Orijinalini görmek için tıklayınız : Aleviliği tanımlamak mı tanımak mı?


efkeriliercan
28.04.2007, 08:28
Aleviler, kimsenin bir başkasının dinine müdahale etmeyeceği; devletin bütün din ve inançlara ve bu arada inançsızlara karşı eşit mesafede duracağı; herkesin kendi inancına uygun ritüelleri güvenli bir biçimde ve özgürce yerine getirebileceği bir ortamı istiyor.

Laikliği savunmak, devletin yanında olmak değil; tam tersine din ve inanç özgürlüğünü savunmak anlamına geliyor.

Yüzyıllardır inkar edilen, dışlanan, kıyıma uğratılan Alevilik, artık, İslam’ın içinde bir yorum olarak değerlendirilerek payelendiriliyor. Alevi ritüellerinin önemli bölümünün Sünni İslam’dan farklı olması görmezden gelinerek, Aleviler, adab-ı usulünce, camiye davet ediliyor. Ne zaman Aleviliğin farklı bir inanç biçimi olduğu dile getirilmek istense, “Alevilerin ideolojik güçlerin etkisi altına girdiği” iddiaları ortalığı sarıyor. Bilal Sambur’un (27 Mart tarihli Radikal Yorum’da) dikkat çektiği gibi, kimi çevrelerin, “Aleviliği keşfetmekten ziyade, onu yeniden icat etmeye yelten(dikleri)” ise görmezlikten geliniyor. Sambur’un, “hepsi, Aleviliği icat edilebilen, kendisine müdahale edilebilen ve istenilen şekle sokulabilen bir hamur olarak görmektedirler” biçimindeki yorumu, ufak tefek yanlışları içerse de, genel olarak doğru bir noktaya dikkat çekiyor.

Gülen Cemaati’nin koordine ettiği Abant Toplantıları’na bile konu olduğuna göre, Aleviliğin önümüzdeki dönemde revaçta olacağı anlaşılıyor. Yavuz kırımından yüzlerce yıl sonra gene Sivas’ta yangınlara atılan Alevilerin, kimliklerine dair tartışmaların ana kaynağını, “Türk tipi tuhaf laiklik” anlayışı oluşturuyor. Abant Toplantılarına konu olan Aleviliğe ilişkin sert bir çıkış nedeniyle yazdıkları gazetelerde tartışmaya katılan otoritelerin Alevilik algısı, alınacak yolun çok uzun ve meşakkatli olduğunu gösteriyor.

Aleviliği kalıba sokmak

Alevilik, kimin dikkatini çekiyorsa, onun tarafından tarife yelteniliyor. Tarif etmekle yetinmeyenlerin Aleviliği bir kalıba sokmak istedikleri de görülüyor. Oysa devlet de, devlet dışı örgütlenmeler de, din alanındaki hassasiyeti bilerek, bütün din ve inançlara eşit mesafede durmayı ve her inancın kendi ritüellerini hiçbir baskıya maruz kalmadan yerine getirebilmesini benimsemelidir. Hiç kuşkusuz, kendisini çoğunluk dinine mensup hissedenlerin de, kendi dinlerine gösterdikleri saygının bir sonucu olarak, “az olan”a karşı hassasiyet göstermeleri gerekiyor. Kimi İslamcı entelektüellerin(Yasin Aktay, İlyas Üzüm ve hatta “Melek sorar/ Anne tanrı nedir/ Sonsuzluktur yavrum/ Fakat sonu yok onun da” dizelerinin şairi Bejan Matur örneğinde olduğu gibi), Alevilerden yükselen “bizi tanımlamayın, tanıyın” tarzındaki çığlıkları saldırı olarak adlandırmaları durumun vahametini gösteriyor. Anlaşılıyor ki, herkes, çıkarları neyi gerektiriyorsa, onu bütün bir topluma kabul ettirmek istiyor.

Aktay(25 Mart 2007, Zaman), “Oryantalistlerin İslam’a ilişkin araştırmalarının İslamcı çevrelerde takdirle karşılanm(asından)” hareket ederek, Sünni kökenlilerin Aleviliği tanımlamasına meşruiyet kazandırmak istiyor. Oysa kendisini de dikkat çektiği gibi, Oryantalistler, “Müslümanların yapamadığı bir çok tetkik ve araştırmayı” yapmakla yetinmişler; hiç biri Müslümanlara, “Camiye gitmenin ne alemi var; işte burası Kilise, hepimiz burada ibadet etmeliyiz” deme cesaretinde bulunmamışlardır. Sünni kökenlilerin Alevilerin “yapamadığı bir çok tetkik ve araştırmayı” yapmasına kim itiraz edebilir ki? Ancak Aktay’ın da dikkat çektiği gibi, “Alevilik şifahi bir kültür olduğu için onu tanımlamaktan rant umanların iştahını kabartmaktadır”. Bu kabarık iştah yüzünden, Alevilerin, “bizim inancımız bize, sizin inancınız size” demelerini “Alevilik için büyük tehlike” olarak görüyorlar. Bejan Matur ise, Ali Yıldırım tarafından sorulan soruyu haklı bulmakla birlikte üslübu provakatif buluyor. Oysa herkesin tek bir ses haline geldiği bir ortamda, aykırı ses çıkaranın sesinin çoğunluk tarafından kolaylıkla provake edilebilme ihtimalini aklına bile getirmek istemiyor.

Kemalist İşbirlikçiliği suçlaması

Aktay, “Alevi köyünde caminin ne işi var, imamın ne işi var? Alevi ile namazın ne ilgisi var” sorularına öfkeleniyor. Öfkenin bilgiyi kararttığı, “Aleviler adına hareket ettiğini söyleyen siyasallaşmış bir grup, genellikle devletin yanında yer alan bir tutumu Alevi siyasallığının ön-şartı gibi sunuyorlar” tarzındaki bildik suçlamada kendisini ele veriyor. Halbuki Aleviler, sadece ve sadece özgürlükçü bir laiklik anlayışının egemen olmasını savunuyor. Yani, Aleviler, kimsenin bir başkasının dinine müdahale etmeyeceği; devletin bütün din ve inançlara ve bu arada inançsızlara karşı eşit mesafede duracağı; herkesin kendi inancına uygun ritüelleri güvenli bir biçimde ve özgürce yerine getirebileceği bir ortamı istiyor. Laikliği savunmak, devletin yanında olmak değil; tam tersine din ve inanç özgürlüğünü savunmak anlamına geliyor.

Sünni kökenli entelektüeller, kendilerini şekillendiren arka plandaki kültürel form nedeniyle hızla otoriteryan bir tutuma sürüklenebiliyor. Sahip oldukları otoriteryan form, olur olmaz her yerde, “Alevilerin Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kemalistlerle işbirliği” yaptığı dezenformasyonunu yaymalarına yol açıyor. Oysa yukarıda da vurguladım; yüzyıllardır kendi inançlarını özgürce ifa edemeyen Alevilerin tek istekleri, devletin bütün din ve inançlardan eşit mesafede uzak durması anlamına gelen laiklik ilkesinin uygulanmasıdır. Aktay, laikliği İslam karşıtı bir dinsel form olarak algıladığından olsa gerek, Kemalistlerin laikliğe ilişkin vaadlerine Alevilerin destek vermesini bir günahmış gibi anlatarak, kendilerinin tanımladığı Aleviliğe itiraz edenleri töhmet altında bırakmayı deniyor.

Sambur’un da dikkat çektiği gibi, “topluma sadece bir kesimin benimsediği inançları benimsetmeye kalkışmak ve diğer bireylerin ve toplumsal kesimlerin farklılıklarını görmezlikten gelmek, tehlikeli bir tek boyutlu yaklaşım örneğidir”. “Türk tipi tuhaf laiklik” anlayışının sonucu olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle özel bir muameleye tabi tutulan Sünni İslam’a karşı Aleviliğin bugün itibariyle bütüne entegre edilmesi oldu bittisine izin verilmemesinin “provakasyon” olarak değerlendirilmesiniyse komik buluyorum. Tartışmaya katılanların dile getirdiği görüşler de, Aleviliğin tanımlanmak değil, tanınmaya ve anlaşılmaya ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Bu çerçevede bakıldığında, toplantıyı “provake etmek” ile suçlanan Ali Yıldırım’ın “siz İznik Konsülü müsünüz?” çıkışı çok mu yersiz duruyor?

Okan22
28.04.2007, 09:25
sanki kopyala yapıştır gibi geldi bana ama :D:D

her zaman yaptığımız gibi her şeyi bir yerlere sıgdırmak veya ait oldugunu savunma duygularımızı kabartmış bulunmaktayız savunun!

"bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamaz"
Uğur MUMCU

yada onun gibi bi şey :D



saygılar

efkeriliercan
28.04.2007, 09:42
okan kardeşim evet kopyla yapıştır yaptım... ben okudum sizlerinde okumasını istediğim için kopyaladım yanlısmı yaptım???? bir gazetede alınmıstır..

Okan22
28.04.2007, 10:09
okan kardeşim evet kopyla yapıştır yaptım... ben okudum sizlerinde okumasını istediğim için kopyaladım yanlısmı yaptım???? bir gazetede alınmıstır..

kopyala yapıştır yasak ayrıca keşke kaynagı belirtip kendi düşüncelerinide ekleseydin abi daha iyi olmaz mıydı ???

cicim
28.04.2007, 10:20
Aleviliği ne tanımak nede tanımlamak aslolan yaşamaktır.Tanıtmak ailemizin belli birşeyi aşılamasıyla başlar(sonradan değişebilir tabiki).Tanımlamakda bizim ifade şeklimize bağlıdır.Dediğim gibi tanımak veya tanımlamak yetmiyor bunu hakkıyla taşımak önemli olan..

efkeriliercan
28.04.2007, 10:37
kopyala yapıştır yasak ayrıca keşke kaynagı belirtip kendi düşüncelerinide ekleseydin abi daha iyi olmaz mıydı ???

peki can tşk ederım guzel bilgin için hoşçakal...