Orijinalini görmek için tıklayınız : Toplu Yazilarim Ve Makalelerİm


sendiren
17.11.2006, 01:35
ALEVİ-KIZILBAŞLAR,İÇ SAVAŞ,ORDU

Egemen sınıf ve güçler ,daha önceki makalelerimizde de incelediğimiz ve vurguladığımız üzere gerek Kürt ulusal mücadelesinin önünü tıkamak ve gerekse de sınıf mücadelesinin önünü kesmek ve boğmak üzere,iç savaş stratejisini yaşama geçirmek için düğmeye basmış gibi görünüyorlar.Şimdi ki,süreç daha önceleri de gündeme defalarca alındığı gibi laik-anti laik,laik-şeriatçı ikilemi ve Kürt-Türk ikilemi üzerinden yeniden denenecek.Burada kilit rol elbette ki,orduda olacak.
Ne yazık ki,Anadolu insanları ve ezilen emekçileri ve doğal olarak sınıf,ordu üzerine yeterince bir bilgi birikimine ve de neye - kime hizmet ettiği noktasında yeterli bir bilince sahip değildir.Öteden beridir devletçi geleneğe sahip bu toprak insanlarının elbette bu konuda olması gereken noktalara neden gelinemediği elbette tartışılır.Ama bu devletçi gelenek ve ordunun konumuna ve tartışılamayacağına ilişkin yaratılan ortamlar bunda belirleyici olmaktadır.Nasıl ve hangi koşullarda yapıldığı kuşkulu anket sonuçlarından en güvenilir kurum olarak çıkması 0rdunun bu noktada nerelerde görüldüğünü anlamak için yeter de artar bile.Son günlerde bu anketler ve ordu üzerinden bu tarzda tartışmaların yoğunlaşmış olması ve de ordunun en yetkinlerinin,tepesindekilerin de siyasal sürecin aktörlüğüne soyundurulmalarının özel bir anlamı olduğunu belirtmeliyiz.
Yaratılmaya çalışılan yapay çatışma ortamının tarafı ve aktörü ilan edilmiş olan ordu,burada kuşkusuz kilit rol oynayacaktır.Darbeci geleneğini Osmanlıdan bu yana aksamasız sürdüren bir gelenek var orduda.Doğal olarak bu gelenek,bir biçimde herkesçe bilindiğinin aksine siyasal arenada hep olagelmiştir.Hükümetler yıkmış,hükümetler kurmuş;siyasal sürecin ve devletin reorganizasyonunda fiilen bulunmuştur ordu.Bu Osmanlıdan bu yana , engellenemez yükselişini sürdürmenin yanında sınıf mücadelelerinin de elbette ki,kurum olarak görevleri gereği yerini almıştır.
Ordu,bir devletin ya da egemen sistemin korunmasının temel unsurudur.Egemenler orduları bunun için kurdurmuş ve beslemişlerdir ve hala da beslemektedirler.Egemen sınıfın ihtiyacından doğmuştur ordular ve devlet örgütlenmesi.Kapitalizm ile birlikte ulusal devletlerin yine en önemli silahlı vurucu gücüdür ordular.İster kapitalist burjuva demokrasisi olsun, isterse kapitalist faşist devlet olsun her halükarda ordu sistemin bekçiliğinde birincil konumdadır.Ordu bu anlamda sistemin gözbebeği gibi koruyup hiçbir biçimde yıpranmasına izin vermediği ender kurumlarındandır.Hele bir de bizim gibi ordu ile devlet geleneğinin güçlü olduğu ülkelerde , neredeyse dokunulmazdır ordu.Sistem bekçisi diğer bir kurum olan polis ile ordu arasında da bu anlamda yüklenen misyon gereği ,farklılıklar vardır.Sitem ve devlet ile bu anlamda en çok özdeşleştirilen kurum sürekli ordu olagelmiştir.Örneğin son yıllarda ciddi bir rekabet içinde olduğu gözlenen iki kurum arasında yine ordu daha dokunulamaz bir yerdedir ve öylece ne tutulmak istenmektedir.
Devlet sınıflar üstü bir konuma sahip değildir.Devlet egemen sınıfın iktidar etme gücünün ifadesidir.Devlet egemen sınıfın ihtiyaçlarına göre kendini pozisyonlamaktadır.Ama hangi iktidar etme biçimi olur ise olsun,egemenlerin temel devlet mekanizmalarından biridir ordu.Faşist iktidarlarında da,demokratik burjuva iktidarlarında da bu durum böyledir.Bu anlamıyla ,Türk ordusunun bu genel çerçeve dışında olduğunu iddia etmek,kesinlikle gerçekleri ters yüz etmektir.Türk ordusu da diğer tüm ülke orduları gibi,egemen sınıf olan işbirlikçi tekelci burjuvazinin ve onun uluslar arası bağlaşıklarının çıkarlarının savunucusudur ve bekçisidir.Bu temel gerçeğin altını çizmek gereklidir.Osmanlı döneminde de,TC nin ilk kuruluş yıllarında da,ve de Türkiye’nin yeniden emperyalizmin yeni sömürgesi durumuna geldiği yıllar ve sonrasında da bu temel gerçek ortadadır.NATO ve diğer emperyalist örgütler ile fiili temas sonrası süreçten itibaren bağımsız bir ülkeden bahsedilemeyeceği gibi,bağımsız bir ordu teşkilatından da söz etmek olanaklı değildir.Nitekim Natoya girdikten sonra Ordunun tüm önemli komuta kademelerine gelecek olanlar tespit edilip CIA ve Amerikan ordusunca eğitilmiş ve ülkeye yollanmıştır.Türkeş’ten şimdiki ordu yöneticilerine kadar bu durum açıkça ortadadır.Ki,Derin devlet mekanizmalarının da kurulduğu yıllardır bu yıllar.1950 li yıllar ve sonrası bu gerçeğin temel göstergelerini sunmaktadır.1960 darbesi aşağıdan gelen orta-alt düzey subaylarca örgütlenip harekete geçince (Ki ordunun Osmanlıdan başlamak üzere darbeci bir geleneğe sahip olduğunu,özellikle18.-19.yylarda sıkça bu darbelere rastlandığını görmekteyiz.)sürece müdahalede gecikmemiştir ordunun üst kademeleri.Ve nihayet kontrol altına alınmıştır süreç.Ve TC kurulduktan sonra darbelerin önü açılmıştır böylece.Bu yıllardan başlamak üzere ordu kendi konumunu daha bir sağlamlaştırmıştır.1970 li ve en nihayet 80 darbesi ile birlikte ordunun konumu artık tartışılamaz hale bile gelmiştir.En liberal pespaye yazarların sorgulamasına bile tahammülü olamayan bir geleneksel çizgi oluşturulmuştur.
Açık darbe girişimleri yerine artık ordu yasal hale getirilmiş ve anayasada varlığı kabul edilmiş bir kurum aracılığıyla ya da yer yer fiili post modern darbe girişimleriyle hep gündemde olmuştur.Bu kurumun adı,MGK dır.Sistemin temel yürütme organının MGK olduğu hemen herkes tarafından kabul görmektedir.Ordu ,böylece günlük siyasetin içinde de kendine yer bulmuştur 80 darbesi sonrası.
Hiçbir yerde kolay kolay rastlamayacağımız bir orijinallik daha var bu topraklarda.Ordu aynı zamanda büyük bir holding sahibidir.OYAK.Bu holding bir çok üretim alanında fabrikalara ve etkinliğe sahiptir.Doğal olarak sistemle bütünleşmesi için ikinci bir kanaldır ekonomik olarak durduğu yer.Doğal olarak sistemle çıkarları birebir özdeştir.Ordunun her açıdan ayrıcalığı bu ülkede tartışılmazdır.Sadece her bir il yada kasabaya bakmak bile yeter de artar bile.Ordu bu toprakların en güzel yerlerinde konumlanmakta,en lüks şartlarda barınmakta,tatilleri için en güzel yerler seçilmekte,her türlü maddi ve manevi olanak ile diğer toplumsal kesimlerden ayrı tutulmaktadır.
Şimdi böyle bir ordunun ezilen emekçi sınıfların ve de ezilen değişik toplumsal kesimlerin (ister etnik ister mezhebi) çıkarlarını savunmasını beklemek olanaklımıdır?Elbette ki hayır.Sıkıyönetimler döneminde fiili ordu egemenliğinde binlerce alevi-Kızılbaş katliamı olmadı mı?Darbe sonrası yine milyonlarca insan işkencelerden geçmedi mi?Öldürülmedi mi?O laikliğin savunucusu geçinen ordunun egemenliği yıllarında kendinden önceki dönemlerden iki-üç kat daha fazla imam hatip lisesi açılmadı mı?Alevi-Kızılbaş köylerine camiler yaptırılmadı mı?Yeşil kuşak projesinin en önemli inşa faaliyetleri 80 sonrası değil midir?Bu örnekler uzatılabilinir.Ama ordu amerikaya göbekten bağımlıdır aynen ülkenin olduğu gibi.Bu anlamda bu politikaların yürürlüklerinin bağımsız ordu politikası olduğunu söylemek yanlış ve eksik olur.
Şimdi kim laik kim değil tartışması yapmak yersizdir.Zira sitemin laik olmadığını daha önceki makalelerimizde açıklamıştık.Doğal olarak sistemin önemli ve özel bir parçası olan bir yapının da laik olduğunu iddia etmek gerçekten safdillik olur.
Sistemin iç savaş stratejisinin en önemli ayağını yine ordu oluşturmaktadır.Bunca anlatımımız bundan idi.Zira son günlerde tırmandırılan bir laik-anti laik kamplaşması var.Bu noktada orduya tabansal destek sağlamak için sistemin uşakları ve kalemşorları harekete geçmiş bulunmaktalar.Bunun için mitingler düzenlenip yaratılan öcüye karşı,yine bir başka öcüye sığınmaları istenmektedir.Ki bunun en önemli tabanını alevi-Kızılbaşların oluşturması hedeflenmektedir.Hedef kitle,kesinlikle bu kesimlerdir.Alevi-Kızılbaşlarında bu durum ve koşullarda bu temel gereceği kavradıklarını söylemek olanaklı değildir.Ne için kullanıldıklarını ve kullanılmak istendiklerinin farkındalık yok şu anda.Bu suni gerginlik ve kamplaşmanın sistemin işine geldiğinin kavranması gereklidir.Sınıf mücadelesi kavrayışının yıkılması ve arkasından sistemin her türden olumsuzluğuna rağmen sisteme yaslanmanın propaganda edilmesi ve harekete geçirilmesi ,böl-parçala-yönet ile sistemin tıkandığı noktalarda devrimci kalkışmaların önünün kesilmesi temel hedeflerdendir.
Özelde alevi-kızılbaşlar ve genelde sınıfın diğer bölükleri,çeşitli milliyetlerden ve mezheplerden kesimleri bu durumu görmek ve bu oyuna gelmemek için mücadele etmelidirler.Her türeden olumsuzluğun nedeni emperyalist kapitalizmdir.Emperyalist kapitalizm yeryüzünden bir daha geri gelmemecesine yok edilmeden bunlar yaşanacaktır.Tüm mücadele sisteme yöneltilmelidir.Mücadele egemenlere ve sisteme karşı verilmelidir.Bu iç savaş oyununun bir parçası olunmadığı gibi devrimci savaşım yükseltilmelidir.Sınıf mücadelesinin keskinleşmesinden korkan egemenlerin ,ezilen emekçi yığınları sistemin yedeği haline getirmesine izin verilmemelidir.Alevi-kızılbaşlar içinde gerçek dışı ordu hayranlığına karşı mücadele edilmelidir.Zira bu ordu ve öncüllerinin ne katliam ve kırımlara öncülük ettiği hafızalarda yeniden canlandırılmalıdır.

sendiren
17.11.2006, 01:37
DEMOKRASİ,İKTİDAR VE ÖRGÜTLENME SORUNU ÜZERİNE KISA BİR GİRİŞ


Yıllardır üzerine tartışılıp durulan bu sorun gerçekten de kafaların en çok bulandığı ve net bakışların kendine has fikirlerin üretilemediği , diğer yandan çok çeşitli ayrılıkların da temel nedenlerinden biri de olagelmiştir.Bu açıdan çok önemli bir soruna kuşbakışı bakmanın ne kadar yetersiz olabileceğinin şimdiden altını çizmekte yarar vardır.Ama nihayetinde bu soruna en azından bir giriş ve temel bir bakış açısı ve çerçevesi çizmenin de gerekli ve katkılı olabileceğini de vurgulamalıyız.Mesele aslında bu temel sorunlardan birinin hangi çerçeve içerisinde ve hangi noktalar dikkate alınarak tartışılabileceğine ışık tutmaya çalışmaktır.Z ira konunun kendisi stratejik ve proğramatik düzeydedir.Ayrılık ve birlikteliklerin de temeli olmuş bir konudur.
Demokrasi bir iktidar biçimine tekabül etmektedir.Lenin’in deyimiyle ”demokrasi=diktatörlük=devlet”tir.Elbette ki Lenin bu soruna yaklaşırken diğer tüm sorunlarda olduğu gibi meseleye sınıfsal öz ve kimliğiyle yaklaşıyordu.Sınıfsal kimliğinden uzaklaştırılmış,içi boşaltılmış ve ne idüğü belirsiz sınıflar üstü ve herkese demokrasi anlayışlarından uzak;egemen sınıfa göre hegemonya anlayışlarına göre ve öte yandan sınıf mücadelesinin durumu ve seyrine göre kabuk değiştiren bir tanımlamaya dikkat çekmek istemiştir.Gerçekten de en çok içi boşaltılmış ve dejenere bir kimliğe büründürülmüş en önemli kavramlardan biridir demokrasi.İdeolojik mücadelenin bu önemli sorun üzerinde durması elzemdir.Zira gerek Türkiye’deki tek tek olay ve olgulardan gerekse AB’li ve ABD’li emperyalistlerin demokrasi havarilikleri ve ihraç çabaları(emperyalizm düşünün ki çeşitli ülkelere demokrasi getiriyor ve ihraç ediyor!) ve bunlar ardına gizlenmiş uşaklıklar,reformist-revizyonist güruhun heyecanla bu sürece gizli ve açık destekleri ,burjuva demokrasisi bile sayılamayacak girişimlerin alkışlanıp gerçek demokrasi diye yutturulmaya çalışılması , sınıf mücadelesinin nihai amaçlarının unutturulup bu süreçlerle aldatılması bu sorunu hem proğramatik düzeyde ve hem de güncel önemi bakımından öne çıkarmaktadır.
Demokrasi bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki baskı ve tahakküm aygıtı olan devletin yönetim biçimlerinden birisidir.Aynı zamanda bir sınıfsal eylem ve yaşam bütünlüğüdür. Emperyalist kapitalizmin gelişkin metropollerinde burjuva yönetimi nispi ve yine burjuva anlamda demokratik iken ;bağımlı ve geri bıraktırılmış ülkelerde aynı sistem baskı aygıtı olan devleti gerçek içeriğiyle ve faşist biçimiyle kullanmaktadır.Göstermelik parlamentoların varlığı,sendikal ve derneksel örgütlerin varlığı ,çeşitli demokratik hakların zoraki ve sistem dışına çıkılmasından korkularak kullanılması bu gerçeği hiçbir şekilde değiştirmez.Zira sistem dışına eğilimli her hareket ve girişim burjuva demokrasisinin merkezlerinde bile en şiddetli şekilde bastırılmaktadır.Bu en demokrat! ülkeler gerçek devrimci ve komünistlere her tür işkence,baskı yerinde infaz yapmaktadır.Almanya,İngiltere,İtalya,fransa vs. hepsi içinde tek tek örnekler verebilmek mümkündür.Kızıl tugayların akıbeti,Bask sorununa yaklaşım ve bastırma teknikleri,İRA sorunu,Baider-mainof gerçeği hepsi hafızalarda bir bir yeniden geçirilmelidir.Gerçi bizim toplum yine aynı sorundan yani demokrasi kültürünün olmayışından kaynaklı olarak çok çabuk unutuyor.Ya bizim lider geçinenlere ve farklılara! Ne demeli?Hafıza-i beşer nisyanla maluldür mü demeli?Daha gözümüzün önünde ve yanı başımızda Amerikan emperyalizminin Irak’ta yaptıkları dururken bu hayasızlık ve çarpıtma da amaç ne ola ki?Bu açıdan ideolojik mücadelenin önemini bir kez daha kavramak yararını sunuyor en azından bu süreçler.
Demokrasi bir eylemsel içeriktir ve bir yönetim biçimidir.Bu demektir ki bir yönetenler bir yönetilenler ve öte yandan bunların da bir yönetim tarzının eylemsel içeriği vardır.Faşizm kadar demokrasi de burjuvazinin sınıfsal koşullara,mücadelenin düzeyine yani kısacası hegemonik gücün ihtiyaçlarına göre belirlenmektedir.Dünyanın burjuva anlamda en demokratik ülkesi bir anda bu koşullar dolayısıyla faşizmi idare olarak benimseyebilir.Yine bu en demokratik ülkeler emperyalist paylaşım savaşlarını yapan ve yürüten güçlerdir.Nazizmi,mussolini faşizmini yaratan yine bu demokrat ülkeler değil midir?
Demokrasi sınıfsal egemenliğe göre bir idare biçimi olarak aynı zamanda bir yaşam biçimine karşılık gelmektedir.Yaşama ilişkin her konuda söz ,karar ve yetkinin kimin elinde olduğu bu yaşam biçiminin de içeriğini belirlemektedir.Bu elde bulundurma durumu demokrasinin kimin lehine işleyeceğini belirleyen temeldir.Yani demokrasi de işleyişin temeli iktidar sorunuyla ayrılmaz bir biçimdedir.İktidar sorunu,demokrasinin de ,içeriğini belirlemektedir.Proletaryanın iktidarında ya da proletaryanın diktatörlüğünde ezilen, sömürülen milyonlar için gerçek bir demokrasiden bahsedilebilirken bir avuç sömürenin elerinden her şeyleri iktidar dahil alınmıştır ve onlara bu iktidarı tanıdıkları müddetçe yaşam hakkı tanıyan bir iktidar olacaktır.Proletarya diktatörlüğü sınıfsız sömürüsüz bir dünyaya geçişin koşulları yaratılana kadar yaşayıp giderek sönümlenecektir.Sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumda devlete iktidara demokrasiye dolaylı olarak ihtiyaç olmayacaktır.Aşağıdan yukarıya yukardan aşağıya bu süreç bir yandan kendini yaratıp yaşatırken öte yandan kendini reddederek yok edecektir.
Demokrasinin bir yaşam biçimi olarak bir kültür olarak proletaryanın gündelik yaşamında can ve kan bulması gerekmektedir.Zira demokrasiyi bir yaşam biçimi haline getirememiş bir sınıfın kendi kendini yönetebilmesi kendi hak ve çıkarlarına ve ideallerine sahip çıkabilmesi olanaklı değildir.Geriye dönüşler bu sorunun bir sonucu olarak ortada durmakta ve bizler de dahil herkesçe tartışılmaktadır.Proleter demokrasi ile burjuva demokrasisini karşı karşıya getirmek ve kıyaslamak abesle iştigaldir.Demokrasi ,bir yaşam biçimi,bir kültür,bir gelenekler manzumesidir.Doğal olarak yaşamla birlikte kazanılan ve edinilen bir şeydir.Yaşamla elde edinilen bir şeye sahip çıkma ve sürdürme istidadı daha fazladır.Tırnak ile dişle ve kanla kazanılmış demokrasiye elbetteki Avrupalı daha çok sahip çıkacaktır.Kaldı ki geleneksel olarak aktarıldığından önceki nesillerin kanına böylece sahip çıkılmaktadır.
Demokrasiyle özgürlük ve örgütlenme sorunu da iç içedir.Demokrasiyle özgürlüğün çelişiyor gözükmesine sınıfsal bakış açısı son verecektir.Yukarda da ifade edildiği gibi demokrasi bir iktidara denk düşmektedir.Bu açıdan bir sınıf diğer sınıf üzerinde baskı ve tahakküm kurarken ; kendisi açısından tam demokratik ve özgür bir dünya yaratmış olmaktadır.İktidarda bulunan sınıfın tercihleri ve sosyo politik gelişmeler de bu durumdan elbette etkilenecektir.Doğal olarak demokrasi ile özgürlük ve sınıfsal örgütlülükler arasında bir çelişiklik yoktur(Elbette ki sınıfsal perspektifle bakıldığı sürece.Aksi durumda sınıflar üstü bir bakış açısı ile bu tarz bir çelişki olacaktır).

sendiren
17.11.2006, 01:38
Egemen sınıf elbette ki kendisi için tam demokratik bir ortam yaratırken karşıt sınıf ya da sınıflar için bunun demokratik bir ortam yaratacağını söylemek olanaklı değildir.Her sınıf kendi çıkar ve örgütlülüğünü yaşatmak birincil amacıyla hareket edecektir.Proletarya geçici sınıfsal çıkarları için bu tarz bir demokrasiye ya da iktidara ihtiyaç duyacaktır.Bunun adına biz sosyalist iktidar yada proletarya diktatörlüğü demekteyiz.Proletaryanın nihai hedefi olan komünizme varmak için böyle bir ara yola ve geçişe mutlak ihtiyaç olduğundandır.Aksi durumda gerçek insanlık ideallerine ulaşmak ve bunu bir dünya ve insanlık sistemi yapmak olanaksızdır.Proletaryanın sosyalizmi mutlaklaştırmak gibi bir düşüncesi olamaz.Dolayısıyla iktidarın elde edilmesiyle birlikte ilginçtir ki bir yandan da hem iktidarın ve hem de tüm sınıfların,sınırların ve farlılıkların ortadan kaldırılması süreci başlayacaktır ve başlamak zorundadır.Proletarya ve kendi iktidarı kendini ret ve inkar ederek ilerleyecektir.Ama mevcut sınıflar ortadan kaldırılmadıkça,insan denilen varlık yek vücut olmadıkça,dünya üzerinde sosyalizm gerçek bir durum oldukça bu süreç hızla komünizme evrilecektir.Elbet bu süreçteki her direniş,her karşı örgütlenme ve sosyalizme olan saldırılara karşı proletarya kendini devleti,örgütlülükleri ve dayanışmasıyla savunacaktır.Bu tür girişimlere karşı açık ve gizli tüm savaşını vermek zorundadır ve verecektir.Nihai hedef yakınlaştıkça tehditler de azalacağından hızla sönümlenme ve çözülme yoluna gidecektir bu örgütlülükler ve hızla insanlık ideallerinin gerçekleriyle karşılayacaktır tarihi proletarya.Proletarya bu tarihi gelişmelerin ve değişimlerin temel dinamiği ve lideri olmak durumundadır.Komünizm sadece ve yalnız proletaryanın tarihsel misyonunun ürünüdür.
Öte yandan demokrasi mücadelesinin bu anlamda en temel dinamiği ve lideri yine proletaryadır ve olmalıdır.Demokrasisiz ve demokratik mücadele verilmeksizin proletaryanın nihai hedefine ulaşması olanaklı değildir.Bu ülkemiz açısından çok daha önemlidir demiştik. Zira ,demokrasiyi hiç görüp yaşamamış ve demokratik bilinci olmayan bir sınıfın kurucu niteliği olabileceğini iddia etmek yanlış olur.Zira demokrasi bir örgütlenme, bilinç, gelenek,kültürdür.Demokrasi söz ve ifade özgürlüğünden tutalım da azınlığın çoğunluğa dönüşme hakkına kadar;aşağıdan yukarıya sınıfın kendi gelecek ve çıkarlarının savunusu ve örgütlenme gereklerinin yaratılmasına kadar; özel ve önemli eylemsel içeriklerle edinildiğine göre bu ancak proletaryanın tarihsel eylem ve adımları ve mücadelesiyle bir gerçek olabilir.Proletarya bu bilinç ve örgütlenme düzeyini ancak sınıf savaşıyla ve sıcak sınıf mücadelesinin içinde öğrenip kazanabilir.Elbette liderlikler bu süreci hızlandırıp doğru yönlere kanalize etmek durumundadırlar.Bu anlamda liderlik katalizör bir görevdedir. Tamamen etkisiz olmasa da eyleminin içeriğinde ve kendi deneyimlerinden öğrenmesine özen göstermek durumundadır.Böylece kazanılan bir bilinç ve kültürün kalıcılığı tartışılmaz bile.
Bunun ya da bu sürecin özel bir demokratik aşamaya ihtiyaç duymayacağını başından belirtmeliyiz.Zira bir çok siyasal hareket özel bir geçiş aşamasını sırf bu nedeni işin göbeğine koyarak stratejik yanlışlıklar içine düşmektedirler.Bu demokratik bilincin ancak siyasal bir iktidarla edinileceği gibi bir anti Marksist bir yaklaşıma karşılık gelmektedir.Bu durum eylemin kendisini küçümsemek ve yaşamın öğreticiliğini göz önünde tutmamak demektir.Diğer nedenler bugünkü tarihsel koşullarda tamamen geçerliliğini yitirmiş durumdadır.Ülkenin yarı-sömürge yarı feodal olduğu,kapitalizmin yeterince gelişip ilerlemediği,proletaryanın niceliksel varlığının yetersiz olduğu,ittifak edilecek ve edilmesi gereken sınıfların düzenle olan bağları vs. gibi gerekçeler ülkemiz gerçeğiyle hiçbir biçimde örtüşmemektedir.Ülkemizin faşist bir diktatörlükçe yönetildiği ve faşizmden sosyalizme direkt olarak geçilemeyeceği gerçeği de bir safsatadan ibarettir.Zira yukarda da ifade ettiğimiz gibi faşizm de burjuvazinin idare etme biçimlerinden yalnızca bir tanesidir.İktidar yine burjuvazinin ellerinde olduğuna göre kapitalizmden sosyalizme geçişe engel olan her hangi bir şey yoktur.Tek engel proletaryanın bilinç ve örgütlülük düzeyi ve sosyalizmin inşası uğruna verdiği mücadelenin içeriğidir.Bu bilinç ve örgütlülük düzeyini yakalayamamış bir sınıfın demokratik devrimi gerçekleştirme ve önderlik edebilmesi nasıl mümkün olabilir?Asgari bir bilinç ve örgütlülük düzeyini gerektiren bu geçiş aşamasını mutlaklaştırmanın ve varsaymanın aslında sınıfsal olarak burjuva demokrasinin en son sınırlarını zorlayıp proleter demokrasinin sınırlarına ulaşmayacağını ve ulaşamayacağını söylemek kehanet sayılmamalıdır.Keza bu söylem ve stratejik anlayışın kendisi tam da küçük burjuva devrimci demokrasisinin sınırlarına karşılık gelmektedir.Küçük burjuva devrimci demokrasisi gibi bir anlayış ancak bu demokrasi anlayışını mutlaklaştırıp sınıflar üstü kimliğe büründürebilir ve bu anlayışı sınıfın anlayışıymış gibi sunmaya çalışabilir.Öte yandan proleter demokrasi ve sosyalizmden yana olduğunu iddia edenler yani komünist geçinenler işin özüne bu bilinç ve örgütlülük düzeyi meselesini koyarak aslında gerçek kimliklerini gizlemektedirler. Bu anlayışın geçersizliğini yukarda da ifade etmiştik.
Demokrasi,özgürlük , örgütlenme sorunları sınıfın ideolojik mücadele açısından özel olmaya devam ediyor ve devam edecektir.Zira yılladır bu ülkede sınıf adına mücadele ettiğini ifade eden teşkilatların hemen hemen hepsi aynı düşünce ve anlayışla sınıfın lider kadrolarında bile bilişsel ve bilinçsel bir kafa karışıklığı ve dejenerasyon yaratmıştır. Ve yaratmaya devam etmektedir.Bu açılardan bu soruna kısa bir giriş ve tartışma platformu yaratmak ve bunu dillendirmek temel öneme sahip konulardandır.Bu çerçevenin meşhur Troçkizmle hiçbir alakası olmamakla birlikte bu düzeye çekilmeye çalışılacağı kesindir.Bu platform bizim platformumuz değildir.Troçkizm yıllardır bu ülkede öcü olarak görünmüştür.Ve özcesi Stalinizm kadar kirli ve öcü olan bu fikir akımı sırf bu ülkenin uluslar arası öznel durumundan kaynaklı olarak suçlama ve karalama platformuna çevrilmiştir.Oysaki Stalinizmin kendisi ne kadar tehlikeli ve dejenere bir akımsa Troçkizm de o kadar sapma ve dejenere bir akımdır ve öyle olmaya devam edecektir.
Dikkat çekmekte yarar var ki,Stalinist akımların ezici çoğunluğu küçük-burjuva akımlardır ve hala ülkemiz öznel koşullarından kaynaklı olarak bir şekilde taban bulmaktalar ve bulacaklardır.Öte yandan Torçkizm bu ülkede kitlesel bir akım olmayı becerememiş olsa bile bu bulmayacağı anlamına gelmemektedir.Biz komünistlerin görevi her türden anti-marksist akıma karşı tutarlı ve kararlı ideolojik ve teorik mücadeleye ara vermeksizin inşa çalışmalarına devam etmektir.Bir yandan sıcak sınıf savaşının gereklerini yerine getirirken öte yandan eğitim ve aydınlatma çalışmalarına hele ülkemiz özgülünde daha ciddi oranda eğilmek ve hak ettiği değeri vermek özel bir görevdir.bu tam da demokratik bir bilinç ve örgütlenme anlayışı ve mücadelenin kaldıracı olacaktır.Her komünistin bu anlayış ve bilinçle hareket etmesini sağlamak liderliğin en temel görevlerindendir.Öte yandan sınıfın lider kadrolarının sınıfsal mevzi içinde bu küçük burjuva akımlardan koparılması stratejik bir öneme sahip olup ertelenemez ve asla vazgeçilemez bir görev olmaya devam edecektir.Görevden kaçanın boynu altında kalır ve geleceği göremez. Her zamankinden farklı özel mücadele değildir bu durum.Bu taktiksel bir öne çıkarım değil; tam tersine stratejik öneme sahip ve süreklilik arzetmesi gereken bir duruş ve ideolojik bir sergilenmedir.
ÖZGÜRLÜK,DEMOKRASİ VE SOSYALİZM İÇİN MÜCADELE İNSANLIK İDEALLERİ İÇİN VERİLEN MÜCADELENİN TA KENDİSİDİR.Özgür yurttaş ve özgür insan anacak insanlık düzeninde varolacaktır.Kelle koltukta mücadele eden insanlar ne için ve niye mücadele ettiğini bilmek zorundadırlar.Bu yolda mücadele eden herkesin yolu ve alnı açık olsun…..

sendiren
17.11.2006, 01:43
DERSİM,DERSİMLİLİK-ALEVİLİK,KIZILBAŞLIK

Alevilik,uzun yıllardır bu ülkede çok değişik biçimleriyle tartışılmaktadır.Sadece ülkemizde değil,bir çok Avrupa ülkesinde Akademisyenlerce bile araştırma konusu yapılmış olagelen bir konu olmaya devam etmektedir.Bu toprakların en önemli zenginliklerinden olan Aleviliğin bu kadar ilgi toplamasının bir nedeni eğer politik ise,öte yanda ise kültürel,sosyal,politik bakımdan tuttuğu yer vardır.Bu bakımdan çok değişik boyutları olan bu sorunu,darlaştırarak tartışmak elbette olanaklı olmamakla birlikte,biz bir kaç yönüyle bakmaya çalışalım.
Alevilik,Ali yandaşlığının tutumunu,bakış açısını,yaşam biçimini anlatmaktadır kelime anlamıyla.Bu açıdan Alevi ise,Ali yandaşlığına karşılık gelmektedir.Yalnız,burada bir ayrıntıya dikkat çekmek isteriz ki, o da sonradan alevi olunamayacağı ama onun tarikati,tasavvufi yapısına dahil olunabileceğidir ki,örneğin Anadolu'da sonradan aleviliği benimseyenlere Bektaşi denmektedir.Alevi ana-babadan doğmuş olmak bu tanım için yeterli görülse bile,aleviliği felsefi olarak taşıma bakımından bu yeterli değildir.
Aleviliğin Kökeni:

Alevilik daha doğrusu Ali yandaşlığının çıkış noktasına bakıp değerlendirmeden sonrası süreci ve gelişmeleri doğru olarak yorumlayabilmek mümkün değildir.
Muhammedin ölümüyle birlikte başlayan iktidar kavgasının bir ucunda Ali,diğer ucunda ise sırasıyla Ebubekir,Osman veÖmer yer almaktadır.Bu iktidar kavgasında sonradan saydıklarımız Ali ve taraftarlarına baskın olmuşlardır ve iktidarı uzun yıllar sürdürmüşlerdir.Bu iktidar kavgasında taraf olan kesimler Arabistan yarımadasında zamanın önemli tüccarlarıdır aynı zamanda.Siyasal ve ekonomik olarak güçlerini koruyan bu üç halifeden sonra,iktidara Ali geçmiş;ama yine bu kesimlerce iktidarı sahiplenilmediği gibi Ali,ibadet esnasında katledilmiştir.Böylece iktidar yeniden eski tüccar sınıfının ve köle sahiplerinin eline geçmiştir.Arkasından iktidar mücadelesinin Ali'nin ailesince de sürdürrülebileceği düşünülerek Ali'nin ailesi çocukları-torunları ile birlikte Kerbela'da hunharca katledilmiştir.Böylece Arap yarımadası uzun yıllar sürecek olan Emevi hanedanlığının kontrolüne girmiştir.
Öte yandan akınların çoğu doğuya doğru yapılmış olup islamiyetin yaygınlaştırılması ve sömürgeleştirmenin devamı sağlanmıştır.Bu süreç ile birlikte,bir yandan dinler savaşı ve öte yandan dinlerin kendi içinde tarikat ve ya mezhepsel savaşlar yaşanmıştır.Hemen hemen aynı dönemlerde olmasa da batıda ki mezhebi savaşlar ile doğudaki mezhebi savaşlar süregelmiştir dönemsel olarak.Elbette ki,bu savaşın esası ise siyasal iktidarın ele geçirilmesi ve egemenliklerinin tahkimi ve perçinlenmesidir.
Sonradan sunni islam diye tanımlanan akımın,siyasal ve ekonomik olarak iktidarı ele geçirmesiyle birlikte bu mezhebi kavganın ve bir çok bölgede zorla müslümanlaştırma kıyımlarının yapıldığına tanık olmaktayız.(Bunun için,Erdoğan Aydın'ın Nasıl Müslüman Olduk kitabına bakılabilir.)Ali yandaşları ise Araplar içinde Şia(Ali yandaşlığı anlamına gelmektedir) adıyla anılmakla birlikte çeşitli bölgelerde özellikle bugünkü İran ve Irak'ta ciddi muhalif hareketler örgütleyip,mevcut iktidar ile çatışmaktadır.Bu süreç ile beraber ve dönemsel olarak, Kürtlerin ilk müslümanlaştırılan uluslardan olduğunu ve en nihayetinde Anadolu'ya akınlarından önce islamiyetle tanışmış Türk boylarının çoğunluğunun güneyden Anadolu 'ya girişlerinin başladığını söyleyebiliriz.Esas Türk göçü İran'ın güneyinden gerçekleşmekle birlikte,önemli bir kesimin de İran'ın kuzeyinde İran horasan'ından Anadoluya geçtiklerini belirtmeliyiz.Kuzeyden gelen kesimler ile güneyden gelen kesimler arasında ciddi kültürel farklar sonraki süreçte ortaya çıkacaktır zamanla.
Şialık ile de tanışan Türk boyları Türklerde ve geçtikleri ve yaşadıkları tüm topraklarda edinmiş oldukları tüm kültürel değerleri harmanlamış ,onlardan kendi yaşam tarzlarına uygun olanları seçip saklamış,yaşamış;kendine uzak olanları ise benimsememiştir.Siyasal olarak,Beylikler döneminde nispeten kardeşce yaşayan değişik köken,mezhep,ırk vs den halklar Osmanlının Anadoluya tam hekimiyet sağlayınca durum farklılaşmaya başlamıştır.Osmanlı,yüzyıllar süren kıyım harekatıyla zamanın deyimiyle Anadolu kızılbaşlığını tümüyle bitirmeye çalışmıştır.Ama nafile.Hala yaşamaktadır.Kızılbaşlık deyimi de,Anadolu ya özgü bir deyim olarak,Anadolu şialarını tanımlamıştır.Anadolu şiaları kendine kızılbaş demişlerdir.Dışındaki güçlerde.Henüz Alevi deyimi yoktur.
Şu anda bile Alevi deyimi sistemce ehlileştirilmiş kızılbaşın karşılığı olarak günlük dilimize ideolojik olarak ezenlerce sokulmuştur.Zira kızılbaşlık,direnci,mücadeleyi,hakkı,hukuku,mazlum u vs vs temsil etmektedir.Tarih boyunca da böyle olmuştur.Anadolu topraklarındaki osmanlıya karşı isyanların liderleri hep kızılbaşlık olagelmiştir.Anadolu aleviliğini daha doğrusu şialığının aslında tarihsel karşılığı kızılbaşlıktır.Ama süreç ile birlikte anadolu şialığı sunnileşmenin de etkisiyle,özellikle Dersim dışında alevileşmiştir.

Alevilik nedir ne değildir?

Alevilik derken bundan sonrasında aksini belirtmez isek,kızılbaşlık olarak anlaşılmasını isteriz.Zira Alevilik deyimini salt bugün insanlar bizi daha rahat algılasın diye kullanıyoruz.bu ön belirtmeyi yaptıktan sonra konuya geçelim.
Alevilik Anadoluya özgü Ali yandaşlığının da ötesinde bir kültürler karışmasının ve onların en güzel özelliklerinin kaynaşmasının bir üst tanımıdır dersek yanlış bir saptama yapmış sayılmayız.Alevilik,yaşama bir bakış,bir felsefi duruş ve bir yaşam biçimine karşılık gelmektedir.Ama öte yandan Aleviliğin,dinsel bir yanı olmadığını söylemek ;gerçeği tümüyle inkarı demektir.Zira oluşum ve çıkış süreci,iktidar savaşlarının da etkisiyle kesinlikle dinsel ve giderek mezhebidir.Ama ikitidar dışında kalmanın kazandırmış olduğu bir zenginliği kesinlikle içinde taşımaya aday olması bir yana taşımıştır.
Alevilik bu yanıyla dinsel bir kimliktir.Zira,kendi içinde barındırdığı dinsel ibadet biçimlerinden ve değişik kültürleriin harmanlanmasından kaynaklı inanç birikiminin bizlere gösterdiği budur.Eski Türk dinlerinden Şamanizmden tuttalım da ,Zerdüştizm,süryanilik,hıristiyanlık,yezidilik vs tüm dinsel inanışların öğelerine alevilikte rastlamak olanaklıdır.(Elbette biz,bir din bilgini ya da sosyolog değiliz.Bu söylediklerimiz,yapılagelen ve hala sürmekte olan bilimsel çalışmaların sonucu olarak ortaya çıkan bir durum tespitine karşılıktır.siyasal değerlendirmelerimiz elbetteki bu bilimsel çalışmaların üzerine oturtmamız gereklidir.Tarihsel gerçekleriyle birlikte.)Bunun en önemli nedeni ise,Anadolunun ciddi bir geçiş yolunda olmasının yanında;Anadolunun geçmişten bu yana zengin bir kültürler altyapısına sahip olmasıdır.Alevilik,kendi cidarındaki tüm diğer kültürlerden etkilenmenin yanında ,kendisi de diğer kültürleri etkilemiştir.Anadolu isyanlarının en göze çarpan biçimlerinin bu tarihsel muhalefet örgüsünün dokularını kendi üzerinde taşımasının bir önemli nedeni budur.
Alevilik,tarihsel süreç içinde Osmanlının ciddi baskılarına dayanmak ve direnmek için kendi içine kapalı bir toplumsal düzenek kurmuş,kendi içsel hukukunu oluşturmuş,bu yanıyla kendi iç iktidar yapısını kendine özgü biçimleriyle oluşturmuştur.Cem cemaat,kendi arazi sorunlarından kan davalarına kadar bir çok içsel sorunun çözüm mercileri olmuştur.Mevcut toplumsal düzenin sınırları ,aleviliğe sınırlar koyamadığı için kendi iç dinamikleriyle beslenen bir yapısal eğilim oluşmuştur.Osmanlı baskınları ve kıyımları , osmanlının ulaşamayacağı yerlere itmiş ve kendi içine daha çok kapatmıştır,aleviliği.Alevilik,osmanlının batı-doğu yapıştırması kültürel yapısından uzak alevilik,kendi kültürel değerlerini oluşturmada bu topraklara özgü bir yaratıcılık ve taşıyıcılık özelliğini ta bin yıllardır taşımıştır ve taşımaya devam etmektedir.Alevi deyiş ve türkülerinin,yıllardır bozulmadan gelmesinin nedeni budur.
Alevilik,yukardaki anlatımdan da anlaşılacağı üzere,bir dinsel ve belki de iktidar olamanın ve sürekli aşağıdakilere özgü olmanın getirmiş olduğu kadarıyla kültürel bir harmandır.Bir yaşama bakış açısıdır.Bir ahlaki akımdır kimi yönleriyle.Çeşitli tarikati eğilimlerde ifade bulduğu kadarıyla,bir ahlaki düzenektir.Bu en iyi örneğini,Bektaşilikte bulmaktadır.
Bektaşilik,yine Anadolu kızılbaşlığını düzene yedeklemenin bir biçimi olmuştur Osmanlıca.Bektaşilik,Anadolu kızılbaşlığını ehlileştirip,islami çerçevede tutmak ve sadece ahlaki,dini yönleriyle öne çıkan bir tarikati yapıya kavuşturulmak istenmiştir.Bu anlamda da Osmanlıca Bektaşilik desteklenmiş olup,Bektaşi müritleri azami özgürlüğe sahip kılınmış ve çeşitli olanaklar tanınmıştır bu akıma.(Ki,hala Bektaşilik kızılbaşlığın karşısında ehli bir yapı olarak varlığını sürdürmek yanında,faşist devletçe de desteklenmektedir. )

sendiren
17.11.2006, 01:48
Dersimin Bu Kültürel Yapıdaki Özgünlüğü:

Dersim bir kızılbaşlık yurdudur tarihten bu yana.Dersim çok çeşitli uluslardan insanların birlikte ve kaynaşarak yaşadığı ender güzellikte bir kültürel mirastır.Dersimde,Ermenilerden Türklere,Kürtlerden Azeri kökenlilere vs kadar uzanan bir uluslar harmanı ile yine esası kızılbaşlık olan bir genel yaşam biçimi hüküm sürmektedir.Dersim bozulmamış ve genel olarak kendini korumuş bir orjinal kızılbaşlık felsefesinin mekanıdır.Bir çok yerde,batıda ya da orta anadoluda kızılbaşlık kültürünün tarihsel olarak kapitalizmin feodal değerleri çözmesinin de etkisiyle kırıntılarıyla varlığını sürdürmeye çalışan bir kültürün;orjinal biçimlerine rastlamak olanaklı değildir.Bu anlamıyla Dersim üzerinden daha çok çalışmanın yapılmasının mantığı daha kolay anlaşılırdır.
Dersim,yukarda saydığımız kültürleri kendi içinde kendi potasında eriterek ve sindirerek kendine has bir kültür ve gelenekler manzumesine erişmiştir.Dinsel inanışlardan tutun da ,günlük yaşantıda bir çok öğede bu belirgin olarak gözlenebilir.Şamanların,zerdüştlerin,hıristiyanlar ın,yezidilerin,müslümanların en olumlu özelliklerini alıp harmanlamış ve kendine has bir yapı oluşturmuştur.Zira bu zamanla siyasal iktidarların şimşeklerini üzerine çekmekle kalmamış,Dersime sayısız seferler düzenlenmiş ama zaferleri 38 ile gerçekleşmiştir.Elbette ki kapitalizmin gelişmesi ve egemen üretim biçimi haline gelmesi ile birlikte...
Dersim , bu farklı yönleriyle ve bu harmanlamayla beraber , kendisi gibi alevi olan topluluklar ile ortak özellikleri olsa bile bir çok ayrıksı özellikleri de bulunmaktadır.Bu inanışlarından tutunda aleviliğe yaklaşımına kadar bir çok alanda ayrıntısıyla tartışılınabilir.Bugün bir batı alevisi ile dersim alevisini yanyana getirdiğiniz de bir çok farklılaşmayı birarada görmek olanaklı olacaktır.(Biz konu çok uzun araştırmaların ürünü olup bir makaleye sığamayacağı için,çok kısa tutmaya çalışıyoruz.Okuyucunun bu anlamıyla anlayışına sığınarak zihinsel jimnastikle kendisinin çeşitlendirmesi ve düşünmesini sağlamak amacıyla yazıyoruz.Zira hala bir çok konu çok çeşitli boyutlarıyla araştırılmaktadır.Bugün için geçerli bir sonuç yarın geçersiz olabiliyor.)
Dersimlilerin Alevilikten genel olarak farklı bir kulvarda olduklarını iddia edip Dersimlilerin ,kızılbaşlık denilen bir toplumsal yapının üyeleri olduğunu iddia eden yapılardan tutalımda,Zaza diye bir ulusun bir parçası olduğunu iddia edenlere;Kürt ve ya Türk olduklarını iddia edenlere kadar bir çok akım mevcuttur şu anda Dersim üzerine.Herkes kendi çapında ararştırmalar yapmaktadır.Ve kendin ce kendini doğrular çalışmalar yapmaktadır.
Biz bu türden çalışmaların yöntemsel yanlışlıklara saptığı için doğru sonuçlar üretmeyeceğini söylemek isteriz.Zira bilimsel çalışma,bir peşin yargıyı doğrulamak için yapılmaz.Önce fikirler oluşturup,sonra onları doğrulayacak kanıtlar oluşturmak bilimsel bir çalışmanın yöntemi olamaz.Bilimsel çalışma önyargılarla bağdaşamaz.
Biz bu anlamıyla yukardaki savların hepsinin kendi başına iç tutarsızlıklar taşıdığından hareketle,Dersimin farklılığını kabul eder iken,onu başlıbaşına yukardaki savların tek bir biçime karşılık getirilerek Dersim ve Dersimlinin anlaşılamayacağını düşünüyoruz.

Dersim Nerede Duruyor?

Dersim bu düşüncelerin aslına bakarsanız tam ortasında duruyor.Dersim ne tek kürttür,ne tek türktür,ne tek ermenidir.Dersim ne tek başına alevidir,ne tek başına sunnidir,ne de tekbaşına kızılbaştır.Dersim gerek ulusal yapısı itibarıyla ve gerekse de dinsel-mezhebi-yaşama bakış açısıyla hepsidir.(Bu arada saçma bir tartışmaya girenlerde,saçmalığı düzeltmelidirler.Zira Dersimin alevimi kürt mü diye bir tartışma olamaz.Zira ikisi farklı tabanlarda yer alan olgulardır.birisi ulusal bir değere,diğeri ise,dinsel-mezhebi-yaşama bakış açısına denk gelmektedir.Tartışma zeminleri kesin olarak birbirinden farlıdır dolayısıyla.)
Hepsidir .Zira diğer türlüsü Dersimin orjinalitesini anlamamak ve değerlendirememektir.Dersimi dar sınırlar içine hapsetmektir.Tam da Düzenin ve faşist devletin istediği gibi.Dersim de bu saydığımız kesimlerden köken olarak gelenler vardır.Ama Dersim bunların hepsini kaynaştırmıştır ve ortaklaştırmıştır ve bir potada birleştirmiştir.O da Dersimliliktir.Dersimde hala bir tek kelime ne dersimce ve ne de kürtçe(ya da zazaca ile kırdaski) bilmeden konuşan kökenleri Ermeni olan kabileler vardır.Dersimde Kırdaski ile Dersimceyi ikisini birden konuşan ve bilen kabileler vardır.Tarih boyunca Egemenler Dersimi asimile etmek için uğraş vermişlerdir.Bunun için Bektaşiliği kullanmışlardır.Bektaşi dedelerini gönderip Dersime yerleştirmişlerdir,orayı Türkleştirmek için.Örneğin Dersim kabilelerinden Sarısaltıklılar ve Dervişcemalliler köken olarak Türkmen boylarındandır.Ve Hacı Bektaş Dergahından bizzat Dersimi Türkleştirmek için gönderilmiş olup,sonraki süreçte bu kabileler burada çoğalarak,dersimilerle kaynaşmışlardır.
Ya da yine egemenler tarafından Dersimi sunnileştirmek için gönderilen Kürt aşiretleri mevcuttur.Ama gelen aşiretler bu toplum içinde erimiş olup kızılbaş olmuşlardır.Keza Ermeni kökenliler ve Kafkas kökenli kabileler vardır.Halk arasında kılıç ile dönme dedikleri kesimler vardır.

Sonuç:
Dersim her yönüyle bu orjinaliteleri kendi içinde barındırmaktadır.Dersimi bu anlamıyla belli kalıplara koyup sıkıştırmaya çalışmak,Dersimi bitirmek ile eşanlamlı olarak kavranmalıdır.Ayrıca tarihsel olarak yazılı bir kültüre sahip olamayışımız,epeyden beridir yapılan çalışmalar ile ortaya çıkacak sonuçların nereye götüreceğinden bağımsız olarak tartışmalarımız bu ortak değerler üzerinden yürütülürse başarılı olabilir düşüncesindeyiz.
Beri yandan,Dersim açısından aslına bakarsanız,kim kendini nasıl hissediyorsa öyle yaşayıp düşünmelidir.Bu anlamıyla azami hoşgörü kültürünün mirasçıları olarak ,önyargılardan arınarak sürece bakmayı bilmemiz gereklidir.Dersim,sadece Anadolu da değil,dünya üzerinde belki farklı kategoride ele alınıp değerlendirilmesi gereken bir kültürel çeşitlilik ve farklılığa sahiptir ve Dersimli bununla övünmelidir.Kendini kalpılara sığdırmaya direnmelidir.Bilimsel düzeyde yapılacak çalışmaların en önemli destekçileri olmalıdır Dersimliler.
Dersim kalıplarla bağdaşmaz,sığamaz.O Dersimi Dersim yapan,Munzur gibi,insanı gibi,kendine giydirilecek deli gömleklerini yırtıp atmalıdır.O kendi bildiği yoldan asice,özgürce,farklıca akmalı ve yürümelidir.Dersim Dersim yapan özelliklerden uzaklaşmamalıdır.
Dersim gerek ulusal gerek dinsel-mezhebi açıdan farklı konumunu ve zenginliğini korumayı becermelidir.Bunda kendine ilerici-devrimci-demokrat-komünist-yurtsever diyen insanların sorumluluğu büyüktür.Dersim Onurdur.
Öte yandan,herkes bilirki,sistemin ve egemenlerin ezilenleri yönetmede kullandığı yöntemlerden en önemlisi böl-parçala-yönettir.Bu egemenlerin yüzyıllardır uyguladığı bir yöntemdir.Bizler açısından ise,hangi ırktan,hangi mezhepten,hangi cinsten olursa olsun önemli olan köken değil,sistem açısında durduğu yerdir toplumsal kesimlerin,kategorilerin...biz ayrıştırmaya değil birleştirmeye elbette ortak paydalarda çalışırız.Ayrıştırmak,bölmek kapitalizmin işidir.Sermayenin dili,dini,ırkı yoksa ezilen sınıf ve kategorilerinde yoktur.Ama bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için belirtelim ki,bu kökenlerin reddi ile olmaz ve tam aksine kabulüyle olanaklıdır.Farklılıkların kabülü ve benimsenmesi ile birlik olanaklıdır.Tüm bilimsel çalışmaların da bu tutuma hizmet etmesi tek insani ve doğru bakış açısıdır.

sendiren
17.11.2006, 01:49
BİR YAŞAM BİÇİMİ OLARAK DEVRİMCİLİK

Devrimcilik bir yaşam biçimidir.Bu yaşam biçimine özünü veren olgu ise,mevcut düzen ve koşullarda yaşamak istemeyip daha iyi ve ileri bir insani düzende yaşama arzusudur.Bu anlamda, devrimci bir yandan mevcut düzende yaşayıp öte yandan içsel çelişkinin görüngüsü sonucu mevcut düzenin alternatifi olan bir sistemin yaşam biçimini kendine rehber edinmiş olup amaçlanan sistemin temel değerlerini kendinde cisimleştirmiş olandır.(Burada kastettiğimiz devrimci kavramının tam karşılığı komünist devrimcidir.Bundan sonra geçecek her devrimci deyimi,komünist devrimciyi anlatmak için kullanılmıştır.)
Devrimci deyimini açıklamaya girişmeden önce devrimcinin amaçladığı olguyu açmak gereklidir.Devrimci ,devrim için mücadele eden ve bunun için tüm yaşamını vakfetmiş olandır.Buradan devrim deyimine bir açıklık getirmek zorunludur.Devrim,mevcut düzeni tümden ortadan kaldırmak ve yerine daha iyi ve daha ileri bir şeyler koymak eyleminin kendisidir.Buradan hareketle,devrimci(elbette ki komünist devrimci) mevcut emperyalist kapitalist düzenin tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılıp yerine komünizmin ilk aşaması olan sosyalizmi ve ardından gerçek insanlık ve paylaşım düzeni olan komünizmi inşa etmek görevi uğruna mücadele veren örgütlü bireydir.Burada dikkatle bakılırsa bir olgunun altını çizmiş olduk:O da devrimcinin örgütlü bir bireye karşılık geldiğidir.
Yani devrimci bu eylemini ancak ve ancak örgütlü bireyler topluluğuna dahil olarak yapabilir.Yineleyelim ki,devrimi yapan devrimci değildir.Devrimi yapan mevcut düzenden rahatsız olan tüm sınıf ve katmanlara önderlik etme yeteneği kazandırılmış komünizmi kuracak biricik devrimci sınıf proletaryanın ta kendisidir.Tabi ki diğer devrimci sınıf ve katmanları bu devrimci mücadeleye katarak.Devrimci bu sınıf mücadelesinin katalizörüdür sadece.Ya da daha geniş anlamıyla sınıfı sınıf bilinciyle donatacak bu mücadelenin her evresinde liderlik edecek temel itici güçtür.Sosyalizm ve komünizm tarihsel sürecin sonuçlarıdırlar.Sınıflı toplumların sonuncusu sosyalizme ve sonrasında komünizme giden yol bilimsel bir sonuçtur.Ama bu süreç, yukardan aşağı inşa edilebilen tek düzeni işaret ettiğindendir ki,irade ve devrimci sınıf mücadelesi bu anlamda kilit rol oynayacaktır.
Sosyalizm kendinden önceki sınıflı toplumlar gibi bir önceki sınıflı toplumun bağrından çıkmaz.Sadece sosyalizmi kuracak ,altyapısını sunacak sınıflar ve ekonomik alt yapı sosyalizmin mevcut kapitalizmden aldığı unsurlardır.Oysa kapitalizm,kendinden önceki feodal toplumsal düzenin bağrından çıktı ve sonraki süreç içinde ekonomik alt yapı kapitalist olmasına rağmen iktidar feodal kral,bey vs ye aittti.Burjuva demokratik devrimler bu çelişkiyi ortadan kaldırdılar.(Şimdi dünya üzerinde sözümona krallıkla yönetilen ülkelerin olması bu noktada şaşırtıcı olmasın.buradaki krallıklar kesinlikle göstermelik krallıklardır. ve öte yandan bu mevcut krallıklar gerçekte şu anda büyük kapitalist şirketlerin en büyük ortaklarından olup krallık ünvanı sadece bu anlamda göstermeliktir.)Sosyalizm, kapitalizmin bağrından doğma bir sistem değildir.Sosyalizm iktidar elde edildikten sonra yukardan aşağıya inşa edilebilen tek toplumsal düzendir.İktidar elde edildikten sonra tüm yer altı ve tüm yerüstü zenginlik kaynakları,bankalar,tüm toplumsal üretim araçları kamulaştırılacak ya da toplumsallaştırılacaktır.Tüm bunlar için iktidarın alınması yani devrim zorunlu bir önkoşuldur.Burjuvazi alaşağı edilecek ve yerine sosyalizmin-komünizmin ve çağın en devrimci sınıfı olan proletarya geçecektir.Sosyalizm ya da diğer deyişle proletarya diktatörlüğünün kabulü diğer devrimci kesimlerle komünist devrimcileri ayrıştıran temel noktalardan en önemlisidir.Tabi ki tek başına kabul yetmez,buna uygun bir pratik olmak zorundadır.Sosyalizm mutlak bir toplumsal sistem olmayıp temel amacı komünizmin alt yapısını oluşurmak olan bir sistemdir.Yani sosyalizm ya da proletarya diktatörlüğü ya da proleterlerin devleti bir yandan kendini geliştirirken öte yandan kendi sonunu da getirmek zorundadır.Yani kendini red ve inkar etmelidir ki,komünizme ulaşılabilsin....Zira komünizm de sınıflar,sınırlar,devletler ya da her tür ayrım ortadan kalkmış olacaktır.
Bir yandan kendini güçlendiren ve öte yandan görev ve yetkilerini sınrlayan ve dağıtan bir devlete işaret eder sosyalizm ya da proleterlerin diktatörlüğü..
Komünist devrimci sınıf mücadelesini kabul etmek ve devrimden yana olmanın yanında proletaryanın diktatörlüğünün bir nolu savunucularındandır.Bunu savunmasının nedeni de yukarda anlattığımız gibi komünizme başka türlü gidilememesindendir.Zira sınıfları,sınırları ve de her tür ayrımı ortadan kaldıracakve komünizme gerek siyasal gerek ekonomik gerek kültürel vs vs her türlü altyapıyı sunacak tek örgütlü geçiş aşaması sosyalizmdir.Bu anlamdadır ki devrimci,mevcut sınıfların en devrimcisi ve komünizme götüren yolda zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan proletaryaya dayanmak ve onun tek bilimsel ideolojisi olan Marksizmi kendine klavuz edinendir.
Devrimci,diyalektik ve tarihsel materyalizmi ruhuna işletmiş ve Marksizmi ölü bir metinler topluluğu gibi kavramayıp onun canlı ruhuna uygun olarak yaratıcı bir biçimde yaşama geçiren iyi bir militandır.
Devrimci , mevcut koşullara başkaldıran ve başka bir dünyanın varlığını kendinde cisimleştiren yaşamının her dakikasında devrimi,sosyalizmi,komünizmi yaşayan insandır.bu onun günlük yaşamıyla çelişmek yerine tam da günlük yaşamını anlamlı kılan temel bir ilkedir.
Devrimci, güne ,koşullara bakılmaksızın inancını her zaman ve her koşulda diri ve yaşama ait tutan sürekli kendini geliştiren,yetiştiren,geniş emekçi yığınlarla düzgün,düzenli,istikrarlı ilişkiler kuran ve kurduğu her ilişkiyi devrim davasına aktarmasını bilen insandır.Devrimci geçici savrulmalardan bilinç ve iradesiyle,sınıf bilincinin engin derinliğiyle etkilenmeyen insandır.
Devrimci,bilimsel inancın ve çelikten iradenin yanısıra her gün değişen koşulların gerektirdiği kavrayış,anlayış,merak,bilimsel değerlendirme ve koşullara teslim olmama kişisel özelliklerine sahip olmalıdır.Zira günlük politika her an her dakika tavır üretilmesini zorunlu kılan koşullara sahiptir.Sınıfa liderlik iddiasıyla yola çıkmış insanların sınıfa her an her dakika olan olay ve olgular için söyleyebilecek doğru,ilkeli,tutarlı şeyleri vardır ve olmalıdır.doğal olarak bu da yığınlarla ciddi bir iletişimin yanısıra ciddi bir okuma,kavrama,bilimsel değerlendirme yapısı vs vs isteyecektir.Yoksa yığınları kendinize inandırabilirmisiniz?
Devrimci insani ve doğru,iyi olan ne kadar değer varsa onların hepsine sahip olandır.Söyledikleri ile yaptıkları aynı olandır.Boşuna yukarda devrimcilik bir yaşam biçimidir demedik.Devrimci kısacası örnek ve ideale en yakın insandır.

sendiren
17.11.2006, 01:50
Devrimci,doğrucu ve dürüsttür.Asla yalan söylemez.Düşmanın işkence tezgahları ve illegal yaşantının gerekleri dışında devrimci asla yalan söylemez.Hiç bir şeyini gizlemez.Onun başkalarından gizleyeceği hiç bir yaşantısı olamaz.Devrimci doğru bildiğini her durumda ve her koşulda olduğu gibi ifade edendir.Yanlışlarını ve hatalarını dürüstçe kabul etmekten ve onlara sorumlu yaklaşıp değiştirmek-dönüştürmekten kaçınmaz.Devrimcinin illegalite kuralları dışında temsil edeceği sınıftan gizleyebileceği hiç bir şey olamaz.
Devrimci,paylaşımcıdır.Bir ekmeğini kırk kişiyle görüntüde değil gerçekte paylaşandır.Sadece maddi anlamıyla değil manende paylaşımı içine sindirmiş olandır.Hedeflediği düzen olan komünizmin paylaşımsal yasalarını kendine rehber etmiş olup öyle yaşayandır.
Devrimci alçak gönüllüdür.hiç kimseyi ve hiç bir şeyi küçümsemez.Kendi güç ve olanaklarına göre hareket edendir.Örgütlemek istediği toplumsal kesimlere yukardan bakan bir kişi nasıl bu insanları örgütleyip harekete geçirebilir ya da güven yaratır?
Devrimci güvenilirdir.Sözüne sadıktır ve sözü ve eyleminin arkasında durandır.Söz ve eylemi ya da hareketleri devrimcinin aynasıdır.Bilinmelidir ki,insanlar açısından hangi toplumsal kesimden olurlarsa olsunlar bu birlikteliği sağlamak temel öneme sahiptir.
Devrimci fedakardır.Önce başkaları sonra kendisi olandır yaşamında.Yine bu görüntüde değil gerçekte böyle olmalıdır.Yeri gelmişken parentez açıp devrimciliğin bir önemli noktasına değinelim.Devrimci kendisi böyle bir düzende yaşamak istemediği için devrimcilik yapar ya da devrim ister.Başkaları için devrimci olan ya da toplum için devrimcilik yapan gerçek bir devrimci olamaz.Zira devrimci yığınsal çalışmayı bir zorunluluktan ve kendisi için yapar.Devrim ancak devrimci sınıfların mücadelesiyle başarılabilir.Yığınsal çalışmanın nedeni de gerçekte budur.Yani şehit düşenler inanarak mücadele edip toprağa düşenler önce ve sadece kendi idealleri-amaçları uğruna düşmüşlerdir.Devrim başka türlü komplo-darbe vs ile olamayacağına göre yığınsal çalışma yapılmıştır.Devrimci bilinç yapısı budur.Başkası ya da başkaları için devrimcilik yapanlar zaten bir biçimde koşullar değiştiğinde bu işi bırakmaktalar.Devrimci inandığı değrler noktasında gözünü kırpmadan yaşamını verecek kadar fedakardır.
Devrimci,sürekli okuyan,araştıran,marksist felsefenin gerekleri noktasında değişim ve dönüşümleri yaşamın kendisinde kavrayıp çözümler üretendir.Yaşamın her alanına sirayet etmiş burjuva yoz değerleri,ilişki ve yaşam biçimini doğru bir biçimde analiz edip dönüşüm ve değişimin motoru olandır.
Devrimci namuslu,onurlu ve gururludur.Devrimci her durum ve koşulda doğru bildiğinden vazgeçmeden onurluca sahip olduğu değerleri bri nişane gibi taşıyandır.Devrimci başeğmez olandır düşmanın her türden tezgahında.Onun için mücadelenin her alanı sınıf savaşımının alanıdır.Çıplak savaş alanlarında örneğin işkencede,mapusta canı ve kanı pahasına savunduğu değerlerine ihanet etmeyip onur ve gururla devrimci kişiliğini taşıyandır.
Devrimci yaşamın her alanına her koşulda sevgi ve saygıyla yaklaşandır.(düşman ve onun değerleri hariç doğaldır ki)Dünyayı,insanı,doğayı,hayvanı vs vs sevmeyen bir devrimci tasavvur edebilirmisiniz?Elbette ki hayır.Bir çok devrimci daha iyi koşullarda yaşama vs koşullarına sahipken veya olabilirken neden devrimci olmayı seçmiştir acaba?
Bunun onlarca örneği verilebilir.Ama biz buna gerek görmüyoruz.
Devrimci eleştiri ve özeleştiri silahını en iyi şekilde kullanan insandır.Devrimci eleştiri ve özeleştirinin gerek kişinin kendisini ve gerekse de hareketin kendisini geliştiren en önemli yol olduğunu bilen ve uygulayan insandır.
Devrimci değerleri konusunda tutucu,inançları noktasında kararlı-tutarlı,amaçları konusunda mücadelecidir.Onu toplumun diğer kesimlerinden ayıran da esasen bu noktanın üzerine binişmiş özelliklerdir..
Devrimcilik bir yaşam biçimidir.Devrimci; dünyanın en güzel,en ulvi,en doğru,en iyi,en erdemli,en kişilik sahibi insanı olmaktır.Devrimci her şeye inat, her türden insanlık dışı değer ve yabancılaşma görüngülerine karşın dimdik insani değerlerini savunandır.Ve de öyle yaşayandır.Devrimci olmak farklılıktır,insan olmaktır,öze dönmektir,yaşamaktır ve yaşamın farkına varmaktır.Ve ölmek pahasına yaşamı sevmektir.Devrimcilik,dünyayı yaşanılası kılan veya kılacak tüm değerlerin mücadelesini vermektir.
DEVRİMCİLER ÖLÜR DEVRİMLER SÜRER!!!!
DEVRİMCİLER ÖLDÜ YAŞASIN DEVRİM!!!!!!!!
YAŞASIN İNSANLIK DÜZENİ OLAN KOMÜNİZM UĞRUNA VERİLEN MÜCADELEDE ŞEHİT DÜŞENLER!!!!!
YAŞASIN ÖZGÜRLÜK YAŞASIN SOSYALİZM!!!!!
YAŞASIN KOMÜNİZM!!!!

sendiren
17.11.2006, 01:52
DİN VE LAİKLİK SORUNUNA DEVRİMCİ YAKLAŞIM




“Din,halkların ve ezilenlerin afyonudur.”Bu genel marksist değerlendirme ezenler ve yönetenler ile yönetilenler ve ezilenler açısından yüzelli yılı aşkın bir süreye yakındır hala aşılabilmiş değildir.Bu değerlendirme tamamen bilimsel ve dünyaya ait bir değerlendirme ki,günü ve geleceği o kadar iyi bir kavrayışın ürünüdür ki,yakın ve uzak bir gelecekte de aşılabilecek gibi değil.
Gerçekten bugün din, ezenler ve yönetenlerin ezilenleri yönetmek için kullandıkları bir numaralı uyuşturucusu ve kendinden uzaklaştırıp yabancılaştırılması için çok değerli bir rol oynamaktadır.Ezilenlerin daha iyi bir dünya ya da daha iyi ve insani koşullarda yaşama istekleri öbür dünyanın bilinmez tarihlerine ve bilinmezlerine ertelenmesinin yanı sıra;adaleti ve özgürlüğü arama sevdalarının-arayışlarının törpülenmesi ve mevcuda boyun eğişin öğütlenmesinin tinsel dünyevi hazlar ve ahiret korkusuyla dizginlenmesi yüzyıllardır insanın gelişimini ve ilerlemesini ve kendisi oluşunun önündeki en temel engellerden ve en önemlilerinden biri olmaya devam ediyor.Ve görünen o dur ki, daha uzun bir süre böyle olmaya devam edecektir.
Din,insanın dünyada ezenler tarafından terbiye edilmesinin en önemli araçlarındandır.İnsanların,aradıklarını bu dünyada göremeyenler açısından diğer dünyada görecekleri hayallerini yaşamasını sağlar.Dünyada isyan edenler ve mevcuda karşı çıkanlar açısından ise,karanlık ve zebaniler ile işkencelerin kendileri beklediği inancının yerleştirildiği ve korkularla kontrol altına alınmaya çalışıldığı bir sistemdir.Artık çıkışındaki gibi din,insanın ahlakının terbiye edilmesi ile ilgili olmanın çok dışına çıkmış bulunmaktadır.İnsanın toplumsal olarak sürü psikolojisiyle yönlendirildiği ve diğer yandan tüm toplumsal yaşantısının dinin gereklerine doğal olarak egemenler lehine düzenlendiği bir sonuç ortaya çıkarır.
DİNİN KISACA TARİHSEL GELİŞİMİ

Çağlar boyunca ,ilkel insandan bu yana çağımız modern emperyalist kapitalist düzenine kadar din,egemenlerin yönetmede önemli bir aracı olagelmiştir.
İlkel insan doğa karşısında güçsüz idi.bir çok bilinmezi olan dünyada güçsüz insan,kendine sığınacak limanlar arayışında oldu sürekli olarak.Ya da günlük yaşamını kolaylaştıran kimi şeyleri örneğin ateşi,güneşi vs. kutsal saydı;tinsel olarak ta onlara bağlandı.İnsanın dünya karşısındaki güçsüzlüğünün,çaresizliğinin ve çözümsüzlüğünün bir dışa vurumu olarak ortaya çıkan din,sınıflı toplumlarla birlikte toplumsal yaşamı düzenlemenin ve öte yandan toplumsal bir ortak akıl-ahlak oluşturmanın bir aracı haline geldi.
Beri yandan ezenler bu insani zayıflık-güçsüzlüğün farkındalığıyla birlikte ezilenleri mevcut düzene bağlı,itaatkar,kanaatkar bri çerçevede tutmak ve mevcut düzene karşı çıkanları ise korkutmak,cennet-cehennem ikilemiyle dünyayla genel olarak ilgilerini kesmek için uğraşmışlardır.
Çok tanrılı dinlerin kısmi demokratik-açık ortamı,tek tanrılı dinler ile beraber daha bir antidemokratik,dayatmacı,diktatoryal ve hemen hemen tüm toplumsal yaşantıyı düzenleyen teokratik-tottaliter-otokratik rejimlerin ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur.Din,tek tanrılı dinlerin dünyaya egemen olmasıyla birlikte siyasal erki elinde bulunduranlarca,hayatın her alanına müdahale edecek tarzda örgütlenmiştir.Öyle ki,siyasal erk sahipleri,hem ekonomik ve hem de tinsel dünyanın da tek hakimleriydiler.Doğal olarak sermaye ve ve gücün dokunulmazlığı;dinin afyon olarak geniş ezilen yığınları terbiye edip sistem içinde tutma;sistem dışı olabilecek her hareketi ise cezalandırma(hem dünyevi ve hem de dünya dışı-ahiret inancı ile)aracı olarak kullanagelmiştir.(engizisyonlar vs gibi)
Kapitalizmin-burjuvazinin feodal düzende ortaya çıkmasıyla birlikte;ekonomik alt yapının tamamen ya da önemli oranda kapitalistleşmesi ve giderek siyasal üst yapı olan feodalizmin,kapitalizmin palazlanması-gelişmesi önünde engel teşkil etmesiyle birlikte,bu temel çelişki ister istemez burjuva demokratik devrimleri zorunlu kıldı. Kapitalizmin doğuş-ilerleme döneminde bilimsel-teknik gelişmelerin önündeki en büyük engel olan din ile hesaplaşmak kapitalist burjuvazi açısından hayati bir öneme sahipti.Zira modern kapitalist üretim ve daha çok kar için emek yoğun üretimden(parça başı ya da manifaktürden,atölye ve benzerinden)büyük üretimin ana gövdeleri olan fabrikasyona geçişi ve bu da doğal olarak bilim ve teknik gelişmelerin önünün açılmasını gerektiriyordu.(zira matbaanın bulunuşunun dinsel teokrasi açısından nasıl karşılandığı hatırlanırsa bu dediğimiz daha iyi anlaşılabilinir.)Gerek ekonomik ve gerekse siyasal anlamda engel teşkil eden teokratik-otokratik-feodal rejimlerin ortadan kaldırılması gerekiyordu.Bu anlamda siyasal teokrasiye de(zira çağın rejimlerinde egemen olan feodalite aynı zamanda dinsel otoriteydi) savaş açmak gerekli idi.Burjuvazi siyasal mücadelesinin içeriğine laikliği koymak durumundaydı.Zira hayatın her alanında otoriteyi günlük yaşamdan çıkarmadan(siyasal erkten-eğitim-sağlık-örgütlenmeye kadar) verdiği iktidar savaşından başarılı çıkamayacaktı.
Bu süreçte bu savaşım sadece,burjuvazi açısından gerekli ve elzem değildi.Yüzyılların uyuşturulmuş ve sömürülmüş emekçileri de bu sürecin dahili oldular.Bilimsel gelişmeler de bu sürecin hızlanması,derinleşmesini getirdi.Nihayetinde Batı Avrupasında burjuva demokratik devrimle,iktidar değişimleri ile birlikte Laikliği de getirdi.En tam anlamıyla laiklik için mücadele binlerce insan ve emekçi öldü.Özellikle laik okullar mücadelsinde yığınlarca emekçi katledildi.Kilise okulları ile laik okullar arasındaki mücadele ancak kan ile çözülebildi ve öte yandan kapsamlı ideolojik-politik mücadeleyle.Bu sürecin en uç boyutlarıyla yaşandığı Fransız burjuva demokratik devrimi en kanlı geçişin olduğu yer oldu.Bu açıdanFransa laisizmin dünyadaki bayraktarlığını yapan ülke olagelmiştir.(Bu süreci en iyi anlatan Emile Zola olmuştur.GERÇEK adlı kitabı bu anlamıyla bir önemli başyapıttır.)
ÜLKEMİZDE GELİŞMELERE KISA BİR BAKIŞ
Aynı süreç içinde ve sonrasında Osmanlı da laik hareketler burjuvazinin gelişmesine parelel olarak gelişmiştir.1900 lü yılların başından itibaren başlayan süreç;ulusal kurtuluş savaşında en uç noktasına ulaşmıştır.Saltanatın ve hilafetin kaldırılması ile birlikte bir laikleşme(din -devlet işlerinin kesin olarak birbirinden ayrılması;zira saltanat makamı aynı zamanda hilafet makamıydı Osmanlı da) doruk noktasına ulaşmıştır.Ama diğer yandan bu laik adımların yanısıra dini kontrol altında tutmak ve tarikatların önünü kesmek adına Diyanet İşleri Başkanlığı(DİB) kurulmuş ve böylece devlet dini yaratılmıştır yeniden bu anlamda olmak üzere..DİB kurulduğu yıllarda nispeten laik düzenin bir parçası olmakla birlikte zamanla tarikat yuvaları haline gelmiş,çeşitli hükümetler döneminde kontrol edilemez bir biçimde laisizmin temelini dinamitlemiştir.
Laisizm,din ile devlet işlerinin kezin olarak birbirinden ayrılması demektir.Din toplumsal yaşamın hiçbir alanında müdahil değildir.Din tamamen kişisel bir sorundur.Kişi ile inandığı arasında herhangi bir aracının olmaması demektir laisizm.Öte yandan devlet ise dine,ki,şilerin inancına kesinlikle müdahale edemez.Din adına özel bir kurum oluşturmaz.Özel bir imamlar ve papazlar ordusu beslemez,maaş vermez,camiinşa etmez,maddi Hiçbir kaynak aktarmaz.Devlet her dinsal akıma,dine,mezhebe,tarikat vs ye karşı eşit mesafededir.Hiçbirinin ne arkasında ve ne de karşısındadır.Bu anlamda laisizm,burjuva demokrasisinin vazgeçilmezlerindendir esasen..
Yukarda tanımıza göre Türkiye laikmidir değilmidir?Bizce değildir.Nedenlerini aşağıda sıralamay çalışalım:
Birincisi,din işleri devlet işlerinden bağımsız olması gerekir iken, faşist devlet aygıtımız DİB gibi bir kuruma sahiptir.Bu kuruma her yıl bütçeden ayrılan pay sağlık ve eğitime ayrılan bütçenin kat be kat üstündedir.Hatta Milli Savunma Bakanlığına ayrılan bütçenin arkasından ikinci sırada gelmektedir bütçe olarak.Bir imamlar ordusu beslemektedir Türkiye..Kendi elleriyle camileri tarikat yuvaları,imamları tarikat reisleri yapmaktadır bu ülke...(Nitekim son cami imamı katlinden sonra ortaya çarşaf çarşaf dökülen olguları hatırlayınız.Resmen belgeli olarak cami imamı tarikat lideridir aynı zamanda camiler işkence merkezleri olarak bile kullanılmaktadır.Tarikatlar ve imamlar çeşitli çetelerle birlikte anılmaktadır vs vs vs....)
İkincisi,Devlet 1940 lı yılların sonundan itibaren din işlerinde kesinlikle taraf olmuş olup diğer dinsel akımları,dinleri,mezhepleri ve de yöneticilerin dahil oldukları tarikata göre dışındaki tarikatları dışlamış-yok saymış(aynen Osmanlı da Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerin ve akımların rededilmesi benzeri) ve suni islamı yaymanın bir kurumu haline getirmiştir.DİB bütçeleri de suni islamı geliştirmek için kullanılmıştır.
Üçüncüsü,1980 Eylül faşist darbesi ile birlikte(çok öncelerden beridir Faşist MHP tarafından dillendirilen,savunulan),devletin egemen ideolojisi Türk-İslam sentezi olmuştur.(Ki faşist Türkeş 80 sonrası ifadelerindeşu lafları boşuna etmemiştir:Biz içerdeyiz ama fikrimiz iktidarda)Bu anlamıyla devlet ideolojisinde ırkçı bir söylemin yanında dinsel bir söylemin yer alması ya da faşist evrenin bir elinde Kuran öteki elinde nutukla miting miting dolaşmasıyla açığa çıktığı gibi nasıl laik olunabilinir?
Dördüncüsü,Bu faşist devlet egemenliğini sürdürmek adına dinci kimlikli örgütler kurdurup çeşitli toplumsal kesimleri bölüp parçalayıp yönetmeye açlışmıştır.Ve ayrıca bu kontra örgütler,devrimci ve yurtsever hareketlerin üzerine salınmış olup binlerce faili meçhul(aslında faili belli!)cinayetler işletmiştir.Hizbul kontralar onlarca aydının yanında,binlerce Kürt Yurtseverini katletmiştirler.Açıkça bu kontraları yetiştirip düzen muhaliflerinin üzerine gönderen bir devletin laik olmasını beklermisiniz?Dini bu anlamıyla da örgütleyip siyasal çıkarları uğruna kullanan devlet laik olabilir mi?

sendiren
17.11.2006, 01:53
Beşincisi,Suni İslam ta ki okul öncesinden başlayarak tüm eğitim-öğretim kurumlarında kafalara kazınmaya çalışılan ve tüm diğer din,dinsel akımlar,mezheplerin dışlandığı bir müfredata sahiptir.tüm ders kitapları suni islamın ihtiyaçlarına göre hazırlanmaktadır ve tüm diğer akımlar vs harici sayılmaktadır.Öte yandan zorunlu din dersleri bile başlıbaşına devletin bu anlamda laik olup olmadığını da ortaya somut bir biçimde çıkaran bir göstergedir.Böyel bir devlet laik olabilir mi?
Altıncısı,devlet din eğitimi vermez.Böyle bir zorunluluğu yoktur laisizmde devletin. Ve bu anlamda eğitimin tarafı değildir.Olsa olsa verilen eğitimlerin doğru ve amacına uygun yapılıp yapılmadığını kontrol eden bir rolü vardır laisizmde.
Yedincisi,İnsanların nüfus cüzdanlarında zorunlu olarak din hanesinin bulunması ve sanki bilinçli bir tercihmiş gibi doğar doğmaz islam yazılması laisizmin ruhuna aykırıdır ve bu durum bu ülkede mevcuttur.
Yukardakiler ışığında bu devletin laik olmadığını rahatlıkla ifade edebiliriz.Çağın karekteri gereği , gerek emperyalist güçler ve gerkse bağımlı ülkeler dini kendi çıkarları uğruna kullanmak zorundaırlar.Zira yeşil kuşağı projelikten çıkarıp gerçek kılan ve dünyayı şimdi bu karanlık dünyayla korkutup egemenliği altında tutmaya çalışan yine başını ABD emperyalizminin çektiği güruh değil midir?Zira kucağında besleyip büyüttüğü,örgütlediği Humeyni rejimini,El Kaideleri piyasaya salıp şimdi de arkasından koşmak ve yoketmek bahanesiyle meşru ve haklı olamayan bir savaş örgütleyen ve yürüten ABD ve onun avanesi değil midir?Bu iki yüzlü güruh mevcut durumlarını korumak ve sağlamlaştırmak uğruna her yolu mübah sayan gürüh değil midir?
Çağımızın ve emperyalist kapitalizmin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan yabancılaşma tüm bu dinsel gelişmeleri kolaylaştıran vebesleyen biricik unsurlardan biridir.Hatırlayın yabancılaşma yazımız da ifade ettiklerimizi:

“Yukarıda ifade edilen tüm sonuçlar, birbirini tamamlayan, birlikte varolan sonuçlardır. Hiçbiri diğerinden bağımsız değildir. Yabancılaşmanın sosyolojik sonuçları şöyle özetlenebilir:
Toplumsal kurumlara ve topluma karşı gelen bir korku, güvensizlik ve onlar karşısında güçsüzlük.
Geleceğe karşı kötümserlik, değişime karşı inanç ve güvenin yitirilmesi.
Toplum geneline uygulanırsa, tüm bunların sonucunda toplumsal örgütlenmelerde (kitle örgütleri,dernekler,sendikalar vs.) zayıflık.
Kişi, kültür, otoriter ve totaliter rejimlere kolayca uyum ve bu tür toplumsal kültürlere yatkınlık.
Bastırılmış duygu ve düşünceler, otoriter eğilimler sonucu saldırganlık (örneğin, toplumsal linç olayları).
Toplumsal kültürsüzlük, kişiliksizlik, toplumsal çürüme.
Yaşamın her alanında kokuşma, yaşamın anlamsızlaşması sonucunda yaşama son verme (intihar olgusu) eğiliminin ciddi düzeylerde artması.
İnsanın yarattığı, ürettiği şeye karşı duyduğu ilgisizlik, kayıtsızlık, denetimsizlik ile birlikte robotlaşma.
İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaşma, insan olarak yok oluşa doğru gitme. “ Yabancılaşma ve sonuçları....SENDİREN)
Tüm bu yukarda ifade edilen yabancılaşma unsurları tam da kendi dışında sığınacak güvenli-rahat-huzur vericilimanlar arayışına itecektir insanı.Bu bireycileşmiş,bencilleşmiş,hayata karşı güvensiz,inançları noktasında tutarsız,korkak,uyuşuk,güdülmeye hazır insan en nihayetinde sistemin ve egemenlerinde yönlendirilmesiyle ve telkiniyle kendini sözümona dinsel huzurun kollarına atmaktadır.Orada mutluluğu-huzuru aramaktadır.Bu yalancı huzur ve mutluluktur ki,kendini kendi gerçeklerinden uzaklaştırmaktadır.Esasta kendi etrafında dönmesi gereken insan ,kendisi için çizilmiş sınırları olan hayaller dünyasında boşa dönmektedir.Dikkat çekelim ki,dünya üzerinde sapkın bir çok tarikat vardır,tüm bu tarikatların ciddi bir potansiyeli ve alanı vardıor.Çoğu yerde devlet destekli bu tarikatlar yığınlarca insanı etkilemekte ve uyuşturmaktadır.
Sistemin korktuğu şey insanın kendisi için varolması ve kendi etrafında dönmesi yani insanlaşmasıdır.Sınıfsal mücadele içinde yer alması korkunç bir kabus gibi başında oldukça emperyalist kapitalizm bu içkiyi içirmeye devam edecektir.
SONUÇ VE TUTUM ÜZERİNE
Ülkemiz dahil komünistlerin tali olarak çözmesi ama öte yandan çok ciddi bir ideolojik mücadele vermesi gereken bir sorundur din ve laiklik sorunu.Zira sorunun güncelliği ve öne çıkması da bu noktada tutumların deklarasyonu-yaşama geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.Din sorunu salt bugüne ait bir dorun olmayıp yarının da en önemli sorunu olmaya devam edecketir.Yüzyılların önyargıları ve edinilmiş ddeğerleri ile mücadele sanıldığı kadar kolay olmayacaktır.Komünistler herkesin bildiği gibi ateisttir.Ama ateizmi sadece parti-örgüt proğramlarına özgüdür.Militan materyalizmin bu en önemli tüzük maddelerinden biri olan konu sadece parti üyelerini bağlamaktadır.Partinin ya da örgütün sınıf içindeki çalışmasının önüne çıkarılamaz bu sorun.Zira biz sınıf mücadelesinin ana kulvarlarında mücadele etmek zorundayız.Bu tarzda sorunlar karşımıza çıktığında sınıfsal tavrımızı alırız.Ki sınıfın her türden bölünmesine karşı olan bizler din,mezhep,ırk ayrımı gözetmeden sınıfın tek bir çatı altında mücadele etmesi gerektiğini savunuruz.Ama bir yandan da sınıfın bu anlamda da eğitimi açısından ideolojik mücadele vermeliyiz..Sosyalizm şaması için asgari proğramımız,proletarya diktatörlüğünde ya da proleterlerin devletinde laikliğin tam anlamıyla uygulanmasıdır.Hayatın her alanında tam bir laisizmin egemen kılınmasını sağlamaktır.
Görünen odur ki,mevcut devletin bir bütün olarak laikleştirilmesi gerek günümüz ve gerek gelecek açısından bir devrim ve sosyalizm sorunudur.Bu proğramatik amaçlarımızdan biridir.Komünistler bu açıdan da burjuvazinin yarı yolda bıraktığı çizgiyi tamamen sınıfsal bir perspektifle ele alıp devrimci-komünist tutumu gerçek ve yaşama ait kılmalıdırlar.Şeriata,gericiliğe,laisizmin karikatürlerine(ülkemizdeki gibi),dinin devletleştirilmesine ve de devletin dincileştirilmesine karşı kararlı bir ideolojik-politik mücadele vermek zorundadırlar.Emekçi yığınlara tüm gerçekler çıplak bir biçimde aktarılmalıdır.Propaganda-ajitasyon ve eylemin önemli içeriklerinden ve sistemden kopuşun önemli araçlarından biridir bu sorun...
DİB nın bütçesine ya da yönetim-idari anlayışına Aleviliğin ya da herhangi bir dinsel akımın,mezhebin,dinin dahil edilmesi demek;ülkeyi laik kılmaz.Tam tersine kurumun kendisi anti laik bir kurumdur.Kaldı ki böyle bir talep zaten gayrı meşru bir kurumu meşrulaştırmaya ve yığınlar nezdinde itibarlı yapmaya yarar sadece..Devrimci bir proğram bu kurumun lağvedilmesini ve kesin biçimde devletin dinden,dinin devletten bağımsızlığını savunur.Dini kişisel bir sorun olarak algılayan bu anlamda da gerçek laikler olan komünistler,onun toplumsal bir uyuşturucu,içki ve de toplumsal yaşamı etkileyen-düzenleyen bir unsur haline gelmesine karşı durup mücadele ederler.
Türkiye de yukarda sıraladığımız gibi laiklik yoktur ve maalesef burjuvazinin çözmesi gerekli sorunlardan birini yine proletaryaya bırakmıştır ve gerçek çözümü devrim ve nihayetinde komünizmdedir.

sendiren
17.11.2006, 01:54
EMPERYALİST BOĞAZLAMA SAVAŞI VE BÖLGESEL DEVRİM


Emperyalist kapitalizmin lider güçleri ABD ve yedeği İngiltere'nin başını çektiği güruh Ortadoğunun yeniden şekillendirilmesinde tam hız yol alacağa benziyorlar.diğer Emperyalist Odaklardan başını Rusya 'nın çektiği grup biraz daha geriden ve ağırdan alacağa benzer.Salyalı siyonist İsrail ağababalarının verdiği açık destekle Ortadoğu Halklarının belalısı olmaya ve katliamlarını sürdürmeye devam ediyor.Gidişat öyledir ki ve daha önceki makalelerimiz de de ele aldığımız gibi hızla bir yeni dünya savaşının ortasına emperyalist güruhların daha fazla para-güç ve iktidar hesaplarının kurbanı olarak sürüklenmektedir.
Ezilen ve sömürülen geniş milyarlar bu kez de kanlı bir savaşın göbeğine hızla aktarılmaktalar.bu savaş bir önceki savaşlardan kesinlikle farklı bir savaş olacaktır.Emperyalist güruhun biyolojik ve nükleer silahlar dahil bir çok yeni silahını bu savaşta kullanabileceğinin bir çok sinyali vardır.Ciddi bir hegemonya savaşının halklar üzerindeki yıkımının varlık ile yokluk arasında olduğunu ve olacağını sanırız yeniden ifade etmeye ve açıklamaya girişmeye sanırız gerek bile yok..Bu savaş öncekilerden kesinlikle farlı olacak.Dünya üzerinde hegemonya savaşına doğuda ki emperyal hedefleri olan Çin,Japonya'nın da katılacağı K. Kore'nin bu anlamdaki çıkışlarının gizli destekçilerinin Çin burjuvazisi olduğunu sanırız herkes açıkça görmektedir.Ama belirtmeliyiz ki , bu savaşın ana merkezi ve tetikleyicisi Ortadoğu üzerindeki hakimiyet kavgası oluşturacaktır.Bunun esas nedeni ise herkesin de bildiği üzere petrol ( dünya petrol rezervinin %55inin ortadoğu da bulunması)üzerindeki hakimiyet kavgasıdır.
Bu kavgada siyonist israil'in ilk etapta kullanılmasının akla uygun olmayan hiçbir tarafı yok gibi gözüküyor.İsrail'in mevcut koşullarda yıllarca savaşın içinde pişmiş ve sürekli bir biçimde çıban başı gibi gözüken Suriye ve İran üzerine gitmesini haklı gösterebilecek onlarca nedeni var kendilerine göre.Hariri'nin katledilmesi ile başlayan Cia-mossad planı yürürlüğe konulmayı bekliyordu.Aylardır tehdit edilen Suriye ve İran için de ateş ile barutun kokusu artık enselerinde.Bu arada çok güvendikleri Avrupalı emperyalistler ile Rusya son G-8 zirvesinde herhaldeki diğer emperyalist odaklardan gerekli rüşveti almışlar ki geçici olarak sessizliğe gömüldüler.Siyonist İsrail in ilk etapta saldırılarına karşı çıkan Rusya ve arkasından Fransa saldırıya şimdilik seyirci kalmayı seçmiş durumdalar.Ortadoğu halkları başta Filistin ve Lübnan da olmak üzere kıyım ve katliamdan geçerken Arap Halklarının ciddi bir desteğine de sahip değillerdir.Suriye dışında diğer Arap devletleri hemen hemen emperyalistlerin uşaklığını yapmaya devam etmekteler.Geçmişin Arap birliğini savunan ülkelerinden Mısır,Libya dahil olmak üzere ses ve seda çıkmamaktadır.Çok yönlü bir emperyalist kuşatmanın sıcak bir dünya savaşına evrilebileceğinden end,şeli de olan güruh her an tetikte kendi çıkarlarının tehlikede olduğu sıcak anı beklemeye koyulmuşlar gibi.
Öte yandan Avrupa;Rus;Çin ve Japon emperyalizmi ve de diğer bilimum dünya devletleri bu savaşta yani İsrail siyonizminin ve abd emperyalziminin Lübnan ve filistin'deki boğazlama faaliyetlerini son Roma konferansıda göstermiştir ki seyretmeye en azından bir süre daha devam edeceklerdir.bu sürecin uzunluğu ya da kısalığı bölgedeki dengelerin ne yöne doğru güçlü olarak kayması ile bağıntılı olacaktır.Bir kez daha görülmüştür ki,emperyalist güçlerin hangisi olursa olsun tüm girişimlerinin altında ekonomik-politik kaygıları yatmaktadır.O çok insan hakları savunucusu AB li emperyalistlerin hiç biri şu anda açıkça ve alenen İsrail siyonizmine ve ABD emperyalizmine kafa tutmayı bir kenara bırakın eleştirme cesaretini dahi gösteremiyorlar.korkak tavuklar gibi kafasını kaldırıp karnından bir iki konuşup tekrar ve yeniden kafasını en azından şimdilik kuma sokmuş durumdalar.Roma konferansı bu anlamda tüm bu yalancı insan hakları demagojilerinin üstündeki cilayı silmiş ve gerçekte emperyalist emellerinin ne kadar belirleyici olduğu gerçeğinin altını bir kez daha çizmiştir.
Beri yandan sözümona Uluslar arası toplumun temsilcisi olan ve olması gereken çeşitli gerçekte emperyalist merkezlerin kendi politikalarının aslında halklara göz boyayarak kabullendirilmesi ve ideolojik anlamda gerekli politik şartların sağlanmasında ve geniş yığınların bu bilinç bombardımanında anti-emperyalist,anti-faşist devrğimci demokrasi ve komünist saflarda olmasının önünü kesecek her türden manevranın merkezi olan BM vs gibi emperyalizmin Uluslar arası örgütlerinin de gerçek yüzü açığa çıkmış bulunuyor.Zira bu ve benzer her örgüt emperyalizmin çıkarlarına özellikle ABD emperyalizmi aleyhine her türden soruna dahil olurken mevcut kıyım ve katliama zerre ses çıkarmamıştır.Göstermelik kimi toplantılar dışında.Kendi temsilcilerini katleden İsrail siyonizmini kınamamıştır bile.Bu anlamda bu göstermelik emperyalist ideolojik-politik manevra örgütlerinin gerçek yüzünün açığa çıkarılması bakımından bile son gelişmeşleler öğretici ve eğiticidir.Devrimci-komünist ajitasyon ve propagandanın ve yığınlar nezdinde anti-emperyalist ve anti kapitalis-anti-faşist bilincin geliştirilmesi anlamında bu gerçeklerin bilince çıkarılması önem taşımaktadır.
1.Mevcut savaş emperyalist merkezlerin kısa vadede hesaplaşacakları bir manevra alanı sunmamaktadır.Bu anlamda Suriye ve İran ın sürece katılmasıyla birlikte ki,(aslında hedef başından da belirttiğimiz gibi yeni ya da genişletilmiş ortadoğu projesi nezdinde bu ülkeler idi); kendi yolunu yeniden çizip emperyalistler arası bir paylaşım savaşına dönme yönünde evrilecektir.Bu geçici geri, çekilmeler daha çok en uygun koşulları kollama ve bu süreçte eldeki manevra olanaklarını genişletip ve öte yandan pazarlık kozlarını arttırmaya dönük gibi gözükmektedir.Ama beri yandan Filistin ve Lübnan nezdinde tüm ezilen milyarlar ölümle yaşam arasında sıkıştırılmış bulunmaktadır.Elbette ve doğaldır ki,bu süreç en çok Ortadoğu halklarının bir numaralı gündemi olmuştur.
Bu arada Ortadoğunun yeniden şekillendirilmesinin en önemli sacayağı olan Türkiye de egemen sınıflar ve iktidar hesapları içinde çatlaklar derinleşmektedir.Tam uşaklıkta sınır tanımayan işbirlikçi tekelci burjuvazi ve onun faşist devleti bir yandan birebir Abd emperyalizminin her türlü operasyonunda aktif rol alırken öte yandan köylü kurnazlığı ve doğulu psikolojisiyle emperyalist odaklardan ne kadar koparırsam kardır mantığıyla davranmaya devam etmektedir.Gerek ekonomik ve gerekse siyasal olarak politikalar her fırsatta ABD emperyalizmi ve onun ekonomik örgütlerinin(İMF,Dünya Bankası) emriyle harfiyen yerine getirilmektedir.Bu arada çeşitli projelerle önüne atılan kemikle övünmeye ve onunla yetinmeye de gayret göstermekle birlikte,çeşitli operasyonlarda alacağı role karşılık elini güçlü tutmaya çalışmaktadır.Bakü_Tiflis_ceyhan boru hattından önüne atılan yemle biraz daha oyalanacak gibi gözükmüyor.Gerek emperyalistler ve gerekse onların uşakları ve gerekse de emekçi milyarlar açısından çok kritik dönemlere girilmiş bulunmaktadır.Bu kritik dönemin en önemli özelliği ise , at izinin it izine karışmış olması ve herkesin her ipte oynayabileceği hassas dengelerin olduğu bir dönem olmasıdır.Ayrıca Ortadoğu her zaman ve her koşulda kaypak bir zemin olmuştur.Ve binanın kendisi her an küçük müdahalelerle bile yıkılabilecek bir binadır. .Ayrıca bu bina yıkıldığında kimin altında kalacağını kestirmek olanaklı olmamaktadır.Bu anlamda herkes kartlarını en son sınırına kadar oynayacaktır.Ve en sonunda açık bir savaşa girecektir.Zira tüm yollar tükenmiştir.Artık politik her oyun bitmiştir ve sıra silahların konuşmasına gelmiştir bu anlamda Türkiye'nin ve Türkiye emekçi sınıflarıyla Kürt ulusal hareketinin bu gelişmeler karşısında tutumu hayatiyet taşımaktadır.

sendiren
17.11.2006, 01:55
Mevcut başlatılmış ve yürütülmekte olan savaş Irak ile başlayıp Filistin ve Lübnan ile devam edip aslında bir bütün olarak Ortadoğunun emperyalist merkezlerce yeniden yapılandırılması ve dikensiz gül bahçesi yaratarak bu en eski uygarlık merkezinin ve şanlı direnişller topraklarının teslim alınıp boğulması amacını gütmektedir.Burada emperyalist metropollerin İsraile biçtikleri misyon ile Türk işbirlikçi tekelci kapitalist burjuvazisi ve onun faşist devletine uygun gördükleri roller yavaş yavaş şekillenmektedir.Daha önceki makalelerimiz de ifade ettiğimiz üzere İsrail kendi başına bu tarihsel emperyalist rolün altından kalkacak güce sahip değildir ve olamaz da.Bu arada ciddi bir emperyalist merkezin uşağı bir kukla devletin girişimlerinin de çok önemli rolü olacaktı ki; bu da Türk faşist devletidir.Oratadoğu Halkları boğazlanacaksa bu sürecin sadece ABD emperyalizminin bu bataklıkta yalnızca İsrail ile hareket edeceğini ve planlarında Türkiye'nin olmayacağını söylemek aptallık olur.Bu anlamda yumuşak karınların yakalanması gerekirdi ve şu anda yakalanmış görnüyor.Yazılmış senaryo oynanıyor.Gerek güney ve gerekse de Kuzey Kürdistan da belirsizlikler ve sıcak savaş ortamının yeniden alevlendirilmesi ve güney başta olmak üzere Kürt kartının emperyalist merkezlerce aktif biçimde kullanılmasının önünün açılacağının göstergeleri biri bir açığa çıkmaktadır.Yine aynı dönemlere denk gelmek kaydıyla Kuzey Kürdistan'da savaşın şiddetlendirilmesi için kontrgerilla ve egemen ABD ci güçlerce geliştirilmesi ve içte tam bir terörize ortamın yaratılması,terörle mücadele yasasının değiştirilerek savaş şartlarına göre biçimlendirilmesi,milliyetçi-kafatasçı akımın önünün açılması ve halkların birbirilerini boğazlaması için provakatif ortamların yaratılması vs vs. bu amansız ve yıkıcı savaşın kendi başına organizasyon parçalarındandır.
Ortadoğu coğrafyası yukarda da ve daha önceki makalelerimiz de de ifade ettiğimiz üzere bir çok şeye gebedir.Ortadoğu Halkları liderini beklemektedir.Ateşten baruttan uzak gerçek bir insanlık düzenini düşlemektedir.bu ancak ve ancak bölgesel güçlü bir devrimle olanaklıdır.Bu devrimin öncüsü bir çok arap ülkesinde örgütlü olan gerçekte anti emperyalist kimliğe sahip olamayıp öyle görünen yeşil örgütler yani Hizbullah,Hamas vs vs olamaz.Gerçek kurtuluş üzerine basa basa ifade ettiğimiz gibi Halkalaırn insanca -kardeşce-özgürce -adil yaşamlarının tek güvencesi olan bir mücadele ile yani anti-kapitalist,devrimci komünist mücadele ile olanaklıdır.Bu savaş milliyetçi arap yeşillerinin başaracağı bir iş olamaz.Bu asla mümkün değildir.Bu emperyalist kapitalizm ile komünizm arasındaki stratejik bir savaştır.Savaşı engellemek için verilecek savaş ve mücadele başarısız olursa (ki,başarısızdır ve sonuçsuz olacaktır.) savaşı iç savaşa çevirmek ve bölge halklarının ve dünya insanlığının önünü açacak devrimin mücadelesinin verilmesi her durumda boyun borcudur türk ve kürt emekçi sınıfları başta olmak üzere tüm ortadoğu emekçi sınıflarının...Dünyanın kalbi Orta doğu da atacaktır hem emperyalist metropoller açısından ve de hem de proletarya ve ezilen milyarlarca insan açısından..bu anlamda devrimci komünistler ile kürt ulusal kurtuluş hareketinin tarihsel bir misyona soyunması gerektiğinin altını çizmek özel bir önlem arz etmektedir.
Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi bu anlamda olmak üzere emperyalist metropollerin icazetine bırakılmış bir sözüm ona ince siyasal çizgiden devrimci bir çizgiye kendini çekmek zorundadır.Ulusal kurtuluşun gerçek kimliği olan bağımsız birleşik devrimci Kürdistan hedefine evrilip faşist devlet ve onun ağası olan ABD emperyalizminin ne i düğü belirsiz hesaplarının içinde boğulup kalmamalıdır.Gerçek kurtuluş Kürt halkı açısından kesinlikle ve kesinlikle sosyalizm ve komünizmde olanaklıdır.Emperyalist manevraların basit birer unsuru haline gelinmemelidir.Tüm Ortadoğu coğrafyası özgürleştirilmeden tek başına Türk faşist rejimi demokratikleşemez. Ve Kürt sorunu gerçekte hi,ç bir zaman çözülemez.
Türkiye devrimci komünist hareketinin de bir çok kez eline geçen ama değerlendiremediği bir fırsat daha geçmiştir.Artık güçlerin yetersizliği ve organizasyon yetersizliği vs vs diye kimi bahanelerin arkasına sığınıp mevcudu korumanın Hiçbir değeri yoktur ve olamaz da...Bu savaş ve yanısıra getirip götüreceği tüm her şey varlık ve yokluk ile bağıntılıdır.Bu süreçte tüm varlık nedeni her zaman olduğu gibi devrime kilitli olmak zorundadır.Ama doğaldır ki laf ta değil eylemin kendisinde...Süreç kendini aşıp yığınları devrimci savaşın içine katabilecek olgunlukta ciddi zeminler sunmaktadır her zamankinden daha fazla...Önemli olan bunu doğru kavrayıp doğru yer ve zamanda doğru işler yapabilmektedir.Artık söz yerini eyleme ve değiştirme -dönüştürmeye bırakmak zorundadır.Başka türlü yaşam biçimi ve varlık kabul edilemezdir.Önümüzde ciddi engellerin varlığına rağmen başarılamaz diye bir şey yoktur..
Makalemizi büyük savaşçı ve devrimci Ernesto Che Guevera'nın ünlü sözüyle bitirelim:Gerçekçi ol , imkansızı iste......Şu anda imkansız görünen tek şey devrimdir ve sosyalizmdir.TAMDA ZAMANIDIR.........

sendiren
17.11.2006, 01:56
EMPERYALİZM VE DEVRİM

“Çağımız emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır.”Emperyalist kapitalizm gelişip ilerledikçe devrimler de beraberinde gelişip ilerlemektedir.Emperyalist kapitalizm kendi mezar kazıcısını da yaratıp geliştirdikçe bu süreç birlikte atbaşı sürgit varolacaktır.Ta ki emperyalist kapitalizm tarih,h sahnesinden yok olup gidinceye kadar.
Büyük üstatların bu tespiti üzerine elbette söylenecek bir şeyler vardır.Zira emperyalist kapitalizm sürekli kendini yenilemekte ve çakılı alanlarda kalmamaktadır.Sürekli bir biçimde gerek sömürü biçimlerinde gerek se yönetim ve idare biçimlerinde gelişmeye ve ilerlemeye paralel biçimde kendisini mevcut duruma adapte edecek ve mevcut iktidarını sağlamalaştırıp varlığını sürdürecek tüm önlemleri yaşama geçirmektedir.İdare biçimlerinde esneme her zaman var olagelmekle birlikte bunun süreğenleşmesi konusunda sürekli bir araştırma ve geliştirme içerisinde olduğunu ifade etsek sanırız abartmış olamayacağız.Aynen üretim ve paylaşım konusunda bir devamlılık ve ar-ge mevcutsa bunun toplumsal ayaklarının da aynı ilgiyi gördüğünü söylemeliyiz.Kaldı ki, iktidarın sağlamalaştırılması ve devamlılığı gerçekte buna bağlıdır.Bunun içinde rahatça bu faaliyetlerini sürdüreceği bağımlı ve sömürge ülkelerde mevcutken bu çok daha kolay olmaktadır.
Emperyalist kapitalizm dönemin de varsayıldığı ve bir kaça örnekte de yaşandığı üzere zayıf halkalardan kopmalar yada devrimler gerçekleşmesi tarihsel bir olaydır.Emperyalist kapitalizmin gelişmişlik düzeyi ve eşitsiz gelişim ve kar paylarının dağıtımından kaynaklı olarak bu ekonomik alt yapının emri gibidir.Elbet alt yapı mevcut üst yapıyı belirler.Bu temel materyalist yaklaşımın bir sonucudur.Ve fakat üst yapının ya da iradenin ve diğer tüm öğelerin dışlanması sonucunu üretmemek zorundadır.(bu öğelerin açılımına ilerdeki paragraflarda yer vereceğiz.)Böyle bir karşı karşıya getirme süreci diyalektik materyalizmin temel yasalarının inkarı sonucunu üretecektir.Karşılıklı etkileşimin ve iç içe geçerken birbirlerinden alıp verme yanında birbirlerinin geleceğini etkilemesinin reddi anlamına gelebilir.Her şey birbirine dönüşebilir.Enerji vardan yok yoktan varolmaz.Sadece bir yer değiştirme ya da biçim değiştirmeden söz edilebilir bu anlamda.
Mevcut durumda Marksistlerin ezici çoğunluğu zayıf halkalardan metropollere doğru devrimsel aktivitenin aktarılarak i,ilerleyeceğini ve bunun sonucunda emperyalist metropollerdeki devrimlerin ancak ve de genel olarak sömürge devrimlerinin kuşatması sonucu olacağı ve bu devrimlerin belki de kansız teslim olmayla sonuçlanabileceği varsayımını tarihsel bir teorik sonuç seviyesine çıkartmışlardır.Bildiğimiz kadarıyla Marks ve Engels de böyle bir tespit yoktur.(Olmuş olsa bile bu bizim aşağıda ifade edeceğimiz gibi bizim çeşitli sonuçlara ulaşmamızı engellemezdi.Zaten gerçek bir Marksist te esasen onların gerçekten izlerinden yürümeyi temel almalıdır.Yani diyalektik ve tarihsel materyalist anlayışla gerek yerel gerek uluslar arası anlamada insanın kurtuluşu üzerine politika yapmayı hedef bilmelidir.Onların temel mirası kapitalizm ve tahlili,tarihsel yasaların ifadesi ve öte yandan gelecek dünyanın varlığı ve nasıl elde edilebilirliği üzerinedir.)Bu tespiti Lenin de de özel vurgularla görmek olanaklı değildir.Bu tespitin temeli Stalin ve sonrasına aittir.Tek ülkede sosyalizmin inşasının en temel gerekçelerinden biri haline getirilen bu sonuç gerçekte dünya devrimine sırtını dönmenin de diğer yüzüdür.Zira dünya devriminin temel başarı kriterlerinin başında o zamanda şimdi de emperyalist metropollerden en azından bir veya bir kaçında devrimin gerçekleşmiş olması yada oralar işçilerinin sömürgeler işçi ve emekçilerinin arkasında kuvvetli bir desteği olmasına bağlıdır genel olarak.Tek tek sömürgelerdeki devrimlerin nasıl boğulup dejenere edildiğini tarihsel deneyimlerimizle biliyoruz.Bugün çok daha kapsamlı ve yıkıcı bir karşı faaliyette olduğundan şüphemiz de yoktur.Ama öte yandan tek tek sömürge ülkelerdeki devrimsel kalkışmalara gidilmemesi ve mücadele edilmemesi sonucu çıkarmamak gereklidir yukarıdaki ifadelerden.Tama tersine devrimin daha fazla uluslar arasılaştığını ve uluslara sı mücadelenin ve enternasyonalist iç içe geçmişliğin öne çıktığını ve öte yandan tek tek yerel düzeydeki devrimlerin başarısının tam da bu ifade edilen gerçekle yaşamsal bağı olduğunu söylüyoruz.Bunun özel vurgusunu yapmakta yarar vardır.Zira bizim öküz altından buzağı arayan salata beyinlilerle bu saatten sonra niyetlerimiz ve durduğumuz yeri yeniden anlatmak gibi bir lüksümüz yoktur.Gerçekten de bunlar artık bir lüks olarak algılanmalıdır.Zira ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
Bir komünistin temel şiarı ve hedefi insanlık düzeni olan komünizmdir.Kom. ise bir dünya sistemidir ve dünya devrimiyle mümkündür.Dünya devrimi hedefiyle hareket eden bir kom.için enternasyonalizm ve dünya devriminin yolunun nasıl bir gelişme izleyeceği ve hedefe nasıl ulaşılacağı temel öneme sahiptir ve olmalıdır.Dar ulusal sınırlara hapsedilmiş bir devrim anlayışının ulusal devrimi bile gerçekleştirme yada yaşatma şansı yoktur.
Enternasyonal devrim,uluslar arası emperyalist kapitalizmin en çok korktuğu şeydir.Emperyalist kapitalizm ekonomik,sosyal,politik anlamda zaten dünyayı bir tek ülkeye çevirmiştir.Kapitalist gelişme ve emperyalizmin ulaştığı doğal yer zaten burası olmuştur.Bu açıdan dünya kom.lerinin işi de bir o kadar kolaylaşmıştır.Enternasyonal olarak her türden her renkten her ulustan işçilerin birliği önündeki doğal sınırlar dolaylı olarak aşılmıştır.Uluslararası tekellerin hemen hemen tüm sömürge ülkelerde metropollerde ki kadar işçiyi doğrudan çalıştırdığını,sömürgelerdeki ucuz emeğin emek yoğun ür4etimde nasıl kullandığını , artık bir çok açıdan taşeron ve distribütörlere ihtiyaç duymadan pazarlara da doğrudan girdiğini vs vs. görmemek için kör olmak gerekir.Emperyalist kapitalizm gerçekten de tüm yerküreyi tek bir Pazar tek bir üretim alanı ve tek bir paylaşım alanı haline getirmiştir.Doğal olarak daha önceki bir yazımızda da ifade ettiğimiz üzere tek tek ülkelere uzmanlık alanları ve sınırları çizilerek gerek üretim ve gerekse Pazar ve gerekse de paylaşımda durmaları gereken yerler belirlenmiştir.Eşitsiz gelişimin sadece ve sadece paylaşımda önemi varlığını sürdürmektedir.Uluslararası emek dolaşımının da giderek önünün açıldığını ve daha fazla da açılacağının altını çizmekte yarar vardır ;tabi ki tüm dengeleri altüst etmeyecek düzeyde

sendiren
17.11.2006, 01:57
Doğal olarak dünya devriminin merkezleri de değişmektedir.Ateşlenme merkezleri ve dalgaların kıyılarında daha fazla gezeceği yerler giderek daha çok metropollere doğru kaymaktadır ve kayacaktır.Bunun birkaç nedeni vardır bizce.Bunları aşağıda açmaya çalışacağız.:
Birincisi,yukarda da ifade edildiği üzere globalleşen-küreselleşen dünya giderek tek bir ülke haline gelmektedir.bu anlamda sınıfsal her hareketlilik birebir tüm dünyayı etkileyen kocaman dalgalar haline gelebilir.ekonomik-demokratik-siyasal her anlamda bunun böyle olması kuvvetle muhtemeldir.Dünya hegemonik burjuvazisinin karşısında dünya proletaryası yer alacaktır.Doğaldır ki,bu konuda önderlik batı proletaryasında olacaktır.Batı proletaryası demokratik bilinç,örgütlenme ve mücadele deneyimi bakımından geri ülke proletaryalarının önünü açacak,yol gösterici olacaktır.bu sürecin kendi başına sonuçları uluslar arası proletaryanın itici gücünün ve liderliğinin komünist örgütlenmesinin acili yet taşıdığıdır.
İkincisi,batı proletaryası yabancılaşma sürecinin dibine vurmuş olup sonraki aşamaya sıçramalarla varacak olmasıdır.Çıkış ve arayışın sonu elbette ki,düzen dışı taleplerin öne çıkmasını getirecektir..yeniden insana , insanın toplumsal varlığına sahip çıkma süreciyle politikleşmesi atbaşı gidecektir.Öte yandan metropol dışı ülkelerde hala tam bir kapitalistleşme ve kapitalizmin doğrudan sonuçlarıyla uğraşma aşamasına gelinmemiştir ağırlıklı olarak.Tam bir ekonomik-sosyal-kültürel karmaşıklık yaşanmaktadır.bir üretim biçiminin egemen olmasına rağmen(kapitalizmin) hala ister kırıntı düzeyde ve isterse de önemli düzeyde geçmiş düzenlerin etkileri süregelmektedir.Düzenden kopuş bu anlamda olmak üzere her ne kadar genel koşullar gereği kolaylaştırıcı etkiye sahip olsa da, diğer yandan