Hüseyin Kaplan
14.10.2006, 13:41
Bakıp da görmediğimiz Alevilik
Geride bıraktığımız 25-30 yıllık geçmişe baktığımızda Alevi - Sünni gerginliğinin, Türkiye'nin sancılı sorunlarından biri olduğu kuşku götürmez. Teolojik ve tarihsel sebepleri çok daha derinlere gitmekle birlikte, Aleviliği aşağılar türden kaba algılamalar artık geride kaldı.
Alevi - Sünni çatışmasını temel alan siyaset yapma dönemi sona erdi çünkü. Aleviler de özellikle son on yıldır kendilerini doğrudan ifade etme araçları edindiler. Adında "Alevi" ve "Bektaşi" geçen dernek ve vakıf, kitap, dergi, radyo, televizyon ve cem evi sayılarındaki, patlama sayılabilecek artış, yüzyıllardır gizlilik içinde yaşayan bir inanç siteminin kapalı dünyasını gözler önüne serdi.
Böylece, Türkiye'de yaşayan ve gerçek sayıları tam olarak bilinmediği halde, kimine göre 5, kimine göre de 30 milyonluk Alevi nüfusun homojen değil çoğulcu ve çeşitli bir yapıya sahip olduğu ortaya çıktı. Bir başka deyişle, Alevilerin tamamının aynı şeyi düşünüp istemediği, farklı siyasi görüş, tutum ve davranışları savunduğu, dahası birden fazla Alevilik tanımıyla bölündüğü anlaşıldı.
Bütün bunlara rağmen, devletin geleneksel tutumunda son birkaç yıl boyunca gözlemlenen yumuşama ve yakınlaşmayla birlikte değerlendirdiğimizde, tarihinin bu en parlak ve en açık dönemini yaşayan Alevilik, bugün, yakıcı biçimde hissedilen bir gelecek endişesiyle yüz yüze. Günümüz Aleviliğinin sorunlarının tartışıldığı bir e-mail grubuna İsveç'ten yazan bir Alevi yurttaşın şu sorusu, Alevi inanç önderlerine, kendisini Alevilerin temsilcisi sayan kuruluşlara ve özellikle de devlete apaçık bir uyarı:
"Babam Alevilik İslamdır, hatta hakiki Müslüman biziz diyor. Ben, Alevilik kendi başına bir inançtır, fakat İslamdan da etkilenmiştir diyorum. Oğlum da Alevilik yalnızca bir felsefe, bir yaşam biçimidir diyor. Ne yapacağız şimdi?"
Bu yazı dizisi boyunca, bir yandan dünyadaki son çeyrek yüzyıllık gelişme ve değişmelerden payına düşeni alan Aleviliğin ne olduğunu öğrenmeye çalışırken, aynı zamanda bugün geldiği durumu ve geleceğini anlamaya çalışacağız.
Son 10 yılda yaşanan "ilk"ler
. Devletin en üst kadrosu, cumhurbaşkanı, başbakan ve başbakan
yardımcısı, Alevi inanç önderleriyle birlikte katıldığı Hacı Bektaş şenliklerinde Aleviliği övdü.
. Cumhuriyet tarihinde ilk defa, 2005 martında Ankara'da, "Alevi
kimliğinin tanınması ve yurttaşlık hukukunun gelişmesi için Alevilerin sorunlarının tartışılması ve geleceğe yönelik hareket noktalarının belirlenmesi amacıyla" düzenlenen I. Alevi Konferansı'na, yurtiçinden ve yurtdışından 450 Alevi-Bektaşi kuruluşu katıldı.
. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2002'de verdiği "Türkiye'de
bir derneğin adında 'Alevi' sözü geçemez" kararının bozuldu. Adında Alevi - Bektaşi sözü geçen dernek ve vakıf sayısı, düzenli olarak artıyor.
. Yakın döneme kadar, sadece köylerde veya kentlerdeki büyük
evlerde ve gizli olarak yapılan cem törenleri, son yıllarda sayısı hızla artan cem evlerinde düzenleniyor. Cem törenlerine eskiden katılması yasak olan Sünniler ve hatta yabancılar da alınıyor. Dahası, bu ayinler, alışılanın aksine, büyük gazete ve televizyon kanallarında diziler halinde yayımlanıyor, haber programlarına konu oluyor.
. Okullardaki "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" dersinde gelecek yıl
Aleviliğin de okutulması planlanıyor.
Bir Alevi gerçeği: Çok parça, çok ses, çok renk
En genel haliyle "Hz. Ali'yi sevmek ve saymak" anlamına gelen Alevilik, dinsel, siyasal, toplumsal duruş ve hatta yöresel tutum alışlara göre farklılaşan şekillerde tanımlanıyor. Günümüz Aleviliği, yurtiçi ve yurtdışında kurulu, temel olarak dört ana çizgide toparlanabilecek 500'den fazla dernek ve vakıfta örgütlenmiş durumda. Her bir çizginin Alevilerin gerçek temsilcisinin kendisi olduğu öne sürmesi, temsilde sorun yaratıyor.
. CEM (Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi) Vakfı: Aleviliği, İslam'ın
Türk kavimlerince yorumu olarak tanımlayıp belirgin siyasi tavır almıyor. Ilımlı tutumu, büyük kentlerde yoğunlaşmış ve kentlileşmiş Alevilerce benimseniyor.
. Geleneksel dergâh örgütlenmesinin uzantısı olan ve Alevi
aydınlarının önderliğinde gelişen yaklaşım ise, tarihsel konumu itibariyle İslam içinde gördüğü Aleviliğin, toplumsal ve siyasal rolünü göz ardı etmeden, hak mücadelesinde daha aktif olmayı ve Türkiye'nin iç dinamiklerini değerlendirmeyi savunuyor.
. Ehlibeyt sevgisi, İmam Cafer-i Sadık ve on iki imamdan hareketle
Aleviliği Şiilikle bir tutan anlayış. Fermani Altun'un başkanlığını yürüttüğü Dünya Ehlibeyt Vakfı tarafından savunulan ve Çorum, İstanbul, İzmir gibi kentlerde nisbeten az sayıda yandaş bulan bu görüş, diğer kesimlerce ağır biçimde eleştiriliyor.
. Avrupa'ya göçmüş Aleviler arasında 1980 sonrasında ortaya çıkıp,
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu çevresince dillendirilen ve bugün Türkiye'de de taraftar bulan görüş ise, Aleviliğin dinsel yönünden çok siyasal yönünü öne çıkarıyor. Aleviliğin bir his olduğunu kabul eden bu kesim, "Aleviliğin, özü itibariyle genel bir tanıma hapsedilemeyeceğini, 'Ben Aleviyim' diyen herkesin Alevi sayılacağını" savunuyor. Çeşitli sol siyasi hareketlerden gelen genç Alevilerin başlattığı bu indirgemeci tutum, "Alevilik İslam dışı, ayrı bir dindir", "Alevilik bir kültür, felsefe ve yaşam biçimidir" türünden açıklamalarla, dindar Alevilerin tepkisini çekiyor.
Alevilik Nasıl Doğdu?
İslam'da Şiî - Sünni bölünmesi
Alevilik, İslam içinde doğup zaman içinde çeşitli kaynaklardan beslenerek günümüze ulaşmış bir inanç sistemidir. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra ilk önce Hz. Ali'ye (600-661) verilmemesi, İslam içinde baş gösterecek ilk ve en derin bölünmenin başlangıcını oluşturur.
Hilafetin Ali'nin hakkı olduğunu savunanlara (Şî'at Ali-> Şiî) "Ali Yanlıları" adı verilir. Hz. Ali'nin halifeliği sırasında bir Haricî tarafından (661) öldürülmesiyle bölünme kesinleşir. Ali Yanlıları için artık imamet dönemi başlamıştır. Hz. Ali'nin oğullarından Hz. Hasan'ın, karısı tarafından zehirlenmesi ardından imamet makamına Hz. Hüseyin geçer. Hz. Hüseyin ve Hz. Ali'nin torunları ile 72 masum Ali Yanlısı'nın, Hz. Muhammed'in kayınbiraderi, Emevi hükümdarı Muaviye'nin oğlu, Yezid'in askerlerince katledildiği Kerbela Faciası'nın (680) ardından ise İslam dünyası Şiiler ve Sünniler olarak ikiye bölünür.
Aradan yüzyıllar geçmesine karşın izleri asla silinmeyen Kerbela Faciası'nda, Yezid'e boyun eğmeyen Hz. Hüseyin, zalimlere başkaldırı simgesi olarak kabul edilir.
Alevilik inancı, İslam tarihinde Hz. Ali'ye yapılan bu haksızlığa dayanır ve "Hak-Muhammed-Ali" üçlemesinde görüldüğü gibi, diğer üç halifeyi tanımamakla birlikte Şiilikten de ayrılır.
Osmanlı'da Alevilik
İslam hukukunda temel başvuru kaynağı Kuran, onun herhangi bir konuda hüküm bildirmediği durumlarda ise ikinci kaynak hadistir (Hz.
Muhammed'in söz ve davranışları). Sorun bu iki kaynakla da çözülmediğinde icmâ-i ümmet, yani din ulularının görüşleri geçerlidir.
Bu kurum da işe yaramadığında Sünnilik kıyas, Şiilik ise rey-i ictihad yoluna, yani akıl yoluna başvurur. Sünnilikte içtihat yolu kapalıdır.
Şiilikte ise, aklın yolundan gidilmesini hayata geçiren 6. İmam Cafer-i Sâdık'tır (699-765).
Türklerin farklı yollardan İslam'ı kabulü, 8. yüzyıla denk geldi. Orta Asya'dan batıya doğru uzun yıllara yayılı dalgalar halinde göçleri sırasında, çeşitli inanışlardan da etkilendiler. Anadolu'ya gelen Türkler, Şii - Sünni karışıktı. Sünni olmayanlar, kendilerini "Caferi mezhebinden, Hak - Muhammed- Ali yolundanız" sözüyle tanımlıyordu. Bu tutum alışta, İmam Cafer-i Sadık yolundan geden Hacı Bektaş Veli'nin (1210 - 1271) büyük etkisi olmuştu.
Anadolu'da, Anadolu Selçuklu tarihi boyunca ve Osmanlı'nın ilk dönemine kadar, her iki kesim arasında, inanış temelinde bir sürtüşme yoktu.
Fatih'in ani ölümünün ardından hükümdarlık hakkı büyük oğlu Şehzade Cem'indir. Ancak, II. Bayezid, ağabeyine bu fırsatı tanımaz.
Kendilerinden bildikleri Şehzade Cem'in sultanlığını destekleyen Alevilerle Yeniçerilerin bir kısmının ayaklanmasını Sünni güçlerin desteğiyle bastıran II. Bayezid tahta çıkar. Bu olayın ardından, Osmanlı tercihi Sünnilikten yana yaptı. Alevilik için zor günler başladı.
Özellikle Yavuz Sultan Selim'in İran seferi öncesinde Anadolu'da gerçekleştirdiği kıyımdan kurtulan Aleviler, ülkenin en ücra köşelerine, dağlara kaçtı. Aleviler, ancak gizlenerek hayatta kalabildi. Zaman bazı yaraları sarsa da, Alevilikte gizlilik, bir yaşama biçimi olarak yüzyıllar boyunca sürdü.
Kaynak: Akşam Gazetesi 23.Mayıs.2005
Geride bıraktığımız 25-30 yıllık geçmişe baktığımızda Alevi - Sünni gerginliğinin, Türkiye'nin sancılı sorunlarından biri olduğu kuşku götürmez. Teolojik ve tarihsel sebepleri çok daha derinlere gitmekle birlikte, Aleviliği aşağılar türden kaba algılamalar artık geride kaldı.
Alevi - Sünni çatışmasını temel alan siyaset yapma dönemi sona erdi çünkü. Aleviler de özellikle son on yıldır kendilerini doğrudan ifade etme araçları edindiler. Adında "Alevi" ve "Bektaşi" geçen dernek ve vakıf, kitap, dergi, radyo, televizyon ve cem evi sayılarındaki, patlama sayılabilecek artış, yüzyıllardır gizlilik içinde yaşayan bir inanç siteminin kapalı dünyasını gözler önüne serdi.
Böylece, Türkiye'de yaşayan ve gerçek sayıları tam olarak bilinmediği halde, kimine göre 5, kimine göre de 30 milyonluk Alevi nüfusun homojen değil çoğulcu ve çeşitli bir yapıya sahip olduğu ortaya çıktı. Bir başka deyişle, Alevilerin tamamının aynı şeyi düşünüp istemediği, farklı siyasi görüş, tutum ve davranışları savunduğu, dahası birden fazla Alevilik tanımıyla bölündüğü anlaşıldı.
Bütün bunlara rağmen, devletin geleneksel tutumunda son birkaç yıl boyunca gözlemlenen yumuşama ve yakınlaşmayla birlikte değerlendirdiğimizde, tarihinin bu en parlak ve en açık dönemini yaşayan Alevilik, bugün, yakıcı biçimde hissedilen bir gelecek endişesiyle yüz yüze. Günümüz Aleviliğinin sorunlarının tartışıldığı bir e-mail grubuna İsveç'ten yazan bir Alevi yurttaşın şu sorusu, Alevi inanç önderlerine, kendisini Alevilerin temsilcisi sayan kuruluşlara ve özellikle de devlete apaçık bir uyarı:
"Babam Alevilik İslamdır, hatta hakiki Müslüman biziz diyor. Ben, Alevilik kendi başına bir inançtır, fakat İslamdan da etkilenmiştir diyorum. Oğlum da Alevilik yalnızca bir felsefe, bir yaşam biçimidir diyor. Ne yapacağız şimdi?"
Bu yazı dizisi boyunca, bir yandan dünyadaki son çeyrek yüzyıllık gelişme ve değişmelerden payına düşeni alan Aleviliğin ne olduğunu öğrenmeye çalışırken, aynı zamanda bugün geldiği durumu ve geleceğini anlamaya çalışacağız.
Son 10 yılda yaşanan "ilk"ler
. Devletin en üst kadrosu, cumhurbaşkanı, başbakan ve başbakan
yardımcısı, Alevi inanç önderleriyle birlikte katıldığı Hacı Bektaş şenliklerinde Aleviliği övdü.
. Cumhuriyet tarihinde ilk defa, 2005 martında Ankara'da, "Alevi
kimliğinin tanınması ve yurttaşlık hukukunun gelişmesi için Alevilerin sorunlarının tartışılması ve geleceğe yönelik hareket noktalarının belirlenmesi amacıyla" düzenlenen I. Alevi Konferansı'na, yurtiçinden ve yurtdışından 450 Alevi-Bektaşi kuruluşu katıldı.
. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2002'de verdiği "Türkiye'de
bir derneğin adında 'Alevi' sözü geçemez" kararının bozuldu. Adında Alevi - Bektaşi sözü geçen dernek ve vakıf sayısı, düzenli olarak artıyor.
. Yakın döneme kadar, sadece köylerde veya kentlerdeki büyük
evlerde ve gizli olarak yapılan cem törenleri, son yıllarda sayısı hızla artan cem evlerinde düzenleniyor. Cem törenlerine eskiden katılması yasak olan Sünniler ve hatta yabancılar da alınıyor. Dahası, bu ayinler, alışılanın aksine, büyük gazete ve televizyon kanallarında diziler halinde yayımlanıyor, haber programlarına konu oluyor.
. Okullardaki "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" dersinde gelecek yıl
Aleviliğin de okutulması planlanıyor.
Bir Alevi gerçeği: Çok parça, çok ses, çok renk
En genel haliyle "Hz. Ali'yi sevmek ve saymak" anlamına gelen Alevilik, dinsel, siyasal, toplumsal duruş ve hatta yöresel tutum alışlara göre farklılaşan şekillerde tanımlanıyor. Günümüz Aleviliği, yurtiçi ve yurtdışında kurulu, temel olarak dört ana çizgide toparlanabilecek 500'den fazla dernek ve vakıfta örgütlenmiş durumda. Her bir çizginin Alevilerin gerçek temsilcisinin kendisi olduğu öne sürmesi, temsilde sorun yaratıyor.
. CEM (Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi) Vakfı: Aleviliği, İslam'ın
Türk kavimlerince yorumu olarak tanımlayıp belirgin siyasi tavır almıyor. Ilımlı tutumu, büyük kentlerde yoğunlaşmış ve kentlileşmiş Alevilerce benimseniyor.
. Geleneksel dergâh örgütlenmesinin uzantısı olan ve Alevi
aydınlarının önderliğinde gelişen yaklaşım ise, tarihsel konumu itibariyle İslam içinde gördüğü Aleviliğin, toplumsal ve siyasal rolünü göz ardı etmeden, hak mücadelesinde daha aktif olmayı ve Türkiye'nin iç dinamiklerini değerlendirmeyi savunuyor.
. Ehlibeyt sevgisi, İmam Cafer-i Sadık ve on iki imamdan hareketle
Aleviliği Şiilikle bir tutan anlayış. Fermani Altun'un başkanlığını yürüttüğü Dünya Ehlibeyt Vakfı tarafından savunulan ve Çorum, İstanbul, İzmir gibi kentlerde nisbeten az sayıda yandaş bulan bu görüş, diğer kesimlerce ağır biçimde eleştiriliyor.
. Avrupa'ya göçmüş Aleviler arasında 1980 sonrasında ortaya çıkıp,
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu çevresince dillendirilen ve bugün Türkiye'de de taraftar bulan görüş ise, Aleviliğin dinsel yönünden çok siyasal yönünü öne çıkarıyor. Aleviliğin bir his olduğunu kabul eden bu kesim, "Aleviliğin, özü itibariyle genel bir tanıma hapsedilemeyeceğini, 'Ben Aleviyim' diyen herkesin Alevi sayılacağını" savunuyor. Çeşitli sol siyasi hareketlerden gelen genç Alevilerin başlattığı bu indirgemeci tutum, "Alevilik İslam dışı, ayrı bir dindir", "Alevilik bir kültür, felsefe ve yaşam biçimidir" türünden açıklamalarla, dindar Alevilerin tepkisini çekiyor.
Alevilik Nasıl Doğdu?
İslam'da Şiî - Sünni bölünmesi
Alevilik, İslam içinde doğup zaman içinde çeşitli kaynaklardan beslenerek günümüze ulaşmış bir inanç sistemidir. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra ilk önce Hz. Ali'ye (600-661) verilmemesi, İslam içinde baş gösterecek ilk ve en derin bölünmenin başlangıcını oluşturur.
Hilafetin Ali'nin hakkı olduğunu savunanlara (Şî'at Ali-> Şiî) "Ali Yanlıları" adı verilir. Hz. Ali'nin halifeliği sırasında bir Haricî tarafından (661) öldürülmesiyle bölünme kesinleşir. Ali Yanlıları için artık imamet dönemi başlamıştır. Hz. Ali'nin oğullarından Hz. Hasan'ın, karısı tarafından zehirlenmesi ardından imamet makamına Hz. Hüseyin geçer. Hz. Hüseyin ve Hz. Ali'nin torunları ile 72 masum Ali Yanlısı'nın, Hz. Muhammed'in kayınbiraderi, Emevi hükümdarı Muaviye'nin oğlu, Yezid'in askerlerince katledildiği Kerbela Faciası'nın (680) ardından ise İslam dünyası Şiiler ve Sünniler olarak ikiye bölünür.
Aradan yüzyıllar geçmesine karşın izleri asla silinmeyen Kerbela Faciası'nda, Yezid'e boyun eğmeyen Hz. Hüseyin, zalimlere başkaldırı simgesi olarak kabul edilir.
Alevilik inancı, İslam tarihinde Hz. Ali'ye yapılan bu haksızlığa dayanır ve "Hak-Muhammed-Ali" üçlemesinde görüldüğü gibi, diğer üç halifeyi tanımamakla birlikte Şiilikten de ayrılır.
Osmanlı'da Alevilik
İslam hukukunda temel başvuru kaynağı Kuran, onun herhangi bir konuda hüküm bildirmediği durumlarda ise ikinci kaynak hadistir (Hz.
Muhammed'in söz ve davranışları). Sorun bu iki kaynakla da çözülmediğinde icmâ-i ümmet, yani din ulularının görüşleri geçerlidir.
Bu kurum da işe yaramadığında Sünnilik kıyas, Şiilik ise rey-i ictihad yoluna, yani akıl yoluna başvurur. Sünnilikte içtihat yolu kapalıdır.
Şiilikte ise, aklın yolundan gidilmesini hayata geçiren 6. İmam Cafer-i Sâdık'tır (699-765).
Türklerin farklı yollardan İslam'ı kabulü, 8. yüzyıla denk geldi. Orta Asya'dan batıya doğru uzun yıllara yayılı dalgalar halinde göçleri sırasında, çeşitli inanışlardan da etkilendiler. Anadolu'ya gelen Türkler, Şii - Sünni karışıktı. Sünni olmayanlar, kendilerini "Caferi mezhebinden, Hak - Muhammed- Ali yolundanız" sözüyle tanımlıyordu. Bu tutum alışta, İmam Cafer-i Sadık yolundan geden Hacı Bektaş Veli'nin (1210 - 1271) büyük etkisi olmuştu.
Anadolu'da, Anadolu Selçuklu tarihi boyunca ve Osmanlı'nın ilk dönemine kadar, her iki kesim arasında, inanış temelinde bir sürtüşme yoktu.
Fatih'in ani ölümünün ardından hükümdarlık hakkı büyük oğlu Şehzade Cem'indir. Ancak, II. Bayezid, ağabeyine bu fırsatı tanımaz.
Kendilerinden bildikleri Şehzade Cem'in sultanlığını destekleyen Alevilerle Yeniçerilerin bir kısmının ayaklanmasını Sünni güçlerin desteğiyle bastıran II. Bayezid tahta çıkar. Bu olayın ardından, Osmanlı tercihi Sünnilikten yana yaptı. Alevilik için zor günler başladı.
Özellikle Yavuz Sultan Selim'in İran seferi öncesinde Anadolu'da gerçekleştirdiği kıyımdan kurtulan Aleviler, ülkenin en ücra köşelerine, dağlara kaçtı. Aleviler, ancak gizlenerek hayatta kalabildi. Zaman bazı yaraları sarsa da, Alevilikte gizlilik, bir yaşama biçimi olarak yüzyıllar boyunca sürdü.
Kaynak: Akşam Gazetesi 23.Mayıs.2005