Orijinalini görmek için tıklayınız : Cemal şener Ile Ilgili Yazilar


devrim.akin
27.11.2005, 12:33
Cemal Şener, Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerindeki tefrikalarından sonra kitaplaştırılan ve Milliyet gazetesince kupon karşılığı dağıtılan „Aleviler’in Etnik Kimliği/ Aleviler Kürt Mü? Türk Mü?“ (İst.2005) adlı kitabında; kendisini cevaplayan ve eleştiren kimi yazarları ya da okurları bir atasözüyle yanıtlıyor: „Deveye demişler ki (Boynun niye eğri) o da demiş ki (nerem doğru ki boynum eğri olmasın). Tıpkı bu misal…“ (age,s. 74-75).
Evet, tıpkı bu misal! Cemal Şener’in güdümlü yazıdizilerinden oluşan kitabının neresi doğru ki, yanlışını eleştiresin…Üstteki cümleden başlayarak, gerek yazım hatalarından gerekse maddi ve ideolojik yanlışlarına kadar bu kitabı eleştirmeye kalksan, bir o kadar kitap yazacaksın… En iyisi, beni doğrudan ilgilendiren birkaç hususa değinmekle yetineyim. Bu kadarı bile, Cemal Şener’in „dürüstlüğü“ konusunda bir fikir vermeye yetecektir…
C. Şener’in, eski ve yeni düşünceleri arasındaki çelişkileri ve mensubu bulunduğum Sinemilli aşiretiyle ilgili kimi görüşlerini geçmişte eleştirmiştim (Bkz. Ortaçağ’dan Modern Çağ’a Alevilik, Ank. 2004,s. 358-364). Ancak, bir internet sayfasındaki yazısından ve kitabı yayımlandıktan sonra, Alevilik ve Kürtler (Ank. 1997) kitabımı da kaynak göstererek, kendisini eleştirenleri cevaplamaya çalıştığını, başka bir deyişle beni saptırmalarına paravan yapmaya çalıştığını gördüm.
Çalışmamdaki belgelerden bazı cümleleri cımbızlayarak ve saptırarak alan C. Şener, aynen şu ibareyi kullanıyor:
„Bu saptamaları da editörlüğünü Deng Dergisi yazarı Mehmet Bayrak’ın yayınladığı kitaptan okuyoruz. Herhalde bazıları bu saptamaları yapan yazara da; Türkçü, Kemalist, Genel Kurmay’cı vs. diyemez.“ (age,s. 82)
Şener, cımbızlayarak ve saptırarak kendisine dayanak yaptığı kitabımdan yararlanırken de beni, „Deng Dergisi yazarı“ olarak sunuyor. Cemal Şener öncelikle şunu bilmelidir ki, yazarlık hayatım Deng Dergisi’nin çıkmaya başladığı 1990 yılında değil; ondan tam 20 yıl önce 1971’de Gelecek dergisiyle başlıyor. O tarihten sonra 10’larca dergi ve gazetede yazdım. Dahası, 1988/89 yıllarında Özgür Gelecek dergisini çıkardım.
Yazar ve araştırmacı geçinen bir kişinin, bunların en azından bir bölümünü bilmesi gerekir. Kaldı ki, çıkardığım derginin cildinin kendisinde bulunduğunu da biliyorum.
Salt Alevilik konusuyla da, C. Şener’den en az 10 yıl önce ilgilenmeye başlamıştım. Esasen, yazarlık hayatım boyunca ne emek/sınıf kimliğimi, ne ulusal kimliğimi ne de inanç kimliğimi hiç bir zaman red ve inkâr etmedim. Belki de bu, beni diğer Türkiyeli yazar ve aydınlardan ayıran en belirgin özelliklerden biridir. Hele C. Şener gibi, sözde „sol“ gelenekten gelen ve Kürt kökenli olduğu halde bu kimliğini karartmak için binbir yola başvuran kişilerin bu konuda söyleyebilecekleri hiç bir şey olamaz… Alevi toplumunun çok özümsediği ve sıklıkla ifade ettiği bir söz vardır: „Aslını inkâr eden haramzâdedir…“. C. Şener, bu öz söz karşısında kendisini yeniden test etmelidir…
Daha 1970’li yıllardan başlayarak, gerek doğrudan gerekse dolaylı olarak Alevilik konusuyla ilgilendim. 1984’te yayımlanan Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar adlı kitabım, esas olarak Babai, Şeyh Bedreddin, Şahkulu, Pir Sultan gibi Alevi önderlikli halk hareketleriyle ilgilidir. Kitapta değerlendirilen Ozan Telli’nin Baba İshak, Şahkulu, Kelenderoğlu Piri Mehmed destanlarının benim önerim ve katkımla yazıldığını, önsözlerinin bana ait olduğunu ve benim tarafımdan yayımlandığını da vurgulayayım.
1986’da yayımlanan Pir Sultan Abdal kitabım, doğrudan bir Alevi yazar tarafından kaleme alınan ve çokça yararlanılan ilk çalışmalardan biridir. Cemal Şener gibi birçok kişi de bu çalışmadan esinlenerek ve yararlanarak, benzeri konuları işlemeye başlamışlardır. (Şener’in konuyla ilgili ilk kitabı Alevilik Olayı, bundan iki yıl sonra 1988’de yayımlanmıştır). C. Şener’in, zaman zaman adını andığı Hollandalı Kürdolog Martin van Bruniessen, bu gerçeği görüp yüksek sesle dillendirenlerden biridir. Bruniessen, „Aleviliğin daha moda olmadığı dönemlerde, Mehmet Bayrak, Alevilikle ilgili çalışmalar yaptı“ diyor. (M. Bayrak:

devrim.akin
27.11.2005, 12:34
Devletin ve Batılı Bilimadamının Gözüyle Çalışmalarımız, Kürdoloji Belgeleri-II içinde, Ank. 2004,s. 17-19).
Demek oluyor ki, Cemal Şener, maceracı bir „sol“ grup içinde olaylara karışıp, ikimizin de yakından tanıdığı bir arkadaşın evinde saklanırken ve gözaltına alındıktan sonra „farklı bir yönelişe“ girerken, biz bu tür çalışmalar yapıyorduk…
Alevilik ve Kürtler kitabı, doğrudan kendi araştırmalarımla, Avrupa ve Amerikan kütüphanelerdinden sağladığım Kızılbaş/ Alevi, Ahlê Haq/ Ali- İlahi, Êzidi Kürtler ile Horasan olgusu ve Kürt batıniliği konulu belgelerden oluşuyor. Bu belgelerin neredeyse tamamına yakını Türk literatürüne ilk kez giriyor. 350 Sayfalık kendi araştırmam dışında yaklaşık 450 sayfa tutan bu belgeler, o güne kadar kısmen bilgisizlikten, kısmen de kasten literatüre sokulmamıştı. Çünkü, İttihad- Terakki’den başlayarak, Kızılbaş/ Aleviliği, Bektaşilik içinde eritilmeye ve Türkmen Müslümanlığı olarak sunulmaya çalışılıyordu. Bu nedenle, Cemal Şener’in yapmaya çalıştığı yeni bir şey değildir ve tersine İttihad güdümlü Baha Said’lerin, Kemalist güdümlü Abdülkadir İnan’ların, İnönü güdümlü Mehmet Şerif Fırat’ların, 1960’lı yıllardan sonraki Asker güdümlü M. Fahreddin Kırzıoğlu’ların ve MHP’li Mehmet Eröz’lerin yapmaya çalıştığının bir uzantısıdır…
Yaptığımız çalışmanın yazarları ve çevirmenleri ortadadır ve tek-tek belirtilmiştir. Oysa Cemal Şener, Arap alfabesini ve Osmanlıca’yı bilmediği, dahası gizlilik derecesinden dolayı siyakat ve benzeri yazılarla yazılan ve Türkiye’de ancak sayılı insanın okuyabildiği Mühimme kayıtları’ ndan oluşan Osmanlı Belgelerinde Aleviler- Bektaşiler (İst. 2002) türünden bir kitaba adını koymakta bir sakınca görmüyor. Ahmet Hezarfen’in çevrimyazısını yaptığı Osmanlı Belgeleri’nde Dersim Tarihi’ nde de (İst. 2003) Cemal Şener, (Yayına Hazırlayan) konumundadır. Hemen belirtelim ki, birkaç belgeyle „Dersim Tarihi“ yazılmaz.
Belli ki Cemal Şener, kendi aşireti „Şeyh Hasan“ ın kökenini bulmaya çalışıyor ve belgelerde karşısına „Şeyh Hasanlı Ekradı“ yani „Şeyh Hasan Kürtleri“ çıkıyor (Bkz. Osmanlı Belgeleri’nde Dersim Tarihi, Etik yay. İst. 2003, s.10).
Arapçada ve Osmanlıcada „Etrak“ ın „Türkler“ anlamına geldiğini kabul eden Şener, bu kez „Ekrad“ ın „Kürtler“ anlamına gelmediğini, tersine „konar-göçer topluluklar“ anlamına geldiğini kanıtlamaya çalışıyor…Bu konuda, Doç. İbrahim Yılmazçelik ve Doç. Ali Tayyar Önder gibi „resmi“ yazıcıları imdada çağırıyor (age,s.6-7). Kendini hiç yorma sevgili Cemal Şener, biz bu filmi daha önce Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayınlarında ve Türk Kültürü dergisinde de gördük; Bedri Noyan’la gördük, Yusuf Halaçoğlu ile gördük…
İstersen bir de bizim Kürdoloji Belgeleri-II adlı çalışmamızın „Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa’nın Kürdistan’daki Te’dip ve Tenkilleri“ bölümüne bak ve incele. Burada, adı geçen Osmanlı Paşasının 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlarında özellikle Dersim bölgesindeki cezalandırmaları anlatılıyor. Osmanlı yönetimi, daha diğer Kürt beyliklerine yönelmeden Dersim’deki aşiretleri ve özellikle de senin mensubu bulunduğun Şeyh Hasan Aşireti’ ni vuruyor. Öyle ki, bir gecede hile ile bu aşiretin yüzlerce önderinin kellesini kesiyor. (Bkz. Age,s. 484-522).
Bu cezalandırma harekâtını bizzat izleyip kaleme alan, dönemin tarihçisi Hasan İzzet Efendi, bu aşireti defalarca „Şeyh Hasanlu Ekradı“ yani „Şeyh Hasan Kürtleri“ olarak nitelendiriyor. Ancak nedense sen, Osmanlı’nın bu zulmünü bilmez veya görmezlikten gelirken, 1919/20 yıllarında atalarını- dedelerini boğan Topal Osman’ı da aklamaya çalışıyorsun!.. (C. Şener’in Topal Osman Olayı kitabının ağır bir eleştirisi için bkz. D. Yıldırım: Topal Osman Olayı/ Cemal Şener ve Nesnel Tarihçilik, Jiyana Nû, Sayı:10-11/ 1994).
Cemal Şener, kendisine gelen eleştirileri cevaplarken, „Aleviler’in Etnik Kimliği’ne Gelen Eleştirileri Doğru Okumak“ başlığını kullanıyor. Biz de kendisine, Türkçe’de ilk yayını tarafımızdan yapılan, Martin van Bruniessen’ in Ağa, Şeyh ve Devlet/ Kürdistan’ın Sosyal ve Politik Örgütlenmesi (Özge yay. Ank. 1992) adlı önemli eseri başta olmak üzere diğer Batılı bilimadamlarının eserlerini „doğru“ okumasını ve Alevilik ve Kürtler çalışmamızdan aldığı belgeleri „dürüst“ kullanmasını öneriyoruz…

devrim.akin
27.11.2005, 12:35
Sadece birkaç örnek bile, Şener’in ne denli „dürüst“ davrandığını göstermeye yetecektir. Şener, kitapta yer alan 80 dolayında belgenin „Batı’da Kürt yanlısı yazarlara ait olduğunu“ söylüyor ki, bunun gerçekle ilgisi yoktur. Kitapta yer alan belgeler, 19. yüzyılın başından başlamaktadır ve bugüne kadar Türk literatüründe yer verilmeyen belgelerdir. Tümüne katılsam da, katılmasam da belgeler aslına sadık kalınarak verilmiştir. Bilimsel çalışmanın gereği de budur, belgeler üzerinde oynamak ve onları cımbızlamak veya saptırmak değil…Şener’in, kitabımdan yaptığı ilk aktarma „Zazaca“ ile ilgilidir. Daha 1979/80 yıllarında yayımladığı Dersim yöresine ait Zazaca/Dımılki ağıtlardan dolayı yargılanmış ve ceza almış bir yazar olarak, bu konuda elbette görüşlerim vardır. Ancak bunlar, Cemal Şener’in kitabımdaki L. Molyneux- Seel’den alıntılayıp bana malettiği gibi değil. Şener, sözkonusu yazıdan yaptığı alıntıyı benim görüşüm gibi sunmakta ve kendince şu sonuca varmaktadır: „Lütfen bu aktarmayı dikkatle okuyunuz. Zazaca’nın Farsça, Arapça, Türkçe karışımı bir dil olduğunu yazıyor. Tıpkı İsviçre örneğinde olduğu gibi…Zazaca’yı Persçe, Arapça, Türkçe karışımı bir dil olarak tanımlayan yazar cümlenin devamında ise, Dersim’deki aşiretlerin Türkmen kökenli olduğu tesbitini yapıyor.“ (Bkz. Aleviler’in Etnik Kimliği, Milliyet yay. 2005, s. 79-80).
Şener, daha sonra İngiliz yazara dayanarak, Dersimliler’in kendi dinlerine (Yol Uşağı) adını verdiklerini ve Bal Uşağı, Arslan Uşağı, Topuzlu, Arelli gibi birçok aşiretin adının Türkçe olduğunu söylüyor. Cemal Şener’e hemen hatırlatalım ki, „yol uşaklığı“, Aleviliğin ortak kavramlarından biridir ve Aleviler kendilerinin „bel oğulluğu“ndan değil, „yol oğulluğu“ndan yani „yol uşaklığı“ndan geldiğini anlatmak için söylerler. Kaldı ki, Dersim Aleviliği’nin adı „Yol Uşaklığı“ değil, Kızılbaşlık, Sorser’lik, Ali- İlahilik, Ahlê Haqlık,Rahê/Raye Haqlık ve nihayet Yarsanilik’ tir…Buradaki adlandırmalar da, sözkonusu aşiretlerin Türkçe söyleyişleridir. Yoksa sözkonusu aşiretlerin yöredeki adlandırması Balan, Arslanan, Topuzan ve Arêl şeklindedir. Kaldı ki, Dersim yöresinde onlarca aşiret yaşamış ve yaşamaktadır. (Genel Müfettişlik tarafından hazırlanan gizli aşiretler listesi için bizim Kürdoloji Belgeleri-I , Ank- 1994 adlı eserimize bakılabilir. S. 271-294).
Yayınlarının adını „Etik“ yani „Ahlaki“ koyan Cemal Şener’in, kitabımla ilgili ilginç bir saptırması da, Le Cog’ un „Kızılbaş ve Yeşilbaşlar“ yazısıyla ilgili.(Bkz. Alevilik ve Kürtler, s. 372-376). Yazar, kitapta yer verdiğim 5 sayfalık sözkonusu yazısında; „Kızılbaş ve Yeşilbaş“ kavramlarının Batı ve Doğu literatüründe kimler tarafından nasıl algılandığını irdeliyor ve salt „Kızılbaş“ tanımının 22 versiyonu üzerinde duruyor. Ancak C. Şener, bunlardan yalnızca birini alarak hüküm kurmaya ve Kızılbaşlığın Orta Asya’dan geldiğini kanıtlamaya çalışıyor. Oysa, burada amaçlanan esas olarak Afganistan ve çevresi olduğu gibi, diğer maddelerin tümünde adres olarak „İran“ gösteriliyor. Ancak Şener, bunların tümünü esgeçiyor. Gördünüz mü „bilimsel ve nesnel“ çalışmayı!..
Cemal Şener, Alman antropolog Prof. Felix von Luschan’ ın görüşlerinde de saptırma yapmaktadır. Luschan’ın, bir yazısında geçen „Kürtler genelde Şafii Sünnidirler, Kürtler’de çok az sayıda Kızılbaş bulunmaktadır“ yolundaki sözleri, bizzat makale yazarı Le Cog tarafından eleştirilmekte; dahası bu makaleyi ilk yayımlayan ve geldiğim İçtoroslar bölgesini bizzat gezen Alman bilimadamı Hugo Grothe’ nin notlarıyla da düzeltilmektedir. Dahası Grothe, Alman antropolog Luschan’ın „Batı Asya’nın İlk Yerleşikleri“ (The Early Inhabitants of Western Asie, 1911), konulu uzun makalesinden bir alıntıyla onu cevaplandırmaktadır. Bu alıntı şöyledir:
„Kızılbaşlar; Mezopotamya’da ve küçük gruplar halinde Toroslar’da, Maraş yakınlarında, Arap ve Kürtler’in arasında yaşayan ve kendisini Kızılbaş olarak niteleyen garip (değişik) insan topluluğuna denir. Kızılbaş, (Kırmızı kafa) anlamına gelmektedir, ancak içlerine girdiğimizde hiçbirinin Sünni komşularından daha fazla kızıl saçlı olduğunu veya giysilerinde kırmızı rengi diğerlerinden daha fazla tercih ettiklerini görmedik. Demek ki, bu deyimin, kelime anlamından farklı bir anlamı var. Belki dilbilimciler birgün Kızılbaş teriminin kaynağını ve kökenini bulurlar.“ (s.376).

devrim.akin
27.11.2005, 12:35
Grothe, yayıncı sıfatıyla yazdığı dipnotlarda daha sonra, Anadolu’daki Kızılbaş, Tahtacı, Bektaşi ve Nusayri gibi toplulukların, genelde kendi aralarında evlenerek dinlerini ve fiziksel özelliklerini önemli ölçüde koruduklarını; dahası bu dört inanç grubu ile İslam öncesi inançlar arasında bir bağ bulunduğunu vurgulamktadır. (s.376).Görüldüğü gibi C. Şener, ya okuduklarını anlamıyor ya da „doğru okuma“yı bilmiyor!..
C. Şener’in, David Mcdowal’ın ve Hans Lukas Kieser’in kitaptaki görüşlerini de tam ve doğru olarak algıladığı ve yansıttığı söylenemez. Her iki yazarın da Türkiye’de, yaklaşık biner sayfalık kitapları yayımlandı Doruk ve İletişim Yayınları arasında. Daha ayrıntılı bilgilenmek için, Şener’in bu kitapları incelemesini salık veriyorum.
Şener, Lukas- Kieser’in, „Kürt Aleviliğinin beşiği olan Dersim’in en azından bir bölümünün Kürtleşmiş Ermeniler’den oluştuğunu“ vurgulayan sözlerinden yola çıkarak, Türkmenler’in de Kürtleşmiş olabileceğini söylüyor.
Öncelikle belirtelim ki, bu, tüm topluluklar için geçerli bir kuraldır. Ancak, genellikle egemen ulus, dil ve kültürlerin diğerlerini „temsil“ yani asimile ettiği de bir gerçektir…Selçuklu’dan bu yana yüzlerce hatta binlerce Kürd’ün veya Ermeni’nin , egemen- moda dil olan Osmanlıca ile yazdıkları bilinmeyen birşey değildir. Sözgelimi biz, Alevi- Bektaşi Edebiyatı’nda Ermeni Aşıkları (Aşuğlar) adlı çalışmamızda (Özge yay. Ankara, 2005); Osmanlıca veya Türkçe yazan 135 Ermeni aşığına ve şairine ürünleriyle birlikte yer verdik. Bunlar arasında, „baba“lık mertebesine ulaşan Ermeni aşıkları da vardır. Böyle olmakla, onlar Ermeniliklerinden çıkmış olmuyorlar. Dahası bu gerçeklik, Aleviliğin nasıl evrensel bir din ve inanç olduğunu gösterir…
Cemal Şener, sıksık atıfta bulunduğu Ziya Gökalp’ ın, Kürt Aşiretleri Hakkında İctimai (Sosyolojik) Tetkikler’i hangi etken ve dürtüyle yazdığını öğrenmek istiyorsa; hemşehrisi Şevket Beysanoğlu’ nun bu kitabın yeni yayını dolayısıyla yazdığı önsözü (Sosyal yay. İst. 1992,s.5-8) ve „İttihad’dan Cumhuriyet’e Aşiret ve Laiklik Politikaları“ (Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm içinde, 1999, s. 181-187) konulu incelememizi okumasını tavsiye ediyorum. Buralarda; hem İttihad- Terakki Hareketi’nin, hem de bu hareketin devamı niteliğindeki Rıza Nur gibi ideologların, bu çalışmayı Ziya Gökalp’e nasıl yaptırdığını görecektir.
Sonuç
Bilmem ki, sözü daha çok uzatmaya ve Cemal Şener’in ayıplı ve güdümlü tutumunu daha fazla irdeleyerek, zaman yitirmeye gerek var mı? Cemal Şener’e ilham kaynaklığı ve ideologluk yapanların tümünün eserleri ve tezleri yokolup gitti… Cemal Şener de aynı akibete uğramak istemiyorsa, toplumsal ve bilimsel gerçekliğe denk hareket etmelidir. Yoksa birkaç gazetenin desteği ve şişirmesi kendisini kurtaramaz. Bizden söylemesi…
Bırakın günümüzdeki eleştirileri, acaba Cemal Şener daha 1994’te yapılan şu eleştiri ve uyarıyı gördü mü? Belki görmemiştir diye yeniden hatırlatalım:
„Cemal Şener, Aleviliği iğdiş ediyor. Çünkü Alevilik’te insana, gerçeğe önem var. Şener’de ise ırkçılıkla, sınırlarının nerede ayrıldığını kestirmenin pek zor olduğu bir Türk milliyetçiliği. Alevilik hiç bir ırkın malı değil, sadece Türkler’in hiç değil…“ (Jiyana Nû, Sayı:10-11/ 1994).
1973’te yayımladığım ilk kitabım Tevfik Fikret’ te; kitaba adını veren aydınlanmacı- hümanist şair Fikret, Sırat-ı Müstakim yazarı Mehmed Akif’ e verdiği şiirsel- cevabı şöyle noktalıyordu:
„Sen buna ne dersin ey Molla Sırat!“
Evet, sen tüm bunlara ne diyeceksin Cemal Şener?..

devrim.akin
27.11.2005, 12:36
Birkaç anı
Yıl 1987. İstanbul’da Hacıbektaş Kültür ve Turizm Derneği’nin düzenlediği bir panele katılıyoruz. Paneli, Şükran Yurdakul yönetecek. Panelde Atilla Özkırımlı ve İlhan Selçuk da var. Ancak, o gelmiyor. Panel öncesi Yurdakul diyor ki: -Yahu, bu tür panellerde sürekli Kürtlerle ve Kürt sorunuyla ilgili sorular soruluyor. Yine böyle bir şeyle karşılaşırsak ne yapacağız?
Panelistlerden biri olan Rıza Zelyut atılıyor:
-Yahu, bana ne Kürtlerden ve Kürt sorunundan.
Bunun üzerine, her iki arkadaşa tepki göstererek şunları söylediğimi hatırlıyorum:
-Arkadaşlar, bu Kürt sorunundan neden bu kadar ürküyoruz, tabii ki bu konuda da sorular gelebilecek. Hem Türkiye’nin en önemli sorunu olduğu için, hem de Kürtlerin önemli bir bölümü de Alevi olduğu, dolayısıyla ikili kimlik sorunları olduğu için. Bu tur sorular geldiği taktir de cevaplamaya hazırım.
Rıza Zelyut, “sol” gelenekten gelen ve bildiğim kadarıyla „Kızıldere“ katliamı üstüne yazdığı bir destansı şiir kitabı dolayısıyla yaklaşık bir yıl hapis yatmış bir arkadaş. (1) geçmişine ve çalışmalarına bakarak, kendisini yadırgamış ve eleştirmiştim. Eleştirdiğim bir başka konu daha vardı. Zelyut, toplantı öncesi daha dernek binasında otururken, iddiasız ve pervasız bir üslupla „bütün Mühümme kayıtlarına ve Şer’iyye Sicillerini incelediğini ve Pir Sultan Abdal’ın asılmasına yol açan ayaklanmaya ilişkin hiçbir belge bulunmadığını“ iddia ediyordu. Oysa Osmanlı Mühümme Defterleri’nin ve Şer’iyye Sicilleri’nin henüz binde-biri bile Latin alfabeli yeni Türkçeye aktarılmamıştı ve üstelik Zelyut Osmanlı Alfabesini de bilmiyordu!.. Türkiye’de bu belgeleri okuyabilen insan sayısı ise son derece sınırlıydı. Çünkü büyük bölümü „Siyakat“ gibi özel bir alfabeyle yazılmıştı. Oysa, adı geçen bunları söylerken benim „Pir Sultan Abdal“ konulu kitabım çıkmış ve orada konuya ilişkin bir çok belgeye yer verilmiş ve Zelyut bu çalışmadan hala haberdar olmamıştı. Dahası bu çalışma, Martin van Brunessen’in vurguladığı gibi Aleviliğin henüz moda olmadığı ve bu konuda bir furyanın henüz başlamadığı 1986 yılının başlarında çıkmıştı. (2)Daha sonraki çalışmalarının, bir çok polemiğe ve eleştiriye konu olduğunu görüyoruz. O, artık Bab-ı Ali’ye kapılanmış ve resmi ideolojinin yedeğine girmiştir. O, artık Aleviliği Türklükle özdeşleştirmekte ve „Kürt Aleviliği“ olgusuna karşı çıkmaktadır. Kendisine yöneltilen bir eleştirideki şu sözler onun tutumu konusunda gerekli ip uçlarını vermektedir:
„Onun kitaplarını ve görüşlerini okurken, Türk Ordusu, Genel Kurmay yayınları ve resmi ideolojinin Kürtler, demokrasi ve Alevilikle ilgili görüşlerini hemen buluyoruz. /…/ Kürt Alevileri ile ilgili söylediklerimiz aynıdır. Alevi olan Kürtlere eskiden beri siz (Kürt değilsiniz, Türksünüz) deniliyor. Belli çevrelerin eskiden beri savunduğu buydu, bugün de aynıdır. Genel Kurmay belgeleri ile Kürt Alevilerini Ahmet Yesevi’ye dayandırıyor ve böylece bir kalem darbesiyle Türklüğünü ispat ettiriyorlardı. Ya da iç Anadolu’daki Bektaşilerin Türklüğünden hareketle; Kürt Alevilere (Siz Bektaşisiniz, o halde Türksünüz) demektedirler. Bu, resmi görüştür.“ (3)
Yazar, Zelyut’un, „Türk ve Kürt Alevisi denilmesini ayrımcılık ve ırkçılık olarak gördüğünü“ vurguluyor ve bu konudaki çifte standartlı uygulamayı şöyle eleştiriyor: „Türk Bektaşi ve Aleviler, kendisini Türk olarak tanımlıyor. Buna bir itirazımız yok, ayrıca Türktürler, kendilerini öyle değerlendirmeleri doğrudur. Sıra Kürt Alevilerine gelince, (Kendilerine Kürt değil, sadece Alevi desinler) diyorsunuz. Kendiniz ayrım, bölücülük ve ırkçılığın en büyüğünü yapmıyor musunuz?“ (agy)

devrim.akin
27.11.2005, 12:37
Özgür Ülke gazetesinin aynı sayısında, araştırmacı Faik Bulut’un da Rıza Zelyut’a bir cevabı yayınlanıyor. Bu cevaptan da anlıyoruz ki, Rıza Zelyut, Dersimli Kürt Alevi önderi Seyit Rıza ve arkadaşları için „Çete ve çeteciler“ sıfatlarını kullanıyor ve konuya kanıt olarak da
Faik Bulut’un derlediği „Devletin Gözüyle Kürt İsyanları“ kitabını gösteriyor. Bu yaklaşım da, Genel Kurmay’ın ve benzeri çevrelerin yaklaşımıdır. Zaten Faik Bulut da, bu nedenle isyan ediyor ve diyor ki; „kitabı ben yazmadım, üç-beş sayfalık Önsöz dışındaki bütün görüşler, tümüyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi görüşleridir.“(4)
Burada, yer verilen belgelerin tümü bizim arşivimizde de mevcuttur ve en ayrıntılısı da 1934’te basıldığını sandığımız toplam 100 adetlik „Dersim“ rapor-kitabıdır.
Belli ki, solculuk veya demokratlık adına bazı yazarlar, kalemlerini resmi ideoloji mürekkebine batırmakta hiç bir sakınca görmemektedirler…
Resmi ideoloji doğrultusunda kalem oynatan bir başka Alevi aydını da Dr. İsmail Engin.
„Doktor“ unvanı alan bu arkadaşın da tüm çabası Aleviliği Türklükle özdeşleştirmek ve olabildiğince Kürt kimliğinden kaçınmak.
1997 yılında Alevilik ve Kürtler kitabım yayımlandığında; Hamburg’daki Deutsches Orient- İnstitut’de görevli Dr. Erhard Franz’la birlikte 10.10.1997 tarihli bir mektup yollayarak, Alevilik’le ilgili bir kitap projesi dolayısıyla benden „Kürt Kimliği ve Alevilik: Kızılbaş Kürtler“ konulu bir yazı isteniyor. Ancak, ne Almanya’daki yayında ne de söz verilmesine rağmen daha sonra Türkiye’de yayımlanan Türkçe yayında bu çalışmaya yer verilmiyor. Zaten, çalışmalarda Kızılbaş / Alevi Kürtler konusunda bir inceleme de bulunmuyor. Belli ki, inisiyatifi ele geçiren Engin, Almanya’da bir enstitü’yü, Türkiye’ye de yayıncı bir arkadaşa iğfal edebiliyor…
Almanya’da Alevilerin Sesi Dergisi’ni de yedeğine alan İsmail Engin ve benzeri insanlar, bizim „Alevilik ve Kürtler“ çalışmalarımızdan da rahatsız olmuş görünüyorlar. Dr. Erhard Franz’ın, bu kitaptan dolayı yazı istettiğini, ancak adı geçen arkadaşın ayak oyunlarıyla çalışmanın „Kürt Aleviliği“ ayağını kadük bıraktığını bilmek için kahin olmaya gerek var mi?
Dahası bu arkadaş, bir yazısında, Dr. Cemşid Bender’in ve benim „Alevilik Kürtlüktür“ yaklaşımı içinde olduğumuzu iddia etmektedir. (5) Burada hemen belirtmeliyim ki, bu yazıda andığım veya anmadığım birçok Alevi aydınından çok daha önceleri Alevilik’le ilgilenen, etkinliklerine katılan Alevi Kürt kökenli bir aydınım. C. Bender’i bilmiyorum ama benim hiçbir çalışmamda, Aleviliği Kürtlük olarak sunduğum gösterilemez… Ancak resmi ideolojiden bir türlü yakalarını kurtaramayan, dolayısıyla bilimsel gerçekliği yakalayamayan bu yazarların bir hendikapı var. Onlar, Aleviliği ve Kürtlüğü öncelikle Baha Sait, Naci İsmail ( Dr. Fric) gibi ittihat ideologlarından, daha sonra da „Tarihte ve bugün Şamanizm/Türklerin Eski Dini“ kitabının yazarı Rusya kaçkını Türkçülerden Abdulkadir İnan gibi yazarlarda ya da askeri kaynaklardan öğrenerek yansıtmaya çalışıyorlar. Oysa, bunların çalışmalarının hiç biri tarihsel ve toplumsal gerçeklikle çakışmaktadır. Bunlar, Mezopotamya’nın ve Anadolu’nun bir uygarlıklar, dinler ve kültürler beşiği olduğunu unutarak Aleviliği ve Batıniliği Orta Asya’ya taşımaya çalışmaktadırlar. Oysa, Aleviliğin kaynağı olarak sundukları Şamanizm, öncelikle Sibirya halklarının dinidir ve Şaman’a yüklenen misyonların tamamı zaten Mezopotamya inançlarında mevcuttur. Öyle ki, bu coğrafya tarihten bu yana aynı zamanda Şaman’ı ya da Magi aşan bir „Tanrılar Yurdu“ dur. Aleviliği ve diğer heteridoks inançları bu topraklardan uzaklaştırıp Türklük adına uzak diyarlara taşımaya çalışmak, en azından bu coğrafyanın kültürüne haksızlıktır…
Öte yandan , Kürdoloji bilimi gibi Türkoloji biliminin ve bir bütün olarak Oryantalizm´in babası da Batı´dır. Çalışmalarımızda yer verdiğimiz iki temel kaynak vardır.Birincisi, bilerek veya bilmeyerek yer verilmeyen Kızılbaş/alevi Kürtler´e ilişkin Batılı kaynaklar; ikincisiyse Devletin konuya ilişkin gizli belgeleridir. Bu kişilerin ; devekuşu politikalarını bırakıp konuya ilişkin Batılı belgeler için Alevilik ve Kürtler adlı çalışmamıza, Devletin itirafçı ve kabulcü gizli belgeleri içinse Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri ve Kürdoloji Belgeleri konulu çalışmalarımıza bakmalarını öneriyorum…
Sol gelenekten gelen başka bir Alevi aydını da Dersimli Reha Çamuroğlu. Bu arkadaşla da Hacıbektaş Festivali dolayısıyla adı geçen beldede bir kez görüştüm. Cemal Şener’in de bulunduğu görüşmede yoğunlukla Kürt sorunu üzerinde durduk. Kendisi, Kürt sorununun çözümünde federatif bir çözümden yana olduğunu söylüyordu.
Çamuroğlu’nun, şimdilerde Mehmet Ağar’ın başkanlığındaki Doğruyol Partisi’nin yöneticileri arasına katıldığını görüyoruz. Kendisiyle yapılan bir röportajdan öğreniyoruz ki, o „70’lerin önde gelen solcularından, önce Stalinist,sonra Troçkist, sonra Anarşist“ olmuş; şimdiyse Ağar’ın başkanlığında ki DYP’de yönetici. Reha Çamuroğlu, şimdilerde „Mehmet Ağar’la ayni kafadaymışız“ diyormuş!.. (6)

devrim.akin
27.11.2005, 12:37
Cemal Şener’in İlginç Tutumu
Alevilikle ilgili çalışma ve yayın yapan, “sol” gelenekten gelen bir başka Alevi aydını da Dersim’li Cemal Şener. Eşi de Koçgiri Aşiretinden Alevi-Kürt kökenli bir hemşehrim.
Kendisini daha tanımadan, eşinin Ankara’daki yakınları bana, ondan sözetmişlerdi. Benim o tarihlerde Halk hareketleri Eşkiyalık ve Eşkiya Türküleri, Pir Sultan Abdal gibi doğrudan ya da dolaylı olarakAlevilikten sözaçan çalışmalarım yayınlanmıştı. Hemşehrilerim, onun da Alevilile ilgili çalışmalara başladığını söylemişlerdi.
Ben de kendi payıma sevimiştim. Çünkü Kürt kimliği gibi Alevi kimliğinin de resmen yasak olduğu olduğu Türkiye’de ilk kez doğrudan bu kökenlerden gelen aydın ve yazarlar eliyle işlenecekti Kürt ve Alevilik. Nitekim Cemal Şener de, gerek yazar gerek yayıncı olarak epeyce üretim yeptı. Ülkedeyken, çıkardıkları Nefes Dergi’sini bana da yolluyordu.
Kendisiyle biri İstanbul’da, diğeri Hacı Bektaştaş’da iki kez karşılaştık ve sohbet ettik.
Tüm çalışmaları üzerine duracak ve eğilecek değilim. Ancak gözlemlediğim birşey var: O da giderek resmi ideolojinin güdümüne girerek, olumlu şeyler yapabileceği kalemini “ayıplı” bir çizgiye soktu...
Cemal Şener, son yıllarda “Aleviler’in Etnik Kimliği” konusu üzerinde yoğunlaşmakta ve “Aleviler’in Türklüğünü” kanıtlamaya çalışmaktadır. Üstelik son tutumuyla eski yaklaşımı arasında büyük çelişkiler bulunmaktadır. O, gerek internet gerekse Cumhuriyet gazetesi aracılığıyla bu konu da adeta bir kampanya başlatmış görünmektedir. Tezlerinin önemli bir bölümüne Munzur Çem tarafından ayrıntılı bir incelemeyle cevap verildiği için aynı şeyleri tekrarlamayı ve ayrıntılı bir irdelemeyi gerekli görmüyorum (7)
Ancak Dersimli olarak kendisini, Koçgirili olarak eşini ve Sinemilli olarak beni ve aşiretimi de “Türkleştirince”, en azından bu noktada –gecikmiş de olsa- bir cevap vermeyi zorunlu gördüm.
Cemal Şener’in Alevilik ve Kürtler konusunu işleyen üç yazısı bulunuyor elimde; belki başkaları da vardır, bilmiyorum (8)
Cemal Şener gerek Türkiye’de gerekse Avrupa’da sıklıkla Alevilik-Kürtlük İlişkisi konusunda sorularla karşılaştığını söylüyor ve “Alevilik ve Ulusal Sorun...” konulu ilk yazısında soruna şöyle yaklaşıyor:
“Alevilik dinsel bir ayırım iken, Kürtlük etnik yani ırksal bir ayrım olarak kabul edilmelidir. Çeşitli tarihsel-toplumsal özellikleri nedeniyle zaman birlikte anılsa da bu iki kavram arasında önemli bir ayırımın olduğu kabul edilmelidir.
Bir kere tarihsel olarak ayrı dönemlerin ürünleridir. Toplumsal olarak da temelde farklı niteliklere sahiptirler. Etnik ifade olarak Kürt kavramı tarihsel seyir içinde en eski zamanlara kadar gidebilir. Ama Alevilik kavramı tektanrılı dinlerden özellikle de son tektanrılı din olarak kabul edilen İslamiyet içinden çıkmış bir yapılanmadır.”(9)
Aleviliğin İslamiyet’ten çıktığının savunulması ya da “Anadolu İslamı” ve “reforme edilmiş İslam” gibi sunulmasına ilişkin ideolojik yanlışlara girmek istemiyorum; ancak aynı kalemden çıkmış üç yazı arasındaki çelişkiye dikkat çekmek istiyorum.
Yazar, Anadolu’da 40’ı aşkın etnik gruptan ve 40’ı aşkın dinsel ayırımdan sözetmek gerektiğini belirtiyor ki; bunların yaklaşık 10 tanesi Türkler’in alt kimlikleri, bir o kadarı da Kürtler’in alt kimlikleridir. Şener, şöyle devam ediyor:
“Kürtlerİslamiyetten önce çoğunlukla düalist sayılabilen bir din olan Zerdüşt dinine mensupturlar./.../ Kürtler, İslamiyeti IX ve X. Yüzyıllarda Araplar’ın Mezopotamya’ya akınları ile tanıdılar. Kabul etmemek için çok büyük direnişler gösterdiler. İslamiyet ile üstelik, mezheplerin oluştuğu dönemlerde tanışmışlardı.
İslamiyeti zorla kabul eden kimi Kürt aşiretlerinin kimi Alevi kimi Şii, kimi Hanbeli, Maliki ve büyük çoğunluğu da Şafii mezhebini seçmiş gözüküyorlar. (İran’da sınırlı Şii Kürtler bulunmakla birlikte, oradakiler daha çok Ahlê Haq yani Ali_İlahi dinine mensupturlar.MB)
Buna rağmen bugün bile bu seçeneğin dışında tercihleri olan Kürtler’den de sözetmek olası. Kürt olup kendilerine; Keldani, Süryani, Yezidi vs. diyen Hıristiyan Kürtler de vardır. (Yezidiler dışında kalanlar, köken olarak Kürt değil, esli Asurlular’ın ve Keldaliler’in devamıdır. MB).(agy)
Kürtler’in çoğunluğunun Müslüman olmakla birlikte, bir bölümünün hala Hırıstiyan, Bahai, Budist ve Zerdüşt olduğunu belirten Şener, sözlerini şöyle sürdürüyor:
“İslamiyetin yayılam süreci içinde Kürt olup dinsel tercihini Şafiilikten yana koyanlar olduğu gibi Kürt olup Aleviliği seçenler de olmuş. Üllkemizde yaşayan Kjürtler; Şafii ve Alevi inancına mensup Müslümanlardan oluşuyor. Alevi Kürtler ise tahminen Kürt nüfüsunun üçte birini oluşturuyor./.../ Türkler’in de çoğunluğunu buğün İslam ve Hanefi mezhebinden olmasına karşın Şii, Bahai, Hırıstiyan vs. Türkler’den sözetmek olası./.../
Görüldüğü gibi Alevileri salt Türk veya Kürt saymak olası olmadığı gibi, Kürtler’i de salt Alevi veya Sünni (Şafii) saymak olası değildir. Kürt olup Şafii ve Alevi inancına sahip olunabilecegi gibi, Türk olup da Hanefi ve Alevi olmak olmak mümkündür.
Türkiye’de bugün tarihsel miras sonucu; Türk Aleviden sö zedilebileceği gibi, Kürt Aleviden de Arap Aleviden de, Laz, Çerkez vs. Aleviden de söz edilebilir. (Şener, Cumhuriyette yayımlanan son yazısındaysa Çerkes Alevi olmadığını belirtir.MB)
Demek ki, etnik kimlikle dinsel kimliği karıştırmamak gerekiyor. Onları özdeş görmemek gerekiyor.” (agy)
Cemal Şener; “Kürt Sorunu ve Aleviler” konulu yazısında da; Alevi derneklerinde Türk bayraklarının ve Mustafa Kemal resimlerinin asılmasına karşı çıkanları eleştiriyor ve şöyle diyor; “Aleviler’in Mustafa Kemal’i sahiplenme gerekçesi olan; teokratik Osmanlı devletini yıkıp ümmet esasına dayalı yapıya son verip ulusal devlet kurmasının olduğunu anlamıyorlar ya da anlayamıyorlar.”(10)
Bu noktada, Atatürk’ün laikliği ve Aleviler’e getirdiği özgürlükler konusunun tümüyle bir ‘yanılgıdan ve yanılsamadan’ ibaret olduğunu belirterek, Atatürk’ün 1926 da Diyanet İşleri Başkanlığı’na yaptırdığı Kura tefsirini hatırlatmakla yetineceğim.
Laik (!) bir devletin Devlet Başkanı olarak Mustafa Kemal’in, İslmaiyet’in ana kaynağı Kuran’ın Cumhuriyet yönetimi adına yapılacak tefsiri konusunda verdiği şu ilginç direktif herhalde çarpıcı bir mesaj olacaktır:
“Yeni tefsir, ehli sünnet itikatına ve Hanefi mezhebinin görüşlerine göre hazırlanacaktı. Atatürk, başta Alevilik olmak üzere ehli sünnet (Sünnilik) dışındaki görüşlere ve Hanefilik dışındaki diğier Sünni mezheplerin görüşlerine tefsirde yer verilmesini istemiyordu. Atatürk, hüküm içeren ayetlerin de Türk-İslam geleneği göz önünde bulundurularak yorumlanmasını arzu ediyordu.”(11)
Görüldüğü gibi, teemelleri İtfihatçılar tarafından atılan Türk-İslam Sentezi, bizzat M. Kemal eliyle Kuran’da araç edilerek kurumlaştırılmaya çalışılıyor. Aleviler’in ve Aleviliğin o dönemde de özgürleşmediğini, ibadetlerinin yasaklandığını ve izlendiğini, geçmişe ilişkin gizli raporlar da itiraf ediyor. Uygulama da ise, Cemal Şener dahil, bu gerçekliği biilmeyen yok zaten...
Cemal Şener’in konuya ilişkin üçüncü yazısı, hem internette hem de Cumhuriyet gazetesinde yayımladığı “Alevilerin Etnik Kimliği...” konulu yazısı.
Bu yazıya gerekli cevap Munzur Cem tarafından verildiği için, ayrıntılı bir cevaplamayı gerekli görmüyorum. Ancak Şener’in, öncelikle benim yayımladığım, Martin van Bruinessen’in Ağa Şeyh ve Devlet (Kürdistan’ın Sosyal ve Politik Örgütlenmesi (Öz-Ge yay. Ank. 1992) konulu önemli çalışması ile Türkçede yayımlanan Kürsistan Üzerine Yazılar ve Aleviler, Kürtler, Türkler adlı çalışmalarını bir kez daha dikkatle okumasını tavsiye ederim. Bu son çalışma yayımlanmadan önce 1995 yılında, kendisiyle üç gün boyunca sohbetler yaptık, bu nedenle görüşlerini yakından biliyorum.
Öte yandan, Kızılbaş/ Alevi Kürtler konusund da bizim Alevlik ve Kürtler (Öz-Ge yay.Ank.1997) Çalışmamızı incelemesini öneririm. Horasan konusundaysa çalışmanın 620-651’nci sayfalrına bakmalıdır. Burada Martin van Bruinessen’inki dahil yedi adet bilimsel makale bulunmaktadır. Bu makalelerde, Horasan-Dersim ilişkilerinin tarihsel boyutunu da görecektir

devrim.akin
27.11.2005, 12:38
Sinemilli, Atma, Kılıçlı Aşiretleri
<SPAN lang=TR style="FONT-SIZE: 10pt; FONT-FAMILY: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-size: 11.0pt">Cemal Şener, birçok Alevi-Kürt aşiretinin yanısıra, mesubu bulunduğum Maraş yöresindeki Sinemilli aşiretiyle Atma ve Kılıçlı aşiretlerini Türkleştirme uğruna yoğun ve zorlama bir çaba içerisine giriyor.
Gösterdiği kaynaklardan biri, Mareşal Moltke’nin Türkiye Mektuplar adlı eseridir. (Bkz. Remzi Ktb. İst.1969) 1835-1839 yılları arasında Osmanlı Ordusunda müşavir-subay olarak bulunan Moltke’nin eserinin yaklaşık yarısı Kürtler’i işlemektedir. Bu kitap, 19. yüzyılda Kürtleri işleyen yüzlerce seyahat notlarından biridir. Burada Sinemilli, Atmalı, Kılıçlı aşiretlerinden “Türkmen kabileleri” olarak sözedilmesi tamamen bir yanılgıdır ve bu yanılgı, Şener’in yazısından 6 yıl önce 1997’deki bir yazımızda da dile getirilmiştir. (12)
19. Yüzyılda bu aşiretlerden sözaçan ya da doğrudan aşiretler üzerinde yoğunlaşan onlarca eserden sözetmek mümkündür.
Sözgelimi, yine ir Alman olan Dr. O. Blau, daha 1858 yılında yayımladığı “Die Stämme des nordöstlichen Kurdistan” (Kuzeydoğu Kürdistan’da Aşiretler-Kavimler) konulu bir incelemesinde (Zeitschrift der deutschen morgenlandieschen Gesellschaft, Leipzig-1858 içinde) daha çok İran’daki Kürt aşiretlerini; Nacrichten über kurdische Stämme” (Kürt Aşiretleri Üzerine Haberler) konulu bir başka incelemesinde de(Aynı dergi, Leipzig-1862) birçok farklı bölgenin yanısıra Maraş yöresi aşiretlerini de sıralar. Burada adları anılan Kürt aşiretleri şunlardır: Çakallü, Celikanlü, Sinamenlü, Qiliçlü, Atmülü. (Bkz. agy. S.608)
Bu aşiretler hakkında bilgi veren bir başka batılı araştırmacı ise, ünlü Fransız antrapolog Ernest Chantre’dir. (Bkz. Bulletin de la Cociété de Anthropologie de Lyon, 1881-1882).
Bu aşiretlere ilişkin en ayrıntılı bilgileri veren Batılı araştırmacı ise,1919’ad bölgeyi doğrudan gezen Bibaşı Noel’dir. İlkin, notlayarak Hevi gazetesinde yayımladığımız (Sayı:73-86/ 1998) “Binbaşı Noelin Günlüğünde Orta Anadolu Kürtleri” konulu yazıdizisinde bu aşiretlere ilişkin geniş bilgi vermektedir. Bu bilgileri M. Çem’de cevabi yazısında alıntıladığı için burada tekrarlamıyoruz.
Kürt aşiretlerinin bölgesel dağılımına ilişkin toplu listeler içeren birçok Kürdoloji yayını mevcuttur. İsteyenler, yakın döneme ilişkin bu eserlere rahatlıkla ulaşablirler.
İşin ilginç yanı, Cemal Şener’in yerli kaynaklardaki bilgileri bile rahatlıkla çarpıtabilmesidir. Sözgelimi Şener, Cevdet Türkay’ın Osmanlı İmparatorluğu’nda Oymak, Aşiret ve Cemaatler adlı eserinde; bu aşiretlerden”Konar-göçer Türkmen Ekradı (Türkmen Kürtleri)” diye sözedildiğini iddia etmektedir. Oysa, adı geçen eserde Sinemilli aşireti doğrudan (Ekrad taifesinden: Kürtler tayfasından) olarak geçmekte (age,s.148); Atmalı aşireti de (Konar-göçer Ekrad taifesinden) şeklinde geçmektedir. (age,s.210) Kılıçlı aşietiyse ya doğrudan (Ekrad taifesinden) olarak (age,s.106) ya da (Türkman Ekradı Yörükanı taifesinden) olarak geçmektedir (s.515). Aynı yerde ve devamında da bu aşiret açıkça (Ekrad-ı Kılıçlı: Kılıçlı Kürdü) olarak nitelendirilmektedi. (s.516). “Yörükan taifesi” kavramı ise açıktır ki, “yürümek” fiilinden türetilmiş ve “göçebe” karşılığı kullanılmaktadır.
Cemal Şener’in başka bir referansı ise, Sosyolog Doç. Dr. Mehmet Eröz’dür. MHP kökenli bu sosyologun bütün hayatı Kürtler’in Türklüğünü ispatlamaya çalışmakla geçmiştir. Cemal Şener’in kaynak olarak kullandığı traji-komik Doğu Anadolu Hakkında Sosyo-Kültürel Bir Araştırma (Ank. t.y.) adlı kitapçığı bende de mevcut. Bu kitapçıkta, tarihsel ve toplumsal gerçeklikle bağdaşmayan bir sürü düzmece değerlendirme yer alıyor. Kendisine sözlü kaynaklık eden Mustafa Buyrukcan, sakal göre tarak vuran ve köklü hiç bir bilgi birikimi olmayan sırada bir insan. Dolayısıyla, bu şeyhlerin kendinden menkul “Çiğil Türkü” gibi kavramlara, Çiğilli Alevi Kürtler kahkahalarla gülmektedirler.
Köyümün bağlı bulunduğu Sarız kazasının isminin, Kalmuk Türklerinin yerleşim yerlerinden biriyle eşleştirimesi de, tam bir komedidir. Çünkü Sarız’ın ismi, daha Roma uygarlığı döneminden kalma, içinden geçen Sarus suyundan kaynaklanmaktadır. Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası türünden eserlere bakıldığında (sözgelimi İngiliz bilgini Prof. Ramsay’ın eseri) bu hemen anlaşılacaktır...(13)

Ercan
28.11.2005, 09:21
Yukaridaki aktarilan yazilardaki sözü edilen kitabi merak edip ilgi duyanlar icin.

http://www.karacaahmet.com/arastirma.asp?id=92

Dogan24
03.01.2006, 09:19
Yukaridaki aktarilan yazilardaki sözü edilen kitabi merak edip ilgi duyanlar icin.

http://www.karacaahmet.com/arastirma.asp?id=92nedir bu cemal şener fulyası anlamış değilim gunlerdir kitapdan alıntılarla karşilasıyoruz tamam arkadaşlar okuduğunuzu yazmak yerine fikir üretebilirsiniz
(ercan arkadaşımısın yaptığı gibi) doslar ben okudum sizde okuyun
demelisiniz
cemal şenerin yazdıklarına katılmak mumkun değil doğru olan yanları var tabiki ama bir okadarda yanlışı var eğer kitabi tam okuduysan eleştiri alan bölumlerini okuyun
dostlar alevilik hakkında bildiklerimizi yazalımki isteyen canlar faydalansın bir kitabı okuyup aktarmakla olmuyor

Candacan
20.01.2006, 23:14
Sevgili canlar,
Bu konu daha önce tartışıldı. Cemal Şener'in ne yapmak istediği gayet açık ve net olarak ortaya kondu. Tekrar onun propagandasını yapmak bize bir yarar sağlamaz diye düşünüyorum.
Hepinize sevgiler.