Orijinalini görmek için tıklayınız : vahdet amca


müttaki
19.10.2006, 15:43
İşler yetmezmiş gibi çalan telefonlar da çabası. Bir yanda imza at, öte yandan telefondakine laf yetiştir, iyice sinirlerim gerilmişken diğer hatta bir başka telefon olduğu söyleniyor. Patlamaya hazırım, karşıdaki lafı gevelese yada alakasız bir iş için aramış olsa dilime geleni sayacağım. Ahizeyi alıyorum. Arayan bizim Vahdet Bey olunca yelkenlerim suya iniyor:

- Nasılsın bakalım, bu ne hal, dünyaya dalmışsın?

- Ne olsun Vahdet Baba! İşler bunalttı biraz.

- Akşama sürprizim var. Felekten bir gece çalalım. Tabii evden izin alabilirsen!

Tahrik etmese olmaz! Kazmayı pek sever. Benlik toprağı kazıldıkça Özün madeninden cevher çıkarmış. Canım acıyor ama dinleyen kim, ha bire vurur Vahdet Bey.

- Şeyyy, nereye, nasıl bir sohbet?...

- Çok soran kavimler helak oldu! Uzatma, özlediğin ortamı hazırladım, geliyor musun?

Ben gerginim ama Vahdet Bey zaten sırf Celal! Onunki sevimli bir asabiyet. Derûnunda ego ve beklenti olmayan, halis insanların sinirlenmesi ayrı bir güzellik. Onlar sinirlenince hiç kırılmıyor insan. Kaçıp gitmek yerine kalkıp sarılasın geliyor. Niyet temiz olunca Celalde Cemal seyrediliyor! Güzel insan; adam gibi adam Vahdet Bey.

İşte bu nedenle Ona karşı gelemem. Eve nasıl söylesem? Ama kabul etmeliyim.

- Tamam Vahdet Bey. Geliyorum. Akşama nerede, kaçta buluşalım?...

- Akşam namazından sonra iskelede ol. Haydi kal sağlıcakla.

Ne iskelesi, nerede, ne yapacağız diye sormama fırsat vermeden kapatıyor. İşleri toparlıyorum. Vakit ikindiye doğru akarken eve bildiriyorum durumu. Gönülden isteyince kolaylaştırıyor Hak. Eşim; tamam diyor Vahdet bey çağırmışsa kırmak olmaz. Ama bizi de bir akşam mehtaba çıkar denizde diye söz alıyor. Ona ve çocuklara söz veriyorum.

Akşamı iskeleye yakın tarihi camide kılıyorum. Gözüm cemaati kesiyor. Tespih çekilirken sütunlardan birinin ardında olduğunu fark ediyorum. O da ne? Ağlıyor. Hem ne ağlamak, gözyaşları yüzünü yıkıyor. Bu kadar Celalli, bu kadar hırçın bir adam ve ağlamak! Duadan sonra yanına yaklaşıyorum. Musafaha ediyoruz. Yakaladım seni hırçın adam, bu ne duygusallık dercesine bakıyorum. Taşı gediğine oturtuyor: “Tövbe tohumu gözyaşı ile sulanırsa Mağfiret fidesi çabuk yeşerir!” Mevlana böyle demiş.

- Ağlamak zafiyettir. İnsan güçlü olmalı. Duyguların esiri olmamalı.

- Ağlamak ve Aşkı kalıplardan çıkararak düşün! Zafiyet, duygu etiketlerini yırt, salt düşün!

Avluya çıkıyoruz. Uzun süre susarak yürüdükten sonra sahildeki balıkçı teknesine yöneliyor. Takip ediyorum.

- Misbah Reis, vira Bismillah diyor, yaşlı balıkçıya.

- Eyvallah beyim, haydi rast gele deyip halata uzanıyor Misbah Reis. Motorun pat pat sesleri eşliğinde uzaklaşıyoruz rıhtımdan. Gökyüzünde yıldızlar çok az görünüyor. Belli ki; sahte ışıklarla kirlenen şehir; hakiki nura perde çekiyor. Ay ise bulutların ardında. Rüzgar yanaklarımı okşarken üşüdüğümü hissediyorum. Pardösüsünü çıkarıp veriyor. Ama siz üşürsünüz, diyorum.

- Ateş- i Aşka, volkanın orta yerine düşen niye üşüsün? Kayıtlılar üşür!

Susuyorum. Gene diyorum delilendi Vahdet Bey. Gene sıyırdı kılıcı, bakalım bu gece ne yanlarımı doğrayacak? Yıldızlara ve git gide uzaklaşan sahile daldığımı fark ediyor:

- Allah nerede seyredilir?

- Bilmem, büyüklerimiz daha iyi bilir!

- Edebini sevsinler, büyükler bilirmiş deyip gülümsüyor kinayeli biçimde.

- Allah nerede seyredilir düşündün mü hiç?...

- Üşüyorum Vahdet Baba, sen söyle yorma fakiri.

Teknenin ortasına yakılan ocağa hamsileri diziyor, ısınmaya çalışıyorum. Aheste aheste devam ediyor:

-Yıllar evveldi. Bir Hak Dostuna uğradı yolum. Allah’ın en iyi denizde seyredileceğini söyledi. Karanlık gecede , denizin ortasında, yıldızlara bakarak seyredilirmiş Allah! Hani sen de gece yarısı bir tekne ile yönleri, sahili kaybedecek kadar denize açılmak isterdin ya? Senin için tuttum Misbah Reisi. Allah’ı seyretmen için!

Kızaran hamsilerden yarım ekmek içine bir miktar doldurup veriyor. Yanındaki şişeden pembe bir içecek de çıkarıyor. Bu defa takılma sırası bende:

- Ne o? Şarap mı çekiyoruz?

- Evet diyor ve dolduruyor kocaman bardağı. Berrak, pembe bir karışım. İç denmişse içilecek elbet. İçimde tuhaf bir his; ya şarapsa? Vahdet Bey bunu bana yapmaz diyorum garip bir eminlikle ve kaldırıp dikiyorum. Aman Allah’ım bu ne lezzet? İçim dışım gül kokuyor. Vahdet Bey naat-ı şerifler mırıldanıyor:

GÜL CEMALİNİ GÖREN HAYRAN OLUR EFENDİM

CAN SANA, VARLIK SANA KURBAN OLUR EFENDİM

Sonra bir kaside tutturuyor:

Seyrimde bir şehre vardım
Gördüm sarayı güldür gül
Sultanımın tacı tahtı
Bağı duvarı güldür gül

Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazarı güldür gül

- Baba bu ne diyorum bardağı göstererek. Biliyorum gülden mamul bir şey ama bu defa ben kazmalıyorum ne çıkar diye… Başlıyor yarı melankolik, yarı sarhoş gibi:

- Buna gül şurubu derler evlat! Senin gibi gazoz ve çiklet nesli ne bilsin gülü, ne bilsin şurubu!

İlla bana saldıracak. Saldırmadan, yıpratmadan, güzel güzel anlatsa olmaz! Benlik testisi kırılmadan dolmazmış. Önce kırıp nefsin pis sularını boşlatırlar sonra kırıkları onarıp gülsuyu, pardon Hak Şarabı doldururlarmış.

Etrafı kolaçan ediyorum. Dalgalar tekneyi salladıkça Vahdet beyin kasidelerine ritim tutar gibi cûşa geliyoruz. Yıldızlar öylesine çok, öylesine parlak ki! Yer- gök yıldız. Hem de pırıl pırıl. Elini uzatsan alıverecekmişsin gibi. Dolunay biraz daha bulutlar gerisinde ama bir çıksa, sevgilinin siması gibi bakmaya doyum olmaz herhalde. Ona takılacağım gene:

- Vahdet Bey, Sevgilinin yüzü neye benzer?
- Sevgili Güldür, Sevgili Goncadır, Sevgili Gülistandır…
İşi biraz ileri götürüyorum:
- Senin sevgilin de kim bilir nasıldı?.. Çok koştun mu peşinden?..
Çekmek istediğim yere ayak basmadan devam ediyor:
- Bütün sevgililer; Bir - Tek Sevgilinin sırrına ermek içindir. Sevgili; Güldür. Her aşık; maşuk simasında Gülü seyreder! Gül; Muhammed’dir oğul. Kime tutulursan tutul; yolun Muhammed’e çıkar nasibinde varsa!

Camideki gibi değil bu defa hıçkıra hıçkıra başlıyor ağlamaya. Göğsü körük gibi inip çıkıyor. Nefesi daralıyor, titriyor… Bir şey olacak, bayılacak diye yanına sokuluyorum. Kolunu tutmak istiyorum, çekiyor. Ayağa kalkıyor birden. Tekne sallanırken düşecek diye korkuyorum. Açıyor ellerini semaya ve alabildiğine haykırıyor:

- Seni istiyoruuuuum…. Seni istiyoruuuuum… Kaldır perdeleriiiii, dökülsün yıldızlaaaaar, çekilsin deniiiiiz, sönsün güneeeeeş… Seni istiyoruuuuummm! Bıktım varlık kalabalığından. Hiç et beni, ver kendiniiiii… Seni istiyoruuuuuum!..

Aman Allah’ım o ne Haşyet, o ne coşku?… Niyaz ediyor içinden geldiği gibi:

- Kim neyi istiyorsa veeeerrrrrrrrr! Dünya isteyene dünyaaaa, şöhret isteyene şöhreeet, mal isteyene maaal. Beeeen seni istiyoruuuuummmmm!.. Ver artık veeeeeeeeeerrrrrrrr!

Aşkın getirdiği nokta bu olsa gerek diye hayretle izliyorum. Misbah Reis motoru durdurup tekneyi demirliyor ve yanıma geliyor. Gayet sakin. Soruyorum:

- Reis bir şey olmasın!

- Hiçbir şey olmaz. Bu adam yandı Hak Aşkına. Senelerdir yanar. Bu benim için ilk değil.

Yıllardır çıkarız tekne ile. Haykırır, ağlar, kendinden geçer ve sükunete erer.

- Ne istiyor Vahdet Bey?

- Bu adamın hiçbir şey istemeyecek kadar çok şeyi oldu evlat. Şöhreti, çevresi, eserleri, malı mülkü... Hiçbir şey açmadı Onu. O hep Onu ister durur! Bir kere tutuşmasın Hakkın Çırası; her şeyini yakar kül eder. Hiçbir şey açmaz olur o zaman!

Vahdet Bey yavaş yavaş sakinleşiyor. Vakit hayli ilerlemiş. Bütün zerafetiyle gecenin assolisti Dolunay sahne alıyor. Dalgalar yakamozlarla alkış tutuyor Sevgili Dolunaya. Misbah Reis ikimize de sıcak çay getiriyor. Anlaşılan sabahı edeceğiz buralarda. Vahdet Bey sükunetle anlatıyor bu defa:

- Allah denizde seyredilir. Deniz; yalnızlıktır. Deniz; sessizliktir. Bak, tamamen Ona emanetiz, fırtına çıksa gücümüz yok… Teslimiyettir, tevekküldür deniz… Deniz sensin oğul. Sinende bir deniz saklı. Bırak dışarısını, bırak yıldızları, bulutları, içindeki denize bak. Açılabilir misin içindeki sonsuz ummana? Açılırsan seyredersin Allah’ı!.. Fırtınadan, yağmurdan, karanlıktan korkanların işi değil Hakikate sefer! Cesur ol cesur, diyerek yakamdan silkeliyor. Çay elime döküldü, parmaklarım yandı ama görecek gibi değil bizimki.

Döktürüyor inci tanelerini bir bir::

- Tespih ediyor Onu her şey…. Alem tespih ediyor…

Öyle şaşkınım ki! Daha dün akşam TESPİH konusuna takılmıştım. “Yerde ve gökte ne varsa Allah’ı tespih eder” ayeti neyi işaret ediyordu? Her şey Onu tespih halinde ise günahkarları, alçakları, zalimleri nereye koyacaktım? Onun iradesi dışında bir şey yoksa, izni dışında yaprak kımıldamazsa onların tespihi ne? İçimi okurcasına mırıldanıyor:

-Her şey, ama her şey Onu tespih ediyor… Bebeler süt emerek, Kuzular meleyerek, Kuşlar uçarak, Dünya dönerek, Dalgalar kabararak Onu tespih ediyor.

Merakla nefesimi tutarak bekliyorum, bakalım nereye uzanacak tespih?

- Kafirler küfrü ile, Zalimler zulmü ile, Cahiller cehli ile Onu tespih ediyor!..

Beynim zonkluyor bir an! Bu cümleyi ben İmam- Hatipte iken biri dese, “Kafir oldun” deyip indirirdim yumruğu gözüne. Ama şimdi, yıllarını Hakka adamış biri söylüyor?..

- Olmaz öyle şey, küfürle, zulümle, günahla tespih olmaz, itiraz ediyorum diye kükrüyorum.

İmkan olsa tekneden çıkıp gideceğim. Ama her yanım deniz ve alabildiğine karanlık. Hiç istifini bozmaksızın:

- Alemde Onun dilemesi dışında fiil var mı?

- Yok.

- Onun Esma-i Hüsnası haricinde tecelli?

- Hayır.

- Herkeste ve her şeyde dilediği manaları seyreden O mu?..

- Evet.

- Sen kimsin ha? Sen kimsin? İtiraz ediyormuş. Otur yerine! Sıkma canımı!..

Düşünüyorum. Başımı ellerimin arasına alıp, saçlarımı kopartırcasına çekiştirerek düşünüyorum. Allah’ım aklıma mukayyet ol!.. Çıldıracak gibiyim. Devam ediyor:

müttaki
19.10.2006, 15:45
- MUMİYT O mu?

- Evet, Öldüren O!

- HAYY?

- Evet, Dirilten O!

- KAHHAR?

- Evet, Kahreden, Yere geçiren O!

- MUDİLL?

- Evet, Saptıran O!

- Katille MUMİYT, Kafirle MUDİLL, Zalimle KAHHAR esmaını açığa çıkaran kim?

- Allah!

Patlıyor:

- Sen kimsin beeee! Sen kimsiiiiin? Ben kimiiiiiimmm! Sadece O! Sadece Oooooo!

Misbah Reis yanık sesiyle tekbir alıyor: ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER LA İLAHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER!... ALLAHU EKBER VELİLLAHİL HAMD…
Tekbirler ve Salavatlarla karşılıyoruz sabahı. Uzaklarda ezanlar başlıyor. Yorgun ve bitkinim. Uykusuzluk değil yoran, seyrettiğim mana ve işittiklerim. Hazmedebilsem! Tespih edebilsem!

Misbah Reis’i işaretle son cümleleri söylüyor:

- Misbah; Tespihten gelir! Bizim reis tekne ve balıklarla Fıtrî Tespihini, ilahi ve kasidelerle Gönül Tespihini icraya çalışır…Fıtri tespih ortaya koyanları çok net söyledim diye kızma. Kafir de tespih eder dedimse anla. Fıtri tespih zaten sürüyor her an her yerde, her şey ile. Sen KULLUĞUNU İCRA İle Tespih Et! Sen MUHAMMED’E TABİ OLARAK Tespih Et! Sen FARK EDEREK Tespih Et!

***

Motor yeniden çalışıyor ve demir alıyoruz. İçinden deniz geçen kente dönerken bitkin ve yorgun zihnimde lambalar yanıyor. Perde perde söken şafakla yeni ufuklar açılarak genişliyor Hakikat Denizi!..

mmum
03.11.2006, 18:44
- Allah denizde seyredilir. Deniz; yalnızlıktır. Deniz; sessizliktir. Bak, tamamen Ona emanetiz, fırtına çıksa gücümüz yok… Teslimiyettir, tevekküldür deniz… Deniz sensin oğul. Sinende bir deniz saklı. Bırak dışarısını, bırak yıldızları, bulutları, içindeki denize bak. Açılabilir misin içindeki sonsuz ummana? Açılırsan seyredersin Allah’ı!.. Fırtınadan, yağmurdan, karanlıktan korkanların işi değil Hakikate sefer! Cesur ol cesur,


Aç herkese, açabildiğin kadar sineni; ummanlar gibi olsun....
İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül...

harika bi yazı....
yazıyı okurken kıyıdaydım....ama bi baktım denize dalmışım....sonra farkettim...
aslında çok önceleri dalmıştım bu denize...ama...denizin farkına varamamıştım....

o denizde boğulmak dileğiyle...
inşallah o denizden hiç çıkmak nasip olmaz....

saol "müttaki" bu paylaşım için...

:)

Nihat
05.12.2006, 00:13
- MUMİYT O mu?

- Evet, Öldüren O!

- HAYY?

- Evet, Dirilten O!

- KAHHAR?

- Evet, Kahreden, Yere geçiren O!

- MUDİLL?

- Evet, Saptıran O!

- Katille MUMİYT, Kafirle MUDİLL, Zalimle KAHHAR esmaını açığa çıkaran kim?

- Allah!

Patlıyor:

- Sen kimsin beeee! Sen kimsiiiiin? Ben kimiiiiiimmm! Sadece O! Sadece Oooooo!

Misbah Reis yanık sesiyle tekbir alıyor: ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER LA İLAHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER!... ALLAHU EKBER VELİLLAHİL HAMD…
Tekbirler ve Salavatlarla karşılıyoruz sabahı. Uzaklarda ezanlar başlıyor. Yorgun ve bitkinim. Uykusuzluk değil yoran, seyrettiğim mana ve işittiklerim. Hazmedebilsem! Tespih edebilsem!

Misbah Reis’i işaretle son cümleleri söylüyor:

- Misbah; Tespihten gelir! Bizim reis tekne ve balıklarla Fıtrî Tespihini, ilahi ve kasidelerle Gönül Tespihini icraya çalışır…Fıtri tespih ortaya koyanları çok net söyledim diye kızma. Kafir de tespih eder dedimse anla. Fıtri tespih zaten sürüyor her an her yerde, her şey ile. Sen KULLUĞUNU İCRA İle Tespih Et! Sen MUHAMMED’E TABİ OLARAK Tespih Et! Sen FARK EDEREK Tespih Et!

***

Motor yeniden çalışıyor ve demir alıyoruz. İçinden deniz geçen kente dönerken bitkin ve yorgun zihnimde lambalar yanıyor. Perde perde söken şafakla yeni ufuklar açılarak genişliyor Hakikat Denizi!..





müttaki dostum sanırım yorum yapmayacağım bu yazına güzel bir yazi teşekürler ama alıntımı yaptım senden beni biraz anlatıyor dost ya kusuruma bakmazsın değilmi.

Motor yeniden çalışıyor ve demir alıyoruz. İçinden deniz geçen kente dönerken bitkin ve yorgun zihnimde lambalar yanıyor. Perde perde söken şafakla yeni ufuklar açılarak genişliyor Hakikat Denizi!..
__________________
ölüyorum her nefes alışımda
ve can çekişiyor yüreğim
acılar zevkler ikiside
anlamsızlaşıyor
sessizlik geldik

müttaki
09.01.2007, 15:31
- Eeee anlat. Yeni şeyler buldum, tespitler yakaladım diye milleti kandırmaya devam mı?

- Yapma Vahdet Baba! Özden çıkanı paylaşıyoruz işte.

- Zaten bilineni alla pulla, yeni ambalajda sat! Zevkli olsa gerek!

Çattık yine. Saldırmasa, dürtmese olmaz. Şimdi de ilmin zekatı yazılara taktı.

Yeni bir şey yok!

- İslam tebliğ olundu, Din kemâle erdi. Yeni bir şey yok! İlmin değişik çağlarda, değişik gönüllerden açığa çıkışı sürüyor!

- Nasıl yani?

- Birkaç gündür el yazmalarını okuyorum. Akaid- Kelam denilen şeriat kitaplarının satır araları Tevhid kokuyor. Senin tabirinle Teklik! Yani hakikat her dönemde fark edenlerce işlenmiş.

Perdeleyerek anlatmışlar avam elinde zedelenmesin diye!

- Ama niye bu perdeler! Biliyorsam paylaşırım, fark ettiysem anlatırım!

- Çocuklarda öyle yapar! Oyuncağını hemen gösterir! Aklı eren saklar, hasetçiler, zayıf idrakler saldırmasın diye!

Gene çocuk olduk. Aklı ermezlik de yeni pâyemiz. Yazı; oyun, bilgisayar; oyuncak. İlim okumuşum, gayret etmişim umurunda mı?

Her fark ettiğini fark ettirme!

- Altının varsa sohbetin sarrafla olsun. Demirciyle altın konuşursan moralin bozulur! Elbisenin kıymetini terzi bilir. Her bildiğini, her fark ettiğini anlatmak zorunda değilsin!..

- Ama tebliğ görevimiz var!

- Ebu Hüreyre (r.a) Rasulullah(s.a.v) den ne aldığını anlatırken şöyle der; İki kap ilim aldım, birini döktüm size. Diğer kabı döksem başımı vurursunuz! E. Hureyre Rasule en yakın sahabe! Sahabe senin kadar bilmez miydi tebliği!..

Öyle bir yerden vurdu ki, bittim. Sahabeyle kıyas! Allah korusun! Devam ediyor:

- Başın biraz rahat etsin istiyorsan, sus. Açık etme her şeyi. Anlatacaksan ehline ve de sembollerle anlat. Benden söylemesi!

Vakit dar. Kalkmalıyım. Epey tozlanmışım, silkeledi mübarek! Böyle zatlar olmasa arınmamız uzardı herhalde. Silkelerken acıtıyor ama napalım, sevdik bir kere! Gülü dikeniyle değil, dikeni aynı gül gibi sevmeden varılmazmış hakikate. Vahdet Beyi her haliyle sevmişim! Müsaade isteyeceğim. Müşteri de geldi. Meşgul etmemeliyim.

- Destur var mı Erenler ?

- Dur hele, az içeri gel.

Müşteriye çay söylüyor, beni arka kısma çekip:

- Ramazanda iftara geldin. Arpa ekmeği, sirke ikram ettik. Hacı Annen çok kızdı. Olacak şey mi yaptığın, bir daha çağır çocuğu, adam gibi sofra kuralım dedi.

- Enfes bir iftardı. Dostlarla paylaştım, onlar da Asr-ı Sadet lezzeti aldı.

- Biliyorum, ikimizden yana sorun yok da Hacı Annenin gönlü olsun. Cumartesi akşamı

yemeğe bizdesin! Gece kalacak şekilde gel. Belki yeni seyirler yaşarız!

Peki diyor vedalaşıyorum. Yatıya çağırdıysa uzun bir seyir olacağı belli. Kim bilir hangi kalelerimi topa tutup, hangi sütunlarımı yıkarak benlik köşkümü yağmalayacak?..

İstirahatı Cennete, Uykuyu Kabre!

Cumartesi akşam namazından sonra ulaşıyorum evine. Muhteşem bir sofra. Hani bir kuş sütü eksik dedikleri cinsten. Oradan buradan laflayarak ihsan olunanları tadıyoruz. Çok gerilere gidiyor. Çocukluğundan başlayarak anlatıyor! Hiç böyle açılmazdı. Hikayesinin satır aralarını özel bir dikkatle dinliyorum. Görüştüğüm bazı zatlarda seyrettiğim gibi anlıyorum ki; O da belli bir görev için hazırlanmış Rabbul Alemin tarafından. Çile çekmiş, ıstırap görmüş, dertlerle boğuşmuş.gayet doğal şeylermiş gibi anlatıyor acı sahneleri. Hazmetmek, sindirmek, razı olmak dedikleri bu olsa gerek! Çaylarımızı yudumlarken toparlıyor: Hiçbirini şikayet üslubu ile anlatmıyor. Sanki

- Hayatımı dinlemen için çağırmadım seni. Erken yatalım, gece belki İsra yaparız.

- Nasıl yani?

- Rasulullah Mekke’den Kudüs’ e yürüdü ya, İsra mucizesi hani ?

- Evet !

- Bu gece seninle şöyle bir İstanbul turuna çıkalım istiyorum. Görelim neler seyrettirilir ?

Yandım! Yemek güzeldi ama peşinden ne imtihan gelir diye içimden geçirmiştim zaten. Şimdi yat ve gecenin bir yarısı kalk İstanbul’u turla! Akıl işi değil.

- İstirahatı cennete, uykuyu kabre ertelemişiz! Akıllılar uyurken başka aleme açılalım!

Ayna olsa yüzüm kıpkırmızıdır eminim. Pes yani, insanın alıcıları ancak bu kadar açık olur! Daha saat 22.00 yi bulmadan odalarımıza çekiliyoruz.

***

Veli Olmak İstersen Beyoğlu’nu Seyret!

Saat:02! Vahdet Beyin sesiyle fırlıyorum yataktan. Abdest alıp yola çıkıyoruz. Nereye diyecek bilmem ki? Belki bir türbe, belki muhteşem bir cami.

- Taksime sür! Beyoğlu’na çıkacağız!

Ne camisi, ne türbesi? Sıradan insanların seyrinde yaşamayan birinden sıradan tavır beklemek! Ne mümkün? Aklıma Edebiyat Hocam (Mevlana Torunu) A. Selahaddin Çelebi geliyor. Konya ziyaretimde şöyle demişti: “Veli olmak istersen, Beyoğlu’ nu seyredeceksin!”

Taksim meydanında bir simit cafeye demir atıyoruz. Çaylar, sıcak simitler geliyor. Gözlerimde uyku mahmurluğu. Vahdet Baba çakı gibi! Ne uyku ne gaflet, maşallah!

Dileyen Kim?..

- Allah’ın dilemesi dışında fiil var mı?

- Haşa ne mümkün?

- Kaldırımda müşteri bekleyenlere bakar mısın? Beyoğlu meyhanelerinde kadehler tokuşuyor. Tarlabaşı’ nın arka sokakları günah galerisi şimdi. Bunları kim diledi?..

- Allah ıslah etsin! Allah neslimizi korusun!

- Dua et demedim, soru sordum, kim diledi, cevap veeeer! Delirtme adamıııı?

Bozuluyorum. Biraz sert çıkacağım, isterse kızsın, ne olursa olsun:

- “Allah günah diledi ” dedirtemezsin bana! Bunu demeyeceğim!

- Günah-Sevap boyutunda değiliz. Daha yukarıdan bak! Sakin ol, düşün biraz.

- Allah’ın dilemesi dışında fiil yok, irade Onun, şu saatte işlenen fillerden murat ne?

- Ya bırak muratı renoyu, o boyutta da değiliz.

- Nereden bakayım?

- Esma-i Hüsnanın yansıması mı alem?

- Evet.

- Esma dışı oluşum mümkün mü?

- Hayır! Haşa!

- O halde burada yaşananlar da bir esma !?..

- İçime sinmiyor, kabullenemiyorum, günahkarlar esma yaşıyor diyemem!

Birden yüz hatları geriliyor. Onu hiç böyle görmedim. Çay fincanını yere çalıp gürlüyor:

- Allah mısın beeee? Kimsin ki yargılıyorsuuuuun? Haddini biiiil! Kendine geeeelll!

Bardak tuz buz! Masayı yumruklaması, bağırması da cabası. Koşan garsona göz ediyorum. Dönüp gidiyor. Bu saatlerde normal insan uğramaz buralara. Cafedekiler umursamıyor bile! Maksadını anlatamadığı için gerildi. Bir bardak su alıyor. Sakinleşerek devam ediyor:

- Bak çocuğum. Patlatma da söyle, karşı kaldırımdakiler Allah Kulu mu?

- Evet.

- Herkes gibi Onun iradesi altında mı?

- Evet!

- Yani bir esmanın fiile dönüştürücüsü öyle mi?..

- …………

- Konuuuuuşşşş!…

- Öyle ama hangi esma bilemedim ben!

- Bilirsin de kayıtların bırakmaz, işine gelmez!

- Nolur kızma ama? Millete rezil olmayalım!

- Bana ne milletteeeen? Sadece Ooooo! Başka kimse yok. Var zannettiklerin hiç var olmadı!

- Tamam tamam. Ama nolur yavaş!

Esmalar Arasında Fark Görmek mi?

Vahdet beyi zaptetmek güç. Şükür ki sakinleşiyor. Simidini elimle bölüp veriyorum. Çayına da şekerini attım. Hizmet edersen gelirmiş himmet. Devam ediyor:

- Meyhaneye gidelim mi? Sadece görmek için, ziyaret olsun!

- Bana yapma bunu! Hiç adım atmadığım yer, nolur yapma!

- Karşı kaldırımdakine selam verelim desem gelmezsin! Selam vermediğine rızık verir Allah! Allah kulu dersin, başka irade yok dersin, tutar bazı irade ettiklerini kerih görürsün! Şirk değil mi buuuu?..

Susuyorum. Aklıma Gavsiye Açıklamasında yazılanlar geliyor. “Esmalar arasında fark görmek, birini diğerine üstün tutmak urucu keser, perdedir” gibi bir cümlesi vardı A. Hulusi’nin. Vahdet Bey de ilmî bir üslupla devam diyor.

- LATİF olan O?

- Evet. KAHHAR olan da!

- Lutfettiğini sevmek, kahrettiğini aşağılamak, bir efalini beğenip ötekini gayrı görmek mi?

- Öyle gibi.

- KAHHAR ile VEHHAB arasında fark var mı?

- Yok ikisi de Onun esmaı, ikisi de Ondan..

- HAADİ ile MUDILL arasında fark?

- Hidayet ettikleri kadar saptırdıkları da Onun!

- Tekrar et!

- Saptırdıkları da Onun!

- Sapıtanlar, azıtanlar da esma dahilinde yani. İçine sinmeyen ne?

- Günahı güzel göstermek, özendirmek gibi geliyor bana bu anlatım. Yediremiyorum.

- Ya Huu. Kimseye bir şey göstermiyoruz. Kimseyi özendirmiyoruz. Esmalar arasında fark görmek perde diye okuyan sensin. Elbette zina kötü, kaçınılası! İçkinin damlasından bile uzağız çok şükür. Mesele; açığa çıkanı okumak, kulu- fiili yargılamak değil anladın mı?

- Tamam şimdi oldu da biraz daha basit misaller istiyorum.

Tuvalet- Kanalizasyon

- Anlatması zor ama açmaya çalışayım. Zerre Küllün aynası mı?

- Evet.

- İnsan, mikro bir evren mi?

- Evet!

- Günahlar, zulümler nereye oturacak evrende?

- Derdim bu işte. Kafam alacak tarzda anlat!

- Kafana yumruk yersen alacak da ben sabrediyorum.

Doğru! Dövecek diye korktuğum anlar çok olmuştur. Ne zaman ne yapacağı hiç belli olmaz.

- Bak dinle. Gözlerin güzel mi değil mi? Yüzün, ellerin güzel ve de gerekli vücudun için.

- Evet güzel.

- Bağırsakların güzel mi?

- Güzel demeyelim, gerekli desek!

- Masayı başına devireyim mi!

- Tamam tamam onlar da güzel.

- Vücuttan çıkalım. Eve girelim. Oturma odan, balkonun, yatak odan keyif verir sana.

- Evet.

- Pislik yuvası tuvaletin evde işi ne?

- Tuvaletsiz ev mi olur? Temizlik için banyo- tuvalet lazım.

- Tamam güzel. Bu dediğini unutma. Şehirlerin altında da kanalizasyon var değil mi?.

- Olmasa şehir kokar, yaşanmaz!

- Şimdiiiiiii!.. Sağlıklı ev için tuvalet, yaşanılası kent için kanalizasyon lazımsa; sistemin iyi işlemesi için de günahkar dediklerin, çirkin gördüklerin lazım olabilirler mi?..

- Hikmeti bu mu yani?

- Sadece bir vechesi bu! Ötekileri anlatsam kaçar gider, kafayı yersin! Hiç olmazsa böyle bak! Tuvaleti, kanalizasyonu hayatî gördüğün kadar iğrendiğin kulları, fiilleri gerekli gör! Hiç olmazsa sağlam bir vücuttan akan ter, atılan idrar diye bak!

- Düşüneceğim. Ama çok derin!

- Sahilde çoluk çocuk da kulaç atar. Adamlık denize açılmak! Kolay iş mi tasavvuf?

reikim45
09.01.2007, 16:55
Eline yüregine saglık sayın arkadaşım ne güzel ifade etmişsin.......Vahdet beyi kısmanmadım degil valla deniz balık şarap...ve yaratıcıyı görmek için yıldızları seyretmek...Fikir çoook güzel ..Hani tasavvufta derler ya yandım piştim kamili insan oldum......Senin vahdet amcan yanmış pişmiş ve Kamil olmuş bu da demekki gönül dostu her zaman bulunmaz.....sevgilerimle reikim45