ZülfüKakul
05.11.2006, 10:35
"Erkan Oğur"
O benim gözümde bir "dev", hayranı olduğum büyük sanatçı, büyük usta, büyük ses... Onun eserleriyle onun sesiyle benim sevdam başladı..
Benim için vazgeçilmez bir idoldür Erkan Oğur...
Bu bölümü ise severek hazırlıyorum... Onun sesinin inceliğinden.. Yüreğinin büyüklüğünden.. Telinin kuvvetinden eksik etmeyin yüreğinizi..
http://img174.imageshack.us/img174/88/0311mo5.jpg
»Elime bir bağlama verdiler, yaşamım değişti.«
Erkan Oğur
http://home.arcor.de/erkanogur/images/EO-P4.jpg
1954 yılında Ankara'da doğdu. Müzikle ilgilenmeye, çocukluğunun geçtiği Elazığ’da başladı. Keman ve bağlama öğrenmeye de o yıllarda yöneldi. Liseyi Ankara’da tamamladıktan sonra özellikle babasının isteği üzerine fizik-kimya öğrenimi görmek için Almanya’ya gitti.
1973 yılında gitar öğrenmeye başlayan Oğur, Doğu müziğindeki sesleri de kullanabilme gereksinimden dolayı birkaç yıl içinde perdesiz gitarı yaparak müziğe kazandırdı. Almanya ve Avrupa’nın öteki ülkelerinde gitarcı olarak çalıştı.
1980 yılında Türkiye’ye dönerek İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarına girdi. 5 yıllık eğitimi tamamlayan Erkan Oğur, askerlik dönüşü sonrasında konservatuarda ud dersleri verdi. Aynı dönemlerde öncelikle Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil olmak üzere birçok müzisyene perdesiz gitarla eşlik etti. Birçok konser verdi.
1989’da Amerika’ya giderek birçok sanatçıyla ağırlıkla Blues olmak üzere çalışmalar yaptı. Perdesiz gitarın Batı müziğe girmesini sağlayan Oğur’un, perdesiz gitarla yaptığı bir albüm Almanya’da liste başlarına tırmandı.
Müzikteki arayışlarının yanında, çalgılardaki geliştirme çalışmalarını Kemal Eroğlu ile birlikte sürdürmektedir.
Türkiye ve Türkiye dışında birçok konser veren Oğur, Fahir Atakoğlu, Bülent Ortaçgil, İsmail Hakkı Demircioğlu ve Okan Murat Öztürk gibi birçok sanatçıyla çalışmalarını sürdürmektedir.
http://img147.imageshack.us/img147/530/eop11cg6.jpg
Erkan Oğur İle Söyleşi
Rüzgâr sesi, denizlerin, dalgaların nağmeleri, yağmur, kuş sesleri… Müzikle, ahenkle dolu bir kâinat… Kalpleri, ruhları aşka çağıran müziğin coşkusudur. Sanatçı bozmadan, bulandırmadan duygulara müziği taşır.
Müziğin piyasaya “para” olarak düşmesi, piyasa malı olması, gerçek müziğin gizlenmesine neden olmuştur. Erkan Oğur’un ifadesi ile, “Hoyratça tüketme çabasında olanlar kaybederler.” Zaman bunu gösterecektir.
Erkan Oğur’un müziği başkadır. “Müziğim pek eğlenceli değildir. Hep uzak bir şeye, ulaşılmaz bir hedefe özlem vardır. Dingindir, hüzünlüdür, enerjisi vardır ama. Bir şeyler anlatmak ister; ama bunun ne olduğunu ben de tam bilemiyorum.” diyen sanatçı gerçekten de has müziğin izini süren birisi. Televizyon ve radyo programlarına pek çıkmayan, gazetelerde görünmeyen bir isim. İnsanın ruhuna, kalbine dokunmayan müziklerin egemen olduğu, televizyon ve radyo programlarında Erkan Oğur’un görünmeyişi yerinde bir duruş olsa gerek.
Erkan Oğur kimdir? “Erkan Oğur (1954 - ) Müziği sever…” Bu kadar. Bir de, “Anadolu farklıdır. Ne başkası Anadolu’ya benzer, ne Anadolu başkasına… Kendisidir. Kendi olandır.” der ve bu toprakların sesini yakalamaya çalışır. Albümlerinden birkaçı: Gülün Kokusu Vardı (1998), Hiç (1999), Anadolu Beşik (2000), Bir Ömürlük Misafir (2000), Fuad (2001).
Erkan Oğur’la konser için geldiği (İsmail Hakkı Demircioğlu ile) Eskişehir’de, dar bir vakitte görüştük. Söyleşi isteğimizi Erkan Oğur’a ileten Mehtap Şenol’a, eşi Süreyya Şenol Bey’e teşekkür ederim.
Mehmet Konukçu
Türkülerden hareketle bu toprakların insanının köklerine inmek mümkün. Türkülerin, sözlerinin, ezgilerin izini sürersek bu toprakların insanına ait neler söyleyebilirsiniz?
Müziğin izini sürerseniz Anadolu halklarına ulaşıyorsunuz. Dolayısıyla ne kadar büyük bir armoni içerisinde ve zenginlik içerisinde olduğunu, olmak durumunda bir yer olduğunu görüyorsunuz. Hem müzik açısından hem diller açısından hem folklorun diğer öğeleri, yemek, kıyafet, örf adet vs bunlar ile ilgili zenginlikleri görüyorsunuz. Bu sadece Anadolu’da yaşayan Türk halkları için değil, diğer bütün halklar için de geçerli. Burası sanki dünyanın olması gereken ideal bir armonisi içerisindeymiş gibi bir sezgi uyandırıyor türkü ile Anadolu’nun derinliklerine girdiğiniz zaman. Ama bugün olmayan şekilde bu. Öyle bir hayalimiz var. Yani günün birinde inşaallah Anadolu eski armonisine eskiden de aslında ulaşamadığı o armonisine kavuşur ve buna bağlı olarak da dünya tam tamına bu uyuma ulaşır diye düşünüyoruz.
Bizim toplumumuzda çocuklar ninni ile uykuya dalıyor, düğünlerde kına yakılırken türkü söyleniyor, yârinden ayrılana türkü yakılıyor, askere gidenin arkasından türkü söyleniyor. Müzik birçok alanda bir şekilde kendini gösteriyor. Dolayısıyla türkülerimiz sizce insanımızı ne şekilde etkiliyor?
Türküler okul gibi işte, eğitiyor insanları, zamanında da eğitti, bugün de öyle. Sadece ondan bir şey almak isteyenleri eğitir tabii. O, öylece duruyor orda. Ama dünya ve dolayısıyla bizim bölgemizde insanlarımız da değişme süreci içerisinde bu kaçınılmaz. Artık kına yakılmıyor mesela.
Sesli, köklü bir tarih. Bir ifadeniz var -ben ilk defa duydum- “süt kalemiz” diyorsunuz, bu neyi anlatıyor?
Süt kalemiz bizim yörede Urartu döneminden kalma, Harput’ta bir kale var, sonra çeşitli katmanlar yani çeşitli halklar geldiğinde dört-beş bin sene öncesine kadar giden bir arkeolojik tarihi var. Belki daha da öncesine gidiyor. Bir iddiaya göre, ateşe tapanların dönemine kadar giden bir mâbet olduğu da söyleniyor orada. Onun tarihi altı-yedi bin yıl öncesine giden bir katman. Neyse o arkeologların konusu. Yakın zamanda da yani Urartu sonrasında da Artukoğulları, Selçuklular, bir dönem de Araplar, derken Osmanlı dönemi içerisinde o kale çeşitli onarımlar görüyor. Yapımı esnasında süt kullanıldığı söylenir. Öyle bir efsanesi vardır. Harcına süt ve yumurta akı katılmıştır. Harcını analiz edenler onun öyle olduğunu ispatlamışlar. Öyle bir efsanesi var. Bu sanıyorum birçok yerde böyle. Anadolu süt kalelerle dolu aslında. Sivas’ta da vardır, Erzurum’da da vardır, Urfa’da da vardır, Antep’te de vardır. Harçlar hep sütlüdür, ama onun kıymetini bilmiyorlar işte şimdi iyi kötü virâne, bir de onarmaya kalkıp daha beter bir hâle sokuyorlar ve o sütler kimyasal şeylere dönüşüyor, çok çirkin bir hale dönüştürüyorlar.
“Fuad” albümünüzde kaleme aldığınız bir kısım var, benim en çok hoşuma giden. “Mantık kalbimizde şekillenir.” demiştiniz. “Kalb öncesi, kalb ânı, kalb sonrası sorularını kendime sormaktayım.” diyorsunuz. Şimdi bu noktada iç dünyanızda bu derin soruyla hemhâl olduğunuz serüveninizden biraz anlatır mısınız? Kapalı bir soru oldu.
Kısa zamanda olacak bir şey değil. Kalp öncesi olmadığımız zaman demek, kalp zamanı şimdiki zaman, kalp sonrası da gittikten sonraki zaman, gelecek zaman, diye bir mânâ var orda. Bunu kendi içinde de kalbin atmaya başladığı an mânâsına da indirebilirsiniz. Atma öncesi, atma anı ve süreci ve durma anı en son, diye de anlaşılabilir. Herkes için geçerli.
Özet bir şekilde diyebiliriz değil mi? An öncesi, an ve sonrası...
Yaşamın tâ kendisi işte ve bütün kainat, bütün evren, bütün zaman kavramı hepsini içeren tasavvufî bir mânâ var orda.
“Fuad “ismiyle zaten çok uymuş.
Fuad, kalbin durduğu ya da kalbin kırılma noktası. Esas anlatılmak istenen orda insan ilişkisinin değeri vurgulanıyor, yani kalbin kırılmaması gerekiyor.
“Halk müziği Veysel’le son bulmuştur.” diye bir ifadeniz var. Şimdi ya da gelecekte halk müziğini, türküleri nasıl bir gelecek ya da serüven bekliyor?
Pek iyi bir şey beklemiyor anladığım kadarıyla, ya da hissettiğimiz kadarıyla. Eskinin kötü bir tekrarı, kısır bir tekrarından başka bir şey olmayacak. Giderek daha da kısırlaşan, azalan, sonunda arkeolojik bulunup, müzelere kaldırılacak cinsten bir gidişatı var. Yörelerde mahallî sanatçılar belli ölçüde korumaya çalışıyorlar ama çok yozlaşmış vaziyette. Yörelerden, köylerden ya da dağlardan başlayan yozlaşma daha tehlikeli, daha dehşet verici. Kaynaktan kirlilik başlayınca, aşağıya, ovaya inene kadar akşam oluyor. O yüzden türkü olayı bizim için geçmişte kalmış bir konu
Sümer müziğini, Çin müziğini incelediğinizi söylüyorsunuz. Geniş bir açıdan türküye, halk türkülerine nasıl odaklandınız, arada bir ilgi var mutlaka...
Halk birliğine odaklanmak çok doğal. Yaşadığım, büyüdüğüm ortam, nasıl denir? Elazığ’da büyüdüm, sokakta duydum her şeyi. Köy düğünleriyle, mahallî sanatçıların icraatları ile çok sonraları radyo ile ilişkimiz oldu. Dolayısıyla doğal olarak halk müziği yerleşti içimize. Müzikle özel ilgim nedeniyle artık onu bilemiyorum, bir türlü çözüm bulamıyorum kendime. İşte, müzikle olan ilişkimiz nedeniyle de başka müzikleri ve bu işin biraz belli ölçüde de olsa bilimiyle uğraşmaktan vardığımız netice dönüp dolaşıp halk motiflerine, halk ezgilerine, halkın ürettiği her şeye geliyor ve o çıkıyor karşımıza. Dünya müziklerini incelediğimiz zaman en yüksek seviyede araştırma yapılan deneysel müzik de dahil olmak üzere bir dönem klasik müzikleri de dünyaya empoze eden -batı tarafından empoze edilen- ve güzellikleri tartışılmaz olan bütün müziklerin temelinde de, motiflerinde de incelendiğinde halk ezgileri bulunmaktadır. Rus müziğinde de, Avrupa müziğinde de, Beethoven’de da öyle, Mozart’ta da öyle, Bach’ta da öyle. Bach bir de üstüne üstlük Allah için çalmıştır, yazmıştır, söylemiştir, onunki daha da öte bir şey.
E Dergi, Mayıs 2005, sayı. 3, Eskişehir Millî Eğitim Müdürlüğü Dergisi
http://img171.imageshack.us/img171/9915/eogur1il7.jpg
O benim gözümde bir "dev", hayranı olduğum büyük sanatçı, büyük usta, büyük ses... Onun eserleriyle onun sesiyle benim sevdam başladı..
Benim için vazgeçilmez bir idoldür Erkan Oğur...
Bu bölümü ise severek hazırlıyorum... Onun sesinin inceliğinden.. Yüreğinin büyüklüğünden.. Telinin kuvvetinden eksik etmeyin yüreğinizi..
http://img174.imageshack.us/img174/88/0311mo5.jpg
»Elime bir bağlama verdiler, yaşamım değişti.«
Erkan Oğur
http://home.arcor.de/erkanogur/images/EO-P4.jpg
1954 yılında Ankara'da doğdu. Müzikle ilgilenmeye, çocukluğunun geçtiği Elazığ’da başladı. Keman ve bağlama öğrenmeye de o yıllarda yöneldi. Liseyi Ankara’da tamamladıktan sonra özellikle babasının isteği üzerine fizik-kimya öğrenimi görmek için Almanya’ya gitti.
1973 yılında gitar öğrenmeye başlayan Oğur, Doğu müziğindeki sesleri de kullanabilme gereksinimden dolayı birkaç yıl içinde perdesiz gitarı yaparak müziğe kazandırdı. Almanya ve Avrupa’nın öteki ülkelerinde gitarcı olarak çalıştı.
1980 yılında Türkiye’ye dönerek İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarına girdi. 5 yıllık eğitimi tamamlayan Erkan Oğur, askerlik dönüşü sonrasında konservatuarda ud dersleri verdi. Aynı dönemlerde öncelikle Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil olmak üzere birçok müzisyene perdesiz gitarla eşlik etti. Birçok konser verdi.
1989’da Amerika’ya giderek birçok sanatçıyla ağırlıkla Blues olmak üzere çalışmalar yaptı. Perdesiz gitarın Batı müziğe girmesini sağlayan Oğur’un, perdesiz gitarla yaptığı bir albüm Almanya’da liste başlarına tırmandı.
Müzikteki arayışlarının yanında, çalgılardaki geliştirme çalışmalarını Kemal Eroğlu ile birlikte sürdürmektedir.
Türkiye ve Türkiye dışında birçok konser veren Oğur, Fahir Atakoğlu, Bülent Ortaçgil, İsmail Hakkı Demircioğlu ve Okan Murat Öztürk gibi birçok sanatçıyla çalışmalarını sürdürmektedir.
http://img147.imageshack.us/img147/530/eop11cg6.jpg
Erkan Oğur İle Söyleşi
Rüzgâr sesi, denizlerin, dalgaların nağmeleri, yağmur, kuş sesleri… Müzikle, ahenkle dolu bir kâinat… Kalpleri, ruhları aşka çağıran müziğin coşkusudur. Sanatçı bozmadan, bulandırmadan duygulara müziği taşır.
Müziğin piyasaya “para” olarak düşmesi, piyasa malı olması, gerçek müziğin gizlenmesine neden olmuştur. Erkan Oğur’un ifadesi ile, “Hoyratça tüketme çabasında olanlar kaybederler.” Zaman bunu gösterecektir.
Erkan Oğur’un müziği başkadır. “Müziğim pek eğlenceli değildir. Hep uzak bir şeye, ulaşılmaz bir hedefe özlem vardır. Dingindir, hüzünlüdür, enerjisi vardır ama. Bir şeyler anlatmak ister; ama bunun ne olduğunu ben de tam bilemiyorum.” diyen sanatçı gerçekten de has müziğin izini süren birisi. Televizyon ve radyo programlarına pek çıkmayan, gazetelerde görünmeyen bir isim. İnsanın ruhuna, kalbine dokunmayan müziklerin egemen olduğu, televizyon ve radyo programlarında Erkan Oğur’un görünmeyişi yerinde bir duruş olsa gerek.
Erkan Oğur kimdir? “Erkan Oğur (1954 - ) Müziği sever…” Bu kadar. Bir de, “Anadolu farklıdır. Ne başkası Anadolu’ya benzer, ne Anadolu başkasına… Kendisidir. Kendi olandır.” der ve bu toprakların sesini yakalamaya çalışır. Albümlerinden birkaçı: Gülün Kokusu Vardı (1998), Hiç (1999), Anadolu Beşik (2000), Bir Ömürlük Misafir (2000), Fuad (2001).
Erkan Oğur’la konser için geldiği (İsmail Hakkı Demircioğlu ile) Eskişehir’de, dar bir vakitte görüştük. Söyleşi isteğimizi Erkan Oğur’a ileten Mehtap Şenol’a, eşi Süreyya Şenol Bey’e teşekkür ederim.
Mehmet Konukçu
Türkülerden hareketle bu toprakların insanının köklerine inmek mümkün. Türkülerin, sözlerinin, ezgilerin izini sürersek bu toprakların insanına ait neler söyleyebilirsiniz?
Müziğin izini sürerseniz Anadolu halklarına ulaşıyorsunuz. Dolayısıyla ne kadar büyük bir armoni içerisinde ve zenginlik içerisinde olduğunu, olmak durumunda bir yer olduğunu görüyorsunuz. Hem müzik açısından hem diller açısından hem folklorun diğer öğeleri, yemek, kıyafet, örf adet vs bunlar ile ilgili zenginlikleri görüyorsunuz. Bu sadece Anadolu’da yaşayan Türk halkları için değil, diğer bütün halklar için de geçerli. Burası sanki dünyanın olması gereken ideal bir armonisi içerisindeymiş gibi bir sezgi uyandırıyor türkü ile Anadolu’nun derinliklerine girdiğiniz zaman. Ama bugün olmayan şekilde bu. Öyle bir hayalimiz var. Yani günün birinde inşaallah Anadolu eski armonisine eskiden de aslında ulaşamadığı o armonisine kavuşur ve buna bağlı olarak da dünya tam tamına bu uyuma ulaşır diye düşünüyoruz.
Bizim toplumumuzda çocuklar ninni ile uykuya dalıyor, düğünlerde kına yakılırken türkü söyleniyor, yârinden ayrılana türkü yakılıyor, askere gidenin arkasından türkü söyleniyor. Müzik birçok alanda bir şekilde kendini gösteriyor. Dolayısıyla türkülerimiz sizce insanımızı ne şekilde etkiliyor?
Türküler okul gibi işte, eğitiyor insanları, zamanında da eğitti, bugün de öyle. Sadece ondan bir şey almak isteyenleri eğitir tabii. O, öylece duruyor orda. Ama dünya ve dolayısıyla bizim bölgemizde insanlarımız da değişme süreci içerisinde bu kaçınılmaz. Artık kına yakılmıyor mesela.
Sesli, köklü bir tarih. Bir ifadeniz var -ben ilk defa duydum- “süt kalemiz” diyorsunuz, bu neyi anlatıyor?
Süt kalemiz bizim yörede Urartu döneminden kalma, Harput’ta bir kale var, sonra çeşitli katmanlar yani çeşitli halklar geldiğinde dört-beş bin sene öncesine kadar giden bir arkeolojik tarihi var. Belki daha da öncesine gidiyor. Bir iddiaya göre, ateşe tapanların dönemine kadar giden bir mâbet olduğu da söyleniyor orada. Onun tarihi altı-yedi bin yıl öncesine giden bir katman. Neyse o arkeologların konusu. Yakın zamanda da yani Urartu sonrasında da Artukoğulları, Selçuklular, bir dönem de Araplar, derken Osmanlı dönemi içerisinde o kale çeşitli onarımlar görüyor. Yapımı esnasında süt kullanıldığı söylenir. Öyle bir efsanesi vardır. Harcına süt ve yumurta akı katılmıştır. Harcını analiz edenler onun öyle olduğunu ispatlamışlar. Öyle bir efsanesi var. Bu sanıyorum birçok yerde böyle. Anadolu süt kalelerle dolu aslında. Sivas’ta da vardır, Erzurum’da da vardır, Urfa’da da vardır, Antep’te de vardır. Harçlar hep sütlüdür, ama onun kıymetini bilmiyorlar işte şimdi iyi kötü virâne, bir de onarmaya kalkıp daha beter bir hâle sokuyorlar ve o sütler kimyasal şeylere dönüşüyor, çok çirkin bir hale dönüştürüyorlar.
“Fuad” albümünüzde kaleme aldığınız bir kısım var, benim en çok hoşuma giden. “Mantık kalbimizde şekillenir.” demiştiniz. “Kalb öncesi, kalb ânı, kalb sonrası sorularını kendime sormaktayım.” diyorsunuz. Şimdi bu noktada iç dünyanızda bu derin soruyla hemhâl olduğunuz serüveninizden biraz anlatır mısınız? Kapalı bir soru oldu.
Kısa zamanda olacak bir şey değil. Kalp öncesi olmadığımız zaman demek, kalp zamanı şimdiki zaman, kalp sonrası da gittikten sonraki zaman, gelecek zaman, diye bir mânâ var orda. Bunu kendi içinde de kalbin atmaya başladığı an mânâsına da indirebilirsiniz. Atma öncesi, atma anı ve süreci ve durma anı en son, diye de anlaşılabilir. Herkes için geçerli.
Özet bir şekilde diyebiliriz değil mi? An öncesi, an ve sonrası...
Yaşamın tâ kendisi işte ve bütün kainat, bütün evren, bütün zaman kavramı hepsini içeren tasavvufî bir mânâ var orda.
“Fuad “ismiyle zaten çok uymuş.
Fuad, kalbin durduğu ya da kalbin kırılma noktası. Esas anlatılmak istenen orda insan ilişkisinin değeri vurgulanıyor, yani kalbin kırılmaması gerekiyor.
“Halk müziği Veysel’le son bulmuştur.” diye bir ifadeniz var. Şimdi ya da gelecekte halk müziğini, türküleri nasıl bir gelecek ya da serüven bekliyor?
Pek iyi bir şey beklemiyor anladığım kadarıyla, ya da hissettiğimiz kadarıyla. Eskinin kötü bir tekrarı, kısır bir tekrarından başka bir şey olmayacak. Giderek daha da kısırlaşan, azalan, sonunda arkeolojik bulunup, müzelere kaldırılacak cinsten bir gidişatı var. Yörelerde mahallî sanatçılar belli ölçüde korumaya çalışıyorlar ama çok yozlaşmış vaziyette. Yörelerden, köylerden ya da dağlardan başlayan yozlaşma daha tehlikeli, daha dehşet verici. Kaynaktan kirlilik başlayınca, aşağıya, ovaya inene kadar akşam oluyor. O yüzden türkü olayı bizim için geçmişte kalmış bir konu
Sümer müziğini, Çin müziğini incelediğinizi söylüyorsunuz. Geniş bir açıdan türküye, halk türkülerine nasıl odaklandınız, arada bir ilgi var mutlaka...
Halk birliğine odaklanmak çok doğal. Yaşadığım, büyüdüğüm ortam, nasıl denir? Elazığ’da büyüdüm, sokakta duydum her şeyi. Köy düğünleriyle, mahallî sanatçıların icraatları ile çok sonraları radyo ile ilişkimiz oldu. Dolayısıyla doğal olarak halk müziği yerleşti içimize. Müzikle özel ilgim nedeniyle artık onu bilemiyorum, bir türlü çözüm bulamıyorum kendime. İşte, müzikle olan ilişkimiz nedeniyle de başka müzikleri ve bu işin biraz belli ölçüde de olsa bilimiyle uğraşmaktan vardığımız netice dönüp dolaşıp halk motiflerine, halk ezgilerine, halkın ürettiği her şeye geliyor ve o çıkıyor karşımıza. Dünya müziklerini incelediğimiz zaman en yüksek seviyede araştırma yapılan deneysel müzik de dahil olmak üzere bir dönem klasik müzikleri de dünyaya empoze eden -batı tarafından empoze edilen- ve güzellikleri tartışılmaz olan bütün müziklerin temelinde de, motiflerinde de incelendiğinde halk ezgileri bulunmaktadır. Rus müziğinde de, Avrupa müziğinde de, Beethoven’de da öyle, Mozart’ta da öyle, Bach’ta da öyle. Bach bir de üstüne üstlük Allah için çalmıştır, yazmıştır, söylemiştir, onunki daha da öte bir şey.
E Dergi, Mayıs 2005, sayı. 3, Eskişehir Millî Eğitim Müdürlüğü Dergisi
http://img171.imageshack.us/img171/9915/eogur1il7.jpg