Orijinalini görmek için tıklayınız : çokluktaki Birlik: çewres


Oli
16.12.2005, 11:05
ÇOKLUKTAKİ BİRLİK: ÇEWRES
Kemal Kahraman

"Selman geldi şeydullah´ın istedi
Ali-Muhammed´i gördü dost dedi
Bu engür Kırklar´a has dedi
Engür ezilip de bal olmadı mı"
Kul Himmet


Birlik, beraberlik, bütünlük anlayışı ne zamandan beridir kendi dışındaki her şeyi yok etmek temeli üzerine oturtulmuştur; ya da ne zamandan beridir "Tek Tanrı" kendi dışındaki her şeyi reddeder bir "mono mutlaklık" ile algılanmıştır?

Yaşadığı bu küçük alemde dahi sonsuz bir çeşitliliğe ve çokluğa şahit olan insan, nasıl olup da bu çeşitliliği yok sayan bir "kavranılmaz tekliğe" ikna olmuştur; öncesiyle kıyaslandığında, bu yaklaşım gerçekten de düşünce tarihinde bir "gelişme", bir "sıçrama" mıdır? Kavranılmazlığı kavramsallaştırmak ya da tanımlanmazı tanıma dönüştürmek nasıl bir "gelişme"dir?

Tanrı´nın isme ihtiyacı olmayacağına göre, tek tanrıcı dinler geleneğinin temsilcileri Yahudilik, Hırıstiyanlık, Müslümanlık´tan çok daha evvel, Tanrı´nın adını "söylemiş" olan insanoğlu çokluk´tan, çeşitlilik´ten mi bu teklik kavramına ulaşmıştır, yoksa çeşitliliği yok sayan bir, "akıl üstünlüğüne" "soyutlama yeteneğine" erişerek mi; yani, diller´in kurucusu insanoğlu Hak, Allah, Tanrı, Got, Huda, Homa, Yehova, Ahura Mazda ya da El derken hangi yaklaşımla hareket ederek bu isimlere ulaşmıştır? Dahası genel bir tartışma zemini olarak, manayı "söyleye bilmemizin" en temel ve yaygın aracı olan dil´in kendisi, kurgusallığıyla bir mana´nın ya da düşüncenin şahidi olabilir mi?

Aslında bu soruları tersinden sormak, bugünün meşru normalliğinden bakıldığında daha makul görünmektedir: Öyle ya, "Tek Tanrı", her şeyden önce teklik´ini vurgulayan bir sıfatla öne çıkmışken çokluk´u, çeşitlilik´i kendinde söyleyecek farklı bir teklik hem de bütünlük, birlik, beraberlik anlayışı mümkün müdür ki bunun ne zamandan beridir değiştiğini tartışmak da mümkün olsun? "Tanrısal Birlik", bu anlamda en mükemmel birlik, beraberlik, bütünlük anlayışının, çeşitliliği, çokluğu zorunlu kıldığını, dahası teklik´in değil çeşitliliğin ve çeşitlilikteki birliğin tanrısal olduğunu söylemek mümkün olmuş mudur?

***

"Roz vejino xeyle düri
Gün doğuyor uzaklardan
Werté hard u asmén kerdo pıre gulo nuri
Yerin-göğün arasını gülden nurlarla dolduruyor
Mare wayir bo,
Bize sahip olsun,
Çewres Asparé vıreniya asm u roji"
Ay´ın ve güneş´in öncüsü Kırk Atlı" (1)

Dersim´de en çok sabah dualarında görüyoruz Kırklar´ı; her sabah karanlıkları yırtarak evreni "gülden nurlarla dolduran", hayırlar, bereketler dağıtan ışık ordusunun Kırk Süvarisi... "Sabah günün en hayırlı zamanıdır. Gece kaçta yatarsan yat, sabah gün doğarken kalk duanı et. Pencerenin, kapını aç... ber-bereket gelsin evine. Bingöl Sırtları´nın Kırk atlısı hepimize hayırlar nasib etsin... Ay´ ın ve güneş´in öncüsü Kırk Atlı..." (2)

Ve her "cuma gecesi", yani perşembeyi cumaya bağlayan gece, sewa yeniye, Dersim´in 366 evliyası Düzgın Baba Dağı´nda, Kırklar Odasında Kırklar Cemi tutarlar: "Ana Fadima´nın yeri bellidir, Hasan´ın, Hüseyin´in yerleri bellidir. Üzüm asmaları gibi otlar sarmıştır duvarlarını, yaz-kış yeşildir. Aynı o zamanki gibi durur..."(3)

***

Muhammed mirac´a gidip, "rabbiyle kelamlaşmış" ve 90.000 kelime-yi kübra´yı alarak Kırklar Kapısı´na gelmiştir. Ancak Muhammed bütün seçkin sıfatlarını söylemesine rağmen kapı, ona açılmamıştır; ta ki Cebrail vasıtasıyla kendisine "yeni bir isim öğrenene" kadar: "Ahmet Mahmut ül Kasım, el mümin-i el fukarayım, cümle alemin hizmetkârıyım. Kendini indirdi, el fakirliğe... Çünkü o makama valilikle girilmez, paşalıkla girilmez, gururlukla girilmez; kendini yok etmek lâzım, o makama ölü giren ölü çıkar." (4) Başka bir makama gelmiş, ancak yaşadığı(mız) aleme ait olan bütün sıfatlarını kapıda bırakarak bu "başka alem´e" açılan kapıdan geçebilmiştir.

İçeri girince Kırklar´dan sadece bir kişi ayağa kalkar. Muhammed, "ben peygamberim, kapıdan içeri geliyorum niye bir tek ayağa kalkıyorsunuz?" der. Halbuki daha girmeden sıfatlarını kapıda bırakması gerektiğini ağlayarak öğrenmişti Muhammed.... Yine de sıfatlarına hürmet edilmemesine şaşırmıştır. "Ayakta olan, ya peygamber kırkımız bir birimiz kırk, yekcan, yekvücuduz." diye cevap verir. Fakat Muhammed bunu kabul etmez: "nişan isterim" diyerek ispat bekler. Bunun üzerine ayakta olan "kolunu çevirdi, bir nişkere çaktı. Çakınca baktı 39 damar kan semalandı köşkü la´ye. Baktı bir tane de şeritlendi dolapta; şeritlenip o da geldi oraya. Bu kimdir? Dedi, Hz. Selman, Hz. Hüseyin için şeydüllaya gitmiş, onun gönlü de bizimledir. Bu hususta kırkımız bir birimiz kırk. O hak makamlarına girince hep gönüller bir olur: Allah da içinde, Hz. Ali-Muhammed de içinde, Oniki İmamlar da içinde, efendim Onyedi Ervalar da içinde, Onyedi kemerbest de içinde, hep içinde mevcudattır.

"Kan köşkü la´ye aktığı vakit Selman kapıdan içeri girdi. Selman´ın elinde üç tane üzüm var, peygamberin önüne indirdi." Madem ki cümle alemin hizmetkârıdır, Muhammed de kendi adının gereğini yerine getirmelidir ve bu üç üzüm tanesini(*) Kırklar´a hakça paylaştırmalıdır. Nasıl paylaştırmalıdır Muhammed bu üç üzüm tanesini Kırklar´a hakça? "Peygamber yiyecek Kırklar kalır, Kırklar´a verse kendi kalır"? O zaman yardımına yine rahberi Cebrail yetişir. "Cebrail yetişip ezip şerbet eyledi, Kırklar noş eyledi; birisi içti cümlesi mest oldu.(...) Gökte melekler Hz. Peygamberin etrafında sema tuttular. O zaman Hz. Peygamber Kırklar´dan gösterdi. Hz. Peygamber Kırklar ile sema yaptı, yapınca 73 farz, 4 kapı, 40 makam, 12 Farzi küfayi ifa ettikten sonra Hz. Ali dedi, ´ya peygamber, ben senden, rabbinden bir elma yarısı istedim´. O elma yarısını verince Hz. Ali el uzatıp, o elmanın yarısını cebinden çıkardı, yapıştırıp peygamberin önüne indirdi." O zaman Muhammed, "Ya Ali dedi, öteden gelen dest de senindi, öteden gelen el... Çünkü Ali-Muhammed´in yolu bir nurdur, nuru vahid."
Burada, elma(sae) ve üzüm(hengure) sembol/kavramlarının "çoklukta birlik, ayrılıkta aynılık, çeşitlilikte teklik" içerikleriyle "yekcan-yekvücut" olunan Kırklar Cem´inin manasını tamamlayan özel bir yer işgal ettiklerini belirmekle yetinip devam ediyoruz.

***
Ölen, Kırklar´a karışmıştır; kırkı çıkarılır(çewres vezene); çünkü kırk gün boyunca onun ruhu daha bu dünya´dadır, evinde, dostlarının arasındadır; gelir-gider. Bu yüzden kırk gün boyunca her akşam evde pişen yemeklerden bir tepsi hazırlanır ve çevreden yoksul, yetim, sakat bir muhtacın evine götürülür; "ölülerin akşam yemeği-samiya merdu" olarak; kırk gün boyunca hala bu dünya´da, evinde, dostlarının arasında olduğuna göre gözü kendi payında ve payı evde kalmasın, hayra gitsin niyetiyle. Kırkıncı gün ise kesilen kurbanlarla evde hazırlanan yemeğe bütün dostlar katılır; ölenin hayrına bir kez daha eş-dost toplanır, hayır yemeği yenir ve Kuran okunur. Böylece ölenin ruhu yeni aleme teslim edilmiş "Kırkı çıkarılmış" olunur.

Yeni doğan çocuğun da kırkı çıkarılır; çünkü kırk gün boyunca onun ruhu da henüz melekler alemindedir, bu dünya´ya gelir-gider. Bu yüzden yeni doğum yapmış anne kırk gün boyunca, özellikle akşamları yalnız bırakılmaz ve çocuk dışarı çıkarılmaz; hala etrafında melekler uçuşan, hala meleklerle konuşan ve oynayan bebeğin onlarla geri gideceğinden korkulur. Kırkınci gün ise yapılan törenle çocuk ilk kez dışarı çıkarılır; artık bu alemdedir.

Dersim´de yılın oniki ayı içinde, eski takvime göre sonuncu, yani 12. ay olan Hızır ayı, adının da kolayca anlaşılır kıldığı üzere kutsal bir aydır, eski takvimlerde bir yıl bu ayla biter ve oniki aylık yeni döngü Mart´ta, yani Newroz´da başlardı.
Bu 12. ve son ayda, atıyla rüzgârlar, fırtınalar savurarak gezen Hızır´ın temiz gönüllü müminlerin evlerine misafir olacağına inanılır, buna uygun ritueller yapılırdı.
Bu ay pirlerin de taliblerini ziyaret ettiği, Alevilikte en önemli ibadet olan cemlerin, cemaatlerin yapıldığı zamandır. Haklı ile haksızın adı konarak belli edildiği, haksızlıkların telafi edildiği, tıpkı Kırklar Cemi´nde olduğu gibi yekcan-yekvücut olmak için her türlü dünya hesabının görüldüğü, bu şekilde hak kelamlarıyla gönüllerin bir edildiği cemaatlar olur.

Belki isim anlamında da en bereketli ay olan bu ayın bir adı da Asma Çeli´dir, yani Çele Ayı. Yine dini kurgu içindeki özel manasına göre bu adı alır. Çünkü bu ay aynı zamanda dervişlerin kutsal mekânlara çekilerek hak yoluna 40 gün "çile" çektikleri kutsal bir aydır.
Kürtçe´de adı Çhil olan Kırk sayısının zazaca karşılığı Çewres´tir. Hemen hatırlatmak gerekir ki, dört rakamının adı da Çhar´dır. "Çhar-naene" ise fiil olarak çevirmek´tir. Yine Çerx(çark), Çerexiyaene(dönmek) ya da çevre, çevirme hatta çerçeve gibi türkçe´de de kullandığımız farklı sözcüklerin kaynağı da burasıdır; dört´le ilgilidir.

Yaradılış 6 günde tamamlanmış, 7. Gün Tanrı dinlenmiştir. Çarşamba, yani dördüncügün, güneş ve ay yaratılarak biri gündüzlerin biri de gecelerin sahibi olmak üzere "dönmeye" başlamışlardır; döngüsel zamanın başlangıcı (dolayısıyla sonu da) haftanın dördüncü gününde, yani ortasında´dır.
Mart´ta yapılan Newroz törenleri, zazaca´daki ifadesiyle "hawtomal, Newrozé Marti kutlamaları Dersim´deki uygulamalarda Mart´ın ilk çarşambası´yla başlar ve bu günün adı "Kara Çarşamba-Qere Çharsemé Marti"dir. Yeni döngü bu "karanlıktan" başlar; farklı bir ifadeyle halka´nın uçları olarak son ve başlangıç bu "karanlıkta" birleşir. Sonra "dünya´ya yeniden maya atılır; ağaçlara su yürür, her şey canlanır"(5) ve yeni döngü başlamış olur. .

Son bir örnek olarak "Bir katre ağ mürekkep ana rahmine düştüğünde 40 günde şekil alır" diyor, Seyid Süleyman Şahin... Yani eski kültürlerde çocuğun ana rahminde şekillenmesinde de 40 gün özel bir anlamla anılmıştır ve çocuğun ana rahminde yaklaşık 40 hafta(9 ay) kaldığı da bilinmektedir
.....

(devamı www.dersimdeiklim.com (http://www.dersimdeiklim.com))