devrim.akin
26.11.2005, 23:11
TARİHÇİ YAZAR MUNZUR CEM CEMAL SENER HAKKINDA SÖYLE DİYOR
Şener`in kaynaklarından biri de „Pir Ahmet Dikme“dir. Şener, sözümona Dersimlilerin kökeninden bahsederken sözü bu kişiye getiriyor ve „ Pir Ahmet Dikme İşte bu tarihsel altyapıyı bilerek kalkıp şöyle yazabiliyor: `Munzur dediği dağın güney yakasında bir tek Kürt yoktur. Orada Yaşayan şeyh Hasan aşireti tamamen Horasan kökenli Türklerdir. Daha doğuya, Pülümür`e geldiğinde ise, Areli, Lolanlı, şahvelanlı, Kemanlı, Çarekanli ve daha bir çok aşiret orurmaktadır. Bu aşiretlerden hiç biri Kürt değildir. Tamamen Türk kökneli aşiretlerdir. Ben bu konuyu her platformda tartışmaya hazırım.“
Gerçi bu yazının konusu „Pir Ahmet Dikme,“ nin görüşlerinin değerlendirilmesi değil ama Şener onu kaynak olarak gösterdiğine ve o da çok ciddi iddialarda bulunduğuna göre, söylenenlere kısaca değinmek gerekir.
Bunu yaparken de önce „Pir Ahmet Dikme“nin kendisini tanıtışıyla ilgili söylediklerine bir kaç cümle ile değinek yerinde olur sanıyorum. „Ahmet Dikme“ „Haykırıp Duyuramadıklarım“ kitabında ismini „Pir Ahmet Dikme“ olarak yazmış. Bu „pir“ sözcüğü, eğer onun adı değil de sıfat olarak kullanılmışsa yanlıştır. Cünkü, Ahmetìn ailesinin Alevi din adamları içerisindeki yeri „pirlik“ değil. Bu aile, gerçek anlamda rehber de değil. Onun ailesi atanmış, yani tayin edilmiş rehberlerdendir ve dinsel hiyerarşideki yeri Mürşid, pir ve rehberden sonra gelir. Pir Ahmet`in kendisine „Dede“ demesi de aynı şekilde doğru değil. „Dikme“ sözcüğüne gelince; bu durumdaki rehberlere „Tikme“ denir. „Tikme“ sözcüğünün Türkçe`deki „Dikme“ anlamında olup olmadığı noktası bir yana, bu kelime özel bir sıfatı ifade ediyor ve dolayısıyla Türkçe`ye uyarlanmış formunu ya da çevirisini değil, orijinalini kullanmak gerekir. „Ahmet Dikme“nin ailesine „Çê Tikmê Gole, “Tikme Arêzû,“ temsil ettikleri dergaha ise kensinin de belirttiği gibi „Tekayê Çê Tikmê Arêzû“ deniliyor.
Nu kısa bilgilendirmeden sonra gelelim „Pir Ahmet Dikme“nin yukarıda söylediklerine. Onun, kitabının yukarıda adı geçen bir yerinde, „Munzur dediği dağın güney yakasında bir tek Kürt yoktur,“ şeklinde bir cümle geçiyor. „Pir Ahmet“ in burada kastettiği, daha doğrusu eleştirmek istediği kişi tanınmış yazar şevket Süreyya Aydemir`dir. Pir Ahmet, kitapçığında şevket Süreyya`dan bir kaç alıntı yapmış ve kendisini „Yalancılıkla“ hatta „ajan-provakatörlükle“ suçlamış.
şimdi isterseniz, Pir Ahmet`in böylesine köpürmesine neden olan şevket Süreyya`ya ait görüşler nelerdir, ona bakalım.
Pir Ahmet, ş. Süreyya`nın Suyu Arayan kitabından bir alıntı yapıyor. Burada, ş. Süreyya yedek subay olarak Munzur Dağlarının Ezincan`a taraf olan yakasında askerlik yaparken başından geçenleri aktarmaktadır. Anıların bir bölümünde şunlar var:
„...Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda oluştu ki , bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi miletten olduklarını da bilmiyorlardı. Biz hangi milletteniz? Deyince her kafadan bir ses çıktı? Biz Türk değil miyiz deyince de, `estağfurullah` diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı.“
Şevket Süreyya`nın bu anısına karşılık „Pir Ahmet“in yazdıkları ise şöyle:
„...Sizleri bilmem fakat ben yukarıdaki satırları okuduğumda tüylerim diken diken oldu. Düşünebiliyor musunuz, düşman vatanımızı işgal etmiş, halkımız vatan, namus ve can derdine düşmüş. Îrk ve inanç farkı gözetmeksizin kendi vatanını düşman istilasından kurtarma telaşi içersindedir. Pir provakatör ajan gitmiş ve bu ateş çemberi içerisinde o düşmana karşı savaşan kahraman askerlerimizin arasına, ırka ve inanç farkı sokmaktadır ve ayrıca bu kahraman halk evlatlarını cahillikle suçlamaktadır.“
Şöyle bir düşünelim: Burada Ş. Süreyya`nın yaptığı şey ne? O, askerlikte başından geçen bir olayı anlatıyor, şöyle şöyle oldu, diyor. Buna karşılık „Pir Ahmet“ ise bunların yanlış olduklarında ısrar ediyor ve yazara ağır suçlamalarda bulunuyor. Peki „Pir Ahmet“ neye dayanarak böyle bir iddiada bulunabiliyor? O, Şevket Süreyya`nın yanında mıymış? Hayır. Kendisi o tarihlerde henüz dünyaya bile gelmemiş. Yanında olan birisiyle mi konuşmuş? Hayır. Elinde ciddiye alınacak sağlam bir belge mi var? Hayır, o da değil. O halde neye dayanarak bu kadar kesin konuşabiliyor?
Ş. Süreyya askerlerden duyduklarından memnun olsaydı, yani onların kendilerini Türk görmemelerinden sevinç duysaydı, belki de „Pir Ahmet“ kuşkuya düşer, onun gerçegi tahrif ettiğini söylerdi ama öyle de değil. Tersine askerler kendilerine Türk demedikleri için, ş. Süreyya`nın yüreği „Pir Ahmet“inkinden kat kat daha fazla yanıyor.
„Pir Ahmet“ kızıyor, çünkü Ş. Süreyya`nın anlattıkları, onun „Dersimliler Türktür“ tezini, daha doğrusu sağa sola yutturmak istediği safsataları toz-buz ediyor. Herhangi bir ciddi gerekçeye sahip olmadığı için de ajitasyon çekmeye kalkışıyor, içi boş vatan, millet edebiyatıyla paçayı kurtarmaya çalışıyor.
Ancak „Pir Ahmet“in sıkıntıları bu kadarla da sınırlı değil. Ş. Süreyya`nın görüp yaşadıkları, onu çileden çıkarmaya devam ediyor.
„Yalnız bizim taburun değil, bütün cephemizin en sağ kanadının dayandığı Munzur dağlarının daimi karlarla örtülü zirvelerinde, tehliklei geçitlerinde, ne düşmanın, ne de bizim olmayan ve daha ziyade her iki tarafa pusu kurup, iki tarafın da canına kıyarak, silahına, cephanesine konmak isteyen Kürt kabilelerinin gizlendikleri yerlerde yapılan keşifler, bunların en çetinleri oluyordu...“
Buna karşılık „Pir Ahmet“ in söyledikleri ise şöyle:
„Şimdi yalanın ve cehaletin simgesi olan bu satırlar husunuda kısa bir açıklama yapmak istiyorum„ diyor `Munzur dediği dağın güney yakasında bir tek Kürt yoktur,“ diyor.
Görüldüğü gibi şevket Süreyya burada da bizzat yaşadıklarını anlatırken, „Pir Ahmet“ aynı kof sözlerle onun yalan söylediğini ileri sürüyor. Bu arada sözlerinin bir yerinde, „Gerek Pülümür ve gerekse Ovacık`ta olsun, bir tek devlet askerine herhangi bir saldırı olmamıştır...“ demekten de geri kalmıyor.
„Pir Ahmet“ kitabının önsözünde çok okuduğunu, araştırdığını, birkimli olduğunu söylüyor. Neden bunları yazma ihtiyacı hisetti bilemem ama yukarıda yaptığı belirlemeler çok değil, sıradan bir „okumuşun“ dahi sarfedeceği sözler değil.
„Pir Ahmet“ acaba o dönemde yaşananları, Dersimlilerle Osmanlı ordusu arasında meydana gelen ve resmi belgerde de yeralan onca çatışmayı, uzun savaşları bilmiyor mu gerçekten? Ötekilerini bir yana bırakalım, Şevket Süreyya`nın anlattığı dönemde kendi köyüne yakın sayılan mesafedeki Cibice Boğazı`nda, oldukça kanlı çatışmalar sonucu 36. Tümenin Dersimliler tarafından teslim alınarak silahlarına el konulmasını da mı habersiz?
Bu durumda „Pir Ahmet“ için doğal olarak üç şey düşünülebilir. O, ya hiç okuyup araştırmamış, ya okuduklarını anlamamış, ya da gerçeği bile bile tahrif etmeyi iş edinmiş. Bence, onun durumuna uygun düşen şık, üçüncüsüdür. O, gerçeği biliyor, bilmesine biliyor ama gerçek, gönlünden geçenlere uymuyor. Uymadığı için de haksız yere şevket Süreyya`ya çatıyor.
Laf aramızda bana öyle geliyor ki „Pir Ahmet“`in şevket Süreyya Aydemir`le ilgili fazla bir bilgisi de yok. Bilindiği gibi şevket Süreyya, ateşli bir Türk milliyetçisi ve rejimin ideologlarındandı. Mustafa Kemal`in çok güvendiği biriydi. O`nun ataması ile yıllarca TBMM katipliği yaptı. M. Kemal‘ in yaşamının anlatıldığı 3 ciltlik Tek Adam kitabının yazarı da şevket Süreyya`dan başkası değil. Ve işte „Pir Ahmet“in, yalancılıkla, ajan-provakatörlükle suçladığı şevket Süreyya`ya bu şevket Süreyya`dır.
Tikme Ahmet`in ailesi Dersim`de „Tikme rehber“ olarak bilinen ve saygı duyulan bir ailelrden biridir. Bu aileyi yakından tanıma olanağım olmadı ama elbet inançları, duyguları ve düşünceleri açısından öteki Dersimlilerden farklı değiller. Onlar da geçmişte Kirmancki (Zazaki) konuşan diger Dersimliler gibi kendilerie „Kirmanc“ diyorlardı. Birileri onlara „Türk“ deseydi, kuşkum yok ki bunu red eder ve büyük bir ihtimalle de şevket Süreyya`nın bahsettiği askerler gibi, „estağfurullah“ diye karşılık verirlerdi. Pir Ahmet`in aslını inkar ederek Kırmanc ve Kirmanciye`yi bir yana bırakıp Türkmenliğe sarıldığını görselerdi, çok rahatsız olurlardı.
Hele hele, „Pir Ahmet“in, Alevilere tarihte eşine az rastlanan ölçüde zulmeden, onları kırımlardan geçiren, köylerini yakıp-yıkan, sürgüne yollayan, dillerini, ibadetlerini yasaklayan birini kendisine „Ata“ olarak seçtiğini bilselerdi hiç afetmezlerdi onu.
Ne var ki „Pir Ahmet“ bu konuda yalnız değil. 1938 Jenosidi sonrası nesil içersinde aslını bu şekilde inkar eden, başka kimlik peşinde koşan ve kendilerine ata arayanların sayısı hiç de az sayılmaz.
Elbet kendisini nasıl görüyorsa öyle tarif etmesi, herkes gibi „Pir Ahmet“ gibilerinin hakkıdır. Kimse bir başkasına zorla kimlik veremez. Fakat, konu bu çerçeveyi aşıp bir bölgeyi, bir halkı ilgilendirir hale geldi mi iş değişir ve o zaman başkalarının da söyleyecek sözü olur.
Bütün bu yazılanlardan sonra benim sözkonusu iddiaların sahiplerine bir sorum olacak. Söylendiği gibi eğer Horasan`dan gelen Türkmen aşiretleri Dersim`e yerleşip asimile olduysalar ve orada bir tek Kürt de yaşamıyorsa, peki Türkmenleri kimler asimile etti? Yoksa götken birileri mi indiler de yaptılar bu işi? Bu soru yanıt bekliyor.
Şener`in kaynaklarından biri de „Pir Ahmet Dikme“dir. Şener, sözümona Dersimlilerin kökeninden bahsederken sözü bu kişiye getiriyor ve „ Pir Ahmet Dikme İşte bu tarihsel altyapıyı bilerek kalkıp şöyle yazabiliyor: `Munzur dediği dağın güney yakasında bir tek Kürt yoktur. Orada Yaşayan şeyh Hasan aşireti tamamen Horasan kökenli Türklerdir. Daha doğuya, Pülümür`e geldiğinde ise, Areli, Lolanlı, şahvelanlı, Kemanlı, Çarekanli ve daha bir çok aşiret orurmaktadır. Bu aşiretlerden hiç biri Kürt değildir. Tamamen Türk kökneli aşiretlerdir. Ben bu konuyu her platformda tartışmaya hazırım.“
Gerçi bu yazının konusu „Pir Ahmet Dikme,“ nin görüşlerinin değerlendirilmesi değil ama Şener onu kaynak olarak gösterdiğine ve o da çok ciddi iddialarda bulunduğuna göre, söylenenlere kısaca değinmek gerekir.
Bunu yaparken de önce „Pir Ahmet Dikme“nin kendisini tanıtışıyla ilgili söylediklerine bir kaç cümle ile değinek yerinde olur sanıyorum. „Ahmet Dikme“ „Haykırıp Duyuramadıklarım“ kitabında ismini „Pir Ahmet Dikme“ olarak yazmış. Bu „pir“ sözcüğü, eğer onun adı değil de sıfat olarak kullanılmışsa yanlıştır. Cünkü, Ahmetìn ailesinin Alevi din adamları içerisindeki yeri „pirlik“ değil. Bu aile, gerçek anlamda rehber de değil. Onun ailesi atanmış, yani tayin edilmiş rehberlerdendir ve dinsel hiyerarşideki yeri Mürşid, pir ve rehberden sonra gelir. Pir Ahmet`in kendisine „Dede“ demesi de aynı şekilde doğru değil. „Dikme“ sözcüğüne gelince; bu durumdaki rehberlere „Tikme“ denir. „Tikme“ sözcüğünün Türkçe`deki „Dikme“ anlamında olup olmadığı noktası bir yana, bu kelime özel bir sıfatı ifade ediyor ve dolayısıyla Türkçe`ye uyarlanmış formunu ya da çevirisini değil, orijinalini kullanmak gerekir. „Ahmet Dikme“nin ailesine „Çê Tikmê Gole, “Tikme Arêzû,“ temsil ettikleri dergaha ise kensinin de belirttiği gibi „Tekayê Çê Tikmê Arêzû“ deniliyor.
Nu kısa bilgilendirmeden sonra gelelim „Pir Ahmet Dikme“nin yukarıda söylediklerine. Onun, kitabının yukarıda adı geçen bir yerinde, „Munzur dediği dağın güney yakasında bir tek Kürt yoktur,“ şeklinde bir cümle geçiyor. „Pir Ahmet“ in burada kastettiği, daha doğrusu eleştirmek istediği kişi tanınmış yazar şevket Süreyya Aydemir`dir. Pir Ahmet, kitapçığında şevket Süreyya`dan bir kaç alıntı yapmış ve kendisini „Yalancılıkla“ hatta „ajan-provakatörlükle“ suçlamış.
şimdi isterseniz, Pir Ahmet`in böylesine köpürmesine neden olan şevket Süreyya`ya ait görüşler nelerdir, ona bakalım.
Pir Ahmet, ş. Süreyya`nın Suyu Arayan kitabından bir alıntı yapıyor. Burada, ş. Süreyya yedek subay olarak Munzur Dağlarının Ezincan`a taraf olan yakasında askerlik yaparken başından geçenleri aktarmaktadır. Anıların bir bölümünde şunlar var:
„...Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda oluştu ki , bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi miletten olduklarını da bilmiyorlardı. Biz hangi milletteniz? Deyince her kafadan bir ses çıktı? Biz Türk değil miyiz deyince de, `estağfurullah` diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı.“
Şevket Süreyya`nın bu anısına karşılık „Pir Ahmet“in yazdıkları ise şöyle:
„...Sizleri bilmem fakat ben yukarıdaki satırları okuduğumda tüylerim diken diken oldu. Düşünebiliyor musunuz, düşman vatanımızı işgal etmiş, halkımız vatan, namus ve can derdine düşmüş. Îrk ve inanç farkı gözetmeksizin kendi vatanını düşman istilasından kurtarma telaşi içersindedir. Pir provakatör ajan gitmiş ve bu ateş çemberi içerisinde o düşmana karşı savaşan kahraman askerlerimizin arasına, ırka ve inanç farkı sokmaktadır ve ayrıca bu kahraman halk evlatlarını cahillikle suçlamaktadır.“
Şöyle bir düşünelim: Burada Ş. Süreyya`nın yaptığı şey ne? O, askerlikte başından geçen bir olayı anlatıyor, şöyle şöyle oldu, diyor. Buna karşılık „Pir Ahmet“ ise bunların yanlış olduklarında ısrar ediyor ve yazara ağır suçlamalarda bulunuyor. Peki „Pir Ahmet“ neye dayanarak böyle bir iddiada bulunabiliyor? O, Şevket Süreyya`nın yanında mıymış? Hayır. Kendisi o tarihlerde henüz dünyaya bile gelmemiş. Yanında olan birisiyle mi konuşmuş? Hayır. Elinde ciddiye alınacak sağlam bir belge mi var? Hayır, o da değil. O halde neye dayanarak bu kadar kesin konuşabiliyor?
Ş. Süreyya askerlerden duyduklarından memnun olsaydı, yani onların kendilerini Türk görmemelerinden sevinç duysaydı, belki de „Pir Ahmet“ kuşkuya düşer, onun gerçegi tahrif ettiğini söylerdi ama öyle de değil. Tersine askerler kendilerine Türk demedikleri için, ş. Süreyya`nın yüreği „Pir Ahmet“inkinden kat kat daha fazla yanıyor.
„Pir Ahmet“ kızıyor, çünkü Ş. Süreyya`nın anlattıkları, onun „Dersimliler Türktür“ tezini, daha doğrusu sağa sola yutturmak istediği safsataları toz-buz ediyor. Herhangi bir ciddi gerekçeye sahip olmadığı için de ajitasyon çekmeye kalkışıyor, içi boş vatan, millet edebiyatıyla paçayı kurtarmaya çalışıyor.
Ancak „Pir Ahmet“in sıkıntıları bu kadarla da sınırlı değil. Ş. Süreyya`nın görüp yaşadıkları, onu çileden çıkarmaya devam ediyor.
„Yalnız bizim taburun değil, bütün cephemizin en sağ kanadının dayandığı Munzur dağlarının daimi karlarla örtülü zirvelerinde, tehliklei geçitlerinde, ne düşmanın, ne de bizim olmayan ve daha ziyade her iki tarafa pusu kurup, iki tarafın da canına kıyarak, silahına, cephanesine konmak isteyen Kürt kabilelerinin gizlendikleri yerlerde yapılan keşifler, bunların en çetinleri oluyordu...“
Buna karşılık „Pir Ahmet“ in söyledikleri ise şöyle:
„Şimdi yalanın ve cehaletin simgesi olan bu satırlar husunuda kısa bir açıklama yapmak istiyorum„ diyor `Munzur dediği dağın güney yakasında bir tek Kürt yoktur,“ diyor.
Görüldüğü gibi şevket Süreyya burada da bizzat yaşadıklarını anlatırken, „Pir Ahmet“ aynı kof sözlerle onun yalan söylediğini ileri sürüyor. Bu arada sözlerinin bir yerinde, „Gerek Pülümür ve gerekse Ovacık`ta olsun, bir tek devlet askerine herhangi bir saldırı olmamıştır...“ demekten de geri kalmıyor.
„Pir Ahmet“ kitabının önsözünde çok okuduğunu, araştırdığını, birkimli olduğunu söylüyor. Neden bunları yazma ihtiyacı hisetti bilemem ama yukarıda yaptığı belirlemeler çok değil, sıradan bir „okumuşun“ dahi sarfedeceği sözler değil.
„Pir Ahmet“ acaba o dönemde yaşananları, Dersimlilerle Osmanlı ordusu arasında meydana gelen ve resmi belgerde de yeralan onca çatışmayı, uzun savaşları bilmiyor mu gerçekten? Ötekilerini bir yana bırakalım, Şevket Süreyya`nın anlattığı dönemde kendi köyüne yakın sayılan mesafedeki Cibice Boğazı`nda, oldukça kanlı çatışmalar sonucu 36. Tümenin Dersimliler tarafından teslim alınarak silahlarına el konulmasını da mı habersiz?
Bu durumda „Pir Ahmet“ için doğal olarak üç şey düşünülebilir. O, ya hiç okuyup araştırmamış, ya okuduklarını anlamamış, ya da gerçeği bile bile tahrif etmeyi iş edinmiş. Bence, onun durumuna uygun düşen şık, üçüncüsüdür. O, gerçeği biliyor, bilmesine biliyor ama gerçek, gönlünden geçenlere uymuyor. Uymadığı için de haksız yere şevket Süreyya`ya çatıyor.
Laf aramızda bana öyle geliyor ki „Pir Ahmet“`in şevket Süreyya Aydemir`le ilgili fazla bir bilgisi de yok. Bilindiği gibi şevket Süreyya, ateşli bir Türk milliyetçisi ve rejimin ideologlarındandı. Mustafa Kemal`in çok güvendiği biriydi. O`nun ataması ile yıllarca TBMM katipliği yaptı. M. Kemal‘ in yaşamının anlatıldığı 3 ciltlik Tek Adam kitabının yazarı da şevket Süreyya`dan başkası değil. Ve işte „Pir Ahmet“in, yalancılıkla, ajan-provakatörlükle suçladığı şevket Süreyya`ya bu şevket Süreyya`dır.
Tikme Ahmet`in ailesi Dersim`de „Tikme rehber“ olarak bilinen ve saygı duyulan bir ailelrden biridir. Bu aileyi yakından tanıma olanağım olmadı ama elbet inançları, duyguları ve düşünceleri açısından öteki Dersimlilerden farklı değiller. Onlar da geçmişte Kirmancki (Zazaki) konuşan diger Dersimliler gibi kendilerie „Kirmanc“ diyorlardı. Birileri onlara „Türk“ deseydi, kuşkum yok ki bunu red eder ve büyük bir ihtimalle de şevket Süreyya`nın bahsettiği askerler gibi, „estağfurullah“ diye karşılık verirlerdi. Pir Ahmet`in aslını inkar ederek Kırmanc ve Kirmanciye`yi bir yana bırakıp Türkmenliğe sarıldığını görselerdi, çok rahatsız olurlardı.
Hele hele, „Pir Ahmet“in, Alevilere tarihte eşine az rastlanan ölçüde zulmeden, onları kırımlardan geçiren, köylerini yakıp-yıkan, sürgüne yollayan, dillerini, ibadetlerini yasaklayan birini kendisine „Ata“ olarak seçtiğini bilselerdi hiç afetmezlerdi onu.
Ne var ki „Pir Ahmet“ bu konuda yalnız değil. 1938 Jenosidi sonrası nesil içersinde aslını bu şekilde inkar eden, başka kimlik peşinde koşan ve kendilerine ata arayanların sayısı hiç de az sayılmaz.
Elbet kendisini nasıl görüyorsa öyle tarif etmesi, herkes gibi „Pir Ahmet“ gibilerinin hakkıdır. Kimse bir başkasına zorla kimlik veremez. Fakat, konu bu çerçeveyi aşıp bir bölgeyi, bir halkı ilgilendirir hale geldi mi iş değişir ve o zaman başkalarının da söyleyecek sözü olur.
Bütün bu yazılanlardan sonra benim sözkonusu iddiaların sahiplerine bir sorum olacak. Söylendiği gibi eğer Horasan`dan gelen Türkmen aşiretleri Dersim`e yerleşip asimile olduysalar ve orada bir tek Kürt de yaşamıyorsa, peki Türkmenleri kimler asimile etti? Yoksa götken birileri mi indiler de yaptılar bu işi? Bu soru yanıt bekliyor.