lenin
30.01.2007, 10:35
Ermenilerden özür diliyorum...
ADİL OKAY
Daha bir ay önce İstanbul'da, 'Aydınlık Sorgular Sempozyumu'nda konuşmacıydık ikimiz de. Ve ben Hrant Dink'i ilk kez orada görmüş ve dinlemiştim. Sempozyum hakkında izlenimlerimi soran arkadaşlara, beni en çok etkileyen Hrant Dink'in konuşması oldu demiştim. Ve eşe dosta, onu ve yaptığı tüyler ürpertici, hüzünlü konuşmayı özetlemiştim.
"Ağrı dağını bilirsiniz değil mi arkadaşlar" demişti Hrant Dink. "Dünyanın her yerine zorla dağıtılan Ermenilerin evlerinde mutlaka Ağrı dağının fotoğrafı vardır. Düşünebiliyor musunuz dört bin yıllık bir tarihin, uygarlığın yok edilişini. Ağrı dağının yerinden sökülüşünü tahayyül edebiliyor musunuz? O Ağrı dağı ki, yüksekliği kadar da kökü vardır yerin altında. Ve siz o kökü söküp atmayı başardınız. O halkı, birlikte yaşadığınız, o toprakların sahiplerini, dört bin yıllık bir kültürü yok ettiniz".
"Ya sonra" diye devam etmişti Hrant Dink. "Hadi o olayların sorumluluğunu Osmanlı'nın üzerine attınız... Ya sonra ne oldu biliyor musunuz? Cumhuriyetin kuruluş aşamasında nüfus on beş milyondu. Soykırımdan ve techirden sağ kurtulup, Türkiye'de yaşamaya devam eden Ermenilerin sayısı ise üç yüz bindi. Bugün, artan nüfusa paralel olarak, Türkiye'de bir buçuk milyon Ermeni olması gerekiyordu. Oysa kalan Ermenilerin sayısı kırk beş bin. Ne oldu? Kısır mıydı bu insanlar? Hayır. Cumhuriyet Türkiye'sinde de Ermenilere baskılar devam etti. Ve Ermeniler psikolojik, maddi baskılara dayanamayıp göç ettiler. Hâlâ da ediyorlar. Gözleri arkada kalıyor. Topraklarında. Ülkelerinde".
"Bana göre" demişti Hrant Dink, sempozyumun konusuna gönderme yaparak, "Türk aydını sınıfta kalmıştır. Tarihiyle yüzleşmeyi göze alamamış, Ermeni sorununu tartışmaya açamamış, resmi ırkçı söylemlerden etkilenmiş ya da korkmuş susmuştur. Birkaç istisna dışında".
Dinleyicilerden birinin "Soykırıma inanıyor musunuz? Soykırım yapılmış mıdır? Yoksa Ermenilerin ihaneti üzerine yaşanan iç savaşta karşılıklı katliamlar mı yaşanmıştır?" sorusu üzerine Hrant Dink iki elini havaya kaldırmış "Evet" demişti. "Ne yazık ki evet. Nedenleri ne olursa olsun. Kim haklı, kim haksız tartışması bir yana, savaştan sonra çocuk, kadın ihtiyar herkes katliama ve techire tabi tutulmuştur". Soruyu sorana dönerek, "Sen" demişti, "İyi bir insansın ve inanmak istemiyorsun atalarının soykırım yaptığına. Ben de istemezdim. Empati yapabiliyorum. Sen soykırımın kötü ve utanç verici olduğunu biliyorsun ve inanmak istemiyorsun".
SÜNNETLİ HIRİSTİYAN
Hrant'ı vurdular. Hrant Dink'i destekleme kampanyasına imzamla destek veren, onu uzaktan izleyen, Ermeni arkadaşları olan ben, acı ve utançla kıvrandım. Acı duydum, çünkü Hrant Dink gibi insanlar kolay yetişmezdi. Utanç duydum, çünkü düşünmeme rağmen Ermeni sorununda yazı yazmamıştım. Geçenlerde Güney dergisinden arkadaşlar benimle röportaj yaparken, "Birçok konuda duyarlısınız. Kürt sorununu da çok işlediniz. Neden Antakyalı olduğunuz halde Araplarla veya Ermenilerle ilgili bir yazı yazmadınız" diye sormuşlardı. Yazmam gerekiyordu. Ama yetişemedim. O kadar çok sorun var ki yazacak. Ve hayatımız rutin telaşlarla geçiyor. Üstümüze düşen görevleri yerine getiremiyoruz. Ve bugün, 'o yazıyı', Hrant'in kaüedilmesinden sonra yazdığım için utanç duyuyorum. Hrant'ı vuran, gözü dönmüş insanlık düşmanlarından, ırkçı milliyetçilerin varlığından ve onları destekleyen 'devletimiz'den ve 'yasalarımız'dan bu ülkenin bir vatandaşı ve Türk olarak utanç duyuyorum. Dört bin yıllık bir tarihi, uygarlığı, halkı yok ettiğimiz için utanç duyuyorum.
Sürgün yıllarımda Paris'te tanıştığım, sonra aile dostları olduğum Vahan ve Liza'yı anımsıyorum. "Biliyor musun" demişti Vahan, "Ben Hıristiyanım ve sünnetliyim. Neden sünnet oldum? Türkiye'de askerde Ermeni ve Hristiyan olduğum anlaşılıp baskı görmeyeyim diye babam sünnet ettirmiş". Sarsılmıştım bunu öğrenince. Bir insanı istemediği, inançlarına aykırı olduğu halde sünnet olmaya zorlayan, adı konulmamış toplumsal baskıyı düşünebiliyor musunuz! Ermenilerin Ermeni, Kürtlerin Kürt, Alevilerin Alevi olduğunu, göğüslerini gere gere söyleyemediği, kimi zamanlar kökenlerini-inançlarını konu komşudan, iş arkadaşlarından saklamak zorunda kaldıkları bir ülkenin vatandaşı (üstelik köken olarak egemen ulus ve mezhepten) olmaktan utanç duymamam mümkün mü?
1915 tehcirinden sonra Türkiye'de kalan bir avuç gayri-müslimi, 1942 varlık vergisi ile, 20 kura askerlik uygulaması ile, 6-7 Eylül talanı ile, politikacıların 'Ermeni' kelimesini küfürle özdeş tutması ile yorduk, yıprattık, psikolojik olarak katlettik ve kaçırdık. 1915 tarihte kaldı diyelim, ama cumhuriyet Türkiye'sinde, tüm gayri-müslimlere, Kürtlere eziyet etmeye devam ettik.
ÜRKEK VE ÖZGÜR
Hrant Dink, son yazısında şöyle diyordu.
"Kalmak ve direnmek. İyi de, gidersek nereye gidecektik. Ermenistan'a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün Batı'ya gitsem, dördüncü gün "Artık bitse de dönsem" diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım? Rahat bana batardı! "Kaynayan cehennemler"i bırakıp, "Hazır cennetier"e kaçmak her şeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye'de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye'de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915'teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse. Ürkek ve özgür. Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız..."
Hrant'ın katili, silahı kullanan kalleş kiralık tetikçi değil tek başına. Onun katilleri; kiralık kalemler, ırkçı-milliyetçi-faşistler, kendilerine solcu diyen sahte solcular, 301. maddeyi değiştirmeyip savunanlar, mahkeme kapısında onu linç etmek isteyen çapulcular ordusu, halkı ona-onlara karşı kışkırtan insanlık düşmanlarıdır.
Hrant'ı vurdular. Beni vurdular. 1978 yılıydı, faşist bir pusuda onlarca mermiye hedef olmuş ve hastaneye kaldırılmıştım. Üniversiteden arkadaşlarım günlerce nöbet tutmuşlardı başımda. Ve bir kız arkadaşım ağıt yakmıştı başucumda. Hastane odasında. Aynı ağıtı ben, Hrant Dink için yakıyorum bu gün:
'Hey cjidi aslan ocjlum / Sana nasıl kıydılar / Seher uakti tan şokende / Sana nasıl kıydılar.'
Hrant'ı vurdular. Hrant'ın kaüinde hepimizin sorumluluğu var.
Ruhun şen olsun Hrant.
Bu gecikmiş özrümü kabul et.
Senden ve tüm Ermenilerden özür diliyorum.
ADİL OKAY
Daha bir ay önce İstanbul'da, 'Aydınlık Sorgular Sempozyumu'nda konuşmacıydık ikimiz de. Ve ben Hrant Dink'i ilk kez orada görmüş ve dinlemiştim. Sempozyum hakkında izlenimlerimi soran arkadaşlara, beni en çok etkileyen Hrant Dink'in konuşması oldu demiştim. Ve eşe dosta, onu ve yaptığı tüyler ürpertici, hüzünlü konuşmayı özetlemiştim.
"Ağrı dağını bilirsiniz değil mi arkadaşlar" demişti Hrant Dink. "Dünyanın her yerine zorla dağıtılan Ermenilerin evlerinde mutlaka Ağrı dağının fotoğrafı vardır. Düşünebiliyor musunuz dört bin yıllık bir tarihin, uygarlığın yok edilişini. Ağrı dağının yerinden sökülüşünü tahayyül edebiliyor musunuz? O Ağrı dağı ki, yüksekliği kadar da kökü vardır yerin altında. Ve siz o kökü söküp atmayı başardınız. O halkı, birlikte yaşadığınız, o toprakların sahiplerini, dört bin yıllık bir kültürü yok ettiniz".
"Ya sonra" diye devam etmişti Hrant Dink. "Hadi o olayların sorumluluğunu Osmanlı'nın üzerine attınız... Ya sonra ne oldu biliyor musunuz? Cumhuriyetin kuruluş aşamasında nüfus on beş milyondu. Soykırımdan ve techirden sağ kurtulup, Türkiye'de yaşamaya devam eden Ermenilerin sayısı ise üç yüz bindi. Bugün, artan nüfusa paralel olarak, Türkiye'de bir buçuk milyon Ermeni olması gerekiyordu. Oysa kalan Ermenilerin sayısı kırk beş bin. Ne oldu? Kısır mıydı bu insanlar? Hayır. Cumhuriyet Türkiye'sinde de Ermenilere baskılar devam etti. Ve Ermeniler psikolojik, maddi baskılara dayanamayıp göç ettiler. Hâlâ da ediyorlar. Gözleri arkada kalıyor. Topraklarında. Ülkelerinde".
"Bana göre" demişti Hrant Dink, sempozyumun konusuna gönderme yaparak, "Türk aydını sınıfta kalmıştır. Tarihiyle yüzleşmeyi göze alamamış, Ermeni sorununu tartışmaya açamamış, resmi ırkçı söylemlerden etkilenmiş ya da korkmuş susmuştur. Birkaç istisna dışında".
Dinleyicilerden birinin "Soykırıma inanıyor musunuz? Soykırım yapılmış mıdır? Yoksa Ermenilerin ihaneti üzerine yaşanan iç savaşta karşılıklı katliamlar mı yaşanmıştır?" sorusu üzerine Hrant Dink iki elini havaya kaldırmış "Evet" demişti. "Ne yazık ki evet. Nedenleri ne olursa olsun. Kim haklı, kim haksız tartışması bir yana, savaştan sonra çocuk, kadın ihtiyar herkes katliama ve techire tabi tutulmuştur". Soruyu sorana dönerek, "Sen" demişti, "İyi bir insansın ve inanmak istemiyorsun atalarının soykırım yaptığına. Ben de istemezdim. Empati yapabiliyorum. Sen soykırımın kötü ve utanç verici olduğunu biliyorsun ve inanmak istemiyorsun".
SÜNNETLİ HIRİSTİYAN
Hrant'ı vurdular. Hrant Dink'i destekleme kampanyasına imzamla destek veren, onu uzaktan izleyen, Ermeni arkadaşları olan ben, acı ve utançla kıvrandım. Acı duydum, çünkü Hrant Dink gibi insanlar kolay yetişmezdi. Utanç duydum, çünkü düşünmeme rağmen Ermeni sorununda yazı yazmamıştım. Geçenlerde Güney dergisinden arkadaşlar benimle röportaj yaparken, "Birçok konuda duyarlısınız. Kürt sorununu da çok işlediniz. Neden Antakyalı olduğunuz halde Araplarla veya Ermenilerle ilgili bir yazı yazmadınız" diye sormuşlardı. Yazmam gerekiyordu. Ama yetişemedim. O kadar çok sorun var ki yazacak. Ve hayatımız rutin telaşlarla geçiyor. Üstümüze düşen görevleri yerine getiremiyoruz. Ve bugün, 'o yazıyı', Hrant'in kaüedilmesinden sonra yazdığım için utanç duyuyorum. Hrant'ı vuran, gözü dönmüş insanlık düşmanlarından, ırkçı milliyetçilerin varlığından ve onları destekleyen 'devletimiz'den ve 'yasalarımız'dan bu ülkenin bir vatandaşı ve Türk olarak utanç duyuyorum. Dört bin yıllık bir tarihi, uygarlığı, halkı yok ettiğimiz için utanç duyuyorum.
Sürgün yıllarımda Paris'te tanıştığım, sonra aile dostları olduğum Vahan ve Liza'yı anımsıyorum. "Biliyor musun" demişti Vahan, "Ben Hıristiyanım ve sünnetliyim. Neden sünnet oldum? Türkiye'de askerde Ermeni ve Hristiyan olduğum anlaşılıp baskı görmeyeyim diye babam sünnet ettirmiş". Sarsılmıştım bunu öğrenince. Bir insanı istemediği, inançlarına aykırı olduğu halde sünnet olmaya zorlayan, adı konulmamış toplumsal baskıyı düşünebiliyor musunuz! Ermenilerin Ermeni, Kürtlerin Kürt, Alevilerin Alevi olduğunu, göğüslerini gere gere söyleyemediği, kimi zamanlar kökenlerini-inançlarını konu komşudan, iş arkadaşlarından saklamak zorunda kaldıkları bir ülkenin vatandaşı (üstelik köken olarak egemen ulus ve mezhepten) olmaktan utanç duymamam mümkün mü?
1915 tehcirinden sonra Türkiye'de kalan bir avuç gayri-müslimi, 1942 varlık vergisi ile, 20 kura askerlik uygulaması ile, 6-7 Eylül talanı ile, politikacıların 'Ermeni' kelimesini küfürle özdeş tutması ile yorduk, yıprattık, psikolojik olarak katlettik ve kaçırdık. 1915 tarihte kaldı diyelim, ama cumhuriyet Türkiye'sinde, tüm gayri-müslimlere, Kürtlere eziyet etmeye devam ettik.
ÜRKEK VE ÖZGÜR
Hrant Dink, son yazısında şöyle diyordu.
"Kalmak ve direnmek. İyi de, gidersek nereye gidecektik. Ermenistan'a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün Batı'ya gitsem, dördüncü gün "Artık bitse de dönsem" diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım? Rahat bana batardı! "Kaynayan cehennemler"i bırakıp, "Hazır cennetier"e kaçmak her şeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye'de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye'de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915'teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse. Ürkek ve özgür. Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız..."
Hrant'ın katili, silahı kullanan kalleş kiralık tetikçi değil tek başına. Onun katilleri; kiralık kalemler, ırkçı-milliyetçi-faşistler, kendilerine solcu diyen sahte solcular, 301. maddeyi değiştirmeyip savunanlar, mahkeme kapısında onu linç etmek isteyen çapulcular ordusu, halkı ona-onlara karşı kışkırtan insanlık düşmanlarıdır.
Hrant'ı vurdular. Beni vurdular. 1978 yılıydı, faşist bir pusuda onlarca mermiye hedef olmuş ve hastaneye kaldırılmıştım. Üniversiteden arkadaşlarım günlerce nöbet tutmuşlardı başımda. Ve bir kız arkadaşım ağıt yakmıştı başucumda. Hastane odasında. Aynı ağıtı ben, Hrant Dink için yakıyorum bu gün:
'Hey cjidi aslan ocjlum / Sana nasıl kıydılar / Seher uakti tan şokende / Sana nasıl kıydılar.'
Hrant'ı vurdular. Hrant'ın kaüinde hepimizin sorumluluğu var.
Ruhun şen olsun Hrant.
Bu gecikmiş özrümü kabul et.
Senden ve tüm Ermenilerden özür diliyorum.