odtülü aslan
11.01.2007, 16:53
MARKS VE ENGELS’TEN ÖĞRENMEK
"Marks ve Engels’in yaşam ve mücadelelerini bilmek ve onlarda her fırsattan öğrenerek sağlam bir zemin üzerinde savaşım vermke büyük önem taşıyor. Komünist mücadelenin başarıya taşınmasında, fedekarlık, militanlık ve özgüven özel bir önem taşır. Biz bunu Marks ve Engels yoldaşların yaşamlarından yakıcı olarak görüyoruz. Bu bakımdan her fırsattan onlardan öğrenmeli ve onların yaşamlarını, mücadelelerini her bakımdan tanımalı ve erdemleriyle donanmalıyız.
Marks ve Engels zorluklara karşı savaşımda feda ruhu ve militan bir hatta yürümüşler ve bu yaklaşımlarıylada rakiplerinin dahi saygılarını kazanmışlardır. Onlar asla burjuva aydınları gibi zorluklarda yılan ve korkan, sistemle uzlaşan bir hatta durmamışlar, aksine her fırsatta sistemle savaşım içinde olmuşlardır.
Devrimlerin yenildiği gericilik dönemlerinin zorluklarında umudu taze tutan ve burada ileriye doğru hamle yapmaya çalışan Marks ve Engels, yenilgi ortamının yarattığı gericilik dönemlerinde asla zorluklara teslim olmamışlar ve bu olumsuz çemberin kırılmaıs için militan bir savaşım içinde oldukalır gibi yoldaşlık dayanışmasınında en ileir örneğini vermişlerdir.
Hatırlanacağı gibi, 1849 yılının yazında Avrupa’da, özellikle de Almanya, Fransa ya da Belçika gibi ülkelerde kalması olanaksızlaşan, daha doğrusu can güvenliği açısından tehlikeye giren Marks, çözümü geçici bir süre için Londra’ya gitmekte buldu. En azından orada Britanya krallığının temsilcileri kellesini şimdilik istemiyorlardı! Engels de ayni yılın Kasim ayının sonunda Londra’ya, italya’dan bindiği bir gemi vasıtasıyla ulaştı. Bu durumda ikisinin neler yapabileceklerini daha iyi değerlendirebilmek için yaşadıkları dönemi ve ortamı biraz daha yakından incelemekte yarar var.
Bilindiği üzere, Marks ve Engels hem Almanya’daki devrimi, hem de Fransa’daki Şubat-Haziran 1848 devrimini yakından izlemiş, hatta önemli bir kısmını bizzat aktif olarak yaşamış insanlar. Avrupa’nın çesitli ülkelerinde devrimci dalganın patlak vereceğini çok önceden görüp tüm çalışmalarını, komünistlerin ve işçi sınıfının bu gelen dalgayı göğüsleyip yönlendirebilmelerine yöneltmişler, bunun için her türlü özveriyi ve tehlikeyi göz almışlar. Bu ortamin doğurduğu bir gerekçe olarak Komünistler Birliği’ne katılıp onun programıı oluşturması amacıyla da Komünist Partisi Manifestosu’nu kaleme almışlar. Manifesto daha dizgiden yeni çıkmışken Fransa’da ve de ardından Almanya’da devrim patlıyıvermiş.. Tüm diğer Komünistler Birliği üyeleriyle birlikte devrime aktif olarak katılmışlar. Devrim her ülkede kanla bastırılış, ve de ardından acımasız bir gericilik dönemi izlemiş. Bu ortamın süregeldiği Avrupa’da Londra’ya kendilerini atıp canlarını kurtaran Marks, Engels ve diger Komünistler Birliği üyeleri yeniden tüm çalismalari gözden geçirip ortama uygun olarak düzenlemek durumunda kalmışlar.
Tahmin edilebileceği gibi, ortam tam bir gericilik ve karşı-devrim ortamı, yenilgi ağır. Gerçekten, 1848 yilinin Subat-haziran devrimiyle ilgili olarak bugüne kadar çok yazip çizmedik. Genellikle 1871’deki Paris Komünü’nün üzerinde durduk. Neden olduğu gayet açık, dünyanın ilk işçi devleti, topu topu yetmiş iki gün için de olsa Fransa’nın başkenti ve kalbi Paris’te erk işçi ve emekçilerin elinde, sonradan gelecek olan devrimler için bir denek tasi niteliğinde vb. Oysa 1848 devriminden o kadar söz etmedik.
Aslında sade biz değil, Fransızların çoğunda da, Fransa’da tam olarak neler olduğu, özelikle Paris’te, üzerine pek ayrıntılı bir bilgilerinin olduğunu görmedik. Özünde bunda pek şaşılacak bir yan yok. Çünkü olup biteni ne kadar çok eselemeye baslarsanız, burjuvazinin devrimi bastırmak için işçi sınıfı ve emekçi halka ne kadar büyük bir kin ve gaddarlıkla saldırdığını görecekseniz. insan kiyimi, Paris Komünü’nü hiç aratmayacak düzeyde. Tabii durum böyle olunca da sözünü etmek yerine unutturmak, belleklerden silmek politikası daha uygun gelmis burjuvaziye.
Ancak gelgelim, Marks’in iki yapıtı var ki, her ikisi de dünya işçi sınıfı yazınının en önemli yapıtları arasında yer alırlar, hem de tam da bu dönemi (daha doğrusu 1851 Aralık ayında Louis Bonaparte’in darbe yaparak krallığı yeniden kurmasına kadar olan dönemi) kapsar. Sözünü ettiğimiz yapıtlardan ilki Fransa’da Sınıf Savaşları, ötekisi ise Louis Bonaparte’in 18.Brumaire’i (Brumaire dilimizde Brümer diye okunur. Birinci Fransiz cumhuriyetinin takviminde ikinci ayı oluşturuyor ve 22 Ekim’den 20 Kasim’a kadar olan dönemi kapsıyor). Her iki yapıtın da yazari Marks.
Bu yapıtların konumuzla ilgili olmalarının bir diğer yönü de şu ki, Fransa’da Sınıf Savaşları, Fransa’da 1848 devrimi sürerken Marks’in kaleme aldığıi bir dizi makaleden oluşuyor. Sıcağı sıcağına yaşanmakta olan olayları Marks işçi sınıfının biliminin süzgecinden geçirip olanca duruluğuyla aktarıyor.
Engels’in yazdığı Haziran Günleri adli makalede de 22-15 Haziran tarihleri arasında burjuvazinin Paris’te işçi ve emekçileri nasıl kıyımdan geçirdiğini anlatan en çarpıcı örnekleri bulmak olasıdır. Marks ve Engels çesitli kez yapıtlarında Fransa’da meydana gelen devrimci patlamaların her keresinde ‘‘sonuna kadar, tükenene dek’’ dövüşüldüğünü belirtirler. Hiç çekinmeden söyleyebiliriz ki 1848 devrimi de böyle, sonuna dek yiğitçe savaşılan bir devrim olmustur işçi sınıfı açısından.
Böylesi kanlı geçen bir devrimin ardından kendilerini İngiltere’nin göreceli sakin ortamında bulan Marks ve Engels ne yaptılar? Karşı devrimin egemen olmasıyla birlikte Avrupa topraklarında yeni bir devrimci dalganın patlama olasılığı yok denecek kadar azalmıştır deyip köşelerine mi çekildiler? Tabii ki hayır! Tam tersine, karşı-devrimci dönemin fazla uzun ömürlü olmayacağını, ardından hiç bir sorunu çözülmemiş Avrupa topraklarından devrimci patlamaların yeniden gündeme geleceğini her firsatta tekrarlıyorlar. Bu dönemde ise vakit kaybetmeden hazırlıkların tamamlanması gerektiğini bıkmadan usanmadan vurguluyorlardi.
Londra’da Avrupa’daki karsi devrimin hışmından kendini kurtarmayı beceren epey Alman, Fransiz, Belçikalı devrimci toplanmıştı. Marks ve Engels bir yandan Komünistler Birliği’nin yeniden çalışmalarının hızlandırılmasını, diğer yandan da edindikleri zengin deneyimler ışığında yaşanan olayların yazılı bir dökümünü yapmak istiyorlardı.
Diğer bir sorun daha vardi ki, gün geçtikçe kendini daha fazla hissettirmeye baslayacaktı. İkisinin de geçinecek paraları yoktu. Engels için sorun o kadar canalıcı değildi, çünkü bakması gereken bir aile yoktu, ayrıca tekstil fabrikalari sahibi olan ailesi son çözümlemede yardıma gelebilirdi. Marks’in durumu çok daha farklıydı: Hem çoluklu çocukluydu, hem de dönüp yardım isteyebileceği kimsesi yoktu. Marks’in karısı Jenny Von Westphalen varlıklıbir aileden geliyordu, ancak Marks’in başı Avrupa’nin çesitli ülkelerinde siyasal tutumu nedeniyle derde girdiğinden beri herkes ilişkisini en aza indirmiş, bu arada Marks da Avrupa’nın çesitli ülkelerinden sinirdışı edile edile iki-üç valize kalakalmıştı.Tabii tüm parasını da bu arada çıkarttığı gazete ya da dergilerin finansmanına vermiş, parasal sorunların, yayının çıkmasında gecikme yaratmasına izin vermemişti. Şimdi ise Londra gibi koca bir kentte parasız pulsuz ne kadar süreceği pek belli olmayan bir göçmenlik yaşamına kendini hazırlıyordu.
"Marks ve Engels’in yaşam ve mücadelelerini bilmek ve onlarda her fırsattan öğrenerek sağlam bir zemin üzerinde savaşım vermke büyük önem taşıyor. Komünist mücadelenin başarıya taşınmasında, fedekarlık, militanlık ve özgüven özel bir önem taşır. Biz bunu Marks ve Engels yoldaşların yaşamlarından yakıcı olarak görüyoruz. Bu bakımdan her fırsattan onlardan öğrenmeli ve onların yaşamlarını, mücadelelerini her bakımdan tanımalı ve erdemleriyle donanmalıyız.
Marks ve Engels zorluklara karşı savaşımda feda ruhu ve militan bir hatta yürümüşler ve bu yaklaşımlarıylada rakiplerinin dahi saygılarını kazanmışlardır. Onlar asla burjuva aydınları gibi zorluklarda yılan ve korkan, sistemle uzlaşan bir hatta durmamışlar, aksine her fırsatta sistemle savaşım içinde olmuşlardır.
Devrimlerin yenildiği gericilik dönemlerinin zorluklarında umudu taze tutan ve burada ileriye doğru hamle yapmaya çalışan Marks ve Engels, yenilgi ortamının yarattığı gericilik dönemlerinde asla zorluklara teslim olmamışlar ve bu olumsuz çemberin kırılmaıs için militan bir savaşım içinde oldukalır gibi yoldaşlık dayanışmasınında en ileir örneğini vermişlerdir.
Hatırlanacağı gibi, 1849 yılının yazında Avrupa’da, özellikle de Almanya, Fransa ya da Belçika gibi ülkelerde kalması olanaksızlaşan, daha doğrusu can güvenliği açısından tehlikeye giren Marks, çözümü geçici bir süre için Londra’ya gitmekte buldu. En azından orada Britanya krallığının temsilcileri kellesini şimdilik istemiyorlardı! Engels de ayni yılın Kasim ayının sonunda Londra’ya, italya’dan bindiği bir gemi vasıtasıyla ulaştı. Bu durumda ikisinin neler yapabileceklerini daha iyi değerlendirebilmek için yaşadıkları dönemi ve ortamı biraz daha yakından incelemekte yarar var.
Bilindiği üzere, Marks ve Engels hem Almanya’daki devrimi, hem de Fransa’daki Şubat-Haziran 1848 devrimini yakından izlemiş, hatta önemli bir kısmını bizzat aktif olarak yaşamış insanlar. Avrupa’nın çesitli ülkelerinde devrimci dalganın patlak vereceğini çok önceden görüp tüm çalışmalarını, komünistlerin ve işçi sınıfının bu gelen dalgayı göğüsleyip yönlendirebilmelerine yöneltmişler, bunun için her türlü özveriyi ve tehlikeyi göz almışlar. Bu ortamin doğurduğu bir gerekçe olarak Komünistler Birliği’ne katılıp onun programıı oluşturması amacıyla da Komünist Partisi Manifestosu’nu kaleme almışlar. Manifesto daha dizgiden yeni çıkmışken Fransa’da ve de ardından Almanya’da devrim patlıyıvermiş.. Tüm diğer Komünistler Birliği üyeleriyle birlikte devrime aktif olarak katılmışlar. Devrim her ülkede kanla bastırılış, ve de ardından acımasız bir gericilik dönemi izlemiş. Bu ortamın süregeldiği Avrupa’da Londra’ya kendilerini atıp canlarını kurtaran Marks, Engels ve diger Komünistler Birliği üyeleri yeniden tüm çalismalari gözden geçirip ortama uygun olarak düzenlemek durumunda kalmışlar.
Tahmin edilebileceği gibi, ortam tam bir gericilik ve karşı-devrim ortamı, yenilgi ağır. Gerçekten, 1848 yilinin Subat-haziran devrimiyle ilgili olarak bugüne kadar çok yazip çizmedik. Genellikle 1871’deki Paris Komünü’nün üzerinde durduk. Neden olduğu gayet açık, dünyanın ilk işçi devleti, topu topu yetmiş iki gün için de olsa Fransa’nın başkenti ve kalbi Paris’te erk işçi ve emekçilerin elinde, sonradan gelecek olan devrimler için bir denek tasi niteliğinde vb. Oysa 1848 devriminden o kadar söz etmedik.
Aslında sade biz değil, Fransızların çoğunda da, Fransa’da tam olarak neler olduğu, özelikle Paris’te, üzerine pek ayrıntılı bir bilgilerinin olduğunu görmedik. Özünde bunda pek şaşılacak bir yan yok. Çünkü olup biteni ne kadar çok eselemeye baslarsanız, burjuvazinin devrimi bastırmak için işçi sınıfı ve emekçi halka ne kadar büyük bir kin ve gaddarlıkla saldırdığını görecekseniz. insan kiyimi, Paris Komünü’nü hiç aratmayacak düzeyde. Tabii durum böyle olunca da sözünü etmek yerine unutturmak, belleklerden silmek politikası daha uygun gelmis burjuvaziye.
Ancak gelgelim, Marks’in iki yapıtı var ki, her ikisi de dünya işçi sınıfı yazınının en önemli yapıtları arasında yer alırlar, hem de tam da bu dönemi (daha doğrusu 1851 Aralık ayında Louis Bonaparte’in darbe yaparak krallığı yeniden kurmasına kadar olan dönemi) kapsar. Sözünü ettiğimiz yapıtlardan ilki Fransa’da Sınıf Savaşları, ötekisi ise Louis Bonaparte’in 18.Brumaire’i (Brumaire dilimizde Brümer diye okunur. Birinci Fransiz cumhuriyetinin takviminde ikinci ayı oluşturuyor ve 22 Ekim’den 20 Kasim’a kadar olan dönemi kapsıyor). Her iki yapıtın da yazari Marks.
Bu yapıtların konumuzla ilgili olmalarının bir diğer yönü de şu ki, Fransa’da Sınıf Savaşları, Fransa’da 1848 devrimi sürerken Marks’in kaleme aldığıi bir dizi makaleden oluşuyor. Sıcağı sıcağına yaşanmakta olan olayları Marks işçi sınıfının biliminin süzgecinden geçirip olanca duruluğuyla aktarıyor.
Engels’in yazdığı Haziran Günleri adli makalede de 22-15 Haziran tarihleri arasında burjuvazinin Paris’te işçi ve emekçileri nasıl kıyımdan geçirdiğini anlatan en çarpıcı örnekleri bulmak olasıdır. Marks ve Engels çesitli kez yapıtlarında Fransa’da meydana gelen devrimci patlamaların her keresinde ‘‘sonuna kadar, tükenene dek’’ dövüşüldüğünü belirtirler. Hiç çekinmeden söyleyebiliriz ki 1848 devrimi de böyle, sonuna dek yiğitçe savaşılan bir devrim olmustur işçi sınıfı açısından.
Böylesi kanlı geçen bir devrimin ardından kendilerini İngiltere’nin göreceli sakin ortamında bulan Marks ve Engels ne yaptılar? Karşı devrimin egemen olmasıyla birlikte Avrupa topraklarında yeni bir devrimci dalganın patlama olasılığı yok denecek kadar azalmıştır deyip köşelerine mi çekildiler? Tabii ki hayır! Tam tersine, karşı-devrimci dönemin fazla uzun ömürlü olmayacağını, ardından hiç bir sorunu çözülmemiş Avrupa topraklarından devrimci patlamaların yeniden gündeme geleceğini her firsatta tekrarlıyorlar. Bu dönemde ise vakit kaybetmeden hazırlıkların tamamlanması gerektiğini bıkmadan usanmadan vurguluyorlardi.
Londra’da Avrupa’daki karsi devrimin hışmından kendini kurtarmayı beceren epey Alman, Fransiz, Belçikalı devrimci toplanmıştı. Marks ve Engels bir yandan Komünistler Birliği’nin yeniden çalışmalarının hızlandırılmasını, diğer yandan da edindikleri zengin deneyimler ışığında yaşanan olayların yazılı bir dökümünü yapmak istiyorlardı.
Diğer bir sorun daha vardi ki, gün geçtikçe kendini daha fazla hissettirmeye baslayacaktı. İkisinin de geçinecek paraları yoktu. Engels için sorun o kadar canalıcı değildi, çünkü bakması gereken bir aile yoktu, ayrıca tekstil fabrikalari sahibi olan ailesi son çözümlemede yardıma gelebilirdi. Marks’in durumu çok daha farklıydı: Hem çoluklu çocukluydu, hem de dönüp yardım isteyebileceği kimsesi yoktu. Marks’in karısı Jenny Von Westphalen varlıklıbir aileden geliyordu, ancak Marks’in başı Avrupa’nin çesitli ülkelerinde siyasal tutumu nedeniyle derde girdiğinden beri herkes ilişkisini en aza indirmiş, bu arada Marks da Avrupa’nın çesitli ülkelerinden sinirdışı edile edile iki-üç valize kalakalmıştı.Tabii tüm parasını da bu arada çıkarttığı gazete ya da dergilerin finansmanına vermiş, parasal sorunların, yayının çıkmasında gecikme yaratmasına izin vermemişti. Şimdi ise Londra gibi koca bir kentte parasız pulsuz ne kadar süreceği pek belli olmayan bir göçmenlik yaşamına kendini hazırlıyordu.