Orijinalini görmek için tıklayınız : Saltık Kesinleme - Albert CAMUS
SALTIK KESİNLEME
İnsan, Tanrıyı aktöre açısından yargılamaya kalkar kalkmaz, onu kendi içinde öldürür. Ama bu durumda aktörenin temeli nedir? Adalet adına yadsınır Tanrı, ama Tanrı düşüncesi olmayınca adalet düşüncesi anlaşılır mı? Uyumsuzluğa düşmez miyiz o zaman? Nietzsche doğrudan doğruya uyumsuzluğa el atar. Uyumsuzluğu daha iyi aşabilmek için son noktasına dek götürür onu: aktöre ancak bundan sonra kurulabilir. Tanrının yok edilmesi gereken son yüzüdür. O zaman Tanrı yok demektir artık, varlığımıza güvence sağlamaz; insan, var olmak için, 'yapmaya' karar vermelidir.
Albert CAMUS
Başkaldıran İnsan
Sisyphos Söyleni
Tanrılar Sisyphos'u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkum etmişlerdi; Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı.
Homeros'a bakılırsa, Sisyphos ölümlülerin en bilgesi, en uyanığıydı. Başka bir söylentiye göre de haydutluğa eğilim gösteriyordu. Ben bunda bir çelişki görmüyorum. Ruhlar dünyasının yararsız işçisi olmasına yol açan nedenler konusunda kanılar farklı.
İlkin tanrıları biraz hafife alması başına kakılıyor. Onların gizlerini açığa vurmuştu. Jüpiter, Asope'un kızı Egine'yi kaçırır. Kızın babası bu kayboluşa şaşar, Sisyphos'a dert yanar. Bu kaçırmayı bilen Sisyphos, Korent kalesine su vermesi koşuluyla Asope'a bilgi vereceğini söyler. Suyu tanrıların öfkesine rağmen yeğ tutmuştur. Ruhlar ülkesinde bundan dolayı cezalandırılır. Homeros bize Sisyphos'un Ölüm'ü zincire vurduğunu da anlatır. Pluton ülkesini ıssız ve sessiz görmeye katlanamaz. Savaş tanrısını yollar, o da Ölüm'ü kendisini yenenin elinden kurtarır.
Sisyphos'un ölmek üzereyken, önlemsizlik edip karısının aşkını denemek istediği de söylenir. Cesedini alanın ortasına atmasını ister. Sisyphos kendisini ruhlar ülkesinde bulur ve burada insan aşkına öylesine karşıt olan bu söz dinlemeye kızar, karısını cezalandırmak üzere yeryüzüne dönmek için Pluton'dan izin alır. Ama bu Dünya'nın yüzünü yeniden görünce, suyu ve güneşi, sıcak taşları ve denizi tadınca, ruhlar ülkesinin karanlığına dönmek istemez artık. Çağırmalar, öfkeler, gözdağları, hepsi boşa gider. Daha birçok yıllar, körfezin eğrisi, pırıl pırıl deniz ve yeryüzünün gülümsemeleri karşısında yaşar. Tanrıların bir karar vermesi gerekmektedir. Mercure gelip pervasızın yakasına yapışır, sevinçlerinden kopararak zorla ruhlar ülkesine götürür onu, burada kayası hazırdır.
Sisyphos'un absürt kahraman olduğu şimdiden anlaşılmıştır. Tutkularıyla olduğu kadar sıkıntısıyla da absürtdür. Tanrıları hor görmesi, ölüme kin duyması, yaşam tutkusu, tüm varlığı, hiçbir şeyi bitirmemeye yönelttiği bu anlatılmaz işkenceye mal olur. Yeryüzünün tutkuları için ödenmesi gereken pahadır bu. Ruhlar ülkesindeki Sisyphos konusunda hiçbir şey söylenmez bize. Söylenenler imge gücümüzle canlandırılmak için yaratılmıştır. Burada yalnız kocaman taşı kaldırmak, yuvarlamak, yüz kez yeniden başlanan bir yokuşu tırmanmasını söylemek için gerilmiş bedenin tüm çabası görülür; kırışmış yüz, taşa bastırılmış yanak, balçık kaplı kitleyi yüklenen bir omzun, onu indiren bir ayağın desteği, kollarla yeniden toparlama, toprağa batmış iki elin tümüyle insansı güveni görülür. Göksüz uzamla, derinlikten yoksun zamanla ölçülen bu uzun çabanın en sonunda, amaca ulaşılmıştır. Sisyphos o zaman taşın birkaç saniyede bu aşağı dünyaya inişine bakar, yeniden tepelere doğru çıkarmak gerekecektir onu. Gene ovaya iner.
Sisyphos bu dönüş, bu duruş sırasında ilgilendirir beni. Böylesine taşlarla didinen bir yüz, taşın kendisidir şimdiden! Bu adamın ağır ama eşit adımlarla sonunu göremeyeceği sıkıntıya doğru inişi gözlerimin önüne geliyor. Bu saat, bir soluk alışı andıran, tıpkı yıkımı gibi şaşmaz bir biçimde geri gelen bu saat, bilincin saatidir. Tepelerden ayrıldığı, yavaş yavaş tanrıların inlerine doğru gömüldüğü saniyelerinin her birinde, yazgısının üstündedir. Kayasından daha güçlüdür.
Bu söylen 'trajik'se, kahraman bilinçli olduğu içindir. Gerçekten de, her adımda başarma umuduyla desteklenseydi, neden kederli olacaktı? Bugünün işçisi yaşamının tüm günlerinde aynı işlerde çalışır, bu yazgı da absürtlükte bundan aşağı kalmaz. Ama ancak bilinçli olduğu ender anlarda 'trajik'tir. Sisyphos, tanrıların paryası, güçsüz ve ayaklanmış Sisyphos, düşkün durumunun tüm enginliğini bilir: inişi sırasında bunu düşünür. Bunalımını oluşturan açık görüşlülük aynı zamanda yengisini de tüketir. Horgörünün aşamadığı yazgı yoktur.
Kimi günlerde dönüş böyle acı içinde geçiyorsa, sevinç içinde de geçebilir. Bu sözcük fazla değil. Gene Sisyphos'u kayasına dönerken getiriyorum gözlerimin önüne, acı başlangıçtaydı. Yeryüzünün görüntüleri usa fazla takıldığı zaman, insanın yüreğinde keder yükselir: kayanın yengisidir bu, kayanın ta kendisidir. Bunlar da bizim Gethsemani gecelerimizdir. Ama ezici gerçekler tanındılar mı yok olurlar. Böylece Oidipus da ilkin yazgıya bilmeden boyun eğer. Bildiği andan sonra, trajedyası başlar. Ama aynı anda, kör ve umutsuz durumda, kendisini dünyaya bağlayan tek elin bir genç kızın eli olduğunu anlar. Ölçüsüz bir söz çınlar o zaman: 'Bunca acı deneyimime karşın, ilerlemiş yaşım ve ruh büyüklüğüm her şeyin iyi olduğu yargısına götürüyor beni.' Dostoyevski'nin Kirilov'u gibi Sofokles'in Oidipus'u da absürt yenginin formülünü verir böylece. İlkçağ bilgeliği çağdaş kahramanlıkla birleşir.
Bir mutluluk kitabı yazma isteğine kapılmadıkça, absürdü bulamaz insan. 'Daha neler! Böylesine dar yollardan mı..' Ama bir tek dünya var yalnızca. Mutluluk ve absürt aynı yeryüzünün iki oğlu. Birbirlerinden ayrılamazlar. Yanlışlık mutluluğun ille de absürdün bulunuşundan doğduğunu söylemek olur. 'Her şeyin iyi olduğu yargısına varıyorum,' der Oidipus, bu söz kutsaldır. İnsanın vahşi ve sinirli evreninde çınlar. Her şeyin tükenmediğini, tüketilmediğini öğretir. Bu dünyaya doyumsuzluğumuz ve yararsız acılardan hoşlanmamız yüzünden gelmiş bir tanrıyı kovar bu dünyadan. Yazgıyı bir insan işi yapar, insanlar arasında sonuçlandırılacak bir işe dönüştürür.
Sisyphos'un tüm sessiz sevinci buradadır: yazgısı kendisinindir. Kayası kendi nesnesidir. Aynı biçimde, absürt insan da sıkıntısı üzerinde gözleme başladığı zaman, tüm putları susturur. Birdenbire sessizliğine bırakılmış evrende, yeryüzünün binlerce hafif, hayran sesi yükselir. Bilinçsiz ve gizli seslenişler, tüm yüzlerin çağrıları, bunlar işin kaçınılmaz ters yüzü ve yenginin pahasıdır. Gölgesiz güneş yoktur. Ve geceyi tanımak gerektir. Absürt insan evet der, çabası hiç dinmeyecektir artık. Kişisel bir yazgı varsa, üstün alınyazısı yoktur, hiç değilse tek bir alınyazısı vardır, onu da kaçınılmaz bulur ve küçümser. Gerisine gelince, günlerini istediği gibi geçireceğini bilir. İnsanın kendi yasamına yöneldiği bu yüce anda, Sisyphos, kayasına dönerken, kendisince yaratılan, belleğinin bakışı altında birleşen, hemen sonra da ölümüyle kapanan yazgısı olan bu bağımsız eylemler dizisini seyreder. Böylece, insansal olan her şeyin tümüyle insan kaynaklı olduğunu gösterir, görmek isteyen ve karanlığın sonu olmadığını bilen kördür, hep yürümektedir. Kaya hala yuvarlanır durur.
Sisyphos'u dağın eteğinde bırakıyorum! Kişi yükünü eninde sonunda bulur. Ama Sisyphos tanrıları yadsıyan ve kayaları kaldıran üstün sadıklığı öğretir. O da her şeyin iyi olduğu yargısına varır. Bundan böyle, efendisiz olan bu evren ona ne kısır görünür, ne de değersiz. Bu taşın ufacık parçalarının her biri, bu karanlık dağın her madensel parıltısı, tek başına bir dünya oluşturur. Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisyphos'u mutlu olarak tasarlamak gerekir.
Albert CAMUS
Kemalcim valla bişii anlamadım ne kadar zor bir konu açmışın baktım 101 kişi bakmış hiç cevap veren yok.keşke dolu bişiiler yazabilseydim ama cahillik işte naparsın hiç ilgi alanım değil...özür dilerim.. Sen şimdi bakarsın aaaa canan bişiiler yazmış diye ama nerdeeee???
Sisyphos what? ( arapoldum) :D:D
Kemalcim valla bişii anlamadım ne kadar zor bir konu açmışın baktım 101 kişi bakmış hiç cevap veren yok.keşke dolu bişiiler yazabilseydim ama cahillik işte naparsın hiç ilgi alanım değil...özür dilerim.. Sen şimdi bakarsın aaaa canan bişiiler yazmış diye ama nerdeeee???
teşekkürler Canan :)
konu zor olabilir, kişiden kişiye değişir.
bu dünyada Albert Camus diye bir adam yaşamış...
bunu bilmek yeterli...:yamukgul:
Albert Camus
1913'te Cezayir’de doğdu. Babası Alsace'lı yoksul bir işçiydi, annesinin okuma-yazması yoktu. Babası 1'inci Dünya Savaşı'nda cephede öldü. Yoksulluk ve acılarla dolu bir hayat sürdü. Denemelerinden oluşan ve 1963'te basılan ilk kitabı "Tersi ve Yüzü"nde bu dönemde yaşadıklarını anlattı. 1918'de ilkokula başladı. Öğretmeninin yardımıyla burs kazanarak 1923'te liseye yazıldı. Yüzme, boks gibi sporlarla uğraştı. 1930'da vereme yakalanınca sporu bırakmak zorunda kaldı. Cezayir Üniversitesi'nde felsefe bölümüne yazıldı. 1934 yılında evlendi. İki yıl sonra boşandı. 1936'da yüksek öğrenim diplomasını aldı. Üniversitede kalıp bilimsel kariyer yapmayı amaçlıyordu. Ama hastalığı izin vermedi. 1930'larda Fransız düşünürlerin kitaplarını okumaya başladı. Cezayir'deki genç solcu aydınlar arasına katıldı. 1934-1935 arasında Komünist Partisi üyesi oldu. İşçi Tiyatrosu için oyunlar yazdı, yönetti. 2'nci Dünya Savaşı'ndan önce Alger Republicain gazetesinde başyazarlık, yayın yönetmen yardımcılığı, politika muhabirliği yaptı, kitap eleştirileri yazdı. Kabilya bölgesindeki Müslümanların sorunlarını inceleyen bir yazı dizisi hazırladı. Ardından 1940'ta Paris'e yerleşti. Paris'te günlük Combat gazetesinin yayın yönetmeni oldu. Gazetecilikle ilgisini kesip kitaplarına döndü. İlk romanı "Yabancı" 1942'de yayınlandı. İkinci romanı "Veba" 1947'de basıldı. Bu eser Camus'nun düşüncesinin temelini yansıtır. Romandaki kişiler, veba salgınına karşı verdikleri savaşta başarısız olacaklarını bile bile yılmadan çalışırlar. Camus, insanın değerini ve insanlar arası kardeşliği, amansız bir hastalığın perde önünde anlatır. 2'nci Dünya Savaşı'ndan sonra yalnız Fransa'da değil, Avrupa ve tüm dünyada kendi kuşağının sözcüsü, sonraki kuşakların yol göstericisi oldu. Özellikle insanın kendisine yabancı bir evrendeki yalnızlığı, bireyin kendisine yabancılaşması, kötülük, herşeyin ölümle sona ereceğini bilmenin yarattığı bunalım gibi duyguları ele aldı. Savaş sonrasında aydınların içine düştüğü yabancılaşma ve düş kırıklıklarını tüm ayrıntılarıyla yansıttı. Çağdaşlarının nihilizme kapılmasını anladı ve hak verdi ama doğruluk, ılımlılık, adalet gibi değerleri savunmanın gerekli olduğunu da belirtti. Hem Hıristiyanlığın hem Marksizmin katı yönlerini reddeden liberal bir insancılığın temellerini çizdi. 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. 1960'ta yayıncısı Gallimard ile birlikte geçirdiği bir otomobil kazasında yaşamını yitirdi.
ÖNEMLİ ESERLERİ:
ROMAN:
Yabancı (1942)
Veba (1947)
Düşüş (1956)
Mutlu Ölüm (1970)
ÖYKÜ:
Sürgün ve Krallık (1957)
DENEMELER:
Tersi ve Yüzü (1937)
Düğün Gecesi (1938)
Sisyphe Efsanesi (1962)
Başkaldıran İnsan (1951)
Bir Alman Dosta Mektuplar (1945)
Koestler ile Birlikte: İdam (1954)
GÜNLÜK:
Defterler Mayıs 1935-Şubat 1942 (1962)
Defterler Ocak 1942-Mart 1951 (1964)
Defterler Nisan 1951-Aralık 1959 (1966)
OYUNLAR:
Yanlışlık (1960)
Caligula (1969)
Sıkıyönetim (1971)
Doğrular (1964)
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=3470
seheryeli 24.05.2006, 11:26 paylaşımın için sağol kemal.
Albert Camus'un Düşüş adlı romanını okumuştum.Yaşama kayıtsız kalınmaması gerektiğini, sırf insan olmanın bile bizi kendimize, bütün bir insanlığa hatta dünyaya karşı sorumlu kıldığını hatırlatan harika bir kitaptı. Camus çağımızın en büyük tehlikelerinden birisinin hatta belki en büyüğünün yabancılaşma olduğunu erkenden fark eden bir dahidir. Bu kitapla bu tehlikeyi mükemmel bir şekilde anlatıyor. Kendinizle ve dünyayla hesaplaşmaya cesaretiniz varsa okumalısınız... Düşüş"ün yayımlanmasından bir yıl sonra Camus'nün Nobel Ödülünü kazanması bir rastlantı olmasa gerek...
Bu kitap, herhangi bir düşünce ya da savı özellikle öne çıkarmaya çalışmadan, yalın bir anlatım ve özgün bir kurgu içinde, zengin bir düşünce duygu yüküyle, çağdaş dünyayı ve insanlarını derinlemesine sorgulayıp yargılıyor,çirkinliklerini ve düşkünlüklerini sergiliyor. Ama, aynı zamanda, bu dünyada yaşayan, dolayısıyla şu ya da bu biçimde, şu ya da bu ölçüde onun sorumluluğunu taşıyan bireyler olarak tek tek her birimize bir ayna tutmayı da ihmal etmiyor...
Düşüş adlı yapıtta mağaralara ve özellikle mağaracılara karşı bir yaklaşım sergilenir, roman karakteri Jean Baptiste Clamence’in ağzından. Clamence yük ambarları, gemi ambarları, mahzenler, mağaralar ve çukurların tüylerini ürperttiğinden bahseder. Dahası, gazetelerin ilk sayfasını kaplamak küstahlığını gösteren ve başarıları ile kendisini iğrendiren mağara bilginlerine ayrı bir kin duyduğundan bahseder ve ekler. Kayalık bir dar geçitte (bu bilinçsizlerin dediği gibi bir sifonda) başları sıkışıp kalmak pahasına yerin sekizyüz metre altına ulaşmak sapık ya da beyni sarsılmış kişilerin marifeti gibi görünüyordu bana.” Yargıç Clemence’e göre mağaracılık topluma karşı yaşama sorumluluğunu taşımak zorunda olan bir bireyin işlediği önemli bir suçtur ve mağaracılar bu toplumun suçlularıdır…
Artık çok geç, her zaman hep geç olacak.
ALBERT CAMUS, Düşüş
|
|