada ölür. Ve Abram ilk Tanrısal emri burada alarak güneye, Kenan iline doğru gitmek üzere tekrar yola çıkar.
Kenan iline varırlar. Ne var ki bölge kuraklık ve yokluk içindedir. Hayvanları ile birlikte otlakları izleyerek Mısır’a doğru yollarına devam ederler. Saray güzel bir kadındır ve Abram bu yabancı yerlerde endişelidir. Nitekim, Saray’ın güzelliğini haber alan firavun onu elde etmek ister. Abram çaresizdir ve ölümden kurtulabilmek için kardeş olduklarını söylemek zorunda kalmıştır. Fakat Tanrı firavuna izin vermez. Saray’ın evli bir kadın olduğunu öğrenen firavun çeşitli hediyeler, hayvanlar ve köleler vererek onları bırakır.
Abram Kenan iline malca ve paraca zengin bir insan olarak döner. Hâlâ çocukları olmamaktadır ve saray üzgündür. Aynı üzüntüyü Abramın da çekmesini istemez ve Mısırda kendilerine hediye edilen cariyeleri Hacer’i eş olarak almasını teklif eder. Böylece Abram’ın Hacer’den bir oğlu olur. Adını İsmail, (Allah duyar) koyarlar. Saray bu evliliği kendi istemiş olmasına rağmen, İsmail’in doğumundan sonra Hacer ile arasında kıskançlıktan doğan geçimsizlikler başlar. Bu sıkıntılı günlerde Tanrı Abrama şöyle seslenir, - Ben her şeye gücü yeten Allah’ım. Benim önümde yürü ve kamil ol! Ve sana ahdim olsun; zürriyetin geniş ve soyun milletler olacaktır, ve artık adın Abram değil İbrahim ( Cumhurun babası ) çağırılacaktır. Ve bu ahdin bir alameti olarak her erkek çocuk sünnet olacaktır. Karın Saray’ın adı da bundan sonra Sara (Gülen) çağırılacaktır. Ve sana ondan da bir oğul vereceğim ve ahdim etinizde olacaktır.
İbrahim şaşırır. İkisi de oldukça yaşlanmışlardır, nasıl çocukları olabilir? İsmail ömürlü olsun razıdır. Ve İbrahim, oğlu İsmail ve ailesindeki diğer erkeklerle birlikte aynı gün sünnet olur. Nitekim çok sürmez Sara o yaşlı halinde hamile kalır ve İshak doğar.
Ancak hanımlar arasındaki geçimsizlik sürmektedir ve Sara, cariye Hacer’in oğlu İsmail’in İbrahim’e mirasçı olmasını istemeyerek ana oğlun evden atılmalarını ister. Bu talep İbrahim’e önce zor gelirse de, Tanrının da uygun görmesi üzerine Hacer’i ve İsmail’i evden çıkarıp çölde başka bir yere bırakır. Hacer çölde suyu tükenmiş ve ağlamaklı bir halde iken Rabb’in meleği gelir ve yeri kazarak su bulur. Bundan sonra ana oğul burada yaşarlar. Ve sonra Tanrı, İbrahim’i sınamak üzere oğlu İshak’ı kendisine kurban etmesini bildirir. İbrahim tam bunu yapmak üzere iken de, İshakın yerine kurban edilecek bir koç göndererek kendisini mübarek kılar.
Ve sonra İbrahim çöle giderek bir süre Hacer ve İsmail ile oturur. Bir zaman gelir, Sara ölür. İbrahim onu, Het oğullarından satın aldığı Makpela tarlasındaki bir mağaraya gömer. Ve öldüğünde kendisi de aynı mağaraya gömülür.
Haz. İbrahim’in eşleri ve oğlu İshak ile birlikte gömüldüğü Makpela tarlası, bugün Filistin’in batı Şeria kesiminde ve Kudüs’ün güneybatısında 100.000 nüfuslu bir kenttir. Yani El- Halil ya da diğer adıyla Hebron!
Tarladaki mağaraların çevresinde tarih boyunca bazı ekler yapılmıştır. Makpela tarlası Haz. İbrahim’in ölümünden sonra MÖ. 1800’lerde şehirleşmeye başlamış ve şehir, MS. 635’ de Haz. Ömer döneminde İslam denetimine, 1967 yılındaki Arap İsrail savaşından sonra ise İsrail’in denetimine girmiştir. 1332 yıl süren İslam egemenliği sırasında Makpela mağaraları üzerinde Halil-ül Rahman adıyla bilinen bir cami inşa edilmiştir. 3
***
Neler olup bittiğini pek anlamasak ta, içinde yaşadığımız son yıllarda sık sık duyduğumuz bir haberin bazı kelimelerini çoğumuz hatırlarız.
“ Filistin devlet başkanı falan ve İsrail başbakanı filan...Çatışmalar, Ortadoğu barış görüşmeleri, İntifada...”
Haberin özeti şudur! Haz. İbrahim’in torunları, Sara ile Hacer arasında paylaşılamayan büyük mirası binlerce yıldır hâlâ paylaşamamış, Makpela tarlasının üzerinde hâlâ birbirini öldürmektedir.
Peki nedir bu dört bin yıldır paylaşılamayan büyük miras?
Doğrusu şimdi benim de bilmek istediğim budur. Bulursak belki paylaşabiliriz.
***
Tevrat’ın Haz. İbrahim’i anlattığı bu hayat hikayesine biz Müslümanlar da inanırız, ama bir nokta hariç! İbrahim’in Hacer’le İsmail’i bıraktığı yer Beer Şeba çölü değil, Mekke’dir. Yalnız bir kadın ve küçük bir bebek için biraz uzak bir mesafe ama olsun, biz öyle inanıyoruz. Son Peygamberin Haz. İbrahim’in bedenini mi yoksa fikirlerini mi kastettiği bizim için şimdilik önemli değildir!
Bu hazırlıklardan sonra artık Kabe’ye geçebilir miyim?
“ Kabe, Mekke’de bulunan ve bütün Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri kutsal yapının adıdır. Kuran’a göre Kabe, insanlar için kurulan ilk evdir. Hadislerde bildirildiğine göre, Âdem dünyaya indirildikten ve tövbesi kabul edildikten sonra ibadet etmek üzere Tanrıdan bir yer ister. Kendisine meleklerinki gibi bir mescit yaparak orada ibadet etmesi istenir. Âdem meleklerin de yardımıyla Kabe’yi inşa eder ve Cennetten getirdiği bir taşı da Kabe’nin bir köşesine yerleştirir. Başlangıçta bembeyaz olan bu taş, daha sonraları günahkarların elleri ve kesilen kurban kanları ile simsiyah kesilen Hacer-i Esved’tir. Yine rivayetlere göre, Âdemin ölümünden ve Nuh tufanından sonra göğe çekilip yeri belirsiz hâle gelmiş, sonra Haz. İbrahim’e yeniden yapması emredilmiştir. Haz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından eski ölçülerine uygun olarak yapılan Kabe’nin duvarları biraz yükselince, Nuh tufanından beri Ebu Kubeys dağında durmakta olan Hacer-i Esved tekrar eski yerine konmuştur.
Kabe, yöresel taşlardan yapılmış, planı 12 m./ 10 m. boyutlarında ve 15 m. yüksekliğinde dikdörtgen bir yapıdır. Köşeleri dört ana yöne bakar. Kuzeybatı duvarında, yerden 2 m. yükseklikte bir kapısı vardır. Kapı kullanılacağı zaman, tahta tekerlekli bir merdiven dayanır. Hacer-i Esved, doğu köşesinde, yerden 1,5 m. yüksekte duvara gömülüdür.
Kuzey yönünde, tavaf yapılan taş döşemenin biraz dışında ise, makam-ı İbrahim olarak bilinen ve Haz. İbrahim’in duvar inşaatı sırasında iskele olarak kullandığına inanılan bir taş bulunur. Kabe tarih boyunca birçok kez yıkılmış ve yeniden yapılmıştır. Son olarak 1635 yılında sel suları nedeniyle yıkılmış ve Osmanlı sultanı 4. Murat tarafından mimar Rıdvan ağaya yaptırılmıştır.
Tanrı bu kutsal evi insanlar için güvenli bir toplanma yeri yapmış, yerini Haz. İbrahim’e açıklamış ve gücü yeten her insanın bu evi ziyaret etmesini farz etmiştir.” 4
***