Orijinalini görmek için tıklayınız : 'İZLERİNE TOZ DÜŞÜRME'-Çevere Hazaru


astare
21.10.2006, 17:11
Emirali Yağan / 19.10.2006

'İZLERİNE TOZ DÜŞÜRME'-Çevere Hazaru

“İzlerine toz atma.” Bu sözü, Metin – Kemal Kahraman´ların son albümleri Çeverê Hazaru (Binler Kapısı) adlı çalışmadan aldık. Eski bir Dersim kılamında (deyişinde) geçen bu sözün Kırmancki orijinali şöyle: “toz ve reca xo mıerze.” Kendi izine toz kaldırma. İzlerini toz ile yok etme diye de çevrilebilir bu vecize. Bize kalırsa, Kahraman Kardeşlerin adı geçen yeni albümlerinin anahtar cümlesi bu...

İzi, yolu, süreği kaybolmaya yüz tutan eski Dersim’in, yani Kırmanciya Beleke’nin ele avuca gelir son tutamaklarına tutunmak, yitip gideni; bu göğün altında eksikliği duyulacak olanı bir ucundan yakalamak… Geçmiş kırım ve yıkımlarla küllenmiş değerleri aralamak ve o kadim izlere ulaşmak yeniden...

Yerin kolay ulaşılmaz katlarında saklar kıymetli cevherini doğa. Metin – Kemal Kahraman kardeşler, sahiden de geçilmesi zor bir sınırdan derleyip ortaya çıkarıyorlar bu nadide çalışmayı. Bir elin parmakları kadar azalan Alevi - Kızılbaş inanç edebiyatının Zazaki dilindeki son ritüelcilerini, sözel taşıyıcılarını ölüm döşeğinde yakalamışlar tabiri gerçek bir ifadeyle. Engin mitoloji ve tarih bilgisiyle taa tufanın evvelinden Yol’a düşürülmüş ışığı izleye gelen Seyit Süleyman Şahin, artık istense de bulunmaz, yitirilmiş kaynaklardan en önemlisidir. Evvel Zaman Şiirleri adlı kitabımda bölüm başına referans olarak aldığım onun sözlerinin sahibi belirtilmiş ama derleyicisi atlanmıştı. Burada bir özürle bu eksikliği ifade etmenin de vesilesi olsun; kaynak aldığım anlatının derleyicisinin Metin Kahraman olduğunu ifade edeyim yeri gelmişken. Onun Seyit Süleyman Sahin’le yaptığı son kayıtlar, sarrafının değer biçemeyeceği bir hazinedir gerçekten de.

Başka yazılarımızda adlarını sevgiyle andığımız, folklor ve sözel tarih çalışmalarıyla ilgili arkadaşlarımızın 1938 ve öncesi tarihin son tanıklarıyla yaptıkları kayıtların da aynı türden önemi var elbette. Toplamda ihmal edilmiş bir yön var ki, Kahramanlar’ın yaptıkları bu son albüm çalışmalarıyla eksikliği gidermeye kapı aralıyor. Albümün farklılığı değil sadece, anlamı da, unutulmaya bırakılmış alan bilgisinden geliyor.

Bu yönüyle bir vefa albümü, bir hatırlanış da değil sadece yapılan. Kahraman kardeşlerin otantik, geleneksel değerlere dönük kadir-kam bir sanatsal uğraşı içinde oldukları biliniyor zaten. Bu çalışmada gözetilen meram daha başkadır. Kaybolmaya yüz tutmuş bir dil, geçmiş bir kültür, inanç ve manalar sistemini, albümü oluşturan eserlere içkin olarak gün yüzüne çıkarmak ve değerlerince anlamlandırmaya, yorumlamaya çalışmaktır asıl yönelim. Bu niteliğiyle Binler Kapısı, bir müzik albümünden çok, risk altındaki bir dilde berhava edilen mitoloji, tarih ve bütüncül bir hakikat bilgisiyle, Semavi dinleri öncelediğine inandığımız, doğalcı bir inanç külliyesine dönük akademik bir çalışmadır aynı zamanda. Kütüphanelerde, müzikhollerde yerini alarak, araştırmacılara kaynak oluşturacak yeni bir Metin–Kemal Kahraman klasiği sayılmalı bu anlamda Çeverê Hazaru.

Her biri başyapıt sayılan albümler serisine eklenen bu yeni çalışmalarıyla Kahraman’lar, daha sade okumalarla geriye çekiliyorlar. Kolay beğeni toplayacak enstrümantal bir gösteriye girmiyorlar. Albümün teknik olarak eksiği fazlası nedir, bu yön daha çok müzisyenlerin söz söyleyebileceği bir alan. Bir dinleyici olarak bu tarzın, aldığımız kulak terbiyesine, kalbimizin atış ritmine uyup uymadığını söyleyebiliriz en çok. Aynur’dan Maviş Güneşer’e Kahraman kardeşlerin her albümlerinde kendilerine kanal açtıkları parıltılar taşıyan birileri var. Sesinin rengiyle sevgili Se Uşe’nin dikkat çekiyor. Bu dingin müzikal şölene kulak kabartacaklara yeter tatlar aldık biz kendi adımıza, fikrimizi soracaklara.

Dersim ağıtları ve deyişlerinden oluşan Sürelâ adlı albümleriyle müzikal anlamda bir yakınlık oluştursa da Binler Kapısı, daha özelde Dersim Alevi–Kızılbaş inanç kültürüne dönük alan çalışması olarak farklılığını ortaya koyuyor. Bu sunu içinde vurgusunu izlemek istediğimiz bu sorunsal farklılıktır. 1938 sonrası kaybolan Kırmanciye kültürüyle izleği küllenmiş, sürdürümcülerini yitirmiş, Türkçe ifade araçlarına yönelerek asimilasyona terk edilmiş Kırmancki ve Kırdaşki dualar, niyazlar ve semahları gün yüzüne çıkarılmasına şapka çıkarmak istiyoruz öncelikle.

Dualar, yakarılardan oluşan bu albümde yer alan tek ağıt, 1938’le kaybolan kutsal secerelere, ziyaretlere işaretle ana temaya bağlanmış tutarlılıkla. Bilindiği gibi ağıt, ölene yakılan, anlatı formuna dayalı ezgin bir yakınıştır. Ama eğer yitip giden bir halk, bir dil, bir inançlar sistemiyse, ona yakılan yas bildirgesi daha yakıcı, soluk kesen, amansız bir şey olmalı:

“De wayi wayi
Keko bawo wayi
Bıra Xıdır wano
Koreke mare ame
Ma çeke xo bedri
Teslim kerdi dayi

Vano o sırede
Te de jıqr u diyari
Mara herediyayi
…”
Albümden aktardığımız bu sözlerde, aymazlıkla kapısı aralanan toplumsal bir yenilgiden söz edilir. Ve bu yenilginin nedeni olan kavil – kardeş ahdinin bozulması, aşiretlerin moral bileşkesi sayılan aidiyet bağlarının kopması ve bu yüzden Derviş Toprağı’nın insanıyla barışıklığının zedelenmesi; kutlu ocakların, ziyaretlerin tılsımını yitirmesi ve sitenin koruyucu demonları Duzgun Bawa, Munzur, Kırklar ve Jel dağlarının kavme yüz çevirmesini asıl felaketi olarak tanımlar.

İşte böylelikle aşılmaz olan bendi atılır, yüzyılardır dışarıdan gelen saldırılara doğal engel oluşturmuş koruyucu dağ duvarları yıkılır Desim’in . Ziyaretleri, inançlar külliyesi, dili, aidiyetleri kelepir olur gider “Kırmanciye’nin can pazarında. Kültürün, inancın taşıyıcıları yol erenleri, rehberler yok edildikten sonradır ki, kutsal Jel dağının yücelikleri çiğnenip yol yolak olur ayakları altında namerdin. Pirbaplar ve sabilerin toplu mezarları üstüne kurulur o demde karakollar ve kışlalar…

“Orada, o kanlı çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü evet... sonra bir kavmin umudu kırılıp paramparça oldu. Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti kutsal ağaç.”
KARA GEYİK
Bu gök boşluğu altında sesleri yankısız kalan yeryüzü lanetlileri KARA GEYİK’lerin ve dağlarının anahtarını kaybettiğinden soyuna kıran girmiş Heme Usıve Gewe’lerin imdadına yetişe dursun “Xızıré Sata Tenge” …

Elbette ki antropolojik bir çalışmadan söz edilecekse, anlam biçilen konuyla duygusal bir ilişkiye yer yok. Onunla nesnel bir mesafede durmak gerekiyor:
ARTE televizyonunda Alman yapımı bir belgeselde izlediğimiz, Berlin antropoloji müzesinin zemin katlarında atalarının kesik başlarını incelemeye lisanslı Kongolu Doktora öğrencinin yaşadığınca çelişkili bir disiplin işidir, konu sahiden de!
Bir rastlantı değildir Berlin’de karşılaştığı Nejdi Bava’dan, kaybolan kavminin yön aldığı yıldızları soran Kemal Kahraman’ın durumu da.

Burada ezber bozan bir çarpıklık var anlatmaya çalıştığımız.. Canı cehenneme akademik disiplinin de diyemeye dilimiz varmıyor evet ama bilgeliğin bir başka tarifi daha vardı doğunun tevatür geçmişinde kaybolup giden bir başka anlamı bilgeliğin.
“Cihan var olmadan Ketmi Adem’de” var olduğunu ve yaratılana nakkaş olduğunu söyleyen 15. yüzyıl şairi Şiri Baba’nın dilinde tekerlenen, Mansur’un küllerinde deliren bir hakikat daha var. O kayıp töreden gelen İnsan-ı kâmil’e özgü bir tevekkülle edinmiş terbiye sağlam bir hakkaniyet çizgisinde durmaya el veriyor; Kahraman kardeşlerin söylenine yakışanıyla…

Bir dilin aşığı, bir inanç kültürünün saf müridi, taşıyıcısı olup olmamak değil mesele. Yeryüzünde kayboldu – kaybolacak her dilin, her kültürün, her inançlar sistemin apayrı bir insan ve dünya tarifini, olasılığını kendiyle yok etiğine inanırız biz asıl.
İşte bundandır, dalından kopan her yaprağa ürperir içimiz!
Orda uzanır bir eskil saza dokunur elimiz: “Ah de wayi, wayi…

Kemal
21.10.2006, 17:24
Kopyala
&
Yapıştır
=
Kazan