Orijinalini görmek için tıklayınız : 18 Mayıs'ı unutmadık, unutturmayacağız
spartacus 10.05.2007, 12:44 http://kaypakkaya.net/resimler/devrim.jpg
34 yıl önce, 1973 yılının 18 Mayıs’ında bahar yaprak döktü, Mayıs buza tuttu bir yiğidin yüreğinde ve Mayıs, üzerine dökülen kara yazılarla bir kez daha utandı “kaderci”lerimizin kara sayfalarından, boynunu büktü dağlar... Dağların boynu büküklüğü, “aşkın gözyaşı”nın gözyaşı dökmesi, 24 yaşındaki genç ve yiğit bir önderin zemheri gecelerinde kardelence açıp güneşe gömülmesindendir.
Ama Mayıs isyan etmeyi de öğrendi, şaha kalktı, kartal gibi yücelere çıktı, buluştu gökyüzüyle...
Mayıs, kendisini ezenlere karşı yüceltenlerden olan İbrahim KAYPAKKAYA ile gururlandı! Başı dik Mayıs’ın, gururla bakıyor diğer aylara, İbrahim’le öğretmenleşti ve burjuvazinin korkusunun zirvesi oldu Mayıs...
İbrahim Kaypakkaya Ölümsüzdür!
18 Mayıs'ı unutmadık, unutturmayacağız!
tuncerbio 10.05.2007, 16:48 komünist önder İbrahim Kaypakkaya'nın faşizmin zindanlarında işkence sonucu katledilişinin 34. yılını geride bırakırken birşeyi hiç unutmadık ;bu savaş elbet birgün sosyzlizmin şanlı zaferi ile sonuçlanacaktır ...
UNUTMAK İHANETTİR !!!!
aşağıdaki yazı Kaypakkayanın biyografisinin son kısmı olup www.kaypakkaya.net ten alınmıştır
1973 yılının Ocak ayının 24. sabahıydı. Kuşatma altında olduklarını gördüler. Ali Haydar kömü terk edemedi; vuruldu ve uzun ince boyunu uzatarak karlara kardelence açtı, kar kızıla boyanarak kan ağıtlar yaktı, ağladı gökyüzü. Faşizmin cellatları kana doymuyor, her tarafı adeta kan gölüne çeviriyordu:
Devrim Şehitleri –03-
Oluşan kan gölü değil,
devrim haritasıdır karda çizilen!
Kurşun cana,
kan toprağa değende nice kardelenler
______________yön olacaktır bu haritalarda!
Onur ÇAĞLAR
Önder KAYPAKKAYA da ateşten sıyrılıp kaçmaya çalışıyordu fakat o da vurulmaktan kurtulamadı, boynunun her yanı saçma dolmuştu, hemen cebindeki adresleri çıkartıp yok etti. Muzaffer, Süleyman ve Hüseyin kuşatmanın boş tarafından kaçmayı başarmışlardı. Jandarmalar İbrahim ve Ali Haydar'ı öldü sanarak bırakıp kaçanların peşine düştüler.
“Silah kucağında kanlar içinde
Uzanmış yatıyor İbrahim yoldaş
Bir yiğit ölür mü üç-beş kurşunla
Silkinmiş kalkıyor İbrahim yoldaş”
Ve silkinerek kalktı ayağa dağ kartalı KAYPAKKAYA, “Daha ölmem için çok erken, daha yapacağım çok şey var ölmeyeceğim!” diye düşünüyordu.
Ölmedi!
Kafasına saplanan onlarca saçma, önder KAYPAKKAYA’nın kaya gibi direncine yenik düştü; kalktı, boylu boyunca yatan yoldaşı Ali Haydar Yıldız’ın cansız yüzünü sevdi, yıldız gibi parlayan alnından öptü yoldaşının, kıvırcık saçlarını eliyle okşarken gözlerinden akan iki damla yaşı yüreğine akıttı ve Munzur dağlarına, ana kucağına yöneldi.
DESTANLAŞMANIN TARİHÇE TUTANAK ALTINA ALINMASI
Bulduğu bir mağarada iki gün kaldı. Yaralı ve aç olması fiziki gücünü hızla tüketiyordu. Değişik köylere uğradı, kimi duyarlı insanlar yardım ettiler. Vurulduğunun beşinci günü yine bir köye gitti. Köyün öğretmeni gerici bir faşistti. İhbar etti, yakalattı bu yiğit önderi... (Not: Bu öğretmen 4 sene önce, yani ihbarından 28 yıl sonra şu an ismi “Maoist Komünist Partisi” olan devrimci bir parti tarafından cezalandırılmıştır.) Üsteğmen Fehmi Altınbilek dünya savaşını kazanan bir general gibi düşünüyordu kendisini...
Gökçe karakoluna kadar karın-buzun içinde yaralı olduğu halde yaya olarak ya yürütüldü, ya sürüklendi. Donma kendini göstermeye başlamıştı. Faşizmin cellatları hemen orada “konuşturup” öldürmek istiyorlardı ama İbrahim gibi bir granitten kayaya çattıklarını anlamakta gecikmediler. Siyasal konuşmalarını burada da yapan önder, örgütsel olarak tek bir harf bile vermiyordu işkencenin tüm namussuzluğuna karşı...
Burada başlayan işkenceler Şubat başında Tunceli’ye, oradan Elazığ’a oradan da Diyarbakır'a götürülüp Savcı Yaşar Değerli'ye teslim edildi. İbrahim KAYPAKKAYA, burada gittikçe ağırlaşan yaraları yüzünden ölüm tehlikesinin belirmesi sonucu askeri hastaneye yatırıldı, cellatlar İbrahim KAYPAKKAYA'nın onlara gerekli bilgileri vermeden ölüp gitmesine razı değildiler. İbrahim KAYPAKKAYA, burada donma/kangren sonucu iki ayağını da kaybetti. Şubat ayı başlarında İbrahim KAYPAKKAYA iyileştikten sonra tekrar sorgular başladı, faşistler onu konuşturmak için akla gelebilecek her türlü işkence yöntemini deniyorlardı, fakat tüm çabaları boşa çıktı, İbrahim KAYPAKKAYA şaşmaz bir kararlılıkla hiçbir örgütsel faaliyeti hakkında bilgi vermedi, işkenceciler bu durum karşısında çılgına dönüyorlardı.
Mayıs ayı başlarıydı, nedense birkaç gündür işkence yapmıyorlardı. Bir defter kalem istemiş onu da getirmişlerdi. "Herhalde sorgulamalar bitti" diye düşünüp savunmasını hazırlamaya başladı. Savunmasını hazırlarken bazen duyguları yoğunlaşıyor, bunları da yazdığı şiirler ile dile getiriyordu. Bu dönem yazdığı şiirlerden bir tanesi şöyleydi:
"DEVRİM İÇİN HER ZAMAN ÖLECEKLER BULUNUR
…gider …gider, nice koçyiğitler gider
Senin de içinde bir oğlun varsa çok değildir
Ey mavi gök! Ey yağız yer bilesin ki
Yüreğimiz kabına sığmamakta
Örsle çekiç arasında yoğrulduk
Hıncımız derya gibi kabarmakta"
Yaklaşık dört ay süren işkenceler sonucunda da önder KAYPAKKAYA’nın ağzından tek söz alamadılar. İşkence sırasında yaptığı aktif savunma ve siyasal propaganda, cellatlarını azgınlaştırmasına rağmen onlara korku ve saygınlığı aynı anda veriyordu kendi ininde!
Hiçbir zor, hiçbir entrika, hiçbir insanlık dışı olgu komünist bilinç ve irade karşısında tutunamaz. Tıpkı KAYPAKKAYA’nın bu şahlanışı karşısında tuzla buz olması gibi!
Güneş, 18 Mayıs 1973 günü önder KAYPAKKAYA’nın işkencelerle parça parça edilerek kendisine gömülmesi sonucu daha parlak çeşitli ulus ve azınlıklar mozaiği olan Türkiye proletaryası üzerinde! Daha bir yol gösterici şimdi...
firariHH 10.05.2007, 16:55 Canlanan yasamdir Kaypakkaya´larda
"18 yasinda bir genc gibi, gelismektedir karanlikta
Kimilerine göre kötüdür ölüm
Kimilerine göre ecel
Kimilerine göre90 gün örülen direnis
Ölüm, canlanan yasamdir KAYPAKKAYA´LARDA
Bir caglayan,
ve yüregimizin isi yani
ve bir alev, Munzur bile söndüremez bu yangini
Diyarbakir´da bir Kaya
Sanki yükselmis aya
Diyarbakirda bir zindan
Zindanda, KAYPAKKAYA
Nasil ki sevgiyle kucaklamissa ölümü
Nasil ki 90 kere 24 saat katlanmissa aciya
Nasil ki haykirmissa kinini
Tükürmüsse suratlarina suskunlugunu
Bizede anmak düser, coskuyla onu
Vurdu gövdesini karanligin zemberegine
Ve dogdu isik, yürek penceresine
Eeeeey benim cevahirim
Eeeeey benim disleri kenetlim, suskun irmagim
Ser verip, sir vermeyenim
Durmadi coskun akan irmagin
Ve namlusuna yüregini sakladigin
Ne o zindandaki sesin
Ne de nefesin
Hala gitmis degil hücre karanligindan
Her düsen, düstügün yere, cikti gögüsünü gere gere
Kesilince bileklerin, sökülünce tirnaklarin,
Ödü koptu pustlarin.
Her Mayis´ta vurdular bizi
Yinede yasattik kendimizi,
Attilar bizi hasretin koynuna,
Bogmak istediler hasrete
Oysa ne kadarda güzeldir
Bizimle hasret sürmüs, filiz vermis icimizde sevda
Hani kursun siksan parcalanir gece
Hani uzatsan elini aya gölge düser
Iste güclenerek, kivilcimlara yürüyen mazin
Ve halkin boynunda bir incir gibi,
Büyüyüp gelismektedir ZAFER.
Bizde gördük kücük adamlari,
Köhnemis silahlariyla saldiranlari
Bizde yasadik acilari sevince bogan direnisleri
Elbette vardir bir diyecegi, yaptigimiz tarihin
Elbette unutulmaz direnisin senin
Cünkü büyüyüp gelismektedir ZAFER
Bir yangin gibi tasiyip durduk, zulamizda cevahirini
Sanki, okyanusta damla, iskencede denizdir.
Eeeeey günü uyandiran, toprakla söyleyen rüzgar
Eeeeey halkimin yarali gülü, sol yanimin kivilcimi
Eeeeey gökteki ay, dagdaki kaya
IBRAHIM KAYPAKKAYA
Onlar yoruldu 90 günü saya saya,
Bikan onlardi, onlar sasirdi, can ceksitikte yasamaya
Bulutlar yagmura, karanliklar aydinliga,
Bugünler yarinlara, yarinlara mahkumdur.
Ve yüzleri gülmez, vurduklari ölmez.
Gökteki ay, dagdaki kaya
IBRAHIM KAYPAKKAYA
Devran geriye dönmez...."
firariHH 10.05.2007, 17:03 “Cellat uyandı yatağında bir gece
“Tanrım” dedi, “Bu ne zor bilmece!
Öldükçe çoğalıyor adamlar
ben tükenmekteyim öldürdükçe”
http://img145.imageshack.us/img145/7102/kaya1np5.th.gif (http://img145.imageshack.us/my.php?image=kaya1np5.gif)
“Fabrikalar bizim, tarlalar bizimdir
Emperyalist malı bankalar bizimdir
Kurtuluş bizimdir yok olmak sizindir
Örgütlen saflara gel dizi dizi”
http://img145.imageshack.us/img145/3457/kaya2hc0.th.jpg (http://img145.imageshack.us/my.php?image=kaya2hc0.jpg)
“Biz, biz,
Biz, biz, biz;
İşçinin köylünün yiğit sesiyiz
Namluya sürülmüş halk mermisiyiz
Baş koyduk, gönül verdik bu kavgaya
İhtilal için çarpar yüreklerimiz...”
http://img527.imageshack.us/img527/164/kaya3vw8.th.jpg (http://img527.imageshack.us/my.php?image=kaya3vw8.jpg)
18 MAYIS TÜRKÜSÜ
“Selam olsun apaydınlık günlere
Kazma ile kürekle yürüyenlere
Selam olsun halk için ölenlere
Silah elde toprağa düşenlere bin selam “
18 Mayısı unutmam
Unutmam 18 Mayısı
İşçinin köylünün kurtuluş
Ordusu devrimci erleriz
Ölümlerle yeniden doğar
Ölmeyen devrimci erleriz
Bir vücut, bir yumruk ve bir baş
Bağımsızlığa kadar savaş
Önderimiz İbrahim yoldaş
Korkmayan devrimci erleriz
Unutmam 18 Mayısı,
18 Mayısı unutmam
Ali Haydar Yıldız’ımızı
Vuranlar korkutamaz bizi
Vuruldukça artırdık hızı
Durmayan devrimci erleriz
18 Mayısı unutmam,
Unutmam 18 Mayısı
Bağımsızlık gelene dek
Ellerden düşmeyecek tüfek
İbo, Haydar, Muharrem Çiçek
Solmayan devrimci erleriz.
spartacus 10.05.2007, 17:33 Vartinikte bir köm
Kömün içinde yeşil gözlü ve yoldaşları
Ellerinde silahları parlıyordu yaka numarları
Meral bir, Ali Haydar iki, Barbara üç
Mehmet Demirdağ beş, Caffer Cangöz yüz
Gözlerinde kin ediyorlardı yemin
Bu can bu tende kaldıkça
Kazıyacağız kökünü emperyalizmin, faşizmin ve her türden gerciliğin!
spartacus 10.05.2007, 21:15 Munzur dağlarının ardı jandarma
Kurşunladılar ibo'yu Ali Haydar'la
Kömün dağlarında kanlı silahlar
O silahlar elbet bir gün geri tepecek
Halkımız sizlerden hesap soracak
Ondan parti için sır istediniz
O susunca el ayağın kestiniz
Biz polisiz diyerek rapor dizdiniz
O raporlar bir gün sizler içinde yazılacak
Halkımız faşistlerden hesap soracak!
deniz olmak 10.05.2007, 21:25 Halkı bilmeyenler hakkı hiç bir zaman bilemeyecekler...
Kendini halkına ve mücadelesine adayan ve inandığı gibi yaşayıp mertçe savaşan yoldaşlarımızı, İbrahim Kaypakkaya 'nın nezninde saygıyla anıyorum...
suyunsesi 10.05.2007, 21:51 Bundan 34 yıl önce ser verip sır vermeyen komünist önder İbrahim kaypakkaya'ı
saygıyla anıyorum...
İşkencede Ser verip sır vermeyen Kaypakkaya'nın sorgusu 1
“Getirildiği görülen sanık İbrahim KAYPAKKAYA huzura alındı, hüviyet tespitinden sonra suç konusu olay ve örgütsel ilişkiler hatırlatılarak sanıktan SORULDU: Sanık cevaben: Ben yoksul bir ailenin çocuğu olarak, 6 yıllık Hasanoğlan İlköğretmen Okulu’nda yatılı okudum. Hasanoğlan’daki başarılı öğrenciliğim nedeniyle Yüksek Öğretmen Okulu’na gönderildim. Bir yıl hazırlık sınıfında okuduktan sonra İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na ve aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ne girmiş oldum. Bundan sonra devrimci gençliğin demokratik ve devrimci eylemlerine katıldım ve devrimci düşüncemi geliştirdim. 1967 yılında 9 arkadaşla birlikte Çapa Fikir Kulübünü kurduk. O dönemde FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu)’nun ve TİP’in bir üyesi olarak, onların düzenlediği bütün toplantı, forum, miting ve gösterilere katıldım. 1968 yılında okulun gerici yönetimi tarafından önce muvakkat ve daha sonra da kati olarak uzaklaştırıldım. Buna karşı Danıştay’dan yürütmenin durdurulması kararı almama rağmen okulun faşist idarecileri bu karara uymadı. Benim düşünce yapım, katılmış olduğum eylemler ve gençlik örgütündeki çalışmalarım, okuldan uzaklaştırılmamın başlıca nedenleri olarak gösterildi. Hatırladığım kadarıyla o zamanlar katıldığım, NATO’ya Hayır ve Amerikan 6. Filosu’nu protesto eylemleri, Halk Aşıkları Gecesi düzenlemeye çalışma, bazı bildirilerin dağıtılması ve işçi yürüyüşlerine katılmam öğrencilik sıfatıma zarar getiren hareketler olarak telakki edilmişti. Oysa bunlar, yurdunu ve halkını seven herkesin, kendi inancı ve bilinci doğrultusunda sürdürmesi gereken ve kişisel sorumluluğu olan çalışmalardır.
Gelişen zaman içerisinde FKF gençlik örgütünde bazı görüş ayrılıkları belirmişti. Bu bir bakıma, ilerleyen bilincin ve edinilen tecrübelerin doğal sonucuydu. FKF içinde beliren başlıca iki görüş: birincisi, FKF yönetiminin öteden beri TİP’in parlamentocu ve reformcu görüşü, ikincisi, milli demokratik devrimi savunan aşamalı devrim tezi. Bu düşünceyi ilk zamanlar Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi, daha sonraları PDA ve İşçi-Köylü de savunmaya çalıştı. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi bazı olumsuz yanlarına rağmen, devrimci kadroların bilincinin ilerlemesine ve devrimci düşüncenin kavranmasına yardımcı oldu. Çünkü TİP ve yönetici kadrosu, devrimci kadrolar, işçiler ve köylüler arasındaki devrimci düşüncenin, Marksizm-Leninizmin yayılmasını engelliyorlardı. Ben, TİP’in
yöneticilerini, kendilerine sosyalist adını veren reformcu orta burjuva aydınları olarak görüyorum. TİP’in çizgisi de, orta burjuvazinin radikal kesiminin tutarlı reformist çizgisiydi.
Ben bu ayrılıkta MDD (Milli Demokratik Devrim)’i savunan grup içerisinde yer aldım. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi çevresi, tam ve -kelimenin gerçek anlamında- devrimci mahiyette olmamakla birlikte, TİP’e göre, işçilerin, köylülerin, gençliğin ve diğer halk kitlelerinin demokratik ve devrimci anlamdaki eylemlerine biraz daha fazla ilgi göstermeye çalıştı.
Daha sonra 1969 yılında FKF’nin DEV-GENÇ’e dönüştüğü kurultayda, DEV-GENÇ ve Aydınlık Sosyalist Dergi içinde de ayrılık oldu: Ben bu ayrılıkta Proleter Devrimci Aydınlık ve İşçi-Köylü dergi ve gazetesi çerçevesindeki arkadaşların grubunda yer aldım. Bu dergi ve gazetenin çıkışına, dağıtımına yardımcı olmaya, savunduğumuz görüşleri işçiler, köylüler ve gençlik içerisinde yaymaya çalıştım. Yine bu arada Trakya’daki topraksız köylülerin, ellerinden toprağı jandarma gücüyle gaspetmiş büyük çiftlik sahiplerinin topraklarını işgal etmesi eylemlerine, İstanbul’da Demir Döküm, Sungurlar, Horoz Çivi, Pertriks, Ege Sanayi, EAS Akü, Gıslaved, Gamak, Singer ve Derby fabrikalarındaki işçilerin haklı grev ve direnişlerine yardımcı olmak için elimden geleni yaptım. 15-16 Haziran büyük işçi yürüyüşüne katıldım ve fırsat buldukça da faşistlerin üniversitelere yaptığı saldırılara karşı savunma mücadelesi veren devrimci gençliğin bu mücadelesine ve diğer demokratik eylemlerine katkıda bulunmaya çalıştım. Ben buraya kadar anlattığım şeyleri söylemekte bir mahzur görmüyorum. Bütün bunlar, o dönemdeki legal ve kanunen de suç olmayan faaliyetlerdi. Ben de, bir devrimci olarak bu faaliyetler içerisinde yukarda anlattığım çerçeve içerisinde yer aldım. Bu çalışmalarımı, Marksizm-Leninizme inanan bir komünist devrimcinin halkın kurtuluşu için yapması gerekli çalışmalar olduğu kadar, devrimci gençliğin örgütü DEV-GENÇ’in üyesi olan bir devrimci gencin halka ve gençliğe karşı sorumluluğunun gereği olarak da sürdürdüm. Ancak şahsımı ilgilendiren konular ve hakkımdaki isnatları taşan hususlardan gayri, gençlik örgütü ve çalıştığım devrimci gruplar içinde başkalarını etkileyebilecek bir beyanda bulunamam. Anlatmış olduğum şeyler, gençlik ve içinde bulunduğum devrimci gruplar saflarında kendi çalışma ve düşüncelerimle ilgili bulunmaktadır. Başkaları hakkında beyanda bulunmayı, kişisel sorumluluk sahamı aşan bir hareket sayarım. Sıkıyönetim ilanına kadarki faaliyetlerim bunlardı.
Sıkıyönetim ilanından hemen sonra ve özellikle İsrail Başkonsolosu Efraim ELROM’un öldürülmesi olayının arkasından şiddetlenen faşist baskılar ve bir yığın tutuklamalar sonunda birçok gençler ve aydınlar tutuklandılar. Hatta DEV-GENÇ içerisinde kayda değer bir faaliyeti
olmayanların dahi yakalanıp tutuklanmaları karşısında, benim de aranıp yakalanacağımı tahmin ederek uzun bir süre gizlendim. Gizlendiğim yer ve bu devredeki ilişkilerim konusunda herhangi birşey söylemeyi gereksiz buluyorum. Kaçak bulunduğum dönemde ve tahminen 1972 Nisan ayı sonuna kadar elime ŞAFAK adlı dergi ve ŞAFAK yayınları geçmekte idi. Bu yayınları bana kimin nasıl getirdiği konusunu önemli görmüyorum. ŞAFAK dergisinde ve yayınlarında demokratik halk devrimi açısından katılmadığım bazı görüşler yer almakla birlikte, bir devrimci çalışmanın varlığından ve sürdürülüyor olmasından memnuniyet duydum. Daha sonra bu yayın organını çıkaran örgütle herhangi bir ilişki kurmaksızın, bulunduğum yerde kendi olanaklarımla ve kendi düşüncem doğrultusunda propaganda ve bilinçlendirme çalışmaları yaptım. ŞAFAK yayın organının, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) adlı bir örgüte ait olduğunu ve böyle bir örgütün varlığını bilmiyordum. Bunları daha sonraları, bu örgütle ilgili yakalama haberleri dolayısıyla radyo ve gazetelerden öğrendim. Ben, bu illegal örgütün yöneticisi olduğunu söylediğiniz Doğu PERİNÇEK ile sorgularınızda iddia ettiğiniz gibi bir ilişkide bulunmadım. Ve bana Doğu PERİNÇEK tarafından örgütsel veya başka bir görev verilmedi. Esasen Doğu PERİNÇEK’i de tanımam, sadece sıkıyönetimden önce adını duymuştum. Kendisini PDA’ya yazı yazan bir devrimci olarak biliyordum. Sizin deyiminizle, ŞAFAK örgütünün illegal organizasyonuna katılmadım. Bu devredeki çalışmalarımla ilgili herhangi birşey söylemeyeceğim. Çalıştığımı söylememin şahsi sorumluluğum açısından yeterli olduğu görüşündeyim. Ben sormuş olduğunuz şekilde Malatya ve Tunceli bölgelerinde faaliyet göstermedim. Çalışma alanım buralar değildi ve neresi olduğunu söylemeyi de gereksiz buluyorum; neresi olmadığını belirtmeyi yeterli görüyorum. Benim, bahsettiğiniz TİİKP adlı örgütle hiçbir bağıntısı olmayan kişisel nitelikteki faaliyetlerim, Türkiye Komünist Partisi (Marksist-Leninist) ve Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu saflarına katılmama kadar sürmüştür. Sonradan katıldığım bu örgütlere ne zaman katıldığımı hatırlamıyorum. Ve beni bu örgütlere kimin aldığını söylemeyi de gereksiz buluyorum. TKP(M-L) ve ona bağlı TİKKO örgütlerinin kimler tarafından kurulduğunu ve yönetildiğini bilmiyorum. Yalnız bu örgütlerin saflarına katıldığımı ve onların illegal üyesi ve taraflısı olduğumu saklamıyorum ve bu örgütlerin üyesi olmaktan büyük kıvanç duyuyorum. Bu örgüt içerisindeki çalışma yöntemim ve örgütün kuruluşuna esas olan düşünceler, bahsetmiş olduğunuz yazılarda geniş ölçüde yer almaktadır. Mensup olduğum bu örgütlerin “ŞAFAK REVİZYONİZMİ TEZLERİNİN ELEŞTİRİSİ”, “TÜRKİYE’DE MİLLİ MESELE”, “TÜRKİYE’DE KEMALİST HAREKET, KEMALİST İKTİDAR DÖNEMİ, İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARI VE 27 MAYIS HAREKETİ”, “BAŞKAN
MAO’NUN KIZIL SİYASİ İKTİDAR ÖĞRETİSİNİ DOĞRU KAVRAYALIM” başlıklarını taşıyan ayrı ayrı, uzun ve örgütün görüşlerini yansıtan tezleri ve düşünceleri kabul ediyorum. Bu başlıklar altındaki yazılara benim de görüşlerim diye imzamı atmaya hazırım, fakat bu yazılanların esas olarak kimin veya kimler tarafından kaleme alınmış olduğunu bilmiyorum. Ben bu görüşler doğrultusunda devrimci mücadele vermek üzere 1973 Ocak ayı başlarında, faşist güçler tarafından şehit edilen yiğit arkadaşım Ali Haydar YILDIZ ile Tunceli’ye gitmiştim. Köylüleri devrim için, halk ihtilali için örgütlemek amacıyla köylere gitmiştik. Buradaki çalışmalarımız 24 Ocak 1973 günü, kalmış olduğumuz Vartinik Mezrası’ndaki kömün basılmasına kadar sürdü. Bunlar dışında başka bir açıklamaya gerek görmüyorum.
Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiçbir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle birlikte çalışan arkadaşlarımızı ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Birgün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım” dedi.
Başka bir diyeceği olmadığını söyledi ve birlikte tutulan işbu ifade zaptı, okunup imzalandı (21 Nisan 1973, Dava dosyası, Klasör No 3, Dosya No 1, Sıra No.4)
Devamı aşağıda
suyunsesi 10.05.2007, 21:52 İşkencede Ser verip sır vermeyen Kaypakkaya'nın sorgusu 2
“İbrahim Kaypakkaya’ya, iddia edilen suç konusu olay anlatıldı ve huzurdaki şahıs gösterilerek soruldu. Sanık, “ben burada gösterdiğiniz şahsı ve Hacı ÖZDOĞAN’ı tanımıyorum. Sizlerin iddia ettiği gibi bu şahıstan nüfus cüzdanı filan da almış değilim. Üzerimden çıkan ve burada gösterilen şahsa ait olduğunu söylediğiniz hüviyet cüzdanını Malatya’da buldum. Sıkıyönetimce arandığım için, hüviyetimi gizlemek amacıyla, bulduğum bu nüfus cüzdanına kendi fotoğrafımı yapıştırdım. Ben proletaryanın ideolojisini benimsemiş, halkın kurtuluşunu savunan bir komünistim. Bir sınıf mücadelesi olan size karşı yürüttüğüm mücadelede böyle şeyleri doğal karşılıyorum. Karşımda bulanan ve üzerimde bulunan hüviyet cüzdanının kendisine ait olduğunu söylediğiniz kişiyi tanımıyorum; onun beni tanıyorum demesi, ya sizin işkence ve baskılarla zorlamanızdan, ya da yine aynı sebeple korkması dolayısıyla yalan söylemesinden ileri geliyor; bunun sebebini ben bilmem” dedi.
Sanık İbrahim Kaypakkaya’ya huzurdaki diğer üç kişi gösterilerek, suç konusu olay izah edilip soruldu. Sanık, ‘ben, burada bana göstermiş olduğunuz üç köylüyü tanımıyorum ve bu kişilerle hiçbir yerde karşılaşmış değilim; bu üç köylünün bana, baskından sonra yardım ettikleri iddianız da yalan ve uydurmadır. Ben, müsademe sırasında yaralanmış olduğum için ekmek dahi yiyemiyordum. Huzura getirilmiş olan bu üç köylü, benimle hiçbir ilişkileri olmadıkları halde, fiilsiz, sebepsiz ve haksız olarak buraya getirilmiş ve kendilerine baskı ve işkence ile gözdağı verilmek istenmiştir. Bu, faşizmin bir zulüm örneğidir ve faşistlerden halka zulmetmenin hesabı er geç sorulacaktır’ dedi. ( Dava dosyası, Klasör No 3, Dosya No 4, Sıra No 13/2
suyunsesi 10.05.2007, 21:59 İFADENİZ Mİ NEYİNİZ VARSA ALIN; OĞLUMUN CENAZESİNİ VERİN...
Binadan koşar adımlarla çıkan yarbay cipin yanına geldi. Ali Kaypakkaya'ya inmesini söyledi. Birlikte aynı binaya girdiler. Bir koridordan geçtikten sonra yarbay, Ali Kaypakkaya'yı bir odaya aldı.
İçeride beyaz önlüklü bir adam vardı. O adamı görünce bu kez Ali Kaypakkaya'nın içi kararmış "İbrahim belki de hasta, yine hastaneye yatırdılar, bu adamların telaşı bundan" diye düşünmeye başlamıştı.
Beyaz önlüklü adam, Ali Kaypakkaya odaya girince telaşlı ve tedirgin davranışlarla ona "otur şuraya, buyur sigara yak..." demiş paketinden sigara uzatmıştı.
Ali Kaypakkaya ne sigara aldı, ne de oturdu. Odada aşağı yukarı dolanmaya başladı.
O sırada birden kapı açıldı. Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Şükrü Olcay yanında bir albay, hastane müdürü ve bir-iki subayla içeri girdiler.
Şükrü Olcay yukarıdan aşağıya Ali Kaypakkaya'yı süzdü, "Sen İbrahim Kaypakkaya'nın babası mısın" diye sordu.
Ali Kaypakkaya "Evet" diye yanıtladı onu.
Sonra Şükrü Olcay kesin ve katı bir sesle "Bunu birdenbire söylemek olmaz, ama ben söyleyeceğim; İbrahim öldü...." dedi.
Ali Kaypakkaya'nın birden bütün kanı çekildi. "Anlayamadım..." diye kekeledi.
"Oğlun öldü diyorum" diye sözünü yineledi Şükrü Olcay.
Ali Kaypakkaya şaşkın ve birden bembeyaz olmuş yüzü altından "Neden ölsün benim oğlum, ölmez o..." diye karşılık verince... "Öldü diyorum, işte öldü o..." diye kesip attı Şükrü Olcay.
Ali Kaypakkaya bu kez garip bir şekilde hareketlenmiş ve sanki boğulmak üzere olan bir insanın çırpınışlarıyla bir yandan yutkunuyor bir yandan ceplerini karıştırıyordu. Sonra cebinden mektubunu çıkarıp "işte yazdığı mektup beni çağırıyor, ölmez benim oğlum, hasta değildi, sağlığım yerinde diye yazıyor" diye bağırmaya başlamıştı.
Şükrü Olcay "intihar etti, oğlun intihar etti..." diye bağırarak karşılık verdi ona. Ali Kaypakkaya ise kesik kesik yanan yüreğini dışarıya vuruyordu: "Hayır, hayır oğlum öldürüldü, oğlumu öldürdünüz, onu öldürdünüz, onu öldürdünüz, onu döve döve öldürdünüz, oğlumu siz öldürdünüz..."
Odadakilerden birisi "sus, yoksa haddini bildiririz" diye kesti Ali Kaypakkaya'nın yakarışlarını; gözdağı verdiler ona.
Ali Kaypakkaya bir aralık suskunluktan sonra, içli ve acılı bir sesle "verin benim cenazemi, ifadeniz mi neyiniz varsa alın; oğlumun cenazesini verin..." dedi.
İlkin "vermeyeceğiz, biz gömeriz" dediler. Bu söz üzerine birden yırtıcı bir sesle Ali Kaypakkaya "Cenazemi vermezseniz bir adım gitmem" diye diretti.
Şükrü Olcay bu sıra beyaz gömlekli adama dönerek "Şuna su verin" dedi. Ali Kaypakkaya "suyunuzu falan istemiyorum, oğlumun cenazesini istiyorum, onu dişimi tırnağıma takıp büyüttüm, bir gecekondum var, şimdi onu satıp oğluma harcayacağım, köyüme götüreceğim..." diye karşılık verdi.
Şükrü Olcay çevresindekilere "Muamelesini yapın" deyip döndü ve çıktı odadan.
Sonra Ali Kaypakkaya'yı getiren yarbay onu tekrar alarak dışarıya çıkardı. Oğlunu görmek için Diyarbakır'a ilk indiği gün kapısından çevirdikleri Askeri Hastane'ye geldiler.
Orada Ali Kaypakkaya'ya yapması gereken birtakım işlerden söz ettiler. O da gidip belediyeden bir "müsaade kâğıdı" aldı. 430 lira verip bir tabut seçti. 70 liraya kefen satın aldı.
Kefen katlanırken, yolda gelirken kurduğu düşleri, oğlunun çocukluğunu, gözü önüne gelen kundağını, onu kucağına alışını anımsadı.
Sonra bir hamal tutarak tabut ve kefeni ona verip hastaneye döndüler.
Belediye memuru "taşınabilir" diye bir kâğıt imzalayıp verdi ona. Bir yer gösterip oturup beklemesini söylediler.
Oğlu yaralı yattığı günlerde, yüzünü göstermedikleri koridorlarda, şimdi onu görmeyi bekliyordu.
Bir süre sonra İbo'yu buzdolabından çıkardılar. Ali Kaypakkaya'ya "işte oğlun hazır" dediler. Kafadan kesikti. Karnı, kolları, bacakları ve kaba etleri yarılmıştı. Parça parça edilmişti İbo. Gövdesi delik deşikti. "Otopsi" diye mırıldandı onu buzdolabından çıkaran adam. "Peki ya bu delikler ne?" diye söyledi Ali Kaypakkaya. Ses etmediler.
Oğlunun karşısında sanki kanı kurumuştu Ali Kaypakkaya'nın, Karşısında o yiğit, o dal gibi oğlu yerine, kesilmiş, delik deşik edilmiş insan parçaları duruyordu. Boğazı ve gırtlağı tamamen çürümüş ve simsiyahtı. Sanki çembere alınmış da sıkılmış gibiydi. Daha sonra da kesilip parçalanmıştı boğazı. Omuzlarında, göğsünde sürüyle delik vardı.
Görüntüler karşısında İbo'yu tabutuna yerleştiren hamal ağlamaya başlamıştı. Ali Kaypakkaya ona parasını vermek istemiş, adam almamıştı. "Bu bizim insanlık görevimiz" demişti. Nöbetçi erler ve hastabakıcılar Ali Kaypakkaya'yı yatıştırmaya çalışıyorlardı.
Gelirken İbo'ya vermek için yanına aldığı 1200 liradan 550 lira kalmıştı.
Gidip bir taksiyle pazarlık yaptı. Taksici parayı peşin istedi. Sonra Ali Kaypakkaya'ya "Uçağa götür" dediler. Arkasından hep birileri geliyordu.
Uçakta 240 lira tabut taşıma parası aldılar. Cebinde kalan diğer parayı bilete verdi. Çıkışmayan kısmı için "Arkasından gelenlerin" araya girmesiyle "sonra alırız" dediler.
Oradan Ali Kaypakkaya'yı havaalanına getirip polise teslim ettiler.
Havaalanında uçuş bekleme salonuna alınırken arama kabininde Ali Kaypakkaya'yı arayan polisler, onun ceplerinden oğluna getirdiği ve İbo'nun savunması için babasından istediği bildirileri buldular. Evirip çevirip bakıyorlar ve söyleniyorlardı. Ali Kaypakkaya "Onları oğlum istemişti, savunması için gerekiyormuş, ona getirmiştim" diye açıkladıysa da, polisler "Yok efendim yok, bunlar suçtur, yasaktır, madem oğlun öldü, yorgan gitti kavga bitti deyip bunları yırtacaktın, seni suçlu olarak alıkoymamız gerekiyor..." diye bağırdılar.
Ali Kaypakkaya bu davranış karşısında polislere "Oğlum ölmüş, bildiriyi nasıl düşüneyim, sabah beri bir dilim ekmek bir yudum su canıma girmemiş" diyerek kendisini bırakmalarını söylemiş, oradaki bir kadın polisin araya girmesiyle Ali Kaypakkaya'yı bırakmışlardı.
Uçak Ankara'ya indiğinde Ali Kaypakkaya'yı iki yüzbaşı karşıladı. Onunla taksi tutmaya çıktılar. İbo'yu taksiye yerleştirip bağladılar.
Önde İbo'nun bağlı olduğu taksi, arkada "takipçilerin" arabası evin önüne geldiler.
Babası İbo'yu evine taşıdı. O gece evinde onun başında bekledi. Başı avuçlarında düşündü durdu, yaşlandı durdu oğlunun başucunda. Sabah erkenden gidip bir minibüs tuttu. Ve oğluyla birlikte köylerine geldi.
İbo ile birlikte "takipçiler" de köye geldiler.
Çevre köylerden İbo'nun köye geldiği şaşılası bir biçimde kısa sürede duyulmuştu. Onu duyanlar öbek öbek uğurlamaya geliyordu. Evin çevresi bir anda köylülerle dolmuştu.
Mezarlığın karşısından geçen büyük yoldaki benzincinin lokantası önünde "takipçilerin" arabaları duruyordu. Takipçiler orada oturmuş uzaktan köyü ve mezarlığı gözlüyorlardı... *
NİHAT BEHRAM
__________________
İbrahim Kaypakkaya
Yere düşmedi ki serin yoldaşım
Dağlarda mahpusta ismin var senin
Ağa, aşireti korku sarsa da
Dağlarda mahpusta ismi var senin
O bir devrimcidir açılmış sancak
Kızıl bayarak diker yalnız o ancak
Bilirim ki bu meşale yanacak
Dağlarda mahpusta ismin var senin
Geceler uyandı onun sesinde
Köylüler birlikti komitesinde
Ülkemin, dünyanın ta ötesinde
Dağlarda mahpusta ismin var senin
Sosyalizm tohumu ektiğin şehir
Yeşerecek dağlar akacak nehir
Davanın uğruna düşmüştün zahir
Dağlarda mahpusta ismin var senin
Sırını vermedin cani itlere
Kızıl bayrak açtın hürriyetlere
Boyun eğemezdin aklı kıtlara
Dağlarda mahpusta ismin var senin
Yusuf’um munzurda dumanın tüter
Ateşi sönmüyor ağalar beter
Halk bir gün gelirse isyanlar eder
Dağlarda mahpusta ismin var senin
suyunsesi 10.05.2007, 23:13 İFADENİZ Mİ NEYİNİZ VARSA ALIN; OĞLUMUN CENAZESİNİ VERİN...
Binadan koşar adımlarla çıkan yarbay cipin yanına geldi. Ali Kaypakkaya'ya inmesini söyledi. Birlikte aynı binaya girdiler. Bir koridordan geçtikten sonra yarbay, Ali Kaypakkaya'yı bir odaya aldı.
İçeride beyaz önlüklü bir adam vardı. O adamı görünce bu kez Ali Kaypakkaya'nın içi kararmış "İbrahim belki de hasta, yine hastaneye yatırdılar, bu adamların telaşı bundan" diye düşünmeye başlamıştı.
Beyaz önlüklü adam, Ali Kaypakkaya odaya girince telaşlı ve tedirgin davranışlarla ona "otur şuraya, buyur sigara yak..." demiş paketinden sigara uzatmıştı.
Ali Kaypakkaya ne sigara aldı, ne de oturdu. Odada aşağı yukarı dolanmaya başladı.
O sırada birden kapı açıldı. Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Şükrü Olcay yanında bir albay, hastane müdürü ve bir-iki subayla içeri girdiler.
Şükrü Olcay yukarıdan aşağıya Ali Kaypakkaya'yı süzdü, "Sen İbrahim Kaypakkaya'nın babası mısın" diye sordu.
Ali Kaypakkaya "Evet" diye yanıtladı onu.
Sonra Şükrü Olcay kesin ve katı bir sesle "Bunu birdenbire söylemek olmaz, ama ben söyleyeceğim; İbrahim öldü...." dedi.
Ali Kaypakkaya'nın birden bütün kanı çekildi. "Anlayamadım..." diye kekeledi.
"Oğlun öldü diyorum" diye sözünü yineledi Şükrü Olcay.
Ali Kaypakkaya şaşkın ve birden bembeyaz olmuş yüzü altından "Neden ölsün benim oğlum, ölmez o..." diye karşılık verince... "Öldü diyorum, işte öldü o..." diye kesip attı Şükrü Olcay.
Ali Kaypakkaya bu kez garip bir şekilde hareketlenmiş ve sanki boğulmak üzere olan bir insanın çırpınışlarıyla bir yandan yutkunuyor bir yandan ceplerini karıştırıyordu. Sonra cebinden mektubunu çıkarıp "işte yazdığı mektup beni çağırıyor, ölmez benim oğlum, hasta değildi, sağlığım yerinde diye yazıyor" diye bağırmaya başlamıştı.
Şükrü Olcay "intihar etti, oğlun intihar etti..." diye bağırarak karşılık verdi ona. Ali Kaypakkaya ise kesik kesik yanan yüreğini dışarıya vuruyordu: "Hayır, hayır oğlum öldürüldü, oğlumu öldürdünüz, onu öldürdünüz, onu öldürdünüz, onu döve döve öldürdünüz, oğlumu siz öldürdünüz..."
Odadakilerden birisi "sus, yoksa haddini bildiririz" diye kesti Ali Kaypakkaya'nın yakarışlarını; gözdağı verdiler ona.
Ali Kaypakkaya bir aralık suskunluktan sonra, içli ve acılı bir sesle "verin benim cenazemi, ifadeniz mi neyiniz varsa alın; oğlumun cenazesini verin..." dedi.
İlkin "vermeyeceğiz, biz gömeriz" dediler. Bu söz üzerine birden yırtıcı bir sesle Ali Kaypakkaya "Cenazemi vermezseniz bir adım gitmem" diye diretti.
Şükrü Olcay bu sıra beyaz gömlekli adama dönerek "Şuna su verin" dedi. Ali Kaypakkaya "suyunuzu falan istemiyorum, oğlumun cenazesini istiyorum, onu dişimi tırnağıma takıp büyüttüm, bir gecekondum var, şimdi onu satıp oğluma harcayacağım, köyüme götüreceğim..." diye karşılık verdi.
Şükrü Olcay çevresindekilere "Muamelesini yapın" deyip döndü ve çıktı odadan.
Sonra Ali Kaypakkaya'yı getiren yarbay onu tekrar alarak dışarıya çıkardı. Oğlunu görmek için Diyarbakır'a ilk indiği gün kapısından çevirdikleri Askeri Hastane'ye geldiler.
Orada Ali Kaypakkaya'ya yapması gereken birtakım işlerden söz ettiler. O da gidip belediyeden bir "müsaade kâğıdı" aldı. 430 lira verip bir tabut seçti. 70 liraya kefen satın aldı.
Kefen katlanırken, yolda gelirken kurduğu düşleri, oğlunun çocukluğunu, gözü önüne gelen kundağını, onu kucağına alışını anımsadı.
Sonra bir hamal tutarak tabut ve kefeni ona verip hastaneye döndüler.
Belediye memuru "taşınabilir" diye bir kâğıt imzalayıp verdi ona. Bir yer gösterip oturup beklemesini söylediler.
Oğlu yaralı yattığı günlerde, yüzünü göstermedikleri koridorlarda, şimdi onu görmeyi bekliyordu.
Bir süre sonra İbo'yu buzdolabından çıkardılar. Ali Kaypakkaya'ya "işte oğlun hazır" dediler. Kafadan kesikti. Karnı, kolları, bacakları ve kaba etleri yarılmıştı. Parça parça edilmişti İbo. Gövdesi delik deşikti. "Otopsi" diye mırıldandı onu buzdolabından çıkaran adam. "Peki ya bu delikler ne?" diye söyledi Ali Kaypakkaya. Ses etmediler.
Oğlunun karşısında sanki kanı kurumuştu Ali Kaypakkaya'nın, Karşısında o yiğit, o dal gibi oğlu yerine, kesilmiş, delik deşik edilmiş insan parçaları duruyordu. Boğazı ve gırtlağı tamamen çürümüş ve simsiyahtı. Sanki çembere alınmış da sıkılmış gibiydi. Daha sonra da kesilip parçalanmıştı boğazı. Omuzlarında, göğsünde sürüyle delik vardı.
Görüntüler karşısında İbo'yu tabutuna yerleştiren hamal ağlamaya başlamıştı. Ali Kaypakkaya ona parasını vermek istemiş, adam almamıştı. "Bu bizim insanlık görevimiz" demişti. Nöbetçi erler ve hastabakıcılar Ali Kaypakkaya'yı yatıştırmaya çalışıyorlardı.
Gelirken İbo'ya vermek için yanına aldığı 1200 liradan 550 lira kalmıştı.
Gidip bir taksiyle pazarlık yaptı. Taksici parayı peşin istedi. Sonra Ali Kaypakkaya'ya "Uçağa götür" dediler. Arkasından hep birileri geliyordu.
Uçakta 240 lira tabut taşıma parası aldılar. Cebinde kalan diğer parayı bilete verdi. Çıkışmayan kısmı için "Arkasından gelenlerin" araya girmesiyle "sonra alırız" dediler.
Oradan Ali Kaypakkaya'yı havaalanına getirip polise teslim ettiler.
Havaalanında uçuş bekleme salonuna alınırken arama kabininde Ali Kaypakkaya'yı arayan polisler, onun ceplerinden oğluna getirdiği ve İbo'nun savunması için babasından istediği bildirileri buldular. Evirip çevirip bakıyorlar ve söyleniyorlardı. Ali Kaypakkaya "Onları oğlum istemişti, savunması için gerekiyormuş, ona getirmiştim" diye açıkladıysa da, polisler "Yok efendim yok, bunlar suçtur, yasaktır, madem oğlun öldü, yorgan gitti kavga bitti deyip bunları yırtacaktın, seni suçlu olarak alıkoymamız gerekiyor..." diye bağırdılar.
Ali Kaypakkaya bu davranış karşısında polislere "Oğlum ölmüş, bildiriyi nasıl düşüneyim, sabah beri bir dilim ekmek bir yudum su canıma girmemiş" diyerek kendisini bırakmalarını söylemiş, oradaki bir kadın polisin araya girmesiyle Ali Kaypakkaya'yı bırakmışlardı.
Uçak Ankara'ya indiğinde Ali Kaypakkaya'yı iki yüzbaşı karşıladı. Onunla taksi tutmaya çıktılar. İbo'yu taksiye yerleştirip bağladılar.
Önde İbo'nun bağlı olduğu taksi, arkada "takipçilerin" arabası evin önüne geldiler.
Babası İbo'yu evine taşıdı. O gece evinde onun başında bekledi. Başı avuçlarında düşündü durdu, yaşlandı durdu oğlunun başucunda. Sabah erkenden gidip bir minibüs tuttu. Ve oğluyla birlikte köylerine geldi.
İbo ile birlikte "takipçiler" de köye geldiler.
Çevre köylerden İbo'nun köye geldiği şaşılası bir biçimde kısa sürede duyulmuştu. Onu duyanlar öbek öbek uğurlamaya geliyordu. Evin çevresi bir anda köylülerle dolmuştu.
Mezarlığın karşısından geçen büyük yoldaki benzincinin lokantası önünde "takipçilerin" arabaları duruyordu. Takipçiler orada oturmuş uzaktan köyü ve mezarlığı gözlüyorlardı...
NİHAT BEHRAM
suyunsesi 10.05.2007, 23:17 İbrahimin babası oğlunun ardında şöyle demiştir...
ankara'ya kesildi yolum
orada çevrildi hep sağım solum
ne yapsalar yıkılacak bu zulüm
işte geldik oğul bizim illere
anadolu'ya"
suyunsesi 10.05.2007, 23:30 İŞKENCELERDE
Ceryana zincire boyun eğmedik
Direndik direndik işkencelerde
Halk uğruna bundan daha evveli
Ölenleri andık işkencelerde
Kimimiz yaralı kimimiz öldük
Kimimiz bilinmez yere gömüldük
Kimimiz faşizme zevke sunulduk
Kucaklara konduk işkencelerde
Kimimiz zindana kimimiz dara
Yürüdük yürüdük hep iktidara
Kızıl ışık serptik karanlıklara
Alev alev yandık işkencelerde
Emekçi'yim gündüz geceden öte
Şafakla kavuşur halk hürriyete
Halka onur, korku verdik devlete
Yenilmedik yendik işkencelerde
Emekçi
spartacus 11.05.2007, 00:06 http://youtube.com/watch?v=LMPcJ6pTWSY
Devrim Şehitleri Ölümsüzdür...
spartacus 11.05.2007, 00:10 http://youtube.com/watch?v=dG5-ymjCSnA
halitseyfi 11.05.2007, 00:27 Yiğit önderleri anınca sözler bitiyor, yerini gözlerdeki yaşlar alıyor. Okadar yürek yakıcıki..............
firariHH 11.05.2007, 00:48 Ölümü Yendiler
Ezelin öncesinin derinine indiler
İnsanlığın kurtuluşu için yandılar
Kaypakkaya'lar Ali Haydarlar
Her şeyden önce ölümü yendiler.
Yaşıyacak İbrahim'ler munzurda
Dağlara tırmandılar başı ilerde
İnsanlık yolunda herbir yerde
Her şeyden önce ölümü yendiler.
Kalenin dibinde işkence gördü
Sır vermedi sevda ile ser verdi
Kaypakkaya bize örnek serdi
Her şeyden önce ölümü yendiler.
Halklar için sevdası için öldüler
Halklar uğruna kavgasını bildiler
Cihanda örneği ebedi kaldılar
Her şeyden önce ölümü yendiler.
Kamil At, Ali Haydar yoldaşlar
İşkencede eğilmez yine başlar
Bedeni öldü kendileri yaşar
Kaypakkaya'lar ölümü yendiler.
Kamil At
.................................................. ....................
Ser Verdi Sır Vermedi
Böyle midir kanunu bu doğanın
Yolunu kestiler Kaypakkayanın
Kesip doğradılar onun her yanın
Sırrını özünden alamadılar
Vurdu neşterini celladın biri
Gözü dönmüş katil ayıdan iri
Bilmezler sır vermez devrim neferi
Sırını özünden alamadılar
Kırdı kafesini yaralı Aslan
Yaralı vücudu sızıyor alkan
Haykırdı hücrede yüreğim dayan
Sırını özünden alamadılar
Haber sızdırdılar dağlardan mite
Yönünü dönmedi gelen tehtite
Ser verdi, sırını vermedi ite
Sırrını özünden alamadılar
Zindanda yiğitlik destanı yazdı
İsmini halkının kalbine kazdı
Direncini gören cellatlar azdı
Sırrını özünden alamadılar
Kul Sefili yürür dağları aşar
Devirir bendini dışarı taşar
Kaypakkaya adı asırlar yaşar
Sırrını özünden alamadılar
KUL SEFİLİ
Ali Turalı
cansivaslım 11.05.2007, 00:50 devrim şehitleri bizlere kıvılcım oldu. faşizme karşı omuz omuza. yaşasın devrimci mücadelemiz.
devrim şehitlerinin yeri kalbimizde. onlar bizim kanayan yaralarımız. nur içinde yatsınlar. sevdaları sevdamız.kavgaları kavgamızdır.
spartacus 11.05.2007, 02:14 Muzaffer Oruçoğlu Kaypakkaya'yı anlatıyor:
Aniden gelip yanıma oturdu. Önümdeki kâğıda çizdiğim gül ve nargile marpucundan başımı kaldırıp baktım ki o. Gülümsüyordu her zamanki gibi. Duru su mavisinde ışıldayan çakıl saflığını çağrıştırıyordu bakışları. Kütüphanenin bende merak ve dinleme arzusu yaratan, o fısıltılı, malum köşesinden kalkıp gelmişti. Saatlerce okumanın verdiği bilgi yorgunluğuyla sağ avucuna gömdü alnını. Güle ve nargile marpucuna baktı.
"Farkında mısın bilmem," dedi, "bu okulda bir yığın değerli insan var. Bunlar, yağmurunu taşıyamayan kararsız kara bulutlar gibi gezinip duruyorlar."
Hiçbir şeyin farkında değildim. Ayıp olmasın diye kalemimi yatırıp, sandalyeme yaslandım. Kesat ve dilsiz bir iklimle dinlemeye koyuldum.
"Bunlar, Köy Enstitüleri ruhunun henüz kaybolmadığı öğretmen okullarının en başarılı öğrencileri olarak seçilip buralara gönderildiler," diye sürdürdü. "Her biri birer yağmur yüklü buluta benziyor. Bütün mesele, bunların bereketlerini bereketli topraklara boşaltmalarıdır."
Zamanın dışında yaşayan ve esnemeyi seven bir insan olarak aklımı biraz zorladım. Sözün özündeki ateşi sezinler gibi oldum. Kendi yüreğinden her daim bir adım önde yürüyen bu adamın beni örgütlemeye geldiğini anladım.
Aradan bir ay geçti. İçime uçurum suskunluğu çöktü. On kişi olduk. Kanadını mum alevinde yakmayan pervanenin aşkı nicedir diyerek, Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun Çapa şubesini, on kişi olarak kurduk ve ABD'yi hedef alan bir kuruluş bildirgesi yayınladık.
Kısa bir zaman sonra müdür bizleri çağırdı, durumu sordu ve tümümüzü disiplin kuruluna verdi. Ahmet Kabaklı, Nihat Sami Banarlı gibi tanınmış hocaların içinde yer aldığı kurul, okuldan ihraç kararına vardı. Durumu öğrenince babamın sesi çınladı kulaklarımda: "Rahat durmadın, köpoğlu köpek! Şimdi ne halt edeceksin, koca İstanbul şehrinde!"
Ivır zıvırımı torbalayıp okulun önüne çıktım. Yaptığımız işin doğru olduğuna inanmama rağmen, yine de bir kuşku vardı içimde. Mevsimsiz prensiplerin kurbanı olup olmadığımı anlamaya çalışıyodum. Başımı çevirip bir baktım ki gülümseyerek geliyor. Yanında birkaç "atılmış"la yaklaştılar.
"Ne o, çok çabuk binmişsin Amentü gemisine, cennette bekleyenin mi var?"
"Sokakta kaldık, sorun olduk," dedim.
Kikir kikir güldü. Sağ elini omuzuma koyarak, "bu halk bizi besler," dedi, yeter ki sorun olalım. Sorun olmaktan korkan insan aç kalır, sorunları çözemez." Bakışları disiplin kurulunun karar aldığı odanın penceresine çevrildi. "Bunlara acıyorum," diye mırıldandı. "Bunlar, çocukların işaret parmaklarından korkuyorlar. Çocukların soru sorması kadar güzel bir şey var mı yeryüzünde?"
Bu halk bizi besler'e bakıyordum ben. Çarpık adımlarla karşıdan karşıya geçen birkaç kişinin dışında kimsecikler görünmüyordu. Anamın yoksullar için söylediği, "ekmeği kuru, ayranı duru," sözü yankılanıyordu içimde.
Grevler, köylü mitingleri, toprak işgalleri derken, Türk Solu dergisinin yazı kurulunda yeniden bir araya geldik. Her zamanki gibi gözünün kuyruğuyla süzerken gülümsüyordu şirin şirin. Güzel şeyler yapmanın verdiği rehavetle,
"Eeeee anlat bakalım Hacı Fışfış, yaşamla aran nasıl" diye sordu.
"Fena değil," dedim. "Yaşamımı mide kıyıntısı ile moloz döşek arasında sıkışmaktan kurtardım. İyi oldu.. Köçek fistanı gibi renklendi ruhum."
Keyfinden gözlerinin içi ışıldadı. Sözlerimin gerçek anlamlarıyla değil de çağrıştırdıklarıyla daha çok ilgilenir gibi bir hali vardı.
"Yaşadığımız pratik, ortak yönlerimizi keşfetmemize ve çoğaltmamıza yardımcı oluyor. Yalnız adamlar olmaktan çıktık. Sır kumkuması, kesirsiz, mükemmel insanlar değiliz artık. Lakırdıyı ağzımızda çiğnemiyoruz. Yalın ve doğrudan bir tarza doğru yaklaşıyoruz. Tartışmaları kökten sürme, yaşayan düşüncelerle kaliteli hale getirmeye çalışıyoruz."
Ciddi şeyler söylemesine rağmen sesinde içtenlikli, içli bir alay arzusu vardı. İyimserliğini, bilgisinin ve pratiğinin zemini haline getirmişti.
"Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki marsıvan eşeği bile değişmek zorunda kalıyor," dedim. "Anlam kazanmayan bir tek kıpırtı kalmadı. Deli alacasındayız."
"Doğru," diye onayladı. "Bizi bu hale getiren, ülkenin ve dünyanın durumudur. Hayat, kelini körünü toplayarak iki ayağının üzerinde doğrulmaya çalışıyor. Kültür Devrimi ve Vietnam direnişi, dünyanın kabuğunu çatlattı, özneye dönüştürdü bizi. Güç olmanın zamanıdır."
Öğrenci hareketlerinin dışındaydık. Ben köylü, o ise işçi hareketleriyle yakından illgileniyordu. Kitle hareketleri, 15-16 Haziran işçi direnişiyle doruk noktasına erişti. Bunu 12 Mart darbesi izledi.
Uçurumdan gelen seslere kulak verdim. Karşı zirvelere sis çökmüştü.
"Ekmek torbalarımız dibe vurdu," dedim. "Kitaplar ve zirve sisleriyle başbaşa kaldık. Halk denilen deryanın kıyısındayız. Derya bizim içimizde ama biz deryanın içinde değiliz. Korkuya kesmiş, sessizleşmiş bir deryanın kıyısındayız...
Elindeki çöple, ayağına büyük gelen kara lastiğin burnunu kurcalıyordu. Kasketi yana kaymıştı. Kiremit kızılı kıllar basmıştı çenesini.
"Darbe, ülkenin mumlarını tek tek söndürüyor," diye mırıldandı. "Mumu sönen bir halk homurdanır, acı çeker. Sessizliği derinleştiren bu öğelerdir."
Sessizleştik. Avurtları çökmüştü. Mantığıyla hesaplaşan mağrur bir inatın egemenliği altındaydı sesi. Güzel günlere olan inancının dışında, her şeyini yitirmiş gibiydi. Derviş sessizliğiyle dinliyor, sağ göz kapağını hafif indirerek, kararlı ve kesin konuşuyordu. Zirvelerden inen sislerdeydi bakışlarımız.
Kafasının arkasına ve ensesine saplanan saçma yaralarından ve kurşun sıyrığından ılık kan sızıyordu kara. Derinleşen acılarda ve tüfek seslerindeydi kulakları. Kafasının kanlanmış kara batan tarafını kaldırmak isteyince, yaklaşan ayak seslerini duydu. Başucuna dikilen askerleri dinlemeye koyuldu.
"Kafası parçalanmış. Silahı yok. Çevirin, ceplerini yoklayın. Kimliğine bakın."
Sırtüstü çevrileceğini anlayınca gözlerini yumdu. Kar, kan ve ter karışımı yüzde taşlaşan şafak aydınlığına baktılar. Soluğunu kıstı, iç gözleriyle bakışları izledi. Koynuna dalan ellerin soğukluğundan ürperdi. Cüzdanın çevrilen ilk sayfasından buz mavisi bir ses yükseldi.
"Haydar Mecit. Bu da kimmiş? Köylülerden birisi olmalı."
Ölüyü bırakıp, kendilerini uçurumdan aşağılara atanların peşine düştüler. Uzaklaşan ayak seslerini hassasiyetle izledi ölü. Şafak ayazının uyuşturduğu ellerini açlığına ve acılarına bastırarak doğruldu ve yaralı bir kurt hırsıyla olay yerinden uzaklaştı sendeleye sendeleye.
Bir arkadaşla birlikte kendimi uçurumdan aşağı atmış, yuvarlana yuvarlana gelip buzlu suda konaklamıştım. İki saat sonra, sabah güneşinin ışıldattığı karşı zirvedeydik. Yırtıcı kuşların gübreleriyle renklenen bir kayanın üzerinde oturmuş, olay yerine, Vartinik'e bakıyorduk. Müfrezenin silahsız bir grubu bastığını ve kimseyi ele geçiremediğini sanıyorduk. Halbuki A. Haydar Yıldız vurulmuş, İbo ise yaralı haliyle kaçmıştı.
Köylüler, bitkin, kanlı ve sararmış benziyle kapıyı çalan ölüyü görünce dehşete kapıldılar ve onu içeri almak zorunda kaldılar. Yaralarını temizleyip karnını doyurdular. Büyük lastik ayakkabısının içindeki karları çıkardılar, çoraplarını ocak başının üzerinde kuruttular ve ona hemen evi terkedip gösterecekleri mağarada kalmasını söylediler. Ayaz karanlığı, karanlık ise gökyüzünü ve dağları yutmuş gibiydi.
Mağara, dayanılmaz derecede soğuktu. Karanlığı ve kıpırtıları soluyarak bekledi. Donacağını düşündü. Sızlayan yaralarını dinledi. Mağarayı terkedip kara ve karanlığa karıştı. Bu sefer bir öğretmenin evindeydi. Yaraları buzlanan, yanaklarının kılcal damarları patlayan bu garip ölüyü, sıcak bir misafirperverlikle ağırladı öğretmen. Ve sonra durumu, el altından müfrezeye bildirdi. Zaten Ölü'yü aramaya çıkmıştı müfreze.
Müfrezenin pür silah eve girdiğini gören Ölü, inadına ve soğukkanlılığına halel getirmeksizin gizlenmiş derin bir irkilişle ayağa kalktı.
"Hiç kimse kanundan kaçamaz. Seni Haydar Mecit sanmıştık, dirilip kaçınca İbrahim Kaypakkaya olduğunu anladık. Maceran burada noktalandı."
Ödünsüz, dik bir duruşla tartışmaya koyuldu müfrezeyle. Hayretten donakaldı köylüler. Tartışma kelepçeyle noktalandı. Bir gün önce bir sırığa bağlanarak dağdan indirilen bir ölünün sırık izine düşüp, buzlu ve çetin bir dere yolculuğuna çıktılar. Ayağındaki ayakkabı, müfrezeyle birlikte katetmeye çalıştığı Kutuderesi'ni içine alacak derecede büyümüş ve sulu karla dolmuştu.
spartacus 11.05.2007, 02:30 http://www.imge.com.tr/images/kapak/9789752891944.jpg
Kaypakkaya'yı anlamak için bir solukta okuyacağınız bir kitap. Bu kitabı bir solukta okuyup bitirdim. Şimdiye kadar okumayanlar için büyük bir kayıp. Okuyanların ise defalarca okuyacağı bir kitap. Aleviforumdaki tüm dostlarıma okumalarını tavsiye ediyorum.
Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit
Fiyatı: 7,00 YTL
İşte İbo'nun ayak bastığı toprak: Dağ ve zindan...
İşte direncin karşısında zalimin çaresiz kalışı...
Ve işkenceye karşı direnişiyle efsaneleşen bir hayat...
Nihat Behram'ın, efsaneleşen unutulmaz kitabı "Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit" uzun yasaklı yıllarından sonra yine okuruyla buluşuyor. Behram, bu belgesel anlatısında, halka bağlılık ve inancın karşısında işkencenin gücünü yitirişini seslendiriyor. İlk yazıldığı 1976'dan bu yana geçen ve beraatle sonuçlanan yasaklı sürecinin, yasaklara karşı mücadelesinin öyküsü ve albümle genişletilen bu yapıtında Behram 12 Mart Dönemi'ndeki ölümüne direnişiyle efsaneleşen İbrahim Kaypakkaya'yı anlatırken, bir döneme de ışık tutuyor.
Altmışlı yıllardan başlayarak kültür, demokrasi ve özgürlük mücadelesine, resmi tarih dışında bir perspektif arayanlara, bu süreci devrimci bir aydın ruhuyla solumuş olan Behram'ın ürünleri önemli bir kaynaktır.
Barkod: 9789752891944
ISBN: 975289194-2
suyunsesi 11.05.2007, 11:19 İBRAHİM YOLDAŞ
''silah kucağında kanlar içinde
vurulmuş yatıyor ibrahim yoldaş
yiğitler ölür mü üç beş kurşunla
doğrulmuş kalkıyor ibrahim yoldaş
ali haydar yerde bak yüzü boylu
yiğitce can verir yiğidin oğlu
başı duman duman munzur’a doğru
tırmanmış gidiyor ibrahim yoldaş
işkenceler devam ediyor böyle
parça parça kesip diyorlar söyle, sırları söyle
sır vermeden ser veriyor seve seve
böyle can veriyor ibrahim yoldaş
halkımız arıyor seni her yerde
işçiler ocakta köylüler dağda
dökülen kanların kalmayacak yerde
hesap soracağız ibrahim yoldaş"
(Not:bu parçayı İlkay Akkayanın yorumyla dinlemeyi çok seviyorum)
spartacus 11.05.2007, 14:04 Ser verdi sır vermedi
Ölümünün 34. yılında mücadele arkadaşları Kaypakkaya’yı anlattı
TKP(ML) TİKKO’nun kurucusu ve ilk Genel Sekreteri İbrahim Kaypakkaya 18 Mayıs 1973 yılında Diyarbakır’da katledildi. 1968 öğrenci hareketinin önderlerinden Kaypakkaya’nın katledilmesinin üzerinden 33 yıl geçti. Kemalizm ve ulusal sorun konusunda egemen ideoloji karşıtı ilk köklü fikirleri geliştiren Türkiye devrimci hareketinin öne çıkmış simalarından Kaypakkaya’yı mücadele arkadaşları anlattı.
18 Mayıs 1973 tarihinde Diyarbakır’da işkencede öldürülen İbrahim Kaypakkaya’yı anlatan yazar ve şair arkadaşları O’nu, hayalleri olan ve ileriye doğru bakan parlak biri olarak tanımlıyor.
Kafa yoran bir kuşak
Kaypakkaya ile 12 Mart 1971 Askeri Darbesi öncesinde Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) bünyesinde faaliyet yürüten Cumhuriyet gazetesi köşe yazarlarından Oral Çalışlar, 68 Gençlik Hareketi gençliğinin Türkiye’nin temel sorunlarına ilgi gösteren ve bu sorunların çözülmesi için emek harcayan ve kafa yoran bir kuşak olduğunu söyledi. Kaypakkaya’nın bu dönemki gençler içerisinde en parlak olanlardan biri olduğunu ifade eden Çalışlar, “Kaypakkaya’yı son görüşüm Antep’te yakalandığım gün oldu. Kaypakkaya ile Antep’te bulunan Emirgan Parkı’nda görüştük. Biz parkta Muzaffer Oruçoğlu’nu bekliyorduk. O zaman Faruk Sükan İçişleri Bakanı idi. Onun kurduğu bir partinin kongresi vardı ve ben oraya gittim. Tarsus DP’den beni tanıyan biri varmış orda. Kaypakkaya’nın yanına dönerken, ben ihbar edildiğim için arkamdan bir kalabalık geliyordu.
Kaypakkaya’nın yanına gelince onunla anlaştık kalabalık ikimizi birden yakalamasın diye o bir tarafa ben bir tarafa gittim. Kaypakkaya o zaman kendisini kovalayan kalabalıktan kurtulup kaçabildi, ben yakalandım.”
‘İleriye doğru bakan biriydi’
Kaypakkaya’yı son kez Emirgan Parkı’nda gördüğünü belirten Çalışlar, o son görüşmede Kaypakkaya ile yaptıkları konuşmayı ise şu şekilde aktardı: “O zaman liderliğini Çaru Mazumder’in yaptığı Hindistan Komünist Partisi, Bengal’de etkili bir köylü ayaklanması yapmıştı. O ayaklanmada üretim araçları ile köylüler ağaları öldürmüştü. Buradaki ayaklanmanın anlatıldığı çeviriler, o zaman elimize ulaştı. O çevirileri Türkiye’de yayınlamamız çok etkili oldu.
Kaypakkaya, o zaman bana çok heyecanlı bir şekilde; ‘Ya Oral, bir tiyatro ekibi köye giriyor. Gösteri yapıyor ve ağaları öldürüyor’ dedi. Bizim de o sıralar kalacak yerimiz olmadığından Antep’te otelde kalıyorduk. Ben de ona kızarak ‘Ya İbrahim yatacak yerimiz yok, sen ne düşünüyorsun’ dedim. Fakat o hayalleri olan ve ileriye doğru bakan biriydi.”
67-68 hareketinden sonra gençlere çok fazla baskı yapıldığını, komando saldırılarının ve cinayetlerinin gençliğin hareketliliğini arttırdığını belirten Çalışlar şöyle konuştu: “Gençlik biran önce isyan ederek sorunları çözmeyi düşünüyordu. O dönem dünyanın birçok ülkesinde sol adına bir hareketlilik vardı. Vietnam Savaşı kurtuluşa doğru gidiyor, Küba devrimi olmuştu. Bütün bunlar bir heyacan yaratıyordu. Bizim gençliğimiz bu heyecan dalgası içinde yaşadı.
Kaypakkaya da bunlardan biriydi. 24 yaşında ölen bir insanın 19-20 yaşında hem köylülük üzerine, hem Türkiye üzerine yaptığı incelemeler, o yaştaki bir genç için olağanüstü bir durumdur. Şimdi 19-20 yaşındaki bir genci biz çocuk yerine dahi koymuyoruz. Düşününkü o, o zaman bu tahlilleri yapıyordu.”
Halkı dinleme ve anlama sabrı
Kaypakkaya ile birlikte TKP (ML) TİKKO’nun kurucusu olan ve Kaypakkaya’nın Dersim Vartinik’te yakalandığı çatışmada yanında bulunan yazar-şair Muzaffer Oruçoğlu, Kaypakkaya denince aklına gelen ilk şeyin Kaypakkaya’nın okumaya ve araştırmaya olan aşkı olduğunu söyledi. Kaypakkaya’nın en çarpıcı özelliğinin halk ile olan ilişkilerinde, halkı dinleme ve onları anlama sabrı olduğunu belirten Oruçoğlu, “Bulunduğu bölgenin sosyal, ekonomik ve tarihini özelliklerini incelemek ve bu bölgeyi öğrenmek gibi derin bir merakı vardı.
Bulunduğu bölgeyi tanımadan, o bölgede herhangi bir davranışın, siyasal hareketin doğru bir çizgide yürümeyeceğine inanıyordu. Yani tahlilciydi. Halkla ilişkilerinde ise dinlemeyi esas alıyordu. Özellikle gittiği bölgelerde yaşlıları dinlemeyi esas alıyordu. Onların geçmişleri, onların yaşanan duruma ilişkin fikirleri, geleceğe dair öngörüleri Kaypakkaya için son derece önemliydi” dedi.
‘İkna çabası çok yoğundu’
Oruçoğlu, bazen Kaypakkaya ile halkı neden çok fazla dinlediği için tartıştıklarını belirterek, Kaypakkaya’nın bu konuya ilişkin düşüncelerini şu şekilde açıkladı: “ İbo, ‘Tanıma benim için önemli. İnsanların ruhunun derinliklerini tanımak istiyorum. Bu benim yazılarımı etkiliyor. Bu benim davranış tarzımı etkiliyor’ diye cevap veriyordu, sorularıma. Konuşurken, iknacı bir yöntem ile konuşuyordu. Karşı taraf söze başladığı zaman susup sonuna kadar onları dinliyordu. Eğer karşısında onunla tartışan, siyaseti bilen bir insan varsa; bu tarz insanlar ile tartışması daha farklı oluyordu. Onlarla tartışırken, kendi görüşlerini sonuna kadar savunurdu. Ama tabii herhangi bir köylüye, yada yaşlı bir insana gösterdiği sabrı bu insanlara da gösterirdi.”
‘Halkı muhatap alın’
Kaypakkaya’nın yaşam tarzında bir sadeliğin söz konusu olduğunu ifade eden Oruçoğlu, Kaypakkaya’nın halk ile olan ilişkilerinde yoldaşlarına yaptığı önerileri şu şekilde sıraladı: “Bize, ‘halktan borç para almayın, evlerine girerken zamansız girmeyin, eğer iş anında eve gittiyseniz, o işe yardımcı olun ve oturup seyirci kalmayın, diyordu. Eğer sağlığa dair bilgimiz varsa, halkın sağlığı ile ilgilememizi, halkın çocuklarının eğitimi ile ilgilenmezi istiyordu. Kadın ve çocuk ayrımı yapmadan bütün halkın muhatap alınması gerektiğini söylüyordu. Bunun yanında bir de yoldaşları ile olan ilişki tarzı vardı.
Yoldaşları ile tartışıyordu ve tartışması bazen sertleşiyordu. Onların hatalarına karşı çok toleranslı değildi. Tekrarlanan hatalar karşısında ise daha katıydı. İlk yapılan hatalara yaklaşımı ile ikinci hatalara karşı yaklaşımları arasında tavır bakımından fark vardı. Bu konuda soğuk davranırdı.”
Kaypakkaya’nın devrimci faaliyet yürütenler için boş zaman geçirmelerine ve tembel davranmalarına hiç tolerans tanımadığını belirten Oruçoğlu, şunları dile getirdi: “Kitapsız gezdiği zamanlarda ‘yazacağım yada tartışacağım şeyleri düşünüyorum’ diyordu. ‘Nerede damarlar tıkanmıştır neler yapılabilir’ diye düşünüyordu. Belleği güçlüydü. Fırsat bulduğu zaman genellikle kurşun kalem ile bir defter bulup, notlar almaya başlıyordu.”
Kendi kaderini tayin hakkı
Kaypakkaya’nın ulusal sorun karşısındaki tavrı ile öne çıktığını söyleyen Oruçoğlu, “kendi arkadaşları ile tartışırken, özellikle Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) ayrılırken, hassas olduğu belli noktalar vardı. ‘Halkın kendi kaderini tayin hakkı’ dendiğinde, Kaypakkaya hemen karşı çıkıyordu. Halkın kendi kaderini tayin hakkı yanlış bir söylemdir. Ulusun kendi kaderini tayin hakkı vardır. Halk bütün ezilen sınıflara kapsayan bir kavramdır. Ama ulus dendiğinde işçi sınıfından egemenlere kadar bütün kategorileri kapsıyor. Orada, ezilen ulusun egemenleri de acı çekiyor. Nedir bunlar, dilini konuşamıyor, kültürünü yaşayamıyor, yani İbrahim’in hassasiyeti buydu.”
‘Haksızlık karşısında karşı duruşu hemen gösterirdi’
Kaypakkaya denince devrimci bir insan oluşunun akla geldiğini söyleyen okul arkadaşı şair Ahmet Telli ise, şunları dile getirdi: “Devrimci vicdanı bir yaşama biçimi olarak kendi hayatına uygulayan ve bu hayatı yaşadığı coğrafyaya adayıp; devrimci vicdanı toplumsal vicdan haline çevirmek ve kolektif ahlakı yerleştirmek geliyor aklıma Kaypakkaya denince. Onun insan olarak, arkadaşlık duygusu ve yoldaşlık duygusu başat yanıydı. Devrimci bilince ve bilgiye ulaşmadan önce o kendi dünyasında arkadaşlık duygusunu geliştirmişti. Ve bunu daima göstermişti. Haksızlığa karşı, bu toplumsal değil, bireysel bir haksızlıkta olsa karşı duruşu hemem gösteren bir yapısı vardı.”
Kaypakkaya kimdir?
aypakkaya 1949 yılında Çorum’da doğdu. İlkokulu Karamahmut, Ortakışla ve Alacaköy’de okudu. 1961’de Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nun sınavını kazandı ve öğrenimini burada sürdürdü. Devrimci düşünceyle burada tanıştı. Okuldan mezun olduktan sonra Yüksek Ögretmen Okulu hazırlık sınıfına bir yıl devam etti ve İstanbul Çaba Öğretmen Okulu’na kaydoldu. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü ögrencisiydi. Mart 1968’de Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndaki arkadaşlariyla Fikir Kulüpleri Federasyonu’na (FKF) bağlı Çapa Fikir Kulübü’nü kurdu. Fikir Kulübü’nün başkanı olan Kaypakkaya, 6.Filo’ya karşı bildiri yayınladığı gerekçesiyle Kasım 1968’de okuldan atıldı.
Bu dönemde ABD’nin 6.Filo’suna karşı eylemlere, öğrenci örgütlerinin düzenlemiş olduğu gösterilere katılan Kaypakkaya, FKF ve TİP içinde başgösteren ayrılıklarda Milli Demokratik Devrim (MDD) görüşünü benimsedi. Okuldan atıldıktan sonra çeşitli işlerde çalışarak ve Matematik dersi vererek yaşamını sürdürdü. 1971’de sıkıyönetimin ilanıyla birlikte aranmaya başladı. 1972’de o güne kadar birlikte olduğu Proleter Devrimci Aydınlar (PDA) çevresiyle ideolojik anlaşmazlığa düştü. Aynı yıl Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP)’ nden koparak birlikte olduğu arkadaşlarıyla TKP (ML) TİKKO’yu kurdu. Kaypakkaya, 24 Ocak 1973’de Dersim’in Vartinik Köyü Mirik Mezrası’nda Türk Silahlı Kuvvetleri ile girilen çatışmadan 5 gün sonra bir köyde yapılan ihbar sonucu yaralı olarak yakalandı. 16 Mayıs 1973’te götürüldüğü sorgudan iki gün sonra Diyarbakır’a gelen babasına intihar ettiği söylendi ve parçalanmış cesedi babasına teslim edildi.
Özgür politika
İBRAHİM ASLAN
DİHA/İSTANBUL
bir başka kaypakkaya değerlendirmesi
www.teorivepolitika.com
Bir İbrahim Kaypakkaya Değerlendirmesi Garbis Altınoğlu
Türkiye devrimci hareketinin, özellikle kendisinin izinden giden ya da gittiğini ileri süren örgüt ve gruplarının İbrahim Kaypakkaya’ya ilişkin değerlendirmelerinin çoğuna belirgin bir anti-diyalektiksel ya da mekaniksel yaklaşım damgasını vurmuştur. Canlı diyalektiğin yerine ölü metafiziği geçiren bu değerlendirmeler, Kaypakkaya’nın içinde yaşadığı ve devrimcileştiği dünya ve Türkiye ortamını hesaba katmamakta ve dahası, O’nun düşüncelerinin görece kısa siyasal yaşam süresi içinde geçirdiği önemli değişiklikleri dikkate almamaktadırlar. Onlar Lenin’in, 12 Haziran 1920’de kaleme aldığı “Kommunismus” başlıklı makalesinde “B. K. yoldaş”ın “sol” yaklaşımını eleştirirken söylediği gibi, “en önemli şeyden, Marksizmin özünün kendisinden, yaşayan ruhundan, yani somut durumun somut çözümlemesinden tamamen kaçınıyor”lar. Bu anti-Marksist yaklaşım, sözkonusu örgüt ve grupları, İbrahim Kaypakkaya’yı kusursuz ve eksiksiz bir devrimci önder, hatta bir çeşit devrimci evliya düzeyine yükseltmeye ve O’nun görüşlerini, neredeyse Marksizm-Leninizmin son sözü ve tartışılması olanaksız aksiyomlar olarak görmeye götürmektedir. Bunun da ötesinde, Kaypakkaya’yı putlaştırma ve O’nun adı etrafında içi boş bir ajitasyon yürütme faaliyeti, sözkonusu örgüt ve gruplar tarafından, genel plandaki zaaflarının ve Türkiye devriminin stratejik sorunları bağlamında sergiledikleri yerinde sayma ve kısırlığın üzerini örtmenin bir aracı haline getirilmiştir.
Bunun temelinde esas olarak, küçük-burjuva devrimciliğinin/revizyonizmin bir biçimi olan Maoizmle –ya da bir başka deyişle Mao Zedung Düşüncesiyle– herhangi bir ya da tam bir hesaplaşmanın yapılmamış/yapılamamış olması yatmaktadır. Bunu, işçi sınıfını ve proleter sosyalizmini odağına alan Marksizm-Leninizmin kavranmaması ya da yarım-yamalak kavranması olarak da ifade edebiliriz. Küçük-burjuva devrimciliğinin ideolojik çekim alanından kurtulamama, elbette Türkiye “sosyalist hareketi” ile işçi hareketinin onyıllar boyu ayrı mecralarda seyretmiş olmasıyla da yakından ilişkiliydi. (Bu saptamanın, Türkiye devrimci hareketinin bir can çekişme dönemi yaşadığı bugün için de fazlasıyla geçerli olduğu söylenebilir.) İkinci olarak ise, ülkemizde –ve herhalde kapitalizmin görece az gelişmiş olduğu diğer ülkelerde- üstün bireylerin ve önderlerin rolünü ölçüsüzce abartan ve tarihin kitleler değil, kahramanlar tarafından yapıldığını sanan ve kitlelere ve onların rolüne ikinci mevkiyi layık gören zihniyetin etkisine işaret edilmelidir. Bu kişileri putlaştırma, onlara tapınma zihniyetinin; modern kapitalist sınıf ilişkilerinin ve proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf savaşımının görece geç geliştiği, kitlelerin özerk devrimci eyleminin cılız olduğu ve dolayısıyla halkın/toplumun karşı karşıya olduğu ağır sorunları “bir kılıç darbesiyle çözecek kurtarıcı” bekleme eğiliminin oluştuğu ve yerleştiği 19. yüzyılın son onyılları ve 20. yüzyılın ilk yarısının Türkiyesi’nin objektif zemini üzerinde yeşerdiği söylenebilir. Sözkonusu örgüt ve grupların Maoist anlayışlarına bağlı olarak modern proletaryayı değil, toplumun daha ya da en geri emekçi yığınlarını, yani emekçi köylüleri ve kentlerin köylü zihniyetinden henüz kopamamış yarı-proleter yığınlarını temel alan bir siyasal faaliyet yürütmeleri de bir çeşit geri besleme yoluyla onların teorik-ideolojik geriliğini ve bu arada önderleri putlaştırma anlayışını daha da pekiştirmeye hizmet etmiştir.
devamı; www.teorivepolitika.com
spartacus 11.05.2007, 18:15 Bir İbrahim Kaypakkaya Değerlendirmesi Garbis Altınoğlu
Türkiye devrimci hareketinin, özellikle kendisinin izinden giden ya da gittiğini ileri süren örgüt ve gruplarının İbrahim Kaypakkaya’ya ilişkin değerlendirmelerinin çoğuna belirgin bir anti-diyalektiksel ya da mekaniksel yaklaşım damgasını vurmuştur. Canlı diyalektiğin yerine ölü metafiziği geçiren bu değerlendirmeler, Kaypakkaya’nın içinde yaşadığı ve devrimcileştiği dünya ve Türkiye ortamını hesaba katmamakta ve dahası, O’nun düşüncelerinin görece kısa siyasal yaşam süresi içinde geçirdiği önemli değişiklikleri dikkate almamaktadırlar. Onlar Lenin’in, 12 Haziran 1920’de kaleme aldığı “Kommunismus” başlıklı makalesinde “B. K. yoldaş”ın “sol” yaklaşımını eleştirirken söylediği gibi, “en önemli şeyden, Marksizmin özünün kendisinden, yaşayan ruhundan, yani somut durumun somut çözümlemesinden tamamen kaçınıyor”lar. Bu anti-Marksist yaklaşım, sözkonusu örgüt ve grupları, İbrahim Kaypakkaya’yı kusursuz ve eksiksiz bir devrimci önder, hatta bir çeşit devrimci evliya düzeyine yükseltmeye ve O’nun görüşlerini, neredeyse Marksizm-Leninizmin son sözü ve tartışılması olanaksız aksiyomlar olarak görmeye götürmektedir. Bunun da ötesinde, Kaypakkaya’yı putlaştırma ve O’nun adı etrafında içi boş bir ajitasyon yürütme faaliyeti, sözkonusu örgüt ve gruplar tarafından, genel plandaki zaaflarının ve Türkiye devriminin stratejik sorunları bağlamında sergiledikleri yerinde sayma ve kısırlığın üzerini örtmenin bir aracı haline getirilmiştir.
Bunun temelinde esas olarak, küçük-burjuva devrimciliğinin/revizyonizmin bir biçimi olan Maoizmle –ya da bir başka deyişle Mao Zedung Düşüncesiyle– herhangi bir ya da tam bir hesaplaşmanın yapılmamış/yapılamamış olması yatmaktadır. Bunu, işçi sınıfını ve proleter sosyalizmini odağına alan Marksizm-Leninizmin kavranmaması ya da yarım-yamalak kavranması olarak da ifade edebiliriz. Küçük-burjuva devrimciliğinin ideolojik çekim alanından kurtulamama, elbette Türkiye “sosyalist hareketi” ile işçi hareketinin onyıllar boyu ayrı mecralarda seyretmiş olmasıyla da yakından ilişkiliydi. (Bu saptamanın, Türkiye devrimci hareketinin bir can çekişme dönemi yaşadığı bugün için de fazlasıyla geçerli olduğu söylenebilir.) İkinci olarak ise, ülkemizde –ve herhalde kapitalizmin görece az gelişmiş olduğu diğer ülkelerde- üstün bireylerin ve önderlerin rolünü ölçüsüzce abartan ve tarihin kitleler değil, kahramanlar tarafından yapıldığını sanan ve kitlelere ve onların rolüne ikinci mevkiyi layık gören zihniyetin etkisine işaret edilmelidir. Bu kişileri putlaştırma, onlara tapınma zihniyetinin; modern kapitalist sınıf ilişkilerinin ve proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf savaşımının görece geç geliştiği, kitlelerin özerk devrimci eyleminin cılız olduğu ve dolayısıyla halkın/toplumun karşı karşıya olduğu ağır sorunları “bir kılıç darbesiyle çözecek kurtarıcı” bekleme eğiliminin oluştuğu ve yerleştiği 19. yüzyılın son onyılları ve 20. yüzyılın ilk yarısının Türkiyesi’nin objektif zemini üzerinde yeşerdiği söylenebilir. Sözkonusu örgüt ve grupların Maoist anlayışlarına bağlı olarak modern proletaryayı değil, toplumun daha ya da en geri emekçi yığınlarını, yani emekçi köylüleri ve kentlerin köylü zihniyetinden henüz kopamamış yarı-proleter yığınlarını temel alan bir siyasal faaliyet yürütmeleri de bir çeşit geri besleme yoluyla onların teorik-ideolojik geriliğini ve bu arada önderleri putlaştırma anlayışını daha da pekiştirmeye hizmet etmiştir.
devamı; www.teorivepolitika.com
Garbis Altınoğlu yenilik adına ileri sürdüğü bu fikirler çok bayatlamış ve kabak tadı veren düşüncelerdir. Kuşkusuz ki içinde kısmi olarak doğrular içersede genel olarak bu gerçekliği yadsımıyor. Garbis hocanın anladığı Kaypakayacılık onu diyarbakır zindanında gösterdiği olağanüstü direnişinden öte bir şey değildir. Öteki Kaypakkaya'yı yadsıyan ve mekanik bir düşünce yapısıdır. Zira 24 yaşındaki bir insanın Türkiye devrimci hareketine yön veren, ışık tutan parıldayan fikirlerini inkar etmek esasen devrime yan çizmekten öteye geçemeyen fikirlerdir. Sormak lazım değil midir? Bu Garbis Hoca 76 sürecinden bu yana Kaypakkaya düşüncesine ne kazanımlar sunmuştur? Gelinen aşamada kazandığı tecrübelere rağmen ortaya koyduğu pratik ve o pratiğe ışık tutan ideolojik donanımın çapı nedir?
Ben size rahat bir şekilde söyleyebilirim. Bunun cevabı kocaman bir sıfırdır. Ancak kaypakkaya'yı üst perdeden eleştirmek çok büyük insafsızlıktır.
Türkiye devrimci hareketi içerisinde hiç bir devrimci liderin cesaret edemediği konuları adete gün ışığına çıkarmış ve kemalizim ağından kurtarmıştır.
Deniz, Mahir ve Mustafa Suphi ve diğer devrimci liderlerin Kemalizmin kulvarında reformizme saplanırken kaypakkaya bu anlamda tam bir güneş gibi parlayıp kemalizmi analiz etmiştir. Gerek Çayan, gerekse Deniz siyasal düşüncelerinde kemalizmin etkisi vardır. Ancak 24 yaşındaki bu önder müthiş bir analiz ve sentezle bugüne kadar görülmemiş bir oranda bir değerlendirme sunmuştur. Hatta diyebilirim ki, Lenin'in dahi Kemalizm üzerine söylediklerini tuz buz etmiştir. Bu anlamda Lenin'den çok daha ön görülü hareket etmiştir.
Ulusal sorun üzerine değerlendirmesine gelince Kürt ulusu dahi kendi realitesini tanımakta güçlük çekerken Kaypakkaya gelip milli zulüm üzerine değerlendirme yapmıştır. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme hakkını ortaya koymuştur. Hikmet Kıvılcım'lı bu dönem içerisinde Kürt sorunu üzerine söyledikleri düşündürücüdür. Bakın Kıvılcımlı ne demişti: "Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkını söylemeye benim kalbim yemiyor."
Görüldüğü gibi o dönemin devrimci liderleri bu konuyu es geçerken Kaypakkaya'nın cüreti taktire şayandır.
Maoizme gelince; Garbis hoca bu süre içerisinde Maoculuğu kimseye kaptırmazken Başkan Mao'nun ölümü ardına Maoizme AEP cephesinde saldırılar gerçekleştirmiştir. Bu anlamda onun bu düşünceleri nesnel gerçeklerden uzak son derece dogmatik ve irrasyonaldir.
NOT: Bu yazıyı kaleme alırken Hüseyn kirveme hitaben yazmadım. Onu tenzih ederim. Tamamıyla Garbis Hoca'nın yazısını eleştiri temelinde kaleme aldım. Bu anlamda Huseyn dostumun anlayış göstereceğini umuyorum. Kaypakkaya'nın fikirlerini anlamak ve kavramak açısından Huseyn Kirvem güzel bir noktaya konuyu kanalize etti. Bu sebeple teşekkür etmekde isterim
SER verip SIR vermeyen ''komünist önder'' ibrahim kaypakkaya'yı saygıyla anıyorum.
önderimiz ibrahim! İBRAHİM KAYPAKKAYA!!
cornflakegirl 11.05.2007, 19:42 direncin karşısında zulm edenin çaresiz kaldığı; halka bağlılık ve inancın karşısında işkencenin gücünü pek alâ yitirdiğini gösteren bir hayattı.
firariHH 11.05.2007, 21:50 http://www.youtube.com/watch?v=QQhuGxrPbv8
Güzel Bir Calisma, izlerken Duygulanmamak elde degil.Devrimci Kardesimizin Hayatindan resimler, ve güzel Bir Türkü.Videonun Basindaki Kadin Yoldasin Annesi olsa gerek.
ismailgokhan 11.05.2007, 22:34 http://www.youtube.com/watch?v=WUjhTVzjjqg
ibrahim yoldaş
silah kucağında kanlar içinde
vurulmuş yatıyor ibrahim yoldaş
yiğitler ölür mü üç beş kurşunla
doğrulmuş kalkıyor ibrahim yoldaş
ali haydar cansız bak yüzü boylu
yiğitce can verir yiğidin oğlu
başı duman duman munzur’a doğru
tırmanmış gidiyor ibrahim yoldaş
yaralı yaralı dağları aşmış
beş gün sonra vartinik'e ulaşmış
bak faşistlere ali haydar'ı kuşatmış
yumruğunu sıkıyor ibrahim yoldaş
faşistler zincire bağlamış onu
üç saat buzlarda yürütmüş yalın
munzur'a yönelmiş çizgili alın
son defa bakıyor ibrahim yoldaş
başladı işkenci akıyordu kan
devrimci sır vermez dayan ha dayan
halka adanmış devrimciyim ben
diye haykırıyor ibrahim yoldaş
işkenceler devam ediyor böyle
parça parça kesip diyorlar söyle, sırları söyle
sır vermeden ser veriyor seve seve
böyle can veriyor ibrahim yoldaş
halkımız arıyor seni her yerde
işçiler ocakta köylüler dağda
kanlar kalmayacak dökülen yerde
hesap soracağız ibrahim yoldaş
spartacus 13.05.2007, 18:48 Kaypakkaya nasıl öldü?
Uzun yıllardır Türkiye'de yasaklı olan 'Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit', İbrahim Kaypakkaya'nın yaşamına ve 12 Mart dönemine ışık tutuyor
http://www.radikal.com.tr/resim/logo.gif
21/01/2005 (346 defa okundu)
ASLIHAN GENÇAY (Arşivi) Radikal Gaztesi
Her kitabın anlattığı hikâye gibi bir de kendi hikâyesi vardır. Nihat Behram'ın kitabı Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit de oldukça maceralı ve ibretlik bir hikâyeye sahip. İlk baskısı 1977 yılında yapılan kitabında yazar, belgesel anlatı tarzında 1960'lı yılların ikinci yarısında gençlik önderlerinden birisi olan, Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü'nün kuruculuğunu yapan, Forum, Ant, Türk Solu, Aydınlık Sosyalist gibi dergilerde yazılar yazan, 1971'den itibaren önce Malatya ve Antep, daha sonra Dersim bölgesinde arkadaşlarıyla faaliyet yürütüp, bu faaliyetler içerisinde TKP-ML TİKKO örgütlenmesini kuran bir İbrahim Kaypakkaya'yı anlatıyor.
Bilinir ki Kaypakkaya, Ocak 1973'te Ali Haydar Yıldız ve arkadaşları ile Vartinik'e bağlı Mirik köyünde kuşatılır. Ali Haydar Yıldız bu kuşatmada öldürülürken, Kaypakkaya kuşatmayı yarmasına rağmen kısa bir süre sonra yaralı olarak yakalanır. Bu hikâyenin sonrası, 12 Mart cuntası hüküm sürerken Gökçe Karakolu'nda, Dersim il merkezinde, Elazığ'da ve sonradan götürüldüğü Diyarbakır'da aylarca süren işkencelerdir. Sosyalizme inanan, yaptıklarından asla pişman olmayan ve bir kelime dahi bilgi vermeyip direnen Kaypakkaya, 18 Mayıs 1973'te işkencede öldürülür.
Bir dönemin tanıkları
Nihat Behram, Kaypakkaya'nın doğumundan ve ailesinden başlayarak, çocukluğu, ilkgençliği, faaliyetleri ve ölümünü ele alıyor. Elbette bunları yaparken tamamen canlı tanıklıklara ve resmi belgelere yer vererek her satırının doğruluğunu ispatlamaya da önem veriyor. Kaypakkaya'yı tanırken Ali Haydar Yıldız'ı da tanıyoruz. Etkileyici olansa, her ne düşünce ve inançta olursa olsun herkesin lanetlemesi ve tepki göstermesi gereken işkence gerçekliği ve sonucu oluyor. Bu çalışkan, kararlı, yiğit, saygı ve sevgi dolu, her gittiği yerde de halkın sevgilisi olmuş devrimciyi, okurken seviyoruz ve ölümüne isyan ediyoruz. Ne var ki 70'lerden bugüne hâlâ varolan işkence gerçekliği ve mağdurları aklımıza geldiğinde bu isyan Kaypakkaya'yla sınırlı kalmıyor, kalamıyor, kalmamalı da zaten.
"Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim." Sorgusunda bunları söylediğini öğreniyoruz Kaypakkaya'nın. "Elektrik yetmiyordu; karanlık mahzenler, açlık, susuzluk, zincirler, prangalar, kara bantlar, falakalar, tekmeler, yumruklar, odunlar, demir çubuklar, irade çözen ilaçlar, iğneler, tehditler yetmiyordu" ve "Bunca insanı sorguya çekenler İbo'nun karşısında yenik mi düşeceklerdi? Bunca insanı sorguya çekenler gün gelir mahkemeye çıkarsa nasıl dinleyeceklerdi İbo'yu. Üstelik burada böyle susan orada kim bilir neler söyleyecekti?" diyerek anlatıyor yazar, yaşananları.
12 Mart döneminde yazdıklarından dolayı iki yıl tutuklu kalan, 12 Eylül döneminde vatandaşlıktan çıkarılarak uzun süre yurtdışında yaşayan, 1996'da yurda dönen Nihat Behram'ın her yazdığı ve anlattığının kendi yaşamıyla da tutarlı olduğunu görebiliyoruz. Bu kitabında coşkulu ve şiirsel dili de dikkat çekiyor. Yazarın, Kaypakkaya'nın direnmesinin ve öldürülmesinin nedeni olan siyasi kimliğinden çok, işkence ve işkencede ölümü üzerinde durduğunu, bunu özellikle vurguladığını da atlamayalım. Kaypakkaya'nın ölümünün resmi makamlarca intihar olarak açıklanmasına rağmen, dava arkadaşlarının mahkemelerinde verdikleri dilekçelerde; Kaypakkaya'nın 16 Mayıs'ta (ölmeden iki gün önce) saat 10.00'da hücresinden alınarak götürüldüğünü, cezaevi yönetiminin komutanlıkça sorgu için istendiği açıklamasını yaptığını, o günden sonra bir daha göremediklerini anlattıklarına da yer veriliyor kitapta. Takdir sizin.
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=3432&tarih=28/01/2005&ek_tarihi=21/01/2005
gurbetzor 13.05.2007, 19:18 Merhaba Canlar 1 Mayis Bayraminizi
en icten duygularimla kutlarim.
spartacus 13.05.2007, 19:40 Merhaba Canlar 1 Mayis Bayraminizi
en icten duygularimla kutlarim.
Topikleri karıştırdın sanırım. Bulunduğunuz yer 18 Mayıs topiğidir. Diyelim ki, yazdığınız yer 1 Mayıs topiği olsa bile yaklaşımınız biraz komiğime gitti. Sanki kurban veya şeker bayramı gibi kutlama mesajı yazmışsınız.
deniz olmak 13.05.2007, 19:54 Merhaba Canlar 1 Mayis Bayraminizi
en icten duygularimla kutlarim.
:thumbup1: can bu forumda açılan her topiğin başında o konuyla ilgili ön biligi var...sayki sen 1 mayıs bayramımızı kutladın teşekür ederiz
lakin 1 mayıs geçeli 12 gün oldu :)
bu topikte Türkiyenin bağımsızlığı için ve halk için savaşan bir insanı İbrahim Kaypakkaya 'yı anıyoruz bu konuyla ilgili topiğin başında çok bilgi var
bence bilmiyorsanda öğrenmen güzel olur mücadele etmenin sırrını ondan öğrenebilirsin direnmenin pes etmemek gerektiğini ondna öğrenebilirsin
yenisin hoş geldin forumumuza
İşkenceler devam ediyor böyle
parça parça kesip diyorlar söyle sırların söyle
sır vermeden ser veriyor seve seve
öyle can veriyor ibrahim yoldaş...
İbrahim kaypakkayayı saygıyla anıyorum
daragacında ölüme giderken haykırdık düşüncelerimizi
dört bir yanımız düşman tarafından çevirilmişken teslim olmadık, savaştık
İşkencelerde düşmana tek bir kelime bile söylemedik, ölümü agırladık
tuncerbio 14.05.2007, 20:10 güneşe uzanan uzun soluklu kavganın mimarlarından ,ülkesinin ve halkının geleceği için gerekli bedeli canı ile ödeyen halk ordusunun kurucu kurmayı komünist önder İbrahim Kaypakkaya ölümsüzdür............
o sadece bir direniş sembolü değil ayrıca ülkenin yapısı ile ilgili siyasal tahlilleri ilede döneme damgasını vurmuş bir liderdir ....gerek o dönemde gereksede bu dönemde birçok hareket sırtını Kemalizme yaslamışken Kaypakkaya kemalizmin geri yönlerini karakterize etmiş ve devrimci bir hareketin kemalizmden ayrışmasına dair tezlerini ortaya koymuştur,mit ve cia kemalizme bakışından kaynaklı olarak Kaypakkaynın ideolojisini savunan hareketleri uzun vadede Türkiye için en tehlikeli hareketler olark rapor etmişlerdir ......kürt ulusal hareketinin milliyetçi karakterde olduğunu kürt halkını kürt milli burjuvazisinden ve feodal ilişki ağından kurtaramıyacağını görmüş ama ilerici yönlerinin desteklenmesi gerektiğini ve bu sorunun çözümünün sosyalizme geçiş aynı zamanda ulusların kendi kaderini tayin hakkında olduğunu o dönemki yazılarında göstermiştir......
Kaypakkayaya olan saygı ve ideolojisinin sağlamlığındandırki ; O nun ölümünde pay sahibi olan öğretmen 20 yıldan fazla bir zaman sonra kimlik değişikliği ve yapılan operasyonlara rağmen kendisini bulmuş gerekli bedeli ödetmiştir...yine o dönem Kaypakkaya nın işkence görmesinde etkin rolü olan dönemin yüzbaşısı Fehmi altınbileğe bir kaç kez suikast girişimi yapılmış fakat şansı hep ondan yana olmuştur ama Boby Sands in İngiltere kraliçesine dedeği gibi '' biz birtek kez şanslı olursak bizim için yeterli olacaktır ''
Halk Ordusuna Güneş Şarkısı
Halkın silâhı! Burada! Tehdit ve kuşatma
kasıp kavuruyor hâlâ ve karıştırıyor toprağı ölümle,
dikenler gibi katı toprak!
Selâm sana, selâm,
selâm olsun diyor dünyanın anneleri sana,
selâmlıyor okullar seni, yaşlı marangozlar
selâmlıyor seni. Başak,
süt, patates, limon, defne,
yeryüzü ve insan ağzına ait olan ne varsa
selâmlıyor onlar seni ey Halk Ordusu.
Her şey, ellerden bir kolye gibi,
titreyen bir bel gibi, şimşeğin bir kararlılığı gibi,
her şey hazırlanıyor sana, yöneliyor sana!
Demirden gün,
pekişmiş mavi!
İleri, kardeşler,
ileri sürülmüş toprakta,
ileri kuru, uykusuz, çılgın ve havı dökülmüş gecede,
ileri asmaların arasından, kayaların soğuk rengini çiğneyerek,
selâm sana, selâm olsun, ileri! Kışın sesinden daha fazla
ısıran, gözkapağından daha hassas,
gök gürlemesinin ucundan daha da güvenilir,
o hızlı elmas gibi doğru, yeniden savaşçı,
toprağın derininden çelik katısı suyla
çiçekle ve şarapla, toprağın sarmal yüreğiyle,
bütün yaprakların kökleriyle, bütün toprağın rayihalı ürünleriyle
hemfikir savaşçılar.
Selâm olsun, askerler, selâm olsun, nadaslı kızıl tarlalar,
selâm olsun, haşin yoncalar, selâm olsun, şimşek ışıltısında
demir almış köyler, selâm, selâm, selâm olsun,
ileri, ileri, ileri, ileri
madenlerden, mezarlıklardan, ölümün lânet iştahına karşı
açılan cepheden, hainlerin
iğneleyen terörü,
ey halk, etkin halk, yürekler ve tüfekler,
yürekler ve tüfekler, ileri.
Fotoğrafçılar, maden işçileri, demiryolu işçileri,
kömürün ve taşın kardeşleri, çekicin akrabaları,
ormanlar, denetimsiz eğlenceler, ileri,
partizanlar, binbaşılar, çavuşlar, politik komiserler,
halkın pilotları, gecenin askerleri,
denizin askerleri, ileri:
önünüzde
yalnızca ölümlü bir zincir var, çürümüş balıklardan
bir çukur: ileri!
yalnızca ölen ölüler var orada,
korkunç, kanlı irinden bataklık,
hiç düşman yok: ileri, İspanya,
ileri, halkçı çanlar,
ileri, elma bölgeleri,
ileri, tahıl sancaklar,
ileri, ateşten büyük harfler,
kavgada, dalgada, ovada,
dağda, kekre kokularla dolmuş şafakta
sürüklersiniz kendinizle sürekli doğumu,
talep eden dayanıklılıktan bir ipi.
Bu arada
yükselir kök ve sessizliğin çelengi
beklemek için o mineralsi utkuyu:
her bir alet, her bir kırmızı teker,
her bir testere sapı ya da pulluk,
her bir kazma vuruşu, kandaki her bir titreyiş
izleyecek adımlarını, ey halk ordusu:
düzenleyen ışığın ulaştığında unutulmuş
zavallı insanlara, senin berrak yıldızın
boğuk sesli ışınlarının kökünü saldığında ölümde
ve inşa ettiğinde umudun yeni gözlerini.
Pablo Neruda
KANLA YAZILAN TARİH SİLİNMEZ !!
1960'ların ikinci yarısındaki devrimci gelişmenin içinde yeralan devrimci önderlerdendir. Revizyonizmden, reformizmden kopuşun son adımında içinde bulunduğu ve başını Doğu Perinçek'in çektiği PDA'dan koparak TKP/ML'nin kurulmasına önderlik etti. Klasik halk savaşı modelini temel alan bir stratejiyi savundu.
12 Mart Cuntası'na karşı silahlı mücadeleyi sürdürürken, 24 Aralık 1972 gecesi Vartinik'e bağlı Mirik Köyü'nde bir grup yoldaşıyla birlikte kuşatıldı. Çatışmada Ali Haydar Yıldız şehit düşerken, Kaypakkaya çatışmadan bir süre sonra yaralı olarak tutsak düştü.
Dersim, Elazığ ve Diyarbakır'da aylarca işkencede kaldı. Direndi. 18 Mayıs 1973'de Diyarbakır işkencehanelerinde ölümsüzleşti.
İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN
1960'LARDA
"SOL"U VE BUNUN İÇİNDE
PROLETER DEVRİMCİ AYDINLIK'IN
KONUMUNU DEĞERLENDİRMESİ
"1965 yılının sonunda ve 1966 yılının başında pasifist, parlamentarist TİP yönetici kliğiyle, askeri darbeye bel bağlayan Mihri Belli kliği arasında ortaya çıkan mücadele gittikçe şiddetlenerek devam ediyordu. Bu iki klik arasında özünde hiç bir fark yoktu. İkisi de, esasta, modern revizyonizmin «kapitalist olmayan yol» tezinde birleşiyorlardı. Tek fark, birinin seçimlere ve parlamentoya bel bağlamasına karşılık, diğerinin, askeri bir darbeye umut bağlamış olmasıydı. TİP kliği, bütün hesaplarını seçimlerde alacağı oylar üzerine kuruyor, kendisine parlamento yolunun kapanacağı endişesiyle işçi sınıfımızın, yoksul köylülerin ve gençliğin aktif mücadelesine hayasızca saldırıyordu. Kasım 1967'de Türk Solu çevresinde toplanan M. Belli burjuva kliği ise, Doğan Avcıoğlu'yla kolkola, üniversite gençliğinin eylemlerini bir kaldıraç gibi kullanarak askeri darbe tezgâhlamanın hesapları içindeydiler. Öte yandan M. Belli kliği, geniş emekçi kitlelerine, işçi sınıfına ve köylülere sırtını dönmüştü. Dünya komünist hareketine, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi'ne sırtını dönmüştü. «Cezayir sosyalizmi» safsatal |