Orijinalini görmek için tıklayınız : Cok guzel ve anlamli röportajlar-


Naz
25.12.2005, 19:07
ALİ ASKER
Röportaj; Meral Vurgun
Sanat nedir ve kim için sanat?
Ali Asker: Sanat yaşamın şekillenmesidir. Halkın yaşam biçimin halktan alınıp yine halka yansımasıdır. Bu şiir, müzik, tiyatro, resim, yani kültürün her biçimiyle halka yansımasıdır.

Sevgili hocam, çok uzun bir aradan sonra Türkiye’ye gittin. Nasıl bir duygu yaşadın, izlenimlerin, sende bıraktığı olumlu ve olumsuz etkiler kısaca anlatabilir misin?
Sürgün kendi yurdundan zorunlu olarak uzak kalmadır. Kimileri ekonomik nedenlerle, kimi politik nedenlerle ama sürgündür . Bunun da bir bedeli var ve bu bedel uzunda sürebilir, kısada... Ben 20 yıl bu bedel, ödemeye çalıştım. Ve ben ülkemden aslında hiç uzak kalmamıştım. Hep basın, medya, ülkeye gidip gelebilen dostlarım aracışığı ile hep orada olan biteni yakından takip ettim. Kısacası hep ordaydım. Gidip gelenler değişmeleri hep anlatıyorlardı. Doğduğum büyüdüğüm yerlerdeki değişimlerde ben hiç yadırgamadım. Hazırlıklıydım bu değişmelere. Bunca uzun yılda bir şeylerin değişmesini doğal karşıladım. Kısacası pek fazla şaşırmadım.
Elbette 20 yıl sonra tekrar dönmek elbette bambaşka bir duygu. Gittiğimde güzel, güneşli bir gündü. Çok güzel bir gündü. Ankara’da indim. Beni karşılamaya fazla kimsenin gelmesini istememiştim. Bir avukatım ve bir kaç arkadaşım dışında kimseyi istmemiştim ama dostlarım sağolsunlar büyük bir coşku ile karşıladılar beni. Pasaport kontrolünden geçtiğimde hemen almadılar. Daha sonra aldılar. Benim için en duygulu an, dostlarımla kucaklaşmak oldu. Dostlarımla kucaklaşmam çok başka bir hüzünlü andı. Uzun bir süre konuşmak istemedim. Konuşamadım da zaten. Sadece "iyiyim, iyiyim" diyebiliyordum. O an dizlerimin bağı çözüldü. Arkadaşlarım beni tutmasalardı düşebilirdim. O anı anlatmak olası değil. Çok duygulu, çok başka bir andı.

Yeni bir albüm yaptın, ve çok güzel türkülerden oluşuyor. Çalışmalarından söz edebilir misin?
Buradaki koşullar, imkanlar oldukça kısıtlı biliyorsun. Amma koşullar doğrultusunda ben her zaman en iyisini yapmaya çalıştım. Yaptığım şeylerle halkıma hep en iyisini vermeye çalıştım. Bu benim 18. Albümüm. Bundan sonraki çalışmalarım daha farklı olacağı inancındayım. Bundan sonraki çalışmalarımı kendi ülkemde yapabileceğime inanıyorum.

Son yıllarda (uzun yıllardır) alabildiğine halk kültüründe bir yozlaşma var bu konuda neler düşünüyorsun? Sence alternatif olarak halk sanatçıları ne yapmalı?
Bizim karşımızda büyük bir güç var. Burjuvazinin emperyalizmin ellerindeki araçlar çok güçlü. Basını tv.si, her çeşit iletişim araçları onların elinde. Kendi kültürlerini empoze etme çalışmaları ve başarılı olmaları da doğal. Bunun karşısında elbette halk da kendi gücünü eğitim ve gelişimle alternatif hale getirmeye çalışacaktır. Halk da kendi gücünü bilince çıkardığı oranda güçlenecek ve güçlü bir halk olacaktır. Toplumun en doğru müdahalesi eğitimle olacaktır. Şu durumda müdahale şansımız çok sınırlı Basın, medya ve her türlü iletişim aracı onların kontrolünde. Burada en çok demokratik kitle örgütlerine görev düşüyor. Halkı eğitmede en iyi araç demokratlık kitle örgütleri, ve demokrat basın-yayındır.

40 yıla yakın bir ozanlık hayatın var ve çizginde inadına tutarlı bir şekilde devam ettin. Bunda dinleyici kitlenin etkileri nelerdir? (Bu arada ben hemen kendime pay çıkarabilirim, en iyi dinleyicilerinden biri olarak)
Ben asla çizgimden taviz vermedim. Bu benim yaşam biçimim. Bunun bedeli de çok ağır. Korumak hiçte sanıldığı kadar kolay değil. Ama son zamanlarda genç kuşağın kültüre sahip çıkması beni çok sevindiriyor.
Her zaman halka doğru mesaj veren ve halk için üreten ayakta kalmayı başarır. Halka doğru mesajlar vermek, halkın sorunlarına duyarlı olmak gerek. Genç kuşaktan ve dostlarımdan beklediğim sessiz kalmamaları ve asla umudunu yitirmemeleridir.

Eserlerinden meşhur olan bir çok sanatçı var ve çoğu kendi üretimi gibi lanse ediyor (ki bunların bir çoğunu dinleyici olarak beğenen biri değilim. )Bu konuda bir şeyler söylemek ister misin?
Bu konuda fazla bir şey söylemek istemiyorum.

Biraz özel bir soru; Ali Asker sahne dışında neler yapar?
Onları da sen yaz artık, biliyorsun. Herkes gibi ayakta kalmaya çalışıyorum. Küçük nir bakkal dükkanım var (mahalle bakkalı) orada çalışıyorum, türkü söylüyorum vs. vs.

Benim soracaklarım bu kadar sevgili hocam. Sen bir şeyler söylemek istermisin?
İradeli, bilinçli bir müdahale ile her şeyin üstesinden gelinir. İradi ve bilinçle, umutlu olmak gerek.

Çok teşekkür ediyorum. Ve hep başarılarının devamını diliyorum.
Ali Asker: Ben teşekkür ederim.

Naz
25.12.2005, 19:08
Zülfü Livaneli
"Politikaya ödünç verildik!"
Zülfü Livaneli'nin yeni albümünde 'Hayata Dair' herşey var. 14.07.2005 (Radikal)
1970'li yıllarda bir devrimci şarkıcının hayaleti Türkiye'de dolaşıp durdu. Toplumsal hareketliliğin yaşandığı bu yıllarda Zülfü Livaneli ismindeki genç, hem politik duyarlılık içeren sözleri hem de şarkılarında, TRT repertuvarı ve türküleri okuma tekniğinin dışında bir yorum ve düzenleme geliştirmesiyle ortalığı kasıp kavuruyordu. Korsan plaklarında onun pala bıyıklı resimleriyle karşılaşan insanlar, yurtdışında yaşadığı için onu göremiyor, ama şarkılarını diline doluyordu.
Livaneli, politik olarak yeni bir dönemin başladığı 80'li yıllarda Türkiye'ye döndü ve 'Ada' albümünü yaptı. Bu albüm ve sonrasında Livaneli'ye albümlerinin birbirinin tekrarı olduğu ve üretimsizlik eleştirileri yöneltildi. Artık bir efsanevilik yoktu ortada. Sanatçı bu dönemde her ne kadar politik ve sanatsal açıdan eleştirilere maruz kalsa da onun şarkıları kitlelere mal olmuştu bir kere. Yeni albümlerini beğenmeyenler eski şarkılarını dinlemek için konserlere akın etti. Müzisyenliği dışında roman, öykü, senaryo ve şiir yazan, üç filmin yönetmenliğine imza atan, yurtdışında en çok tanınan Türkiyeli sanatçılardan Livaneli ilk albümünden çeyrek asır sonra yeni albümünü sevenlerinin beğenisine sunuyor.
Sanatçılığı kadar politik kimliğiyle de tanınan, bugün hala milletvekilliğini yürüten Livaneli ile yeni albümünden konuştuk .
Bu soru size daha önce de soruldu. Fakat milletvekili olmanız, sonra olaylı geçen CHP kongresi ve daha sonra da partiden istifa etmenizin ardından yeniden sorulmayı hak ediyor. Bugün geldiğiniz noktada bir sanatçı olarak politikaya nasıl bakıyorsunuz?

Bu konuda benim kafam son derece net. Politikaya ödünç verilmiş bir sanatçıyım çünkü dünyadaki varoluş biçimim, kimliğim sanat. Bizim kuşağımızın sanatçıları sürekli politikayla içli dışlı oldu. Kimi gündelik politikalara da girdi. Ama bu her zaman bir ödünç gitme durumuydu, yoksa dünyaya baktığımız pencere kültür ve sanat penceresidir. Bunlar, siyasetin dar pencerelerine sığmayacak kadar büyük kavramlar. Ben bir sanatçıyım ve ömrümü de öyle tamamlayacağım. Ama belli dönemler politikada bulundum, iyi kötü elimden gelen bir şeyler yapmaya çalıştım ama şu sıralarda bunu da zaten artık fazla sürdürmek niyetinde değilim.
Yeni albümünüz hayli uzun bir aradan sonra geldi. Politikanın bu sürenin uzamasında etkisi oldu mu?
Tabii, son yıllardaki politik çalışmalar albümlerin ve konserlerin arasının çok açılmasına neden oldu. Ama şöyle de bir şey var. Beni tatmin edecek besteler çıkmadığı zaman o üretim süreci, hasat iyi olmadığı zaman, ben stüdyoya girip de albüm yapamam. Bu bir birikim meselesidir. Ama bir yıldan bu yana, hangi mekanizmalar harekete geçti içimde bilmiyorum, besteler yapmaya başladım.
'Hayata Dair' albümünüzde aşk teması baskın sanırım. Aşk teması da var, mesela kaybettiğimiz şair İlhami Bekir Tez'in 'Dağ Başını Duman Almış' şiiri de, ki o tamamen politik şiirdir. Sonra başka hikayeleri olan şarkılar.
O şarkıların hikayelerinden biraz bahseder misiniz? Özellikle de 'Güldünya' ve 'Memleket Kokulu Yarim'den.
Albüm, benim her zaman yapmaya çalıştığım gibi, albümün adı gibi, hayata dair. Benim müziğim her zaman hayata dairdi. Bu albümde de değişiklik yok, yine aşk şarkıları var, politik şarkılar var; yine insan acıları, insan sevinçleri. 'Sevdalı Başım' yaşamla yüzleşmemiz üzerine bir şarkı. 'Memleket Kokulu Yarim' beni her zaman etkilemiş bir konu olan mübadele ile ilgili. 'Güldünya' ise töre cinayetleri üzerine bir şarkı.
Sözlerin ruhuna uygun olarak yumuşak bir sound var. Bir de yeni enstrümanlar. Evet. Müzisyen arkadaşlar bana "Siz, 1970'lerde bir sound getirdiniz. Yaylılar, nefesliler, ritimliler, vurmalılar, önünde bağlamalar, curalar vs... Bu Türkiye'nin sound'u oldu. 30 senedir aynı sound gidiyor, bunu değiştirmek de size düşüyor" dediler. Ben de son dönemde yeni bir sound yapmam lazım diye çok düşünüyordum gerçekten. Kardeşim Ferhat Livaneli ile uzun araştırmalar yaptık. Sonra enstrümanları çalanların virtüözleri olması şartıyla az enstrümanda kara kıldık. Santur, mandolin ve tar kullandık.
Bu albümün sizin sanat hayatınızdaki yeri neresi olacak? Bu albümde elimden geleni yaptım, benim albümlerimin içinde özel bir yeri olduğunu/olacağını düşünüyorum. Halkın sevmesi tabii ki önemlidir ama müzisyenlerin sevmesi öncelikle önemlidir. Müzisyenlerin yargısı önemlidir çünkü onlar işi bilir, kül de yutmaz. Stüdyo aşamasında müzisyenlerden geçerli not aldı, umarım halk açısından da alır.
Albümle birlikte bir de VCD veriliyor. Albüme emek veren ama hiç görünmeyenleri mi göstermek istediniz? Evet. Gece gündüz albüm için çalışıyoruz. Albüm bitince, beni televizyona çağıracaklar, gideceğim, görüneceğim halbuki sonuçta bu bir grubun emeği. O emekler hep yok sayılıyor. Bir kayıt yapalım ve emek vermiş insanlar görülsün istedim. Artık o insanlar, hiç değilse görüntüleriyle varlar.
Geçen haftalarda on binlerce insanın katıldığı Ereğli konseri de gösterdi ki konserlerinizi bekleyen büyük bir kitle var. Konserlere devam etmeyi düşünüyor musunuz?
22-23 Temmuz'da Rumeli Hisarı konseri var. Sonra 15-20 konserlik bir Türkiye turnesi olacak. Eylülde de tekrar Açıkhava Tiyatrosu programı var. Bu sene herhalde 20-25 konser olacak. Konsere çıkmayı yalnız insanlar değil ben de özlemişim. O insanlarla karşı karşıya gelmek yalnız yaptığım müziğin genç kuşaklar tarafından doğrulandığını göstermiyor, bir yandan da Türkiye'ye dair umudumun artmasını sağlıyor.

Naz
25.12.2005, 19:10
SABAHAT AKKİRAZ (http://www.turkulerle.net/roportaj.html)
Sabahat AKKİRAZ "Alevi deyişlerine kadın duyarlılığı katmaya çalışıyorum"
Röportaj: Baki KOŞAR/Birgün Pazar Eki/26.12.2004
Londra Caz Festivali'nin direktörünün dikkatini, İngiltere'de Türkler'e yönelik ürünler de satan bir alışveriş merkezinde, tesadüfen çalınmakta olan bir albüm çeker. Olanca içtenliği, saflığı ve çarpıcı bir müzikal terbiyeyle hiç anlamadığı bir dildeki parçayı seslendiren bu kadının kim olduğunu sorar; Türkiye'de yaşadığını, isminin de Sabahat Akkiraz olduğunu, seslendirdiği parçanın türkü olarak tanımlandığını öğrenir… Kendisini büyüleyen bu ses, onu hemen harekete geçirir ve Sabahat Akkiraz'ı bulup Londra Caz Festivali'ne katılmasını sağlar… Kendisiyle on yıl önce ben Nokta Dergisi'ndeyken "müziğin gizli starları" spotlu kapak dosyası kapsamında yaptığım söyleşide "Medyatik olmak, ünlü olmak gibi bir kaygım yok," diyordu, hâlâ öylesine içten, zarif; konuşurken yüreğinin tevazusu gözlerinde göl gibi ışıltılara dönüşen, bir türkünün peşinden, Pîrinin izlerinden, şahımerdanların ateşiyle yanıp pişip olup dağları taşları aşan bir Sivas ceylanı gibi…Türkiye'de bir dansöz kadar şöhretli olmasa da etnik müziğin kâbesi kabul edilen Theatre de le Ville'de konser vermiş ilk ve tek Türkiyeli sanatçı ünvanına sahip. Hayatını anlatan belgeseller, dünyanın saygın yabancı müzik kanallarında hâlâ yayınlanıyor… 20 yıldır, her köşesinde, her kıvrımında binlerce türkünün, ezginin tınısı saklı bu çok renkli Türkiye coğrafyasını adım adım dolaşıp kendi olanaklarıyla sayısız türkü derliyor, dizeleri ilmek ilmek örüyor; onları Türkiye'nin geleceğine yazılı kayıtlardan birer hazine olarak hiç karışlıksız armağan ediyor çünkü o bir türkü ana, o gönül nikâhını henüz çocukken apak bir sevdayla vurulduğu türkülerle kıymış bir yürek insanı… Sayfamın bu haftaki konuğu, türkülerin özellikle de Alevi deyişlerinin kraliçesi Sabahat Akkiraz…
Sabahat Hanım, anımsar mısınız bilmem ama bundan 10 yıl kadar önce sizinle Nokta Dergisi'nde bir söyleşi yapmıştım. Kapak konusuydu; "Müziğin gizli starları" diye... Konusu da medyatik olmayan, medyada hiç görünmeyen ama bir biçimde, alttan alta kendi kitlesini oluşturmuş, medyatik olmasa bile geniş kitlelerce tanınan, sevilen müzik sanatçılarını işliyordum. Hattâ o zamanlar garsonluk yapan, ilk kasedi henüz çıkmış İbrahim Erkal da bu şarkıcıların arasındaydı, ilk söyleşisini de o haberde bana vermiş oldu. Aradan on yıl geçti, şimdi biraz daha medyatiksiniz artık sanırım. Veya şöyle sorayım: Şimdi medyatik misiniz artık?...
(Gülüşmeler…)
İbrahim Erkal deyince hatırladım, evet… Hattâ gizli starları da ortaya çıkardılar işte diye espriler yapmıştık arkadaşlarla… Medyanın gücü işte… Valla, o zaman da söylemiştim size, benim medyatik olmak gibi bir kaygım hiçbir zaman olmadı… Bana yönelik popüler kültür gerçeğini ise bir dizi filmin müziğini yapınca fark ettim. Televizyon gerçekten inanılmaz bir şey… Çok kısa sürede popüler olabiliyorsunuz.
Peki, aradan geçen o on yılda neler değişti hayatınızda? En azından çok daha ünlü olduğunuz bir gerçek…
(Ölçülü, içten gülüyor…)
Bu benim için çok önemli değil gerçekten; ben kendi türkülerimi söyleyeyim, projelerimi hayata geçireyim, yine o il senin bu köy benim adım adım dolaşıp anadoluyu türküler derleyeyim, yeter bana… Bu süre içinde yaşadığım gelişmeler de olmadı değil tabii; dünyanın hemen hemen gezmediğim, gitmediğim yeri kalmadı; dünyanın pek çok ülkesinde konserler verdim, festivallere katıldım, türküler söyledim…Bu etkinlikler devam ediyor hâlâ… Sırada Kanada, İspanya Kültür Bakanlığı'nın bir dâveti var… İki hafta önce İsveç'ten döndük… Ve yine beni çok gönendiren bir şey, belgesellerim çekildi. En son İsveç-Fransa ortaklığında bir belgeselim çekildi. Gerçekten çok güzeldi… (Biraz içini çekiyor burada, kendine özgü içten, samimi gülümseyişi kaplıyor yine yüzünü) Bunlar gerçekten önemli… 45 yaşındayım, benim burada, kendi ülkemde hiç belgeselim yapılmadı…
Büyük sanatçıların değerinin, kendi ülkelerinde onların ölümünden sonra anlaşıldığı, onların değerinin önce yabancılar tarafından anlaşıldığı yolunda bir söylem vardır hep…Siz de buna çarpıcı bir örneksiniz, dünya sizi keşfetmiş, çoktan tanıyor ve değer olarak görüyor ama Türkiye'de, bir dansöz kadar bile şöhret sahibi değilsiniz…Böyle mi düşünüyorsunuz siz de ve bunca emeğinize binaen kırgınlık, burukluk duyuyor musunuz, böyle bir sızı var mı yüreğinizde? Serzenişte bulunmak ne kadar doğru olur, bilemiyorum ama açıkçası, hiç olmazsa Kültür Bakanlığı'nın yaptığım derlemelere duyarlılık göstermesini beklerdim. Malumunuz, ben 20 yıldır derleme yapıyorum. Bütün anadoluyu adım adım gezerek hiç bilinmeyen, hiç tanınmayan sayısız türkü derledim bugüne kadar. Amacım, bizim özümüz olan bu türkülerin yok olup gitmemesi, gelecek kuşaklara da taşınabilmesi… Aslında bu derlemeleri yaparken bir edebiyatçının da bir tarih bilimcinin de yanınızda olması lazım ama yazıkki tüm bu derlemeleri biz kendi çabalarımızla, kişisel olanaklarımızla yapmak zorunda kalıyoruz. 100 yaşına gelmiş kaynaklarım var, köyden kente göç var… Elimizi çabuk tutmalıyız, onlardan o sözlü hazineleri alıp yazılı kayıtlara dökmeli ve geleceğe miras bırakmalıyız. Evimde o kadar büyük arşivim oluştu ki sadece derlemeler için özel bir salon yaptırma ihtiyacı içindeyim…
Londra Caz Festivali'ne de katıldınız ki bunun hakikaten benim tüylerimi diken diken eden inanılmaz bir öyküsü var… (Söyleşinin giriş yazısında anlatıyorum…) Merak ettiğim caz ve türkünün form olarak birbirine yakın veya benzeş olup olmadığı… Bu, tamamen gırtlak olgusuyla mı yoksa cazın, çıkış noktasının beslendiği ezilme, acı çekme, yok sayılma, hüzün, gurbetlik, hasret gibi kavramların türkülerde de yer alıyor oluşuyla mı ilgili bir şey?... İlk başta, beni de düşündürmüştü caz festivalinde türkü seslendirmek türkünün geleneksel formu nedeniyle ama sonra caz sanatçılarının da tıpkı bizim âşıklar gibi çok doğaçlama, çok serbest tarzda okuduklarını gördüm… Benzer yanları elbette var caz ile türkünün…
Türkülerin metalaştırılmasını nasıl yorumluyorsunuz?... Eskiden tu kaka edilen, kentliler tarafından köylülük olarak tanımlanan türküler, şimdi pek bir moda. Türkü yarışması bile var artık televizyonlarda…Türkünün Türkiye'de geldiği noktayı, türkünün serüvinini nasıl değerlendiriyorsunuz?... Benim babam, çocukluğumdan beri bildim bileli türkü dinlerdi. Çocukluğum Almanya'da geçti. Biz de kardeşlerimle harçlıklarımızı Aşık Mahsuni'nin yeni albümünü satın almak için biriktirirdik… Bu halk, türküleri hep sevdi, sevecek… Özü çünkü… Fakat Anadolu Ateşi tarzı programlar, bana sanal geliyor… Şans veriliyorsa gençlere elbette değerlendirilmeli ama bu tarz sanal ortamlar beni rahatsız ediyor…
Alevisiniz ve Alevi deyişlerini de sıklıkla seslendiriyorsunuz. Aslında, özünde tasavvufi aşk teması taşıyan Alevi deyişlerinin türkü gibi okunurken ana temanın beşeri aşkmış gibi algılanması sözkonusu değil mi sizce?... Alevi deyişlerini okumayı Alevi müziği yapıyorum diye ifade etmek doğru değil; akil olmak lazım…O Cem havaları, o miraçlamalar, o kasideler, binlerce yıllık bir kökenin, yüksek bir mâneviyatın, felsefenin, mistizmin ürünü ve tamamen dinsel bir coşkuyla üretilmişler ama bir klasik şahımerdanı ben de okuyorum ama çok özeniyorum, bizzat ustalarından defalarca dinleye dinleye okuyorum ve altına da mutlaka gerekli notları düşerim. Bir de hep erkekler okumuş bunları, ben son yıllarda, kendi kişisel gelişimim sonucunda bunlara daha kadınca, daha kendimce bir yorum getirmeye çalışıyorum…Sorunuza gelince; Alevi insanı, dinlediği deyişteki aşkı algılar, bir başkası da anlatılan aşkı kendince algılayabilir, bu doğaldır…
İçinizi en çok yakan, sizin için çok özel bir türkü var mı? Hiçbirini ayıramıyorum, hepsini çok seviyorum ama ısrarla sorarsanız deyişler derim; onlar benim gönlümü çok daha fazla cilalar…