azemheval
14.12.2006, 12:29
-Arkadaşlaaarr, operasyon vaaarr! Herkes kalksın!
Uykusunun ortasında duyduğu bu sesi anlamaya çalıştı. Gözlerini açıp, etrafına baktığında, herkesin aceleyle giyindiğini gördü. “Acele edin, daha hızlı daha hızlı! ” Herkes hazırdı anında. Bağırışlar, çığlıklar, koşturmacalar; kurşun, balyoz, kompresör ve bomba seslerine karışıyordu.
BİR YAZAR
Gece uykuya daldıklarında, gergindiler. Bir haber bekliyorlardı. Hapishanelerde ölüm orucu altmış günü doldurmuştu. Saat 05:00’te telefon çaldı. Telefona bakan arkadaşı “Tamam, tamam” derken o ise ağzından çıkacak haberi bekliyordu. Televizyonu açtılar, haber doğruydu. Bir yerlere haber vermek, operasyonun durdurulması için gereken ne varsa yapmak gerekiyordu. Bir yandan ise soğukkanlılığını korumak... Bu çok zordu.
Aradığı telefonlar kapalıydı. Saat altıya geliyor gün aydınlanıyordu. Telefonu açan uykulu seslere operasyonu anlatyor ve “lütfen, bir şeyler yapın” diyordu. Bir gazeteci yazara ulaştı ilkin.
Olan biteni anlattı, “Hayır! hayır inanmıyorum! ” diyordu gazeteci yazar. Sonra bir sinema oyuncusuna ulaştı. “Hapishaneler” diyebildi. Sinema oyuncusu ise daha sözünün bitmesini bile beklemeden konuşmaya başladı. “Bakın ben Adalet Bakanlığı yetkilileri ile görüştüm. Yakında bir heyet gönderecekler” bu sefer O, sinema oyuncusunun sözünün bitmesini beklemeden atıldı. “Öldürüyorlar! Siz neden bahsediyorsunuz! Hepsini öldürüyorlaaaar! ”
“Hayır! Hayır! olamaz öyle bir şey, bu imkansız” diyerek telefonu kapattı. Bütün takatı tükenmişti. Hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Televizyon haberleri operasyonu görüntülü olarak veriyordu. Bir sanatçı olmaktan öte, bir dost olarak gördüğü yazarı aradı.
“Abii... hepsini öldürüyorlar. Yakıyorlar! Bir şeyler yapalım! operasyonu durduralım! ”
Yazarın sesi gür ve toktu.
“Operasyon durmaz! Yavrum sakin ol! Durmaz operasyon! Durmaaaaaz! ”
İkiside bir an sustu. O ağlamayı, yazar ise bağırmayı kesti.
Yazarın son cümleleri şunlardı:
“Metanetli olmalıyız. Yoldaşlarımızı öldürdüler. Onları unutmayacağız. Bu katliamın hesabını ömrümüz boyunca soracağız, Sakin ol, sakin...“ ‘Yoldaşlarımız’. Böyle demişti yazar. Bu kelime bir anda şaşırıp kalmasına yetmişti. Telefonu usulca kapattı.
BİR ANA
Günlerdir sabah erkenden televizyon başında oluyordu. Birkaç gün önce ki son ziyarette, bir şeyler olabileceğini sezmişti sanki. O günde erkenden kalktı. Kalktığında önce çay koyuyor sonra televizyonu açıyordu. Ama o gün, mutfağa gitmeden önce televizyonu açtı. Açar açmaz o manzarayla karşılaştı. Donup kaldı o an. O kanaldan o kanala dolanıyordu, her yerde aynıydı gördüğü. Eli ayağına dolaştı. Kalkıyor, telefona sarılıyor sonra kapatıyor, tekrar televizyonun başına oturuyordu. Gözü karşı duvardaki hapishanedeki oğlunun resmine takıldı. Yaşadığını bilerek son kez bakışıydı oğlunun resmine. Sonraki bakışları, yitirdiği evladın hasret ve acısıyla dolu olacaktı.
TAYAD
Numarayı çevirirken eli titriyordu. Oldukça sakin bir ses tonuyla konuşmak zorundaydı. Çünkü arayacağı tutuklu yakını hastaydı. Aniden vereceği bu haberle şoka girebilirdi.
-Merhaba nasılsın?
-İyiyim n’oldu sabah sabah? Söylesene ne oldu?
-Bak önce sakin ol, lütfen bir yere otur.
-N’olduuuuu!
- Hapishanelere operasyon yapıyorlar. Alo? Alo? Cevap versene Alooo!
Karşı taraftan hiç ses gelmiyordu. Korktuğu başına gelmişti. Karşı taraftaki bayılıp, boylu boyunca yere yığılmıştı.
BERRİN- YASEMİN
“Teslim olun” bağırtıları ve ayak sesleriyle uyandılar. Anlamışlardı. Bekliyorlardı zaten. Yataktan doğrulur doğrulmaz yanındakini uyandırdı biri. Koşarak yukardaki direnişçilerin yanına yöneldiler. Robocoplarla yanyana koşuyorlardı. Onlardan önce varmalıydılar. Hem koşuyor hem de “arkadaşlaaarr operasyoonn” diye bağırıyorlardı.
Merdiven dönüşündeki ayakkabılığı devirmeleri, ara kapıyı kapatıp arkasına dolabı sürmeleri saniyeler sürmüştü sadece. Koğuşa girdiler. Ranza, dolap, masa ve sandalyeleri arkasına yığdılar. Direnişçiler en köşedeki Sevgi Abla’larının yatağının etrafına dizilmişlerdi. İki kişi yarım yamalak kurdukları barikatın üzerine çıkmışlardı.
Berrin kolonya arıyordu. Barikatın üzerindeki biri durmuş onu izliyordu. Kapının diğer tarafından ayak sesleri yaklaşmıştı. Berrin bulduğu kolonyayı üzerine dökerken yere düşürmüştü. Zorluyorlardı kapıyı. Barikatın üzerindekiler sallanıyorlardı. Diğerleri de koşup, yükleniyorlardı barikata, yıkılmasın diye. Ama fayda etmiyordu. Üzerindekiler “barikatı tutamıyoruz” dediler. Bütün gözler Berrin’ e çevrildi o an.
ZEHRA
Daha hava yeni aydınlanıyordu ki telefonu çaldı. Hem uykunun ortasında sıçramanın paniği hem de sabahın bir saati olmasının verdiği tedirginlikle telefona uzandı. Açtığında karşısındaki Zehra’ydı. “Baba hapishanelere operasyon var. Hemen hapishaneye gidin. Birilerine de haber ver” diyordu telaşlı sesiyle Zehra. Söyleyebildiği bu oldu sadece. Hapishane önüne koştu babası hemen. Yaklaştıkça boğuluyordu, yaklaştıkça ağırlığını hissediyordu karşılaşacaklarının.
Bir el uzanıyordu O’na, ağlayan gözleriyle, kaskatı kesilmiş bedeniyle, “yavrum, oğlum gidiyor” diye haykıran bakışlarıyla bir ananın eliydi bu.
OPERASYON
Bombalar hiç durmamıştı. Sürekli tarıyorlardı bir yandan da. Onlarda barikata malzeme taşıyorlardı durmadan. Girdikleri koğuşta kalan son ranzaları da aldılar. Barikata yaklaşıyorlardı ki yaylım ateşi başladı. Anında kendilerini yere attılar. Sonra dönüp arkalarındaki duvara baktıklarında delik deşik olduğunu gördüler ve “iyi kurtardık” diye düşündüler. Tekrar kalkıp barikata yöneldiler. O sırada “eğilerek yürüyün, vurulacaksınız” diye bağırdı biri. Ve kurşunların altında barikata vardılar. Ateş edilen camları battaniyelerle kapatıyorlardı ve anında paramparça oluyordu battaniyeler. O kurşunlar altından sağlam çıkmaları mucizeydi gerçekten.
Bir yoldaşları öndeki barikata gitmiş ama hala gelmemişti. Tam bunu düşünüyorlardı ki, onun vurulduğu ve şehit düştüğü haberi geldi. Sanki o hapishane başlarına yıkılmıştı. Onun şehit düştüğünü hayal bile edemiyorlardı. Hemen orada saygı duruşunda durup, kısa bir anmasını yaptılar. Durmak, sızlanmak olmazdı. Tekrar barikatlarının başındaydılar. Aniden bir çığlık koptu “yaşıyor, ölmemiş yaşıyor, işte orada” diye. Hepsi o yöne baktılar. Gerçekten yaşıyordu ve sürünerek onlara doğru yaklaşıyordu. O an öyle bir sevinç çığlıkları yayıldı ki. O koşullar altında aldıkları en güzel haber buydu herhalde.
ALTI KADIN
-Havlun nerde?
-Bilmiyorum ki düşmüş, bulamıyorum.
-Al benim havlumun bir ucunu da sen kapat ağzına.
Yine birlikteydiler. Yaşamda ve ölümde. Yaşamı ve ölümü, ciğerlere doldurulacak temiz bir nefesi bile paylaşmanın hazzıydı yaşadıkları. Birazdan öleceklerdi. Bunu biliyorlardı.
“Göğsüme başını yasla, nefes alabiliyor musun?
“Zor...”
“Bak beni bırakıp gitme hemen. Özleeem duydun mu? Yok öyle erken gitmek! ”
“Camları kıralım! İçeri hava girsin! ”
Camları eline geçirdiği bir demir boru yardımıyla kırıyordu. Şefinur ve Seyhan atılan bombaları geri atıyordu. Sürekli tavanları deliyor ve değişik gazlar atıyorlardı. Direnişçilerin hepsini güvenli yere toplamışlardı. Karşı çatıda oldukları için koğuşun camlarından hareketlerini kontrol ediyorlardı. Onlar ne tarafa yönelirse, o taraftan tavanı deliyor ve ateş ediyorlardı.
Şefinur eline aldığı demir bir boru parçasıyla camları kırıyordu.
Kalorifer borularını parçalayarak akan suyla yatakları ve yastıkları ıslattılar.
İBİLİ
İlk anda haberlerini almışlardı diğer yerlerinde. Televizyon başındakiler duydukları isimleri slogan atarak duyuruyordu diğerlerine. Altı kadının yakılışını duymuşlardı. Bedenini tutuşturanları da. Vakit kalmamıştı artık. Zamanı gelip çatmıştı...
“Kura çekelim” diye önerdi İbili, kabul etti herkes. 15 tane kağıt hazırlayıp, herkesin isimlerini yazdı. Tek tek katlayıp avucunda salladı. Çekmeden hepsinin yüzüne baktı tek tek. Son kez sallayıp, çekti bir kağıdı. Sakince açtı katlı kağıdı. Anında bir gülümseme yayıldı yüzüne. Tekrar hepsine baktı ve kağıttaki ismi okudu; “Ahmet İbili”. Yüz ifadeleri değişti her birinin. Hem “ben” olamamanın üzüntüsü, hem de İbili’nin olmasının hüznü.
Mutluydu İbili. Her zaman ki çocuk saflığındaki gülümseyişi yayılmıştı yüzüne. Ayrılacaktı birazdan onlardan. Yoldaşları için tutuşturacaktı bedenini. Toplandı bütün yoldaşları yanına. Bir bir kelimeler dökülüyordu ağzından “bir canım var. Bu canım halkıma ve vatanıma feda olsun”. Üst maltada yakacaktı kendini. Döndü ve merdivenlere yöneldi. Ardında bıraktıklarının her biri bir köşeye çeklidiler. Sakin sakin çıkıyordu merdivenleri. Ardındakiler ağlamaklı oluyorlardı. Bir yoldaşı onunla gitmek istedi son yerine kadar. Yürüyorlardı yanyana. Dayanamadı yanındaki “neden haksızlık yaptın” dedi İbili’ye. “Yoo, haksızlık değil, demokratik hakkımı kullandım” diye cevapladı İbili. Kura çektiğinde kendi ismini yazdığı kağıdı parmaklarına arasına sıkıştırmış ve onu çekmişti.
Vedalaştılar birbirleriyle. “Sizleri seviyorum” dedi ve maltaya çıktı. Bidondaki sıvıyı üzerine düküyordu. Öyle rahat, öyle sakindi ki, sanki her zaman yaptığı bir işi yapıyordu. Elini cebine attı ve çakmağı çıkardı. Bir çaktı yanmadı çakmak, iki yaktı yine yanmadı. “Hay aksi” dedi gülerek. Başka bir çakmak çıkardı ve alevler sardı bedenini. Ateşten bir şelalenin altındaydı sanki. Derken maltanın diğer ucuna doğru koşmaya başladı. Slogan atarak koşuyordu üzerlerine. Bir süre sonra yere düştü ama öylece kalmadı. Son gücünü toplayıp tekrar kalktı ve koşmaya devam etti. Kurşunlar yağıyordu İbili’nin alevler içindeki bedenine. Durdu İbili artık. Kaşık tokuşturur gibi havadaydı kolları. Silifke oynar gibi döndü yerinde ve boylu boyunca yığıldı yere alevler içinde.
Uykusunun ortasında duyduğu bu sesi anlamaya çalıştı. Gözlerini açıp, etrafına baktığında, herkesin aceleyle giyindiğini gördü. “Acele edin, daha hızlı daha hızlı! ” Herkes hazırdı anında. Bağırışlar, çığlıklar, koşturmacalar; kurşun, balyoz, kompresör ve bomba seslerine karışıyordu.
BİR YAZAR
Gece uykuya daldıklarında, gergindiler. Bir haber bekliyorlardı. Hapishanelerde ölüm orucu altmış günü doldurmuştu. Saat 05:00’te telefon çaldı. Telefona bakan arkadaşı “Tamam, tamam” derken o ise ağzından çıkacak haberi bekliyordu. Televizyonu açtılar, haber doğruydu. Bir yerlere haber vermek, operasyonun durdurulması için gereken ne varsa yapmak gerekiyordu. Bir yandan ise soğukkanlılığını korumak... Bu çok zordu.
Aradığı telefonlar kapalıydı. Saat altıya geliyor gün aydınlanıyordu. Telefonu açan uykulu seslere operasyonu anlatyor ve “lütfen, bir şeyler yapın” diyordu. Bir gazeteci yazara ulaştı ilkin.
Olan biteni anlattı, “Hayır! hayır inanmıyorum! ” diyordu gazeteci yazar. Sonra bir sinema oyuncusuna ulaştı. “Hapishaneler” diyebildi. Sinema oyuncusu ise daha sözünün bitmesini bile beklemeden konuşmaya başladı. “Bakın ben Adalet Bakanlığı yetkilileri ile görüştüm. Yakında bir heyet gönderecekler” bu sefer O, sinema oyuncusunun sözünün bitmesini beklemeden atıldı. “Öldürüyorlar! Siz neden bahsediyorsunuz! Hepsini öldürüyorlaaaar! ”
“Hayır! Hayır! olamaz öyle bir şey, bu imkansız” diyerek telefonu kapattı. Bütün takatı tükenmişti. Hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Televizyon haberleri operasyonu görüntülü olarak veriyordu. Bir sanatçı olmaktan öte, bir dost olarak gördüğü yazarı aradı.
“Abii... hepsini öldürüyorlar. Yakıyorlar! Bir şeyler yapalım! operasyonu durduralım! ”
Yazarın sesi gür ve toktu.
“Operasyon durmaz! Yavrum sakin ol! Durmaz operasyon! Durmaaaaaz! ”
İkiside bir an sustu. O ağlamayı, yazar ise bağırmayı kesti.
Yazarın son cümleleri şunlardı:
“Metanetli olmalıyız. Yoldaşlarımızı öldürdüler. Onları unutmayacağız. Bu katliamın hesabını ömrümüz boyunca soracağız, Sakin ol, sakin...“ ‘Yoldaşlarımız’. Böyle demişti yazar. Bu kelime bir anda şaşırıp kalmasına yetmişti. Telefonu usulca kapattı.
BİR ANA
Günlerdir sabah erkenden televizyon başında oluyordu. Birkaç gün önce ki son ziyarette, bir şeyler olabileceğini sezmişti sanki. O günde erkenden kalktı. Kalktığında önce çay koyuyor sonra televizyonu açıyordu. Ama o gün, mutfağa gitmeden önce televizyonu açtı. Açar açmaz o manzarayla karşılaştı. Donup kaldı o an. O kanaldan o kanala dolanıyordu, her yerde aynıydı gördüğü. Eli ayağına dolaştı. Kalkıyor, telefona sarılıyor sonra kapatıyor, tekrar televizyonun başına oturuyordu. Gözü karşı duvardaki hapishanedeki oğlunun resmine takıldı. Yaşadığını bilerek son kez bakışıydı oğlunun resmine. Sonraki bakışları, yitirdiği evladın hasret ve acısıyla dolu olacaktı.
TAYAD
Numarayı çevirirken eli titriyordu. Oldukça sakin bir ses tonuyla konuşmak zorundaydı. Çünkü arayacağı tutuklu yakını hastaydı. Aniden vereceği bu haberle şoka girebilirdi.
-Merhaba nasılsın?
-İyiyim n’oldu sabah sabah? Söylesene ne oldu?
-Bak önce sakin ol, lütfen bir yere otur.
-N’olduuuuu!
- Hapishanelere operasyon yapıyorlar. Alo? Alo? Cevap versene Alooo!
Karşı taraftan hiç ses gelmiyordu. Korktuğu başına gelmişti. Karşı taraftaki bayılıp, boylu boyunca yere yığılmıştı.
BERRİN- YASEMİN
“Teslim olun” bağırtıları ve ayak sesleriyle uyandılar. Anlamışlardı. Bekliyorlardı zaten. Yataktan doğrulur doğrulmaz yanındakini uyandırdı biri. Koşarak yukardaki direnişçilerin yanına yöneldiler. Robocoplarla yanyana koşuyorlardı. Onlardan önce varmalıydılar. Hem koşuyor hem de “arkadaşlaaarr operasyoonn” diye bağırıyorlardı.
Merdiven dönüşündeki ayakkabılığı devirmeleri, ara kapıyı kapatıp arkasına dolabı sürmeleri saniyeler sürmüştü sadece. Koğuşa girdiler. Ranza, dolap, masa ve sandalyeleri arkasına yığdılar. Direnişçiler en köşedeki Sevgi Abla’larının yatağının etrafına dizilmişlerdi. İki kişi yarım yamalak kurdukları barikatın üzerine çıkmışlardı.
Berrin kolonya arıyordu. Barikatın üzerindeki biri durmuş onu izliyordu. Kapının diğer tarafından ayak sesleri yaklaşmıştı. Berrin bulduğu kolonyayı üzerine dökerken yere düşürmüştü. Zorluyorlardı kapıyı. Barikatın üzerindekiler sallanıyorlardı. Diğerleri de koşup, yükleniyorlardı barikata, yıkılmasın diye. Ama fayda etmiyordu. Üzerindekiler “barikatı tutamıyoruz” dediler. Bütün gözler Berrin’ e çevrildi o an.
ZEHRA
Daha hava yeni aydınlanıyordu ki telefonu çaldı. Hem uykunun ortasında sıçramanın paniği hem de sabahın bir saati olmasının verdiği tedirginlikle telefona uzandı. Açtığında karşısındaki Zehra’ydı. “Baba hapishanelere operasyon var. Hemen hapishaneye gidin. Birilerine de haber ver” diyordu telaşlı sesiyle Zehra. Söyleyebildiği bu oldu sadece. Hapishane önüne koştu babası hemen. Yaklaştıkça boğuluyordu, yaklaştıkça ağırlığını hissediyordu karşılaşacaklarının.
Bir el uzanıyordu O’na, ağlayan gözleriyle, kaskatı kesilmiş bedeniyle, “yavrum, oğlum gidiyor” diye haykıran bakışlarıyla bir ananın eliydi bu.
OPERASYON
Bombalar hiç durmamıştı. Sürekli tarıyorlardı bir yandan da. Onlarda barikata malzeme taşıyorlardı durmadan. Girdikleri koğuşta kalan son ranzaları da aldılar. Barikata yaklaşıyorlardı ki yaylım ateşi başladı. Anında kendilerini yere attılar. Sonra dönüp arkalarındaki duvara baktıklarında delik deşik olduğunu gördüler ve “iyi kurtardık” diye düşündüler. Tekrar kalkıp barikata yöneldiler. O sırada “eğilerek yürüyün, vurulacaksınız” diye bağırdı biri. Ve kurşunların altında barikata vardılar. Ateş edilen camları battaniyelerle kapatıyorlardı ve anında paramparça oluyordu battaniyeler. O kurşunlar altından sağlam çıkmaları mucizeydi gerçekten.
Bir yoldaşları öndeki barikata gitmiş ama hala gelmemişti. Tam bunu düşünüyorlardı ki, onun vurulduğu ve şehit düştüğü haberi geldi. Sanki o hapishane başlarına yıkılmıştı. Onun şehit düştüğünü hayal bile edemiyorlardı. Hemen orada saygı duruşunda durup, kısa bir anmasını yaptılar. Durmak, sızlanmak olmazdı. Tekrar barikatlarının başındaydılar. Aniden bir çığlık koptu “yaşıyor, ölmemiş yaşıyor, işte orada” diye. Hepsi o yöne baktılar. Gerçekten yaşıyordu ve sürünerek onlara doğru yaklaşıyordu. O an öyle bir sevinç çığlıkları yayıldı ki. O koşullar altında aldıkları en güzel haber buydu herhalde.
ALTI KADIN
-Havlun nerde?
-Bilmiyorum ki düşmüş, bulamıyorum.
-Al benim havlumun bir ucunu da sen kapat ağzına.
Yine birlikteydiler. Yaşamda ve ölümde. Yaşamı ve ölümü, ciğerlere doldurulacak temiz bir nefesi bile paylaşmanın hazzıydı yaşadıkları. Birazdan öleceklerdi. Bunu biliyorlardı.
“Göğsüme başını yasla, nefes alabiliyor musun?
“Zor...”
“Bak beni bırakıp gitme hemen. Özleeem duydun mu? Yok öyle erken gitmek! ”
“Camları kıralım! İçeri hava girsin! ”
Camları eline geçirdiği bir demir boru yardımıyla kırıyordu. Şefinur ve Seyhan atılan bombaları geri atıyordu. Sürekli tavanları deliyor ve değişik gazlar atıyorlardı. Direnişçilerin hepsini güvenli yere toplamışlardı. Karşı çatıda oldukları için koğuşun camlarından hareketlerini kontrol ediyorlardı. Onlar ne tarafa yönelirse, o taraftan tavanı deliyor ve ateş ediyorlardı.
Şefinur eline aldığı demir bir boru parçasıyla camları kırıyordu.
Kalorifer borularını parçalayarak akan suyla yatakları ve yastıkları ıslattılar.
İBİLİ
İlk anda haberlerini almışlardı diğer yerlerinde. Televizyon başındakiler duydukları isimleri slogan atarak duyuruyordu diğerlerine. Altı kadının yakılışını duymuşlardı. Bedenini tutuşturanları da. Vakit kalmamıştı artık. Zamanı gelip çatmıştı...
“Kura çekelim” diye önerdi İbili, kabul etti herkes. 15 tane kağıt hazırlayıp, herkesin isimlerini yazdı. Tek tek katlayıp avucunda salladı. Çekmeden hepsinin yüzüne baktı tek tek. Son kez sallayıp, çekti bir kağıdı. Sakince açtı katlı kağıdı. Anında bir gülümseme yayıldı yüzüne. Tekrar hepsine baktı ve kağıttaki ismi okudu; “Ahmet İbili”. Yüz ifadeleri değişti her birinin. Hem “ben” olamamanın üzüntüsü, hem de İbili’nin olmasının hüznü.
Mutluydu İbili. Her zaman ki çocuk saflığındaki gülümseyişi yayılmıştı yüzüne. Ayrılacaktı birazdan onlardan. Yoldaşları için tutuşturacaktı bedenini. Toplandı bütün yoldaşları yanına. Bir bir kelimeler dökülüyordu ağzından “bir canım var. Bu canım halkıma ve vatanıma feda olsun”. Üst maltada yakacaktı kendini. Döndü ve merdivenlere yöneldi. Ardında bıraktıklarının her biri bir köşeye çeklidiler. Sakin sakin çıkıyordu merdivenleri. Ardındakiler ağlamaklı oluyorlardı. Bir yoldaşı onunla gitmek istedi son yerine kadar. Yürüyorlardı yanyana. Dayanamadı yanındaki “neden haksızlık yaptın” dedi İbili’ye. “Yoo, haksızlık değil, demokratik hakkımı kullandım” diye cevapladı İbili. Kura çektiğinde kendi ismini yazdığı kağıdı parmaklarına arasına sıkıştırmış ve onu çekmişti.
Vedalaştılar birbirleriyle. “Sizleri seviyorum” dedi ve maltaya çıktı. Bidondaki sıvıyı üzerine düküyordu. Öyle rahat, öyle sakindi ki, sanki her zaman yaptığı bir işi yapıyordu. Elini cebine attı ve çakmağı çıkardı. Bir çaktı yanmadı çakmak, iki yaktı yine yanmadı. “Hay aksi” dedi gülerek. Başka bir çakmak çıkardı ve alevler sardı bedenini. Ateşten bir şelalenin altındaydı sanki. Derken maltanın diğer ucuna doğru koşmaya başladı. Slogan atarak koşuyordu üzerlerine. Bir süre sonra yere düştü ama öylece kalmadı. Son gücünü toplayıp tekrar kalktı ve koşmaya devam etti. Kurşunlar yağıyordu İbili’nin alevler içindeki bedenine. Durdu İbili artık. Kaşık tokuşturur gibi havadaydı kolları. Silifke oynar gibi döndü yerinde ve boylu boyunca yığıldı yere alevler içinde.