Partizan62
18.11.2006, 02:21
KARAOĞLANIN KARA TARİHİ.
Ecevit'in 50 yıllık siyasi yaşamından bazı kilometre taşlarına bakalım şimdi. Bakalım ve o yolculukta karşımıza nezaketten kırılan bir şair mi, yoksa, gözü kararmış bir burjuva politikacı mı çıkacak?
Bir Halk Düşmanı Öldü!
Eski Başbakan, eski CHP ve DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, 5 Kasım'da öldü.
Bu sıfatlarının ötesinde kimdi Ecevit? Siyaset sahnesinde nasıl yeraldı ve kimin çıkarlarını savundu? Ecevit'in ölümü, burjuva basın yayında ve burjuva siyaset sahnesinde dizginsiz bir övgü furyasıyla karşılandı. Benzer bir tablo, kısa aralıklarla iki kez daha yaşanmıştı aslında.
Birincisi, Ecevit'in, 25 Temmuz 2004'teki DSP 6. Kurultayı'nda aktif siyasetten çekildiğini, yani emekli olduğunu açıklamasının ardındandı. O zaman, Ecevit'in emekliliğinin "ne büyük bir kayıp" olduğu makaleleri döşenilirken biz de şöyle demiştik:
"25 Temmuz 2004 tarihi, Ecevit'in emeklilik tarihi olarak değil, 43 yıllık işbirlikçilik, uşaklık, katliamcılık sicilinin sonu olarak geçecektir tarihe."
Bu sözlerde elbette Ecevit kimdi sorusunun da özet ve özlü bir cevabı vardı.
Övgü furyasının daha alt düzeyde bir benzeri ise, Ecevit komaya girdiğinde yaşanmıştı. Ölümüyle ise kantarın topuzu iyice kaçırıldı. Lakin, bu furya içinde, aslında Ecevit'e ilişkin politik anlamda bir şey de diyememektedirler. Yaklaşık 50 yıldır içinde yeraldığı, bazen Başbakanlık, bazen muhalefet partisi liderliği yaptığı, onlarca yıl milletvekili sıfatını taşıdığı siyaset sahnesinde halk için neler yapmıştır Ecevit?.. 1963'teki Çalışma Bakanlığı döneminde birkaç yasa çıkarılmasının ötesinde kimsenin buna verdiği somut bir cevap da yok. Siyasi tespitleri, projeleri anlamında da, burjuva siyaset açısından bile "başarılı" sayılabilecek bir politikacı değil. Ecevit güzellemelerinden "tın tın" diye bir boşluk sesi gelmesi de bu yüzdendir.
Ecevit'in 50 yıllık siyasi yaşamından bazı kilometre taşlarına bakalım şimdi. Bakalım ve o yolculukta karşımıza nezaketten kırılan bir şair mi, yoksa, gözü kararmış bir burjuva politikacı mı çıkacak? Bakalım o tarihte "halkçılık", "solculuk", "dürüstlük" mü var, yoksa başka şeyler mi? Şu dürüstlükten başlayalım mesela:
En kıdemli Makyevalist!
Yolsuzlukların yol açıcısı!
Temelde mevcut kapitalist düzenin devamını savunan bir politikacıdır Ecevit. Bunda hiç tartışma yoktur. Tüm siyasi yaşamı boyunca "nasıl iktidar olurum" sorusuna cevap aramıştır. Ürettiği tüm politikalar, sloganlar, ittifak tercihleri de hep buna göre şekillenmiştir. Bu yanıyla da Ecevit, ülkemiz siyasi yaşamına aslında, bugün ileri sürüldüğü gibi "ilkeli" olmakla değil, "iktidar koltuğuna oturmak için her yol mübah" anlayışının bir temsilcisi olarak geçmiştir.
Bunun en çarpıcı örneği 1978'de kurduğu hükümettir. O tarihte Ecevit, Adalet Partisi'nden 11 milletvekiline, herbirine rüşvet olarak bir bakanlık vererek AP'den istifa ettirdi ve onlarla hükümet kurdu. Siyasi tarihte, pazarlıklar Güneş Motel'de yürütüldüğü için, "Güneş motel hükümeti" diye de anılır bu hükümet.
"Siyasette transferlerle yozlaşmanın en ayan beyan yapıldığı bir örnektir bu" Üstelik sözkonusu AP'lilerin hepsi, boğazlarına kadar yolsuzluk bataklığına saplanmış isimlerdi... Yani milletvekilliği ve bakanlığın yolsuzlukların önüne zırh yapılması uygulamasının ilk yaratıcılarından biridir şu "dürüstlüğüyle" meşhur Ecevit.
İktidar için her yol mübah Makyevalizminin temsilcisi Ecevit, bu anlamda siyasi yaşamı boyunca çok zigzaglar çizmiştir. Halkın mücadelesinin geliştiği yıllarda, kendisini iktidara "sol" sloganların taşıyacağını hesaplayan ve buna göre politika yapan Ecevit, TÜSİAD müdahalesiyle iktidardan alaşağı edildikten sonra, hızla sol sloganlarından uzaklaşmıştır.
'80'li yıllar Ecevit için adeta arayış yıllarıdır. Solculuk para etmiyorsa, başka şeyler yapmak gerekir deyip, bir seçim döneminde islamcılara göz kırptı, istediği sonucu alamayınca bu defa milliyetçi söyleme sarıldı... En son MHP'yle ittifak yaptı. Esasında başından da bu çizgiye uzak değildi; daha '60'lı yıllarda "Kara ve kızıl yobazlarla mücadele" adına Sosyal Demokrasi Dernekleri'ni örgütleyen adamdı Ecevit.
Ecevit'in Makyevalizminin en iyi göstergelerinden biri de emperyalistler tarafından IMF'nin memuru olarak ülkemize gönderilen Kemal Derviş'i hükümetine kabul etmesidir. Sonraki konuşmalarında "nasıl geldi, nasıl bakan oldu anlayamadım" derken aslında iktidar koltuğunda oturmaya devam etmek için emperyalizmin ve oligarşinin her dediğini sorgusuz, sualsiz nasıl yerine getirdiğini de göstermiş oluyordu. İşte "ilkeli" politikacı diye övüp yere göğe sığdırılamayan Ecevit buydu.
Ama işte, gazetelerde Ecevit üzerine yazılan yüzlerce makale içinde bunların hiçbirini okuyamayacaksınız...
"İşçi babası", "halkçı
Ecevit" safsatası
Ecevit'le ilgili "efsane"nin en önemli parçalarından biri de işçi haklarıyla ilgili yaptıklarıdır.
7 Kasım tarihli Hürriyet'in ekonomi sayfasında aynen şunlar yazılıyordu Ecevit için: "Sendika, toplu sözleşme, grev hakkı onunla geldi, son hediyesi iş güvencesi oldu... mavi gömlek ve şapkasıyla emeği hep gündemde tuttu..."
1963'teki Çalışma Bakanlığı döneminde sendikalaşma, grev hakkı yasalarını çıkarması Ecevit "miti"nin ayrılmaz parçası olagelmiştir. Ama o yasaların çıkarılmasında Ecevit'in kişisel anlamda belirleyici bir rolü yoktur. Sözkonusu haklar zaten 1961 Anayasası'yla tanınmış, Anayasa'da sözkonusu yasaların çıkarılması öngörülmüştür. Yani o hükümette Ecevit değil, başka biri de olsaydı, o yasaları çıkaracaktı.
Üstelik Ecevit, bu yasaları çıkarırken 1961 Anayasası'nın çizdiği çerçeveyi de daraltmış ve memurların sendika grev hakkını bizzat yaptığı müdahaleyle ortadan kaldırtmıştır.
Yeniden Hürriyet'in yazdıklarına dönersek, aslında Ecevit'e övgü yapalım derken, araya koydukları dört kelimeyle onun işçi düşmanlığını ele vermişler. "Son hediyesi iş güvencesi oldu..." diyorlar. DSP-MHP-ANAP iktidarında işçilere ilişkin yaptığı düzenlemeler, IMF talimatlarıyla gerçekleştirilmiş ve işçilere mezarda emekliliğe mahkum eden, iş güvencesi getirmek bir yana ortadan kaldıran düzenlemeler olmuştur.
Halkçılığı'na gelince, halka karşı sayısız katliam gerçekleştirmesine rağmen, Ecevit'in "halkçılık" maskesi en bariz şekilde 1999'daki büyük depremde düşmüştür.
Halkından o kadar uzak ve halkından o kadar korkuyordu ki, deprem sonrasında günlerce afet bölgesine bile gidemedi. 1970'lerde, köklü ve tutarlı bir anti-emperyalizme tekabül etmese de "Avrupa ortak biz pazar olamayız... Avrupa'nın bostanı olmayı kabul edemeyiz" diyen bir yanı vardı Ecevit'in. 1990'da ise aynı Ecevit onbinlerce insanı deprem enkazı altındayken, emperyalistlerin isteklerini yerine getirmek için TBMM'ye fazla mesai yaptırıp Tahkim Yasası'nı çıkarıyordu... Bu tablodaki adamın tarifi çok açık değil mi? Ecevit, halkçı değil, IMF için gecesini gündüzüne katan, emperyalist tekellerin arzularını karşılamak için halkını unutan adamdır!
'Akgünler' politikacısının
kara tarihi
Ecevit'i Ecevit yapan sloganların başında gelir "Ak Günlere" sloganı. Ama iktidar koltuğunda oturduğu yılların tek bir günü bile halk için ak bir gün olmamıştır. Tersine halk için, savaşla, işgalle, katliamlarla, sıkıyönetimlerle, krizlerle dolu yıllardır Ecevitli yıllar.
Ecevit'in kara tarihinde, Kahramanmaraş Katliamı var, sıkıyönetim ilan edip halka, devrimcilere karşı baskılar, yasaklar uygulamak var, "kontrgerilla var" deyip iktidar koltuğuna oturunca "araştırdım yokmuş" demek var, emperyalizme bağımlılık var, uluslararası tahkim yasalarını çıkarmak var, halkı deprem enkazı altında kaderiyle başbaşa bırakmak var. Hapishane katliamları var.
Solculuk, demokratlık, birinin üzerine yapıştırılabilecek bir etiket değildir. Bütün bunlar ortadayken, bu kişiye nasıl solcu veya demokrat denilebilir?
O bir yanıyla hiçbir şeydi; '70'lerde devrimcilere, '80'lerde küçük-burjuva kesimlere, '90'larda önce islamcılara, bir sonraki seçimlerde şovenistlere dayanmaya çalıştı. Gerektiğinde MGK'cı oldu. Siyasi yelpazede dolaşıp dururken, her zaman halkın karşısında oldu. Ekonomik, siyasi, askeri onlarca halk karşıtı karara imza attı. Bu noktadaki konumu hiç değişmedi.
Şair, duyarlı, Elliot'u
seven bir katliamcı
Cumhuriyet Gazetesi'ndeki bir değerlendirmede "'İnsani duyarlılık'tı onu ayırdeden..." deniyordu. Ulucanlar Hapishanesi'nde bizzat kendisinin de katıldığı bir toplantıda alınan katliam kararı hayata geçirilirken ABD gezisine çıkıp, kendisine "Ulucanlar'da ne oluyor?" diyen gazeteciye "gereken yapılıyor" diye cevap veren bir katliamcıda, hangi insani duyarlılıktan sözediliyor? "İnsani duyarlılık" nasıl bir şey? Hem orada insanları işkenceyle katlettireceksin, sonra da "uyum" şiirleri yazacaksın? Bu mu "insani duyarlılık"? Muhtemel ki Hitler'in, Mussolini'nin, belki Franko'nun da böyle "insani duyarlılıkları" vardır ve yere batsın böyle "duyarlılık"!
Ahmet Altan ise, Gazetem.Net'teki yazısında şunları söylüyor: "Kibar... zarif... Tagore'yi seviyordu, Elliot'u seviyordu. Sadece bunlar bile onu farklı kılıyor, politikanın kirli denizinde onu aydınlatıyordu..."
"Apolitik" tasvirler yapanlardan biri de "Siyasetin 'romantik şövalyesi'" diye tarif etti Ecevit'i. Biz yukarıdaki kara tarih içinde hiçbir romantizm veya şövalyece bir davranış göremiyoruz. Tagore'yi veya Elliot'u sevmesi, onu işgaller yapmaktan, hapishanelerde katliamlar düzenlemekten, ırkçılık bataklığına batmaktan alıkoymuş mu? Hayır! O zaman bunların hiçbir hükmü yoktur... 19 Aralık sabahı "teröristler artık devletle başedilemeyeceğini anlamış olmalılar" derken hiç romantik değildi Ecevit.
Sıkıyönetimler ilan ederken, meclisten muhalifleri kovarken, IMF için TBMM'yi geceyarılarına kadar çalıştırırken de hiç romantik olduğunu sanmıyoruz.
Peki, 20 hapishanedeki silahsız, savunmasız tutsakların üzerine onbinlerce gaz bombası attırmak mı şövalyelikti?
DEVAM EDECEK......
Ecevit'in 50 yıllık siyasi yaşamından bazı kilometre taşlarına bakalım şimdi. Bakalım ve o yolculukta karşımıza nezaketten kırılan bir şair mi, yoksa, gözü kararmış bir burjuva politikacı mı çıkacak?
Bir Halk Düşmanı Öldü!
Eski Başbakan, eski CHP ve DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, 5 Kasım'da öldü.
Bu sıfatlarının ötesinde kimdi Ecevit? Siyaset sahnesinde nasıl yeraldı ve kimin çıkarlarını savundu? Ecevit'in ölümü, burjuva basın yayında ve burjuva siyaset sahnesinde dizginsiz bir övgü furyasıyla karşılandı. Benzer bir tablo, kısa aralıklarla iki kez daha yaşanmıştı aslında.
Birincisi, Ecevit'in, 25 Temmuz 2004'teki DSP 6. Kurultayı'nda aktif siyasetten çekildiğini, yani emekli olduğunu açıklamasının ardındandı. O zaman, Ecevit'in emekliliğinin "ne büyük bir kayıp" olduğu makaleleri döşenilirken biz de şöyle demiştik:
"25 Temmuz 2004 tarihi, Ecevit'in emeklilik tarihi olarak değil, 43 yıllık işbirlikçilik, uşaklık, katliamcılık sicilinin sonu olarak geçecektir tarihe."
Bu sözlerde elbette Ecevit kimdi sorusunun da özet ve özlü bir cevabı vardı.
Övgü furyasının daha alt düzeyde bir benzeri ise, Ecevit komaya girdiğinde yaşanmıştı. Ölümüyle ise kantarın topuzu iyice kaçırıldı. Lakin, bu furya içinde, aslında Ecevit'e ilişkin politik anlamda bir şey de diyememektedirler. Yaklaşık 50 yıldır içinde yeraldığı, bazen Başbakanlık, bazen muhalefet partisi liderliği yaptığı, onlarca yıl milletvekili sıfatını taşıdığı siyaset sahnesinde halk için neler yapmıştır Ecevit?.. 1963'teki Çalışma Bakanlığı döneminde birkaç yasa çıkarılmasının ötesinde kimsenin buna verdiği somut bir cevap da yok. Siyasi tespitleri, projeleri anlamında da, burjuva siyaset açısından bile "başarılı" sayılabilecek bir politikacı değil. Ecevit güzellemelerinden "tın tın" diye bir boşluk sesi gelmesi de bu yüzdendir.
Ecevit'in 50 yıllık siyasi yaşamından bazı kilometre taşlarına bakalım şimdi. Bakalım ve o yolculukta karşımıza nezaketten kırılan bir şair mi, yoksa, gözü kararmış bir burjuva politikacı mı çıkacak? Bakalım o tarihte "halkçılık", "solculuk", "dürüstlük" mü var, yoksa başka şeyler mi? Şu dürüstlükten başlayalım mesela:
En kıdemli Makyevalist!
Yolsuzlukların yol açıcısı!
Temelde mevcut kapitalist düzenin devamını savunan bir politikacıdır Ecevit. Bunda hiç tartışma yoktur. Tüm siyasi yaşamı boyunca "nasıl iktidar olurum" sorusuna cevap aramıştır. Ürettiği tüm politikalar, sloganlar, ittifak tercihleri de hep buna göre şekillenmiştir. Bu yanıyla da Ecevit, ülkemiz siyasi yaşamına aslında, bugün ileri sürüldüğü gibi "ilkeli" olmakla değil, "iktidar koltuğuna oturmak için her yol mübah" anlayışının bir temsilcisi olarak geçmiştir.
Bunun en çarpıcı örneği 1978'de kurduğu hükümettir. O tarihte Ecevit, Adalet Partisi'nden 11 milletvekiline, herbirine rüşvet olarak bir bakanlık vererek AP'den istifa ettirdi ve onlarla hükümet kurdu. Siyasi tarihte, pazarlıklar Güneş Motel'de yürütüldüğü için, "Güneş motel hükümeti" diye de anılır bu hükümet.
"Siyasette transferlerle yozlaşmanın en ayan beyan yapıldığı bir örnektir bu" Üstelik sözkonusu AP'lilerin hepsi, boğazlarına kadar yolsuzluk bataklığına saplanmış isimlerdi... Yani milletvekilliği ve bakanlığın yolsuzlukların önüne zırh yapılması uygulamasının ilk yaratıcılarından biridir şu "dürüstlüğüyle" meşhur Ecevit.
İktidar için her yol mübah Makyevalizminin temsilcisi Ecevit, bu anlamda siyasi yaşamı boyunca çok zigzaglar çizmiştir. Halkın mücadelesinin geliştiği yıllarda, kendisini iktidara "sol" sloganların taşıyacağını hesaplayan ve buna göre politika yapan Ecevit, TÜSİAD müdahalesiyle iktidardan alaşağı edildikten sonra, hızla sol sloganlarından uzaklaşmıştır.
'80'li yıllar Ecevit için adeta arayış yıllarıdır. Solculuk para etmiyorsa, başka şeyler yapmak gerekir deyip, bir seçim döneminde islamcılara göz kırptı, istediği sonucu alamayınca bu defa milliyetçi söyleme sarıldı... En son MHP'yle ittifak yaptı. Esasında başından da bu çizgiye uzak değildi; daha '60'lı yıllarda "Kara ve kızıl yobazlarla mücadele" adına Sosyal Demokrasi Dernekleri'ni örgütleyen adamdı Ecevit.
Ecevit'in Makyevalizminin en iyi göstergelerinden biri de emperyalistler tarafından IMF'nin memuru olarak ülkemize gönderilen Kemal Derviş'i hükümetine kabul etmesidir. Sonraki konuşmalarında "nasıl geldi, nasıl bakan oldu anlayamadım" derken aslında iktidar koltuğunda oturmaya devam etmek için emperyalizmin ve oligarşinin her dediğini sorgusuz, sualsiz nasıl yerine getirdiğini de göstermiş oluyordu. İşte "ilkeli" politikacı diye övüp yere göğe sığdırılamayan Ecevit buydu.
Ama işte, gazetelerde Ecevit üzerine yazılan yüzlerce makale içinde bunların hiçbirini okuyamayacaksınız...
"İşçi babası", "halkçı
Ecevit" safsatası
Ecevit'le ilgili "efsane"nin en önemli parçalarından biri de işçi haklarıyla ilgili yaptıklarıdır.
7 Kasım tarihli Hürriyet'in ekonomi sayfasında aynen şunlar yazılıyordu Ecevit için: "Sendika, toplu sözleşme, grev hakkı onunla geldi, son hediyesi iş güvencesi oldu... mavi gömlek ve şapkasıyla emeği hep gündemde tuttu..."
1963'teki Çalışma Bakanlığı döneminde sendikalaşma, grev hakkı yasalarını çıkarması Ecevit "miti"nin ayrılmaz parçası olagelmiştir. Ama o yasaların çıkarılmasında Ecevit'in kişisel anlamda belirleyici bir rolü yoktur. Sözkonusu haklar zaten 1961 Anayasası'yla tanınmış, Anayasa'da sözkonusu yasaların çıkarılması öngörülmüştür. Yani o hükümette Ecevit değil, başka biri de olsaydı, o yasaları çıkaracaktı.
Üstelik Ecevit, bu yasaları çıkarırken 1961 Anayasası'nın çizdiği çerçeveyi de daraltmış ve memurların sendika grev hakkını bizzat yaptığı müdahaleyle ortadan kaldırtmıştır.
Yeniden Hürriyet'in yazdıklarına dönersek, aslında Ecevit'e övgü yapalım derken, araya koydukları dört kelimeyle onun işçi düşmanlığını ele vermişler. "Son hediyesi iş güvencesi oldu..." diyorlar. DSP-MHP-ANAP iktidarında işçilere ilişkin yaptığı düzenlemeler, IMF talimatlarıyla gerçekleştirilmiş ve işçilere mezarda emekliliğe mahkum eden, iş güvencesi getirmek bir yana ortadan kaldıran düzenlemeler olmuştur.
Halkçılığı'na gelince, halka karşı sayısız katliam gerçekleştirmesine rağmen, Ecevit'in "halkçılık" maskesi en bariz şekilde 1999'daki büyük depremde düşmüştür.
Halkından o kadar uzak ve halkından o kadar korkuyordu ki, deprem sonrasında günlerce afet bölgesine bile gidemedi. 1970'lerde, köklü ve tutarlı bir anti-emperyalizme tekabül etmese de "Avrupa ortak biz pazar olamayız... Avrupa'nın bostanı olmayı kabul edemeyiz" diyen bir yanı vardı Ecevit'in. 1990'da ise aynı Ecevit onbinlerce insanı deprem enkazı altındayken, emperyalistlerin isteklerini yerine getirmek için TBMM'ye fazla mesai yaptırıp Tahkim Yasası'nı çıkarıyordu... Bu tablodaki adamın tarifi çok açık değil mi? Ecevit, halkçı değil, IMF için gecesini gündüzüne katan, emperyalist tekellerin arzularını karşılamak için halkını unutan adamdır!
'Akgünler' politikacısının
kara tarihi
Ecevit'i Ecevit yapan sloganların başında gelir "Ak Günlere" sloganı. Ama iktidar koltuğunda oturduğu yılların tek bir günü bile halk için ak bir gün olmamıştır. Tersine halk için, savaşla, işgalle, katliamlarla, sıkıyönetimlerle, krizlerle dolu yıllardır Ecevitli yıllar.
Ecevit'in kara tarihinde, Kahramanmaraş Katliamı var, sıkıyönetim ilan edip halka, devrimcilere karşı baskılar, yasaklar uygulamak var, "kontrgerilla var" deyip iktidar koltuğuna oturunca "araştırdım yokmuş" demek var, emperyalizme bağımlılık var, uluslararası tahkim yasalarını çıkarmak var, halkı deprem enkazı altında kaderiyle başbaşa bırakmak var. Hapishane katliamları var.
Solculuk, demokratlık, birinin üzerine yapıştırılabilecek bir etiket değildir. Bütün bunlar ortadayken, bu kişiye nasıl solcu veya demokrat denilebilir?
O bir yanıyla hiçbir şeydi; '70'lerde devrimcilere, '80'lerde küçük-burjuva kesimlere, '90'larda önce islamcılara, bir sonraki seçimlerde şovenistlere dayanmaya çalıştı. Gerektiğinde MGK'cı oldu. Siyasi yelpazede dolaşıp dururken, her zaman halkın karşısında oldu. Ekonomik, siyasi, askeri onlarca halk karşıtı karara imza attı. Bu noktadaki konumu hiç değişmedi.
Şair, duyarlı, Elliot'u
seven bir katliamcı
Cumhuriyet Gazetesi'ndeki bir değerlendirmede "'İnsani duyarlılık'tı onu ayırdeden..." deniyordu. Ulucanlar Hapishanesi'nde bizzat kendisinin de katıldığı bir toplantıda alınan katliam kararı hayata geçirilirken ABD gezisine çıkıp, kendisine "Ulucanlar'da ne oluyor?" diyen gazeteciye "gereken yapılıyor" diye cevap veren bir katliamcıda, hangi insani duyarlılıktan sözediliyor? "İnsani duyarlılık" nasıl bir şey? Hem orada insanları işkenceyle katlettireceksin, sonra da "uyum" şiirleri yazacaksın? Bu mu "insani duyarlılık"? Muhtemel ki Hitler'in, Mussolini'nin, belki Franko'nun da böyle "insani duyarlılıkları" vardır ve yere batsın böyle "duyarlılık"!
Ahmet Altan ise, Gazetem.Net'teki yazısında şunları söylüyor: "Kibar... zarif... Tagore'yi seviyordu, Elliot'u seviyordu. Sadece bunlar bile onu farklı kılıyor, politikanın kirli denizinde onu aydınlatıyordu..."
"Apolitik" tasvirler yapanlardan biri de "Siyasetin 'romantik şövalyesi'" diye tarif etti Ecevit'i. Biz yukarıdaki kara tarih içinde hiçbir romantizm veya şövalyece bir davranış göremiyoruz. Tagore'yi veya Elliot'u sevmesi, onu işgaller yapmaktan, hapishanelerde katliamlar düzenlemekten, ırkçılık bataklığına batmaktan alıkoymuş mu? Hayır! O zaman bunların hiçbir hükmü yoktur... 19 Aralık sabahı "teröristler artık devletle başedilemeyeceğini anlamış olmalılar" derken hiç romantik değildi Ecevit.
Sıkıyönetimler ilan ederken, meclisten muhalifleri kovarken, IMF için TBMM'yi geceyarılarına kadar çalıştırırken de hiç romantik olduğunu sanmıyoruz.
Peki, 20 hapishanedeki silahsız, savunmasız tutsakların üzerine onbinlerce gaz bombası attırmak mı şövalyelikti?
DEVAM EDECEK......