Orijinalini görmek için tıklayınız : Risale i Nurda Alevilik


karatoprak1975
30.01.2007, 01:11
Risale-i Nur'da Aleviliğe Dair Bir Deneme

Selim Sönmez

Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve cemaat! Ve ey Al-i Beytin
muhabbetini meslek ittihaz eden Aleviler! Çabuk bu
manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan nizaı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen
zındıka cereyanı, birbirinizi diğerinin aleyhinde alet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlup ettikten sonra o aleti de kıracak.
Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mabeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz’i
mes'eleleri bırakmak elzemdir.

—Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, s. 32.

Toplum olarak bir empati sorunuyla iç içe yaşadığımızı inkar edemeyiz. Kendimizi fert ve cemaat bazında, “ötekinin” yerine koyamayışımız, hayatımızı sağırlar diyaloguna çevirmiş. Bizim söylediklerimiz her zaman güzel ve doğru olurken,öteki”nin söyledikleri batıl ve yanlış olmuş.
Kendi kusurlarımız fazilete dönüşürken, muhatabımızın fazileti kusur olarak algılanır olmuş. Halbuki Kur’an öğretisi toptancılığı reddeder. Doğru ile yanlışı ayırt eden analizci yaklaşımı ön plana çıkarır. Toplumun veya ferdin her hali hatasız olmadığı gibi bütün halleri de hatalı değildir. “Birisinin hatası ile başkası mes’ul olmaz” (En’am, 164) ayet-i kerimesinde ifade olunan prensip şahsi, cemaati ve milli ölçeklerde davranışların belirlenmesi için adil bir Kur’an düsturudur.1 Bir şahsın veya toplumun sahip olduğu özelliklerden birisinin kötü olması, sadece o sıfata düşmanlık beslenmesini gerektirir. Yoksa, insanın bir kötü sıfatı yüzünden ona tamamen düşman olmak Kur’an’ın adalet anlayışına uymaz. Bu ölçek düşünce bazında da ele alınabilir. Herhangi bir düşünce sisteminde görülen bir kaç hata, o Meslekler ne kadar batıl da olsalar içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakikat bulunur.”düşünce sisteminin tamamının yanlış olduğunu ortaya çıkarmaz. “2 Böyle durumlarda sonucu belirleyen unsurlara bakılır. Sonucu hak ve hakikat belirliyorsa o meslek hak, menfi yönü müsbet yönüne galip geliyorsa o meslek batıl demektir. Burada esas olan müsbet-menfi dengesinin ne şekilde bozulduğu meselesidir.

İslam’ın değişik açılardan yorumlanış biçimlerine bu açıdan bakmak gerekir. Tarihi bir olgu ve sosyolojik bir realite olan Alevilik de bu çerçeve de değerlendirilmelidir. Bu yapılırken “empatik toplum”un fonksiyonelliği canlı tutulmalı. Yani toplumsal kesimler kendisini “öteki”nin yerine koyabilmelidir.

Bu çerçevede yazılan bazı eserler Ehl-i Sünnet ve Şia’nın birbirini anlamasına yardımcı olmak yerine; aradaki mesafeyi büyütmüştür. Araya siyasi endişeler de girince, “tekfir” derecesine varacak suçlamalar görülmeye başlamıştır.
Alevi ve Sünnilerin uzun bir tarihi dönemde birbirini gereğince anlayamamaları, empatiyi sağlayacak bir platform oluşturamadıklarından kaynaklanıyordu. Bediüzza-man hayatta iken, talebelerinden bu soruna dair birçok soru aldı. Bu soruları cevaplarken veya diğer meselelerin içerisinde Alevi ve Sünnilerin üzerinde buluşabileceği bir platform oluşturdu. Bu platformu oluştururken Alevilerin bütün sermayelerinin içinde saklı olduğu, anahtar kelimeleri kullandı. Hatta, söylemlerini Risale-i Nur’da bulan birçok Alevi, Bediüzzaman’ın sağlığında, Risaleleri okumaya başladı. Esasen Alevi-Sünni ayrışmasının temelleri söylemde ve tarihi olayların yorumundan gizlidir. Bediüzzaman her iki alanıda inceleyerek bir yaklaşımla yeniden açıklamıştır.

köprü dergisi


Allah nasib ederse devam edecek

karatoprak1975
30.01.2007, 01:19
“Alevi” kelimesi Hz. Ali’ye intisabı olan kişi demektir. Bu açıdan “Ali”siz bir Alevilik düşünmenin, tarihi köklerini açıklamak pek mümkün değildir. Bu tür Alevilik tanımları yapanların tarihi köklerle ilgilendiklerini de söyleyemeyiz. Bediüzzaman, Alevilik kavramının asli mecrasından çıktığını düşündüğünden eserlerinde Aleviliğin doğru tanımlamasını yapmaya çalışmıştır. Said Nursi’de Alevilik, Hz. Ali muhabbetinin nebevi ve ilahi sevgiye ulaştırması demektir. Temel ekseni tevhid, Hz. Ali muhabbeti, Ehl-i Beyt muhabbeti ve nübüvvettir. Fakat Alevilik zaman içerisinde asli referanslarını yitirerek değişik şekiller kazanmıştır. Bunu Bediüzzaman, “salabetli Alevilik, nihayet, Rafıziliğe dayandı”3 şeklinde ifade eder. Bu hakikatin yansıması olarak Hz. Ali ve Al-i Beyt ile hiç ilgisi olmayan Alevilik klikleri türemiştir. Bediüzzaman’ın eserlerinde tanımladığı Alevilikte, materyalist ve milliyetçi yaklaşımlarla üretilen alevi klikleri yoktur. Said Nursi bu klikleri, kendi kodlarıyla tanımladığı Aleviliğin içine almak için çaba sarf etmiştir. Talebelerinin “Münafık öldükten sonra namazı kılınmaz” ayetinin açıklaması bağlamında sordukları bir sorusu üzerine, bu ayetin Alevilere teşmil edilemeyeceğini, Alevilerin ehl-i kıble olduklarını, yani İslam dairesi içinde yer aldıklarını yazar.4 Bu tanumlama, Ehl-i sünnet ile Aleviler arasındaki empati sorununu çözümlemek açısından önemli bir yaklaşımdır.


nasib olursa devam edecek

rockçı turna
30.01.2007, 01:20
slm!

öncelikle paylaşım için tşk. ben size bir şey sormak istiyorum. alevilerin inançsal yaşayışları,ibadetleri,ritüelleri hakkında ne gibi bilgileriniz var acaba? mesela alevilerin 3 yada 5 vakit namaz kılmadıklarını, ramazan da oruç tutmadıklarını( sadece bazı aleviler hz ali nin şehadeti nedeniyle 3 gün tutarlar),ibadethanelerinin cami olmadıgını bilip kabul ederek böyle bir ''empati''den bahsediyorsunuz öyle değil mi?

karatoprak1975
30.01.2007, 01:21
Hususi üstadım İmam-ı Ali’dir”

Hz. Ali sevgisi, Alevilerin en önemli fikir eksenidir. Olayların yorumunda bu ilkeden taviz vermemeye çalışırlar. Sünni kesimde de Hz. Ali sevgisi, küçümsenemeyecek bir yer işgal eder. Alevi ve Sünnilerdeki Hz. Ali sevgisi, Risale-i Nur’da zirveye ulaşır. Risale-i Nur talebelerinin en büyük üstadı, Peygamberden (a.s.m) sonra Celcelutiye’nin şehadetiyle, İmam-ı Ali olduğu belirtilir.5 Veysel Karani’nin Hz. Peygambere (s.a.v.) olan bağlılığına benzer bir ilişki de Bediüzzaman ile Hz. Ali arasında vardır. Üveys nasıl ki Hz. Peygamberi görmeden, Onun dersini talim etmişse, Bediüzzaman’da Gavs-ı Azam (k.s.) Zeynelabidin (r.a.) ve Hasan ve Hüseyin vasıtasıyla Hz. Ali’nin (r.a.) dersini tâlim etmiştir.6 Bu açıdan Risale-i Nur talebeleri Hz. Ali’nin (r.a.), Hasan ve Hüseyin’in (r.a.) ve Gavs-ı Azam’ın (k.s.) bu asırdaki talebeleridir.

Hz. Ali (r.a.) ile Risale-i Nur arasındaki, başka bir köprü de hilafet mes’elesindedir. Bediüzzaman, “Benden sonra hilafet otuz senedir” hadisi şerifini yorumlarken ilk beş halifeyi (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan) bu otuz yılın içinde mütalaa eder.7 Hicri tarihle bu zaman aralığı, otuz yıla tekabül etmektedir. Hz. Hasan’ın (r.a.) hilafetten ayrılmasıyla, İslâm tarihinde saltanat devri başlamıştır. Risale-i Nur, hilafetin görevinin en önemlisi olan “neşr-i Hakaik-i imaniye”de Hz. Hasan’ın (r.a.) görevini devam ettirerek beşinci halife unvanına hak kazanmıştır. Başka bir ifadeyle Hz. Hasan’ın (r.a.) altı ay gibi kısa hilafetini, uzun bir zamana çevirmiştir.


nasib olursa devam edecek

karatoprak1975
30.01.2007, 01:22
Bediüzzaman, kendisinin tanımladığı Alevilik ile Ehl-i sünnet ve Cemaat arsında ayrılıkların giderilmesi gerektiğini savunmuştur. Özellikle bu zamanda, dinsizliğin yaygın olduğu bir devrede buna şiddetle ihtiyaç vardır. Zaten Aleviler ile Ehl-i sünnet arasındaki kopuklukta sun’i öğelerin etkisi çok fazladır. Meselâ, Ehl-i sünnet ve Cemaat adı altında Vahhâbîlik ve Haricilik fikri girdiği için, bazıları Hz. Ali’yi tenkit etmişler. Bu da Ehl-i sünnetin hesabına yazılmış. Bundan dolayı Aleviler Ehl-i sünnete karşı soğumaya başlamışlar. Yine, Alevilik adı altında yapılan yanlışlar, Ehl-i sünneti Alevilikten soğutmuştur. İşte bu tür rahatsızlıklardan sıyrılıp çıkabilmek için taraflar birbirine önyargısız yaklaşarak, empati sorununu aşmalıdırlar. Bu açıdan, Bediüzzaman’ın Alevilik hakkındaki düşünceleri ayrı bir öneme haizdir. Hakiki Aleviler, Haricilerin ve Vehhabilerin sözlerinin etkisinde kalıp Ehl-i sünnete karşı düşmanlık beslemekten vazgeçip, ittifak yolları aranmalıdır.

Bediüzzaman’ın “Hubb-u Âl-i Beyt’i meslek yapan Aleviler ne kadar ifrat da etse, Rafızi de olsa, zındıkaya, küfrü mutlaka girmez” şeklindeki hüsn-ü zannı Ehl-i sünnet için önemli bir ölçü olsa gerektir. Aleviler ise, Bediüzzaman’ın, “Belki Ehl-i sünnet, Alevilerden ziyade Hz. Ali’nin taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hz. Ali’yi layık olduğu sena ile zikrediyorlar.” sözünü dikkate almalıdırlar. Bütün bunlar şu gerçeği ortaya çıkarıyor. Hem Ehl-i sünnet, hem de Alevilerin kendilerinden çok şey bulacakları Risale-i Nur Külliyatı ehl-i imanın bir buluşma platformu olmalıdır.

Dipnotlar

1. Bediüzzaman Said Nursi, Sünühat, İst. 1994, s. 39.

2. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Germany 1994, s. 354.

3. Sünühat, s. 38.

4. Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Germny 1994, s. 70.

5. A.g.e., s. 70.

6. A.g.e., s. 61.

7. Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, İst. 1995, s. 123.

8. Mektubat, s. 65.

9. A.g.e., s. 659.

10. Emirdağ Lahikası, s. 70.

11. Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Germany 1994, s. 27.

12. Mektubat, s. 107.

13. Lem'alar, s. 27.

14. A.g.e., s. 28.

15. Mektubat, s. 352.

16. Emirdağ Lahikası, s. 177.

17. A.g.e., s. 210.

18. A.g.e., s. 70.

19. Hayreddin Karaman, "Caferiyye", TDV İslam Ansiklopedisi, C: 7, İstanbul 1993, s. 4.

20. Mektubat, s. 420.

21. A.g.e., s. 101.

22. Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa, İstanbul 1980, s. 267.

23. Lem'alar, s. 28.

24. A.g.e., s. 28.

25. Ethem Ruhi Fığlalı, "Ali", TDV İslam Ansiklopedisi, C: 2, İstanbul 1989, s. 372.

26. Lem'alar, s. 28.

27. Mektubat, s. 57.

28. A.g.e., s. 100.

29. A.g.e., s. 100.

30. Mustafa Öz, "Cafer es-Sadık", TDV İslam Ansiklopedisi, C: 7, İstanbul 1993, s. 2.

31. Lem'alar, s. 51.

32. Ahmet Çelebi, Emeviler Döneminde Fikir Hareketleri" DGBİT, C. 2, Konya 1994, s. 463.

33. Emirdağ Lahikası, s. 179.

34. A.g.e., s. 182.

35. A.g.e., s. 178.

36. Ebu'l- A'lâ Mevdudi, Hilafet ve Saltanat, İstanbul, s. 290.

37. Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, İstanbul, 1980, s, 490.

38. "Adaleti mahza, bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak haktır; küçüğüne büyüğüne bakılmaz.

Adalet-i izafiye ise, küllün selameti için cüz'ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenü'ş-şer diye, bir nevi adaleti izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat, adalet-i mahza kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez; gidilse zulümdür."

39. Mektubat, s. 57.

40. Ethem Ruhi Fığlalı, "Ali", TDV İslam Ansiklopedisi, C: 2, İstanbul 1989, s. 373.

41. Mektubat, s. 58.

42. A.g.e., s. 352.

43. Ethem Ruhi Fığlalı, "Ali", TDV İslam Ansiklopedisi, C: 2, İstanbul 1989, s. 374.

44. Muhammed El Hudari "Hulefa-i Raşidin Devri," DGBİT, C, 2, s, 268.

45. Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e. s. 602-620.

46. Mektubat, s. 58.

karatoprak1975
30.01.2007, 01:41
slm!

öncelikle paylaşım için tşk. ben size bir şey sormak istiyorum. alevilerin inançsal yaşayışları,ibadetleri,ritüelleri hakkında ne gibi bilgileriniz var acaba? mesela alevilerin 3 yada 5 vakit namaz kılmadıklarını, ramazan da oruç tutmadıklarını( sadece bazı aleviler hz ali nin şehadeti nedeniyle 3 gün tutarlar),ibadethanelerinin cami olmadıgını bilip kabul ederek böyle bir ''empati''den bahsediyorsunuz öyle değil mi?


a.selam arkadaşım yaklaşımınız için öncelikle teşekkür etmek istiyorum

düşünceme göre Alevilik islamın içinde merkezden kopmayarak temelde sünnilerle Aynı itikadı paylaşan fakat ibadet şekillerinde sizinde bahsettiginiz gibi arada feri meseleler var risale i nur ögretisinde feri meseleler nazara alınmamakta

camide buluşamıyorsak elbet avluda buluşabiliriz alevi insanında izlenimlerime göre insan sevgisi agır basmakta yaradılanı yaradandan ötürü sevmenin bir misyonu olsa gerek kısaca madımak gibi cigersüz hadiselerden dolayı üzgün oldugumuzu da belirtmek isterim eğer bunu din adına yaptıklarını sanıyorlarsa kişi din yönünden kendini sorgulamalıdır olayın faiilerinin dünya hayatındada ahiret hayatındada cezalarını çekmeleri yüce Allahtan dilegimizdir

bunu sizin samimi oldugunuz gibi samimiyetle söylüyorum Allahımız Peygamberimiz dinimiz ülkemiz dünyamız Hazreti ali sevgimiz ehlibeyt sevgimiz gibi birlikler dururken ayrılılkları nazara vermenin bir faydası olacagını sanmıyorum ehlibeyte ve efendimizin mübarek torunları Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendimize zulm edenler elbet huzuru mahşerde cezalarını çekeceklerdir fakat bir söylem vardır imtihanın şiddetlisine Allah dostları müptela olurlar ehlibeyt eşrafı şehidlik mertebesiyle büyük derecelere nail olmuşlardır

diyebileceklerim şimdilik bukadar

dialog ve kardeşlik adına yeni bir sayfanın açılması taraftarıyım selamlarımı saygılarımı sunuyorum

karatoprak1975
30.01.2007, 01:55
Alevî-Sünnî ayrılığına son vermenin bir çaresi yok mu?



Kur’ân-ı Azimüşşân’da ve Sünnet-i Seniyye’de, ayrılıkları halletmek için zikredilen birçok ayet ve hadislerden örnek olarak sadece birkaçını aşağıya alıyoruz.

Cenâb-ı Hak Âl-i İmrân süresinde şöyle buyuruyor:

“Ey müminler, kendilerine açık deliller ve ayetler geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşen Hıristiyan ve Yahudiler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.”
Hucürât Sûresinin 10. ayet-i kerimesinde ise, “Muhakkak müminler kardeştir. Siz (bir ayrılık halinde) o kardeşlerin aralarını ıslâh edin ki merhamet olunasınız.” buyruluyor.

Âyet-i kerimeden anlaşıldığı gibi, Cenâb-ı Hak müminlere, aralarında bir ayrılık çıkması hâlinde bunun giderilmesine çalışmalarını emrediyor. Dolayısıyla fitnenin devamına sebep olan ve Müslümanları birbirine düşüren olumsuz davranışlardan da müminleri yasaklamış oluyor. Biz bu emre uyarak, Alevî-Sünnî bütün Müslümanlar, ittifak halinde bu yaranın ıslâhı için gayret göstermeliyiz.

Dinimizde çözülmesi mümkün olmayacak hiçbir problem yoktur. Yeter ki ayrılıklar karşılıklı anlayış içinde ele alınsın, konuya şefkatle yaklaşılsın ve hissiyat değil ilim esas alınsın.

Bu vatanda yaşayan bütün Sünnî Müslümanlar Hz. Ali’yi ve ehl-i beyti kalpten severler. Ancak bu sevgileri bir ölçü dahilindedir. Ne onlara ulûhiyet veya nübüvvet yakıştırması yaparlar ne de onların değer ve şereflerini inkâr ederler.

Tarihe baktığımızda Alevîlerin, Sünnîlerdeki bu samimi muhabbeti, her nasılsa, önemle dikkate almadıklarını, aksine onlara Yezit diyerek onlardan uzak durduklarını görüyoruz. Buna karşılık Sünnîlerin de Alevîlerin uyarılması, irşat ve iknaları konusuna hassasiyetle eğilmediklerini, bu konuda metot hatasına düştüklerini görüyoruz. Gerçekte, “Onlar da bizim kardeşimizdir.” denilerek kendilerine şefkat kucağı gereğince açılmamış, onlara uygun üslûpla güzel nasihatlerle yaklaşılmamış, dinin yüce hakikatleri kendilerine bizzat götürülerek, konuşularak izah edilmemiş ve onlara dini eğitim layığınca götürülmemiştir.

Diğer taraftan, devletin de bu sunî ayrılığın çözümüne gereken önemi vermediğini, Alevîlerin yerleşme bölgelerine camiler yapma, Kur’an kursları açma ve vâizler tayin etme gibi hizmetleri ihmal ettiğini görmekteyiz.

Durum böyle olunca, onlar da tenkit ve tahriklerle meseleyi çığırından çıkarmışlar ve bu ayrılığı, kapanması güç bir yara hâline sokmuşlardır.

Temelde dinleri, dilleri ve milletleri bir olan, aynı tarih ve kültüre sahip bulunan ve aynı vatanda yaşayan bu insanlar, gitgide birbirlerine karşı birer hasım, birer düşman vaziyetine girmişlerdir.

Kanaatimiz odur ki, bugün başta Diyanet camiası olmak üzere, memleketimizin bütün münevver ve seçkin insanları, bütün gayret ve çabalarını bu ayrılığın giderilmesine sarf etseler birlik ve beraberliği yeniden kurabilir ve dış kaynaklı entrikaları etkisiz hâle getirebilir.

Cenâb-ı Hak, Âl-i İmrân Sûresinde (104. ayet) bu görevi yapmaları konusunda müminlere şöyle emrediyor: “İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

Bir mümin, diğer bir mümin kardeşini, hatalı da olsa sevecek ve hatasının gidermeye çalışacaktır. Müminler de aralarındaki ayrılıkları halletmede bir doktor kadar hassas olmalıdırlar. Vaktiyle, açılmış bulunan yaraları büyük bir anlayış, hoşgörü ve sabırla tedavi etmelidirler.

Bizim dinimiz şefkat ve merhametin kaynağıdır. Bu kaynaktan feyiz alan biz Müslümanlar da, bu şefkat ve merhamete uygun bir ruh hâleti içinde, çevremizdekilere nasihat edeceğiz, güzel telkinlerde bulunacağız, onlara huzur ve saadet götürmeye çalışacağız.

Nitekim, Allahü Teâlâ bize bu hususta en güzel ölçüyü Nahl süresinin 125. ayet-i kerimesinde şöyle beyan ediyor:

“Habîbim! İnsanları Rabb-i Teâlânın yoluna hikmetle (açık delillerle ve güzel vaazlarla) dâvet et. Ve onlarla muhkem ve güzel yaklaşımlarla, mülâyim ve tatlı sözlerle mücadele et (ki dâvetin tesir hâsıl etsin).”

Peygamberimiz de bu ve benzeri ayetleri örnek alarak müminleri ilim ve hikmetle irşat eder, bu irşadını delillere dayandırırdı.

İrşadında ve ikazında hiddet ve şiddet göstermezdi. Muhataplarını samimî bir hava içerisinde karşılar, onlara şefkat ve merhametle nasihatte bulunurdu. Doğru ve gerçeği anlatmakta daima tatlı dili, güzel sözü tercih ederdi. Zihinlerde meydana gelen şüphe ve tereddütleri büyük bir sabır ve anlayışla giderirdi. Muhataplarına itibar eder ve onları ikna etmek için fesahat ve belâgatla tane tane konuşurdu. Sorulan sorular yersiz de olsa tebessümle karşılar, ciddiye alırdı. Vaaz ve nasihatlerindeki tesirin en büyük bir sebebi de insanların kusurlarını bağışlayıp, onları affetmesiydi. Hattâ en çok sevdiği amcasını ve daha birçok akraba ve sahabelerini şehit eden ve ettirenleri Mekke’nin fethi sırasında affetmişti. Hâlbuki, o gün bütün güç ve kuvvet elindeydi. Onları dilediği gibi cezalandırabilirdi.

İşte böyle büyük ve yüksek seciyelerle etrafındaki insanların ruhlarına tesir etti ve onların çekirdek halindeki kabiliyet ve yeteneklerini uyandırdı, geliştirdi. Onları insanlık semâsının birer yıldızı haline getirdi.

İşte, âlemlere rahmet olarak gönderilen iki cihanın şanı yüce efendisi Peygamberimiz (asm.), bir hadis-i şeriflerinde: “Müminler bir binanın taşları gibidirler. Birbirlerini yıkılmaktan muhafaza ederler.” buyurarak müminler arasındaki muhabbet ve kardeşliğin önemini en veciz bir şekilde ifade etmiştir.

Milletimiz tarih boyunca kargaşadan, sürtüşmelerden, ayaklanmalardan büyük zararlar görmüştür. Yıllar boyu süren meşhur Celâli isyanları, yakın tarihimizde şahit olduğumuz Dersim hareketi ve dünün Sivas, Maraş, Çorum hâdiseleri bunun en açık ve acı delilleridir. Bütün bu hâdiselerin başlıca etkeni, dışarıdaki düşmanlarımız olmuş ve bu ayaklanma ve isyan hareketlerinden en çok onlar faydalanmıştır. Tarihten ibret alınmadığı takdirde benzer olayların gerçekleşmesinden endişe edilir. Sünnî olsun, Alevî olsun bu vatan ve milleti seven bütün yüksek ahlâklı insanlar bu ayrılığın giderilmesine, bu düşmanlıkların izalesine bütün güçleriyle çalışmalıdırlar. Bu, dinî, millî ve vatanî bir görevdir.

mehmet kırkıncı hoca efendi

aliaybars
30.01.2007, 13:15
Alevî-Sünnî ayrılığına son vermenin bir çaresi yok mu?

iyi niyetiize içtenlikle teşekkür ediyorum...aynı iyi niyeti bizim de taşıdığımızı bilmenizi isterim...
Diğer taraftan, devletin de bu sunî ayrılığın çözümüne gereken önemi vermediğini, Alevîlerin yerleşme bölgelerine camiler yapma, Kur’an kursları açma ve vâizler tayin etme gibi hizmetleri ihmal ettiğini görmekteyiz.

Devletin sünni islam anlayışını benimsediğini siz de takdir edersiniz...Diyanette Alevi yöneticilerimiz yok...Milli eğitim bakanlığının kitaplarında Alevilikle ilgili tek satır yok...olsa bile aşağılayıcı olmuştur...Kızılbaşlarda kadının orta malı olduğu söylenmiş...Rezil bir iftira değil midir?...Kuran kursu açma ve vaizler tayin etme meselesine gelince...böyle bir isteğimiz zaten yok ve olamaz...Alevi kültürünün asimilasyonu demek olur bu...Çünkü zaten Kuran tefsirlerimiz farklı...Vaizler ise haremlik selamlık uygulaması ile bizdeki kadın erkek münasebetine tezat bir durum yaratır...Camiler de istemiyoruz...Camiiye büyük saygım var...gitmişliğim de çok var..ortamını iyi bilirim...camii hocaları da kıymetli insanlar ama ben vaazlarda hep bi korkutma,bi cennet hevesi gördüm ve soğudum...biz cemevleri istiyoruz ve devlet de çok ii bildiğiniz gibi cemevlerini ibadet yeri olarak kabul etmiyor...ortada yanlı bir politika yok mu?...Yavuz zihniyeti hala devam etmiyor mu?...dönün bakın yakın tarihe öldürülmüş,yakılmış bir yığın insan görürsünüz hepsi alevi...Sağolsun devlet! bizlere hiç bir hak tanımadı,cümbüş evi dediler aşağıladılar...Biz hak verilmesini beklersek çok bekleriz...Bize göre hak verilmez alınır ve Hakk ın yardımıyla alacağız hakkımızı inşallah...
Alevi-Sünni kardeşiliğini ben de canı gönülden isterim...ama olaylar hep istediğimiz gibi olmuyo ne yazık ki...Ki hele hele din gibi insan hayatının nerdeyse en önemli hususunda durum daha bir ehemmiyet kazanıyor...Ve alevilik ve sünnilik gerçekten farklı...Değerlere saygı duyulur,din tartışmaları demokratik bir platformda tartışılsa ii olur...ama tarihsel sürecin iki grubu getirdiği noktayı hepimiz biliyoruz...önyargılar hala devam ediyor...
Bırakın her birimiz Allah la olan ilişkisini kendince devam ettirsin...Saygı duyun...sorgulayın ama yargılamayın...

Servan
30.01.2007, 15:22
arkadasım zaten diyanet isleri aleviligi kesinlikle yok saymaktatır kırklar meclisine büyük tepki gösterirler ve olmadıgını siddetle idda ederler bizim ibadetimizi şiddetle inkar edenler zaten bizimle aynı masaya oturmazlar.bu tür insanların hepimiz karesiz aynı topraklarda yaşıyoruz dinimiz allahımız bir demeleri havada kalan bir söylemdir.düşün bir ben bir insanın hareketlerini taktir etmiyorum onun ibadet sekline dil uzatıyorum ve sonra da ya biz kardesiz diyorum ve elimi uzatıyorum sizler söyleyin bunun samimiyeti nerdedir.

rockçı turna
30.01.2007, 15:39
slm!

öncelikle paylaşım için tşk. ben size bir şey sormak istiyorum. alevilerin inançsal yaşayışları,ibadetleri,ritüelleri hakkında ne gibi bilgileriniz var acaba? mesela alevilerin 3 yada 5 vakit namaz kılmadıklarını, ramazan da oruç tutmadıklarını( sadece bazı aleviler hz ali nin şehadeti nedeniyle 3 gün tutarlar),ibadethanelerinin cami olmadıgını bilip kabul ederek böyle bir ''empati''den bahsediyorsunuz öyle değil mi?

a.selam arkadaşım yaklaşımınız için öncelikle teşekkür etmek istiyorum

düşünceme göre Alevilik islamın içinde merkezden kopmayarak temelde sünnilerle Aynı itikadı paylaşan fakat ibadet şekillerinde sizinde bahsettiginiz gibi arada feri meseleler var risale i nur ögretisinde feri meseleler nazara alınmamakta

camide buluşamıyorsak elbet avluda buluşabiliriz alevi insanında izlenimlerime göre insan sevgisi agır basmakta yaradılanı yaradandan ötürü sevmenin bir misyonu olsa gerek kısaca madımak gibi cigersüz hadiselerden dolayı üzgün oldugumuzu da belirtmek isterim eğer bunu din adına yaptıklarını sanıyorlarsa kişi din yönünden kendini sorgulamalıdır olayın faiilerinin dünya hayatındada ahiret hayatındada cezalarını çekmeleri yüce Allahtan dilegimizdir

bunu sizin samimi oldugunuz gibi samimiyetle söylüyorum Allahımız Peygamberimiz dinimiz ülkemiz dünyamız Hazreti ali sevgimiz ehlibeyt sevgimiz gibi birlikler dururken ayrılılkları nazara vermenin bir faydası olacagını sanmıyorum ehlibeyte ve efendimizin mübarek torunları Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendimize zulm edenler elbet huzuru mahşerde cezalarını çekeceklerdir fakat bir söylem vardır imtihanın şiddetlisine Allah dostları müptela olurlar ehlibeyt eşrafı şehidlik mertebesiyle büyük derecelere nail olmuşlardır

diyebileceklerim şimdilik bukadar

dialog ve kardeşlik adına yeni bir sayfanın açılması taraftarıyım selamlarımı saygılarımı sunuyorum

Diğer taraftan, devletin de bu sunî ayrılığın çözümüne gereken önemi vermediğini, Alevîlerin yerleşme bölgelerine camiler yapma, Kur’an kursları açma ve vâizler tayin etme gibi hizmetleri ihmal ettiğini görmekteyiz.


yazıya ilk başladıgınızda muhakkak ki bizi camiye davet edeceginizi biliyordum. bunun için yukarıda gördüğümüz soruyu sordum size. verdiğiniz cevap ise beni umutlandırmıştı. fakat cevabınızdan hemen sonra devleti alevi yerleşimşerine cami yapmamakla eleştiriyorsunuz:excl:(konu sadece camii meselesi degil. sadece alevilere ''kardeşçe'' yaklastıgını savunan islamcılar acısından alevi-camii ilişkisine bakış bir turnusol kağıdı işlevi görmektedir. ''şekil de görüldügü gibi.'') size şunu söyleyeyim; alevilerin asimilasyonuna yönelik girişimleri destekleyen insanlarla bizim bir kardeşlik arayışımız olamaz:excl: