b.alina
11.10.2006, 00:43
Yoksullaşma, tek başına kullanıldığında soyut kalabiliyor. Ya da herkes, dönemin alışkanlıkları gereği kendi açısından değerlendirebiliyor. Hastane köşelerinde yaşadıklarımız, kapıya dayanan ev sahipleri ya da çocuğumuzun okulundan sürekli artan miktarlarda istenen paralar yaşadığımız gerçeklerdir. Bu sorunlardan en azından biri, yaşamımızı daraltmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasasında, devletin sosyal olduğundan bahsedilir. Bunun anlamı; halkın barınma, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi ihtiyaçlarının devlet tarafından görev olarak algılanması, ücretsiz ve yeteri kalitede karşılanmasıdır. Bizde ise fiyatların fahişliğine rağmen düzgün bir hizmet görmek neredeyse imkansızdır.
Hastane kapısı ölüm kapısı:
Sağlığa ayrılan bütçe; 1983'te bütçenin sadece %3'ü düzeyinde iken bu, 1998'de %2'ye kadar gerilemiştir. Sonucu mu? Bir örnek; Samatya SSK Hastanesi! Bir doktor, günde en az 300 kişiyi muayene ediyor. Hastaya ayırdığı sürenin 2 dakikayı aşması mümkün değil. Bu elbette ki doktorun suçu değil. Yetişmiş personel eksikliği, ekipmanların durumu, bütçeden kerhen ayrılan paylar, hastaneleri ölüm evlerine çevirmiştir. Tüm bunlara rağmen sağlık hizmetleri her geçen gün daha da pahalı hale gelmektedir. 2000 yılının Mayıs ayına göre; 1994'ten bu yana, son altı yıllık süreçte ilaç fiyatları %2450, hastane hizmetleri %4305 ve tıbbi hizmetler %4378 düzeyinde artış göstermiştir. Muayene olmak bir dert, sonrasında ilaç alabilmek, tedavi olmak ise bir zulüm haline gelmiştir. Gazetelerde, hastanede rehin kalan insan haberlerinden geçilmiyor. Özellikle 1980 sonrasında gelişen bir saldırıdır bu. Sosyal güvenliğin son bir yılda çıkarılan yasalarla tasfiyesine başlanmasıyla birlikte bu sayı daha da artacaktır.
Emekçi çocuklarına okumak yasak:
Sağlık da böyle, eğitim de farklı mı? Milli Eğitim Bakanlığı, Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) ve üniversitelerin tüm bütçelerinin toplamı, bütçenin 1983'de % 15.2'si düzeyinde iken 1998'de %11'e kadar gerilemiştir. MEB'in gerici, faşist içeriği, kurumlaşması bir yana halkın en önemli ihtiyaçlarından birine ayrılan pay komik düzeydedir. Çoğu okulda dersler boş geçmekte ya da branşdışı öğretmenler tarafından yürütülmektedir. Bununla birlikte okulların yakacak, araç-gereç gibi ihtiyaçları yardım adı altında velilerden karşılanmaktadır. Artık her okul kayıt sırasında fahiş bedeller istemektedir. Fakültelerin ihtiyaçlarına ayrılacağı bahanesiyle toplanmaya başlayan harçlarla birlikte, bugün üniversiteler paralı hale gelmiştir. Toplanan paraların ise nereye gittiği malumdur. Öte yandan fiyat artışları hiç durmamıştır. 1994 yılı temel alındığında; 2000 yılının Mayıs ayına göre eğitim hizmetleri % 3496, eğitim araçları ise %3340 daha pahalı hale gelmiştir. Artık paranız varsa çocuğunuzu okutabilir, paranız varsa dershaneye gönderebilir ve hala para kalmışsa üniversitede okutabilirsiniz!
Yaşam her geçen gün pahalılaşıyor:
Fiyat artışları her alanda çok yüksektir. İşsizlik oranının %20'lere ve hatta daha yükseklere çıktığı bir ülkede yine 1994 yılını temel alarak 2000 yılının Mayıs ayına göre şu saptamaları yapmak mümkündür. Gıda fiyatları %2563, kiralar %3783, ulaşım %3434 ve elektrik, gaz ve diğer yakıtların fiyatları ise %2688 oranında artmıştır. İstanbul'u düşünün; bir otobüs bileti 300 bin liradır. Bu, üç tane ekmek yapar. Bu kadar para ödememize rağmen bilmem ne tarihinden kalma otobüslerle, sağlıksız koşullarda ve sıkış tıkış yolculuk yapmaktayız. Her gün ufalan, avuç içi kadar kalan ekmeğin fiyatı ortadadır. Belki asıl sorun, barınma meselesidir. Hiçbir üretime dayanmayan, insanlardan haraç almaya dönen kiralar, özellikle büyük şehirlerde yaşayanları sağlıksız mekanlarda, hatta sokaklarda yaşamaya itmektedir. Amerika gibi ülkelerde görmeye alıştığımız karton kutulardan yaptıkları 'ev'lerinde yaşayan insanlar, bizim de hayatımıza girmiştir. Her köşe başında, her üst geçitte bir dilenciye rastlamak mümkün. Her geçen gün çöplerden beslenen insan sayısı artmaktadır.
Enflasyon düşecek yalanlarıyla, cebimize giren paralar pula çevrilmektedir. Bugün yaşadıklarımız ölmekten beterdir. Gerçi ölmek de hiç ucuz değil artık. Mezar fiyatları, mezarlığın bulunduğu semt ve manzarasına göre değişmektedir. Yani orada da sınıf ayrımı devam ediyor.
'Milletin efendileri'zor durumda:
Buraya kadar yazdıklarımız daha çok kentlerde yaşayan insanlarımızın durumunu anlatıyordu. Bir de köylülerimiz var, hani milletin efendileri ! Tarımda -1996 rakamlarıyla- 6 milyon 257 bini erkek, 5 milyon 548 bini kadın olmak üzere toplam 11 milyon 800 bin dolayında insan çalışmaktadır. Erkeklerin 2 milyon 856 bini, kadınların 5 milyon 300 bini olmak üzere toplam 8 milyon 155 bin civarında kişi ücretsiz aile işçisi konumundadır. Yani babasının, abisinin, kocasının yanında para almadan çalışmaktadır. Mevsimlik çalışan sayısı ise 21 milyonun üzerindedir. Bunun yaklaşık 120 bini 12 yaşın altındaki çocuklardır. Bu insanlar, -her ne kadar bilinçli devlet politikalarıyla üretim baltalansa da GSMH'nin %20'ye yakınını yaratmaktadırlar. Çiftçinin eline geçen para, Nisan 2000 itibariyle ve devletin resmi kurumu Devlet İstatistik Kurumu (DİE)'nin rakamlarına göre son bir yılda sebzede %4.2, tarla ürünlerinde %38.3 artmıştır. Zaman zaman %100'lere fırlayan enflasyon düşünüldüğünde köylülerimiz de açlığa itilmektedir. Ürün fiyatları yeni açıklandı. Devletin, buğdayın kilosuna verdiği fiyat 102 bin liradır. Oysa ki buğdayın kilo başına maliyeti 120 bin lirayı bulmaktadır. Bir de buna toprak ağalarının el koyduklarını ekleyin! Sonra varın siz düşünün...
Bir avuç mutlu azınlık için çalışıyoruz:
Türkiye halkları, işçisi ve köylüsü ile mutlu bir azınlık için çalışmaktadır. Kendisi üretmekte, ancak insanca yaşama hakkı tanınmamaktadır. Ülkenin bütçesi rantiyerlere, politikacıların kendileri dost ve ahbaplarına, yerli ve yabancı parababalarına peşkeş çekilmekte, Cavit Çağlar gibi adamlar milyarlarca doları bir kalemde iç edebilmektedir. Deyim yerindeyse bal kovanlarını yapanlar aç gezmekte, bal tutanlar ise parmağını yalamaktadır. Savunma harcamaları adı altında silah alımlarında Türkiye şampiyonluğa koşmaktadır! Kamu emekçisine üç kuruşu çok görenler, futbol takımlarına 22 trilyonluk hibelerde bulunmayı düşünmektedir.İşsizlik, pahalılık, yoksulluk, özelleştirmeler yaşamımızı elimizden alıyor. Hastane kuyruklarında ölüyor, kuru ekmeği almakta zorlanıyor, çocuklarımızı küçük yaşta okuldan alıp çalıştırıyor ve sokaklarda yatmaya zorlanıyoruz. Yaşamın hücreleştirilmesi tam da bu işte!
Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasasında, devletin sosyal olduğundan bahsedilir. Bunun anlamı; halkın barınma, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi ihtiyaçlarının devlet tarafından görev olarak algılanması, ücretsiz ve yeteri kalitede karşılanmasıdır. Bizde ise fiyatların fahişliğine rağmen düzgün bir hizmet görmek neredeyse imkansızdır.
Hastane kapısı ölüm kapısı:
Sağlığa ayrılan bütçe; 1983'te bütçenin sadece %3'ü düzeyinde iken bu, 1998'de %2'ye kadar gerilemiştir. Sonucu mu? Bir örnek; Samatya SSK Hastanesi! Bir doktor, günde en az 300 kişiyi muayene ediyor. Hastaya ayırdığı sürenin 2 dakikayı aşması mümkün değil. Bu elbette ki doktorun suçu değil. Yetişmiş personel eksikliği, ekipmanların durumu, bütçeden kerhen ayrılan paylar, hastaneleri ölüm evlerine çevirmiştir. Tüm bunlara rağmen sağlık hizmetleri her geçen gün daha da pahalı hale gelmektedir. 2000 yılının Mayıs ayına göre; 1994'ten bu yana, son altı yıllık süreçte ilaç fiyatları %2450, hastane hizmetleri %4305 ve tıbbi hizmetler %4378 düzeyinde artış göstermiştir. Muayene olmak bir dert, sonrasında ilaç alabilmek, tedavi olmak ise bir zulüm haline gelmiştir. Gazetelerde, hastanede rehin kalan insan haberlerinden geçilmiyor. Özellikle 1980 sonrasında gelişen bir saldırıdır bu. Sosyal güvenliğin son bir yılda çıkarılan yasalarla tasfiyesine başlanmasıyla birlikte bu sayı daha da artacaktır.
Emekçi çocuklarına okumak yasak:
Sağlık da böyle, eğitim de farklı mı? Milli Eğitim Bakanlığı, Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) ve üniversitelerin tüm bütçelerinin toplamı, bütçenin 1983'de % 15.2'si düzeyinde iken 1998'de %11'e kadar gerilemiştir. MEB'in gerici, faşist içeriği, kurumlaşması bir yana halkın en önemli ihtiyaçlarından birine ayrılan pay komik düzeydedir. Çoğu okulda dersler boş geçmekte ya da branşdışı öğretmenler tarafından yürütülmektedir. Bununla birlikte okulların yakacak, araç-gereç gibi ihtiyaçları yardım adı altında velilerden karşılanmaktadır. Artık her okul kayıt sırasında fahiş bedeller istemektedir. Fakültelerin ihtiyaçlarına ayrılacağı bahanesiyle toplanmaya başlayan harçlarla birlikte, bugün üniversiteler paralı hale gelmiştir. Toplanan paraların ise nereye gittiği malumdur. Öte yandan fiyat artışları hiç durmamıştır. 1994 yılı temel alındığında; 2000 yılının Mayıs ayına göre eğitim hizmetleri % 3496, eğitim araçları ise %3340 daha pahalı hale gelmiştir. Artık paranız varsa çocuğunuzu okutabilir, paranız varsa dershaneye gönderebilir ve hala para kalmışsa üniversitede okutabilirsiniz!
Yaşam her geçen gün pahalılaşıyor:
Fiyat artışları her alanda çok yüksektir. İşsizlik oranının %20'lere ve hatta daha yükseklere çıktığı bir ülkede yine 1994 yılını temel alarak 2000 yılının Mayıs ayına göre şu saptamaları yapmak mümkündür. Gıda fiyatları %2563, kiralar %3783, ulaşım %3434 ve elektrik, gaz ve diğer yakıtların fiyatları ise %2688 oranında artmıştır. İstanbul'u düşünün; bir otobüs bileti 300 bin liradır. Bu, üç tane ekmek yapar. Bu kadar para ödememize rağmen bilmem ne tarihinden kalma otobüslerle, sağlıksız koşullarda ve sıkış tıkış yolculuk yapmaktayız. Her gün ufalan, avuç içi kadar kalan ekmeğin fiyatı ortadadır. Belki asıl sorun, barınma meselesidir. Hiçbir üretime dayanmayan, insanlardan haraç almaya dönen kiralar, özellikle büyük şehirlerde yaşayanları sağlıksız mekanlarda, hatta sokaklarda yaşamaya itmektedir. Amerika gibi ülkelerde görmeye alıştığımız karton kutulardan yaptıkları 'ev'lerinde yaşayan insanlar, bizim de hayatımıza girmiştir. Her köşe başında, her üst geçitte bir dilenciye rastlamak mümkün. Her geçen gün çöplerden beslenen insan sayısı artmaktadır.
Enflasyon düşecek yalanlarıyla, cebimize giren paralar pula çevrilmektedir. Bugün yaşadıklarımız ölmekten beterdir. Gerçi ölmek de hiç ucuz değil artık. Mezar fiyatları, mezarlığın bulunduğu semt ve manzarasına göre değişmektedir. Yani orada da sınıf ayrımı devam ediyor.
'Milletin efendileri'zor durumda:
Buraya kadar yazdıklarımız daha çok kentlerde yaşayan insanlarımızın durumunu anlatıyordu. Bir de köylülerimiz var, hani milletin efendileri ! Tarımda -1996 rakamlarıyla- 6 milyon 257 bini erkek, 5 milyon 548 bini kadın olmak üzere toplam 11 milyon 800 bin dolayında insan çalışmaktadır. Erkeklerin 2 milyon 856 bini, kadınların 5 milyon 300 bini olmak üzere toplam 8 milyon 155 bin civarında kişi ücretsiz aile işçisi konumundadır. Yani babasının, abisinin, kocasının yanında para almadan çalışmaktadır. Mevsimlik çalışan sayısı ise 21 milyonun üzerindedir. Bunun yaklaşık 120 bini 12 yaşın altındaki çocuklardır. Bu insanlar, -her ne kadar bilinçli devlet politikalarıyla üretim baltalansa da GSMH'nin %20'ye yakınını yaratmaktadırlar. Çiftçinin eline geçen para, Nisan 2000 itibariyle ve devletin resmi kurumu Devlet İstatistik Kurumu (DİE)'nin rakamlarına göre son bir yılda sebzede %4.2, tarla ürünlerinde %38.3 artmıştır. Zaman zaman %100'lere fırlayan enflasyon düşünüldüğünde köylülerimiz de açlığa itilmektedir. Ürün fiyatları yeni açıklandı. Devletin, buğdayın kilosuna verdiği fiyat 102 bin liradır. Oysa ki buğdayın kilo başına maliyeti 120 bin lirayı bulmaktadır. Bir de buna toprak ağalarının el koyduklarını ekleyin! Sonra varın siz düşünün...
Bir avuç mutlu azınlık için çalışıyoruz:
Türkiye halkları, işçisi ve köylüsü ile mutlu bir azınlık için çalışmaktadır. Kendisi üretmekte, ancak insanca yaşama hakkı tanınmamaktadır. Ülkenin bütçesi rantiyerlere, politikacıların kendileri dost ve ahbaplarına, yerli ve yabancı parababalarına peşkeş çekilmekte, Cavit Çağlar gibi adamlar milyarlarca doları bir kalemde iç edebilmektedir. Deyim yerindeyse bal kovanlarını yapanlar aç gezmekte, bal tutanlar ise parmağını yalamaktadır. Savunma harcamaları adı altında silah alımlarında Türkiye şampiyonluğa koşmaktadır! Kamu emekçisine üç kuruşu çok görenler, futbol takımlarına 22 trilyonluk hibelerde bulunmayı düşünmektedir.İşsizlik, pahalılık, yoksulluk, özelleştirmeler yaşamımızı elimizden alıyor. Hastane kuyruklarında ölüyor, kuru ekmeği almakta zorlanıyor, çocuklarımızı küçük yaşta okuldan alıp çalıştırıyor ve sokaklarda yatmaya zorlanıyoruz. Yaşamın hücreleştirilmesi tam da bu işte!