Orijinalini görmek için tıklayınız : ÖlÜm Ve YaŞam Üzerİne


sendiren
16.11.2006, 15:56
ÖLÜM VE YAŞAM ÜZERİNE



Bu topraklarda tüm toplumsal kesimlerde genel olarak ölü seviciliği ve ölümü kutsama geleneğinin kültürün ya da kültürsüzlüğün önemli bir gerçeği olduğu herkesçe bilinir ve kabul edilir.Yaşadığı sürece değeri ve kıymeti bilinmeyen insanlar öldüğünde ve bedenen göçüp gittiğinde,bir de bakıyorsunuz o insanın nede büyük olduğu ve nede değerli olduğu hemencecik anlaşılıyor.
Ölüm üzerine bu kadar kutsayıcı ve ölümü yüceltici geleneklerin olduğu bu toplumda ve de dinsel yanıyla da ele alındığında bile yine de kıyas kabul etmeyecek bir yerde durmaktadır.Yaşam üzerine kurulması gereken her şey ölüm üzerine kurulu olunca işler elbette sarpa sarıyor.Toplumsal paranoyaların ve toplumsal şizofreni ile birlikte nasıl at başı gittiğini günlük yaşamın iki keskin ucunda görebilmek olanaklı oluyor böylece.Bir yandan saldırganlık ve bir yandan da pişmanlıklar ve kaygıların yön verdiği dengesiz ruh halleri hemen hemen aynı düzlemde yer almaktadır.
Bunun dinsel inanışlar ile kesinkes bağlantısı var.Burası kesin.Zira din halkların afyonu olarak bu dünyada ne kadar olumsuz durumlarda ve koşullarda yaşanırsa yaşansın ölümle ve öteki dünya ile birlikte bunların hepsinin sonlanacağı ve kesinlikle sıkıntıların karşılığı olarak cennette yaşanacağı üzerine temel propagandasını oturtur.Din mevcut düzenlere karşı çıkışın ve mücadelenin tanrıya başkaldırı olduğunu,oysa mevcuda boyun eğmenin ve rıza göstermenin tanrının evladına yakıştığını ifade etmektedir.Bu dünyadan göçüp gidildiğinde çekilen sıkıntıların karşılığı olduğu propagandası ,ölümün kutsanması üzerine ve de şehitlik!(Ne için,kimin için,kimler ile,yaşama katkısı ile vs vs.) üzerine gerçek dışı masallar ile de süslenmiş bir algılayış ve de uygulama vardır.Bu dünyadan göçüp gittiğinde insanların arkasından “nasıl bilirdiniz ?” sorusuna verilen sahte “iyi bilirdik” yanıtı bile başlı başına bu toplumsal ikiyüzlülüğün ve de ölüm kutsayıcılığının bir basit örneğidir.(Öte yandan bu ölüm kutsayıcılığının yanı sıra yine mezarlıkların durumu da bir ikiyüzlülük örneğidir.)Dinsel anlamıyla yine yaratılan efsaneler ile yatırlardan ve ölmüş insanların mezarlarından bir şeyler bekleme ve dilenme anlayışı da bir diğer önemli çelişkidir bu anlamda..
Bu sadece İslamiyete özgü bir durum değildir.Hemen hemen tüm dinsel yapılarda buna rastlamak mümkündür.Öte yandan yine alevi-kızılbaş toplumsal yapısı da bu anlamda yine diğerleri gibi aynı yerde durmaktadır.Ziyaretgahlar,yatırlar,kutsal sayılan bölge ve mezarlar ya da bir bakmışsınız ki bir ayak izi bile kutsal sayılmakta ve tapınılmaktadır.Ve olmayan şeylerden bir şeyler dilenilmektedir.Bir bakıma ölümün kutsanması adına diğer toplumsal kesimlere göre biraz daha yaşam tarafında duran bir akım olan Alevilikte yine bu olumsuzluktan payını almıştır.
Dinlerin ya da mevcut düzenlerin ölümü kutsaması ya da ölümün arkasından kişi ya da insanlar üzerinden kendi mevcut yerini sağlamlaştırmak uğruna yararlanmasını ve toplumsal ikiyüzlülüğünü gizlemeye çalışması doğal ve ya normal gibi karşılanırsa da,kendini düzenden soyut görenlerin ve de düzen dışı olduklarını ayrıca ateist ve devrimci-komünist olarak görenlerin davranışlarına ne demeli acaba?
Bu ülkede ve bu topraklarda gerçekten çok anormal durumlar yaşanmaktadır.Gerçek yaşam içinde yıllarca emek verenler ve günlük yaşamda varlığını belki de çok zor şartlar altında sürdürenler bir de bakmışsınız ki,öldükten sonra değer kazanmış,kitapları ve yazıları okunur olmuş, ya da türküleri dinlenir ve filmleri izlenir olmuş.Evet maalesef bu ülkede gerçekten böyle.Gerçi bir çok ülke de böyle ama bu ülkede ve bu topraklarda daha yoğun yaşanmakta bu durum.Bir de bakmışsınız, cenaze törenleri birden kalabalıklaşıp,deyim yerinde ise sahte timsah gözyaşları akıp ta akıyor.Bu törenler insanların kendisiyle hesaplaşmasını bir türlü sağlayamıyor.Halbuki yaşam kadar ölümde bu dünyanın önemli bir gerçeğidir.Diyalektik olarak bilimsel bir gerçeğin kabulü neden bu kadar zordur.
Bizce asıl olarak kabul edilemeyen ölüm gerçeği değildir.Aslında her şeyden yararlanma ve kullanma mantığı ölüm gerçeğinde kendini hissettirmektedir.Ölümden yararlanma ve mevcudu ilerletme ve varlığını idame ettirme adına yapılanlar nasıl tarif edilir gerçekten insan zorluk çekiyor.Ölümün arkasından methiyeler düzmek değildir esas olan,yaşarken insanın gerçekten insanca yaşayabilmesi üzerine emek ve çabalar içinde bulunmaktır esas olan.Ya da yaşadığı sürece insanca yaşayamayan bir insan öldükten sonra bu methiyeler gerçekte ne kadar işe yarar ki?
Burada elbette ki esas üzerinde durulması gereken kendini ateist ve aynı zamanda devrimci-komünist diye tanımlayanların çoğunlukla bu toplumsal geleneklere boyun eğmeleri ,ayrıca ölüm üzerine politika yapmayı temel almalarıdır.Devrimci-komünizm,insanca yaşamı ve insanın yaşamasını esas alır.İnanç burada sadece bilimsel bir felsefe ve harekete bağlılığın ifadesi olarak yerini alır.İnanç bilime,Marksizme ve devrimci-komünizmedir.İnancı soyut,elle avuçla hissedilmeyen,dokunulamayan bir değer olarak görmek metafizik idealist bir mantığın ürünüdür.Devrim mücadelesinde elbette düşenler olacaktır.Bu kaçınılmaz bir gerçektir.Egemenler kendi elleri ile teslim etmeyeceklerdir iktidarını.Ayrıca sistem muhaliflerini doğal olarak öldürücek,işkence edecek ve de kısacası elimine etmeye çalışacaktır.Bu doğanın yasasıdır.Kendisinin yaşaması buna bağlıdır.Doğal olarak mücadele de düşenler olacaktır.Ama politikanın ekseninin soyut bir methiyeler dizgesine,propagandanın esasının ölmek ve ölüm üzerine , devrimci kişiliğin ölmek ile özdeşleştirilmesi ve de inancın göstergesinin ölmek gibi insanın varlığının yokluğuna indirgenmesine gerçekte komünist duruşun ifadesi olarak bakmak yaşamsal bir yanlışa işaret etmektedir.Bugün ne yazık ki,devrimci hareketlerin politika ve güne müdahale etmede yaşadığı zorlukların ve de miadlarını doldurduklarının bir göstergesi de bu konuda da yaşanmaktadır.Hemen hemen devrimci hareketlerin hepsi , propaganda ve örgütlenme faaliyetinin temeline ölüm üzerine kurulmuş enstantaneleri koymuş durumdalar.
Elbette ki hareketler kadrolarını,sempatizan ve taraftarlarını eğiteceklerdir.Ve de yığınlara direniş ve ölümü anlatacaklardır.Eğitimin ve örgütlenmenin çok küçük bir boyutudur ama bu konu.Devrimci komünistler devrimi ölmek ve öldürmek için mi, istemektedirler?Böyle düşünülebilir mi?Hayır.Kocaman bir hayır.İnsanların insanca yaşayacağı ve gerçekten yaşayacağı bir toplumsal düzenin savunucuları ve kurucuları olanlar kesinlikle böyle düşünemezler .Komünizmin bir insanlık düzeni olarak insanın her açıdan kendini ve toplumu geliştirip ilerlettiği ve herkesin yeteneklerine göre üretime katıldığı ve de ihtiyaçlarına göre bölüştüğü;öte yandan açlık,yoksulluk,bencillik,vs vs olmadığı için kendince insan olarak yaşadığı bir toplumun propagandası ve bunun için örgütlenmesi farklıdır;temelde ölüm ve şehitler üzerine kurulmuş bir politik tarz ve örgütlenme esası farklıdır.Kesin olarak ikisi birebir birbirinin karşıtıdır.
Devrim ve Devrimci komünistlik,insanın insan olarak varlığı ve yaşamının insanileştirilmesi uğruna mücadelenin adıdır.Onun amacı yaşamdır,insan olarak yaşamdır.Ölüm bu mücadelenin içinde her zaman olabilecek istenmeyen acı bir gerçeğin hatırlanması demektir.Bu yolda düşenler olacaktır.Kaçınılamazdır.Ama beri yandan bunun politikanın esası,propagandanın temeli haline getirilmesi temel bir açmaza işaret ettiği gibi ,devrimci komünist ve insani bir tutum değildir.


SENDİREN...

Uveysi_HUU
03.12.2006, 03:45
Değerli arkadaşım, ölüm üzerine kaleme almış olduğun bu yazını alıp bir kenarda saklamanı ve daha sonra -Allah geçinden versin- olur da bir yakınını kaybettiğin vakit oturup bir köşeye okumanı isterim. Bilmiyorum ama ömründe yolun hiç mezarlığa düştü mü, mezar taşlarının üzerindeki yalnız ölüm tarihlerine değil onunla birlikte doğum tarihlerine de bakmak hiç aklından geçti mi? Yaşadığın her anın bir saniye öncesi nasıl da ortadan kaybolup gitmekte, görmez misin ki yaşam koca bir hayal olup ardından seni takip etmekte. Ölüm kaçınılmaz olarak herkese biçilmiş bir sonsa şayet insanlık tarihi içerisinde her zaman ayrı bir öneme sahip olacaktı elbet. Ölüme saçma da olsa bir anlam katmış olan onun varlığını ve kaçınılmaz oluşunu kabul ederek ona hiçbir anlam katmak istemeyenden daha çok hakikate yaklaşır. Mesele ölüm sonrası yaşam için bu hayatı bir kenara bırakmak değil onun için bu hayatı daha insancıl bir düzeyde “aşk” ile yaşamak da olabilir. Yani ölümün varlığını kabul etmiş olmakla bir insan illa bu hayattaki adalet mücadelesinden vazgeçecekti diye bir kural yok. Tarihte bir kaç Arap toplumu bu gaflete düşüp çağın gerisinde sefil bir yaşam sürüyor diye “ölüm”ün hakikate ışık olması engellenmiş olmaz. Üstelik ölüme bir anlam katabilmek için ilkin ona uzanan yola, yaşama bir anlam katmış olmak gerekir. Yaşamın anlamını kaybeden istediği kadar ölüme anlam katıp onu allayıp pullasın kaç yazar, sonuçta hiç şüphe yoktur ki ektiğini biçecektir.

Evet Marx “Din, halkın afyonudur” demiş, ancak bu kişi aynı zamanda “Din, kalpsiz bir dünyanın kalbidir” de demiş. Çağımızın şimdilik en iyi olanaklarına sahip olan batı toplumu neden aynı zamanda Hıristiyanlığı da yaşatmayı becerebilmektedir. Demek ki inanç dendiği vakit aklımıza birtek dışarıda “Arap yobazlığı”nı içerde “sofu cahilliğini” getirirsek yalnız hataları değil inanca dair var olan güzellikleri de onunla birlikte kaldırıp atmış oluruz. Nedir bu güzellikler; yalnız dünyayı değil tüm kainatı kucaklamak, yaratılanı sevmek yaratandan ötürü, elbet ölüm de var deyip yaşanılan ana değer biçmek, akıllardaki bilinmezlik uçurumunu “edep - erkan” yolu ile aşmak, gönüllerdeki susuzluk kuyusunu “aşk” ile doldurmak, bir tek “hak” var deyip bu dünyada hak yiyenden hesap sormak.

Kaldı ki ölenin ardından bir kez dahi olsa kalanların haklarını helal etmiş olması ve iyi bir temennide bulunması neden iki yüzlülük olsun? Bir başkasının ölümü hiç yoktan geride kalanlar için de aynı sonun var olduğunun hatırlanmasına yol açmakta. Böylelikle aynı sonu yaşayacak olan insanların ortak bir ağıta eşlik etmesi, dünya malına olan düşkünlüğün ne denli beyhude olduğuna delalet etmiş olur.

Ayrıca, yaşayanlar için ölümü tadıp bu dünyadan göç etmiş olanların ayrı ve kutsal bir yerinin olması da çok doğaldır. Normal hayatta dahi bizden daha fazla yaşamış olan insanlara karşı saygılı olmaya dikkat ederiz. Ölen insanlardan medet ummak senin açından o insanın çaresizliğine işaret ediyor olabilir. Onların istekleri ne kadar yerine geliyordur bilemeyiz ancak herhangi bir umut ya da ideal uğruna mücadele eden insanlar da sonuçta bir “beklenti” içerisinde değiller midir. Onun beklentisi çaresizlik olurken senin beklentin neden mücadele etmek olmaktadır? Demek ki bu hayatta dermanın ya da çözümün nerden ve nasıl geleceği sonuçta aynı şeye, bilinmezlik ihtimaline bağlıdır.

Kendi umudunun bu hayattaki gerçekleşme ihtimalinin daha yüksek olduğuna mı inanıyorsun? O zaman bana herhangi bir vakitte bir saniye sonra olup biteceklerin garantisini vermen gerekir. Kadersizliğin karşısında her insanoğlu çaresizliğe düşebilir. Aklın ve imkanların yetersiz olduğu yerde umudun bireysel ve sessiz bir yakarışla aranması neden yadırganacak bir şey olsun. Her insan bu hayata kendi iradesiyle gelmediğini ve iradesi dışında olup bitenlerle asıl hayatının şekillenmekte olduğunu gayet iyi bilir. O zaman aynı yolu takip ederek bir insanın “bilinmezliğe” yüz çevirmesine hiç şaşmamak gerekir. Tüm bu olup bitenlere yol açan “O” ise şayet derman da yine ondan gelecektir. Mesele işte bu bilinmezliğin farkına varıp hakikati arayışa koyulmaktır, yoksa bir hurafe peşinde koşup elbette ondan keramet beklemek değildir. Kaldı ki bu yaşamı terk edenlerin ardından iyi niyetlerde bulunmak, yaşadıkları dönemlerde çevrelerine umut ve ışık olmuş kişileri anıp onlardan zor günde destek ummak tamamen “gönül” işidir. Sen bunu somut olarak ararsan tabi ki bulamazsın ancak o insanın gönlünde olup bitecekleri asla bilemezsin. Bilemediğini ise tabi ki birkaç cümle ile yargılayamazsın.

Kimi meyveleri çürümüş diye koca bir ağacı kökünden baltalamak; modern çağımızın en tehlikeli hastalığı ne yazık ki budur. Üstelik sırf materyal bir varoluşa hitabet olsun diye her türlü hissiyata saldırmakla insanoğlu sonuçta ne elde edecektir? Kaygıların yersizdir ki ahlak erozyonu altında nefessiz kalan bir gençlik zaten ölümü önemsemeyecektir. Asıl mesajı göremeyip onunla sadece alay edecektir. İnançlar her türlü bağnazlıktan ve bu hayatı değersiz sayan görüşlerden kurtarılmalıdır, ancak akıllar tıka basa dolsun diye insanların kalpleri asla boşaltılmamalıdır.

Yaşamı gözleyip gerçeğe dair tasvirler çiziyor olsan da gerçekte bilinmezliği soluyup durmaktasın. Ölümü bileni beyhude sayarak kendine özgürlük biçemezsin. “Senin boynunda asılı dururken ecel kemendi bir de bakmışsın ki onun önünde açılıvermektedir ölüm kapısı.” Ölümü ikinci plana atarak öne çıkartmak istediğin bu yaşamın varlığından şüphe ederim ancak sana er ya da geç öleceğinin garantisini verebilirim.

Saygılarımla.

sendiren
03.12.2006, 10:03
Ölüm üzerine bu kadar kutsayıcı ve ölümü yüceltici geleneklerin olduğu bu toplumda ve de dinsel yanıyla da ele alındığında bile yine de kıyas kabul etmeyecek bir yerde durmaktadır.Yaşam üzerine kurulması gereken her şey ölüm üzerine kurulu olunca işler elbette sarpa sarıyor.Toplumsal paranoyaların ve toplumsal şizofreni ile birlikte nasıl at başı gittiğini günlük yaşamın iki keskin ucunda görebilmek olanaklı oluyor böylece.Bir yandan saldırganlık ve bir yandan da pişmanlıklar ve kaygıların yön verdiği dengesiz ruh halleri hemen hemen aynı düzlemde yer almaktadır.

Dinlerin ya da mevcut düzenlerin ölümü kutsaması ya da ölümün arkasından kişi ya da insanlar üzerinden kendi mevcut yerini sağlamlaştırmak uğruna yararlanmasını ve toplumsal ikiyüzlülüğünü gizlemeye çalışması doğal ve ya normal gibi karşılanırsa da,kendini düzenden soyut görenlerin ve de düzen dışı olduklarını ayrıca ateist ve devrimci-komünist olarak görenlerin davranışlarına ne demeli acaba


Bizce asıl olarak kabul edilemeyen ölüm gerçeği değildir.Aslında her şeyden yararlanma ve kullanma mantığı ölüm gerçeğinde kendini hissettirmektedir.Ölümden yararlanma ve mevcudu ilerletme ve varlığını idame ettirme adına yapılanlar nasıl tarif edilir gerçekten insan zorluk çekiyor.Ölümün arkasından methiyeler düzmek değildir esas olan,yaşarken insanın gerçekten insanca yaşayabilmesi üzerine emek ve çabalar içinde bulunmaktır esas olan.Ya da yaşadığı sürece insanca yaşayamayan bir insan öldükten sonra bu methiyeler gerçekte ne kadar işe yarar ki?

Burada elbette ki esas üzerinde durulması gereken kendini ateist ve aynı zamanda devrimci-komünist diye tanımlayanların çoğunlukla bu toplumsal geleneklere boyun eğmeleri ,ayrıca ölüm üzerine politika yapmayı temel almalarıdır.Devrimci-komünizm,insanca yaşamı ve insanın yaşamasını esas alır.İnanç burada sadece bilimsel bir felsefe ve harekete bağlılığın ifadesi olarak yerini alır.İnanç bilime,Marksizme ve devrimci-komünizmedir.İnancı soyut,elle avuçla hissedilmeyen,dokunulamayan bir değer olarak görmek metafizik idealist bir mantığın ürünüdür


Burada elbette ki esas üzerinde durulması gereken kendini ateist ve aynı zamanda devrimci-komünist diye tanımlayanların çoğunlukla bu toplumsal geleneklere boyun eğmeleri ,ayrıca ölüm üzerine politika yapmayı temel almalarıdır.Devrimci-komünizm,insanca yaşamı ve insanın yaşamasını esas alır.İnanç burada sadece bilimsel bir felsefe ve harekete bağlılığın ifadesi olarak yerini alır.İnanç bilime,Marksizme ve devrimci-komünizmedir.İnancı soyut,elle avuçla hissedilmeyen,dokunulamayan bir değer olarak görmek metafizik idealist bir mantığın ürünüdür