Orijinalini görmek için tıklayınız : benim köşem


sonsuz
14.06.2007, 21:37
"ben afrikada kanat çırpan bir kelebeğin kuzey amerikada yarattığı kasırgayı istiyorum ben kaos istiyorum"

" sefil bitler hala uzayın boşluğunda yaşıyor ve içimde bir abdal ağlarken ufuklar
caddesinde ufuksuz adam,sesine bir şarkı katmış sokaklara saçıyor... arada
üşümüş gözlerle,pörsümüş göğüslere bakıyor;üşümüş gözler üşüyo,üşümeye
bakıyor... içimde gerilen hayat ,turuncu laleler ve ıssız insanlık,artık sıcak sözcüklerden
utanacak kadar d(üşüyor)! günler, yeni günlere yenilgiler saçıyor... bu yüzden
ellerim durmadan uzaklara kaçıyor,gözlerim hep dağlara bakıyor.ben kentlerde
rehinken
firar ellerim!ellerim üç beş nöbetinde bir askerle kanyak çekiyor,gözlerim yorgun bir
gerillayla ufka bakıyor... aklımda diyarbakırlı bir kızın uzak ve sıcak gözleri,havada
kar,gökyüzü aydınlığında bir çingene cüreti;yollarda aç köpekler,çatılarda ürkek
kuşlar üşüyor...bütün yaslı hayatlar için ansısızın bir sonbahar geçiyor...

içimde bir sonbahar kırık dökük vagonlar gibi...poyrazım sinmiş,yağmurum dinmiş
ve düşlerim darmadağın erken göçen kuşlar gibi.

hey kuşlar,daha dün kağıtdan uçaklar, gemiler yapan çocukluğum hangi cehennemin dibine kaçıyor?kaçıyor! kaçtıkça daha çok görüyorum: ölülerin kanında,günlerin
meşru kıvamında illegal karmaşalar büyüyor...

bir şeyler büyüdükçe sicilim bozuluyor,şiirim deliriyor ve yurdumun toz duman
yollarında külhan kasaba şöförleri küfrederek,yarışarak gaza basıyor... bir dağ
bingöl'de oturmuş sessizce öbürüne bakıyor... yamacına bir çoban çömelmişde
yanlızlığına bir ateş yakıyor ve uzak bir istasyonda bir kaçak,bomboş bir
şimendiferde kurşunlanıp düşüyor!
insanlar küçüldükçe ölüm büyüyorve herkes seçmediği yasalarla ölüyor...

herkes ölüyor ve caddelerden bayat bir proleterya geçiyor;baka baka
eskittiğimiz,acıttığımız çağda bir guarnica; guarnica ağlıyor...

belki bu yüzden içimde çığlık çığlığa bir sonbahar acıyor
içimde bir sonbahar kışların kapısında yaprak döküyor...

bayat bir proleterya caddelerden,anılardan esneyerek geçiyor...oysa evvel zaman
takvimlerinde umuda gülümseyen sapsarı dişleriyle devrimdi onlar,gelecektiler!çıkıp
o sanrılardan hepsi bir yere gelecektiler.

şimdi çankırı,malatya yollarında,moskova'da,prag'da evlerinin camlarındaki ışıklı
buğular arkasında eski türkü gözleri... akıp geçmiş çabuk nehirler gibi.
eski türkü;şanlı proleterya ve müttefikleri(!)
proleterya ve şanlı müttefikleri,hala o alaturka çoşkularla kol kola aynı soluk
günlerindaracık evlerinde aynı bordurlarıyla,aynı avratlarıyla oturuyorlar ve dünyaya
çalınmış bir mahşer gibi bakıp,hala yeni yıllara aynı dişlerle gülümsüyorlar...

birde tedavülden kalkmış gencömrümüz;okyanusların unuttuğu kumsallar kadar
yanılmış,yanmış ve yanlız ömrümüz;'narodnikler,troçki,finans kapital,oligarşi(!)'
ve benim proleteryam: şimdi şiddet ekranlarında hülya avşarın kocaman göğüsleri...

kırıkkale ,tekirdağ yollarında eski halkım eski bir düşün devrimi gibi; halkım,hala
bir devrim düşü gibi toprak ve insan kokuyor...

belki bu yüzden içimde çığlık çığlığa bir sonbahar acıyor
içimde bir sonbahar kışların kapısında yaprak döküyor...

bir sonbahar:
o şimendiferde vurulan kaçağın yüzündeki korkular
kadar ölümlere acemi.bir sonbahar:
dallarında darmadağın savrulan yaprakların eceli...

hey sonbahar ,işte büyük aşklar , büyük düşler düşlar büyük ölüyor!
büyük aşklar , büyük düşler buruşuk çamaşırlar gibi yıllara seriliyor... uzaklıklar
gidiliyor, yakınlıklar biliniyor ve hep aynı tahakkümün özneleri ,onları paylaço yapıp
tarihin çöplüğünde gülüyor...gülüyor!

-artık kül oğlu kül'sün sen ;zül'sün zül
bu sözlerin üstüne bir çay geliyor;evet ,çay bile içiliyor bu sözlerin üstüne ve
belleğimden uğutularla,saralı imgelerle geçen bitmemiş bir şiir ankara'nın ortasında
mola veriyor.
aklımda hep self servis ömrüm... aklımda piç bir devrimin büyük
pankartları,çalınmış alanları,kirletilmiş anıları... aklımda hep vaat eden o bıçkın
şarkıları... aklımda kahraman yeminler,yenilmiş militanlarve aklımda diyarbakırlı bir
kızın uzak ve sıcak gözleri;hep uzak, ve sıcak kalacak gözleri...

belki bu yüzden içimde bir sonbahar acıyor; öyle acıyor ki acılar acısız
kalıyor;mevsimler üstüme devriliyor;mevsimler üstüme devriliyor kışlar kış'sız
kalıyor! devrimler öksüz,kalemim safsız kalıyor!

bizi zaman yeniyor aşklarım aşksız kalıyor...

bir sonbahar:açların mahkumların ve orospuların büyük yenişmişlikleri kadar eski.
bir guarnica acıttığımız eski çağın enkazında ağlıyor;ötede ter ve sidik kokan
barlarda eski yoldaşlar:

-heyy sesimize biraz daha alkol katalım
kaporası ödenmiş yitik bir devrim
ve bütün şaraplar için şarap açalım!
diyor... beyoğlu, sakarya,kordon barlarındaeski devrimcilerden caddelere simsiyah
bir hüzün sızıyor...
caddelere simsiyah yenilgiler sızıyor...ben burada kurşini bir göğe bakarak,
diyarbakırlı bir kızınsıcak ve uzak gözlerine akarak,varto'da niksar'da kederlerini
göz yaşlarınla öpen çocuklar için ağlıyor ve bağrıyorum:

-bu oyunda bütün replikler yalan

derken her yeri yasalar,namlular ,dublörler kuşatıyor! içimin sokaklarında evden
kaçmış çocuklar üşüyorlar...bir kemanın tiz sesinde günler sıtmalı,günler titreyerek
geçiyor... kızılay'da bir ayyaş ,nöbeti yanlış bir gündüzden devralmış gecenin
duvarlarına işiyor...kasaba hapisanelerinde mahkumlar aksırıyor,tütün kokuyor,esrar
çekiyor... pavyonlarda bir gülnihal,akarsuz sesiyle bir şarkı okuyor rast makamında..
ve yurdumun toz duman yollarında yanık bir bozlak...
sesim mi?
ulaşmıyor ağladığım dağlara
tütünün varmı dosttum ?
bir poryazdan geliyorumda...

yurdumun toz duman yollarında işçiler harç karıyor yükselen yapılarda;yük
abanmış bedene,can ölesiye tutunmuş tene :işçiler harç karıyor yükselen yapılarda.

yurdumun toz duman yollarında analar erişte kesiyor sofralarda 'bu gün bizde
yarın komşuda sıra.'

yurdumun toz duman yollarında mahkumlar marş söylüyor
ranzalarda;hasret,kırık kanatlar gibi çöarepıpo düşüyor mazgallara
buyurdumun toz duman yollarında memurlar evrak yazıyor,dülgeler ağaç kesiyor
şairler şiir yazıyor,halim yurduma benziyor ...halim yurduma benziyor...

yurdumun toz duman yollarında,batık gemileri unutulmuş kumsallarıdabüyük
toprakların,büyük betonların kıyılarında babalar hevesle çocuk ekiyor yarınlara...
bir guarnica aynalarda ağlarken,yarınsız yarınlar bizim ;bu kışlar ,bu kanlar ,bu ölü
kırlangıçlar bizim...

(içimdeki sonbahar kışların kapısında can çekişerek ölüyor)

sonbahar öldü
her yüz bir anı bırakıp gitti
alkışlar methiyeler ,dosluklar bitti...

bilsem size bağrımı açar mıydım hiç
bu deniz benim olsaydı batar mıydım hiç

sonbahar öldü
devrimin yok evin yok sevgilim
ormanım yok dalım yok yeşilim
bir poyrazdan geliyorum;tütünüm yokgülüm yok
gökyüzü öldü... şahdamarım zonkluyor

şimdi yüzde yüz yanlız
ikikere ikinin dört ettiği kadar mağlubum
sabıkalıdır şiirim de şairi kadar

sonbahar bile öldü...ömrümde çalınmış mahşerler var,havada kar...önümde
gül demetleri,arkamda hançerler var!

sonbahar öldü...feodal figranlıklar için karnemi aldımve hiç kopya çekmedim
hayat oyununda sınıfta kaldım!eğrildim...artık eğrildim doğruluktan!

sonbahar öldü... kapattım dili geçmiş zamanlara açılan kapılarımı;artık
yolumda sadece kar varve kirlendi alnımın aklığı bahçem tarumar!
(o inkar eski inkar...)

yeni bir söz
eski bir göz
le anlatılmaz!
bir meneviş olmalı sözler
kesilip atılırken çiğnenmiş bahçelerde ağrıyan
karanfiller
ağrılarda söz olmalı
ve sözlerimiz yeni çağı kuşatmalıdır!

varsın yeni bir söz için eski bir göz ölsün
ölsün gecelerin ilmeğine suç ortağı çakallar
zamanın tortusunda kurutulan anılar
büzüşen yanlızlıklar
ve ihanete doymayan ihanet ölsün!

ben ise her denizde yeni bir liman için ölürüm
her deniz yeni limanlarla tükenir,ölür
geride
martılar
çığlıklarla
yeniden
yeniden hırçın sulara gömülür...

denizler kalabalıktır
akarsular ise yanlız,sefil durulur
ve titreyen eski çağlarda beyhude şafaklar ölür!
yeni bir söz için eski bir göz ölür
eski bir göz tanıdık rüğzgarlara savurur küllerini
ben bir okyanusa adamışsam sesimi
bütün limanlar ölür!

sonbahar öldü
biz gençliğimizle hiçbir yere varamadık
üşüdük
hep üşüdük
de birlikte hala ayrılmadık

oysa nereye gidersem
yanıma önce kendimi aldım
nereden dönersem
biraz dağınık kaldım

kıyılara vura vura hayatın
yosun tuttu düşlerim
aynaları kullanarak eskittim
eskidi gülüşlerim...

ben ömrümün rahlesinde yanlış yüzlerle aşındım baktım,çıldırdım işte isyana
ve inkara böyle taşındım!

ama bu eski inkar
bu sözler
bu yüzler eksik
ve eski

ve eski gülü sula,kanı yıka,toprağı öp,yolugeç;ağıdı,ölümü geç
suları,şarapları,salkatanatları...vardığın yerlerde cüzzamlı çağ
göreceksin!zemherilerde öğüttükçe şarkılarını,kendini yeniden,yeniden
keşedeceksin!

eski sonbahar öldü
şimdi yeni bir kışı'ım
bakarak uzaklara
verilmiş sözüm
kalmışım tuzaklara...

düşerken tuzaklara
haydi,sokağa fırla
yağmura bakam ,geçer
aldırma!

bir mezar kaz
üşüyen yalnızlığa
bir mezar
eskimiş ayrılığa...

ağarken uzaklara
geç yağmuru,ihaneti,külü geç!
her şeyi aş
ölüme ulaş
ölüme dalaş

artık kaçtığın yer kaçamadığın yerdir!

sonbahar öldü...son kez söylendi o eski sözler
şimdi dağlardan kopup tepeme çöken şu ürkek bulut
ve erzincan'ın saçaklarıbuz tutmuş dar,matemli evleri
bana nal seslerine özlemimi anlatır
devrilip giden ölü yılları anımsatır
ölü yıllar bana neler...neler anlatır
kalbimde bir vivaldi,bir sızı kalır...

oysa ben o balçıklarda izler bıraktım
yeni yağmurlarda,yollarda esamem okunmuyor
ki her yeni güz için yeni şarap açtım
yeni şarapların güzleri anılara uymuyor

yeni şarapların güzleri anılara uymuyor
yanlızlığım kuytularda soluyr,ah ,soluyor!

demek hep yanlış kadınlar için atmışım zarlarımı
ama atmışım!
ve hep yanlış yollara oynamışım ömrümün bütün kumarlarını...

yenilgiler kapımı ayaz mevsimini çaldı
kalbimde bir vivaldi,bir sızı kalır...

artık bu sözlerde olacağım...bu sözleri yazdığım yerlerde kalacağım ve bütün
yaslı hayatları toplayarak kışların ortasına;yaslanarak aşklarımın yasına,anıların
buğusunu öperek yazacağım...anıların buğusunu öperek yazacağım..."

sonsuz
14.06.2007, 21:39
(yitirdiğin her şeyde kazandığın bir şey var; kazandığın her şeyde biraz yitirdiklerin. bu yüzden birileri hep ısınıp dururken dinmez üşümelerin...)

ben de benim olmayan şeylerle varım; benim olan zaten benimse, olmayan şeylerle... varsam, buradaysam belki de onlar için... yüzün için belki de, yüzün nerede?

birbirini tekrarlayan günlerin yaslı boğuntusunda nedir aradıkları insanların? bu koşuşturmada, bin telaşla! herkes birileriyle bir mutluluk düşü kuruyor; o düşle ıslanıyor, o düşle uyuyup uyanıyorlar; sonra düşleri de yakıyor günler. bu kez yeni bir düş daha kuruyorlar; sonra bir daha, bir daha! bütün düşleri yakıyor günler.

yaşam yanıltmanın, insanlar yanılmanın ustası oldukça yine yeni düşler deniyor ve deneniyorlar...

işte her düşün peşine bir şarkıyı takıyorlar. düş gidiyor, peşisıra şarkı da. bir de(n) paramparça oluşunu görüyorlar düşlerin. her düşle bir şarkıyı yakıyorlar... şarkılar yakıyorlar; şarkılar onları yakıyor sonra.

/İnsan,
insanın diyalektiğine tükürüyor; insanı yakıyorlar!/

bunları düşünüyorum ve akıp gidiyor günler siyah beyaz resimler hırçınlığında. sormuştun ya, işte her şey ortada, her şey! önce kuşları vurdular orada, paramparça parçaları bir yana; bir bir savruldu yangınların ortasına kanatları da! ben soluk soluğa dışarıdayım, seni buldum... seni buldum ya, bu kez seni vurdular orada, seni!

her şey sürdü yine, her şey! baktım daha durmuş da uzayın rengini demliyor asalak dünya; baktım ki dağlar ve güller yine akraba; daha bembeyaz uyuyordu kadınlar o esmer uykularda. oysa seni vurmuşlardı, seni, orada!

sonra gelip geçen her sabahla öyle susadım ki yüzüne yokluğunda... yüzünü özledim, yüzünü, anlasana!

“anlasana” diye yazdım ve üç nokta koydum yanına, ama boşuna, boşuna; “boşuna!” diye yazdım ve kalkıp dışarı çıktım. saat 0.5’i birkaç dakika ve bir miktar saniye geçiyordu; ağaran günün teninden sağanak dökülüyordu.
yüzünü aradım...
yüzünü aradım: kalan kuşlar sen bu kentteymişsin gibi uçuyorlardı. insanlar kalabalık ve kabarıktı; silahları ellerine, tetikleri parmaklarına göre seçiyorlardı.

uçaklar pike yaparken bu kentin göklerinde, bak dedim, bakacak bir göğümüz bile kalmadı işte!

yüzünü aradım gökyüzünde...

yüzünü aradım: sabahın tenine birer birer dağılırken işçiler; yüzünü aradım rastgele atılırken kahve önlerine iskemleler. günler siyah beyaz resimler hırçınlığında ve ben burada bir eski çağ enkazında!

kızlar, boyanıp kuşanıp kız kıza dansederken düğünlerde, yüzünü aradım, kendi olan yüzünü düğünlerde... sonra gelinler korkularını atmışlardı eşiklere; yorgunluktu sonrası işte, yüzünü aradım gelinlerde...

yüzünü aradım, geçtim...

geçtim: şarkıları paramparça görmekten, bu satırları yazmaktan geçtim! oysa hep kalemimle değil, bir gün kanımla kıpkızıl yazmak istedikleri vardı benim de; onları henüz yazmamış olmaktan geçtim... çalışma masamdan kalkarak elimdeki fincanı duvara çarpıp paramparça etmekten geçtim!


geçtim: sabahla birlikte kaynayan çorba kazanlarının kokularından, yol boyu uykularını alamamış köpeklerin korkularından; siyah ışıklardan, çoğalan çocuklardan, azalan ağaçlardan, arabesk feryatlardan ve ucuz umutlardan...

“iyiyim, sağol, sen nasılsın”lı merhabalardan; ağır ağır yayılan çöp kokularından, farlarını kapamayı unutmuş taşıtlardan, feodal şatolardan ve yasalara yelkovanlık yapıp, kendinin saniyesi bile olamayanlardan!
hızla kirlenen bir dünyadan hızla geçtim...
geçtim: sensizliğin tahriş olmuş sızılarından, eksoz homurtularından, cami avlularından, düşleri iğdiş orospulardan, yasadışı iş yapan yasa memrularından... ellerini çaldırmış ellerime bakmaktan geçtim; sensizliğe inanmamaktan...

sis kaplamıştı kenti; dağılsa sanki bir ..k varmış gibi! sisleri yarıp geçtim... yoktun, kendimden geçtim; kızdım, dağıttım, sana küfürler ettim... bir bilsen sana ne güzel küfürler ettim; yoksa kederden geberecektim!

gökyüzü tümünü de ağır ağız izledi; gökyüzünün renginden geçtim...

sonra yeni kuşlar üşüştü gökyüzüne. bir sevindim, bir sevindim; gökyüzü yüzlerce kanattı işte! ama sen, sen orada bir serçe gibi üşüyor muydun yine?

üşüyordun ve bunu biliyordum; çünkü her şey ortada, her şey! bak, kimin temiz bir göğü varsa kirletip bırakmışlar avuçlarına... bu yüzden insanlar elleri ceplerde çıkıyorlar sabahlara. coşkular deprem, sevinçler sıtma...

söyle senin yüzün nerede, yüzün?
nerede başlar bir aşk ve biter, nerede? nerelere gömerim seni ben, nerelerde ölürsün oysa sen!

nerede, yüzün nerede?

sonra çıkıp bu kentin uğultusuna çarpıyorum; bu kent de uğultusunu bana çarpıyor, çarpışıyoruz, kimseler görmüyor...

bir sorudur: “kurtarıcılar işgâlci olabilir mi? ya da işgâlciler kurtarıcı?” sonra oturup yüreklerden damlayan terin hesabını tutuyorum... hesabını kimselerin bilmediği bahçelerin dudağında kanayan uzak güllerin. sevgiye bütün misillemelerin, gecelerin, seslerin, kederlerin... karacadağlı bir çocuğun kan çıbanının, şemdinlili bir ağıdın, kasrik’ten esen poyrazın, peru’da bir balıkçının ve botan’da yakılan köy evlerinin...

öyle acı ki her şey unutmak istiyorum! kendimi bir menekşenin rengine, bir gülüşe k(atıp) unutmak! unutma düşüncesini bile unutmak!
yitirmiştim o aşkın kimliğini, hükümsüzdü... hükümsüze hükümlü bir aşkı unutmak istiyorum... sonra asker çocukları, mapus çocukları, ayyaş babalara sitemsiz çocukları, yitirilmiş çocukları...

uçarı bir çocukluğu yitirmiş benim de yüzüm; yüzüm, zamansız ihtilallerde. ihtilalleri tutun çocuklar erken yaşlanmasınlar!
yarayı tutun, yarayı! güçleri öpüştürün, gökyüzünü dönüştürün; yoksa ölünür alnında günün! ölmeleri hani sessiz, hani genç, unutmak istiyorum!

eski yoldaşların gözbebeklerinde kaynayan bir düşün düşüşünü unutmak! unutmasam, ben de kalemimi kendim için kıracağım!

biz kapkara gecelerin göğünde küçük, ak noktalardık; bir düşünün, ne aklıklar gizler gece; ne aklıklar öyle susar gecede, ama öyle öyle çok gecedir ki gece, aklığımızı büsbütün örtecek kadar...

örtülüşünü
usulca
aklığımızın
unutmak istiyorum...

işte bundan, coşkuyu sevmiyorum artık öyle kabara köpüre nehirler gibi; siz orada kalabalık ve kabarık kalın, sağolun, yalnızlık iyi, yalnızlık iyi...

yalnızdım, üşüyordum ey özlem! beni bir gün belki bu özlem öldürecekti. ölecektim bir gün erken, belki kederden. yakın o gün! beni yakın! savrulup aksın küllerim dicle nehrinden...

akıp geçerken günler siyah beyaz resimler hırçınlığında, sormuştum ya, işte her şey ortada, her şey!

/ben ölürüm; dağlar ve güller yine akraba.../

artık gün doğunca bütün darağaçlarını kursunlar, kursunlar, kur-sun-laar! her şey bu kadar güzelken, böyle bir yanıyla sığ yaşanana, boğulana, savrulana, kirlenene dalkavukluk, çirkinliğe figüranlık etmekten bık-tıııııııım!

ya kuşlar?
sahi, ne demek ister kalan kuşlar?

sonsuz
14.06.2007, 21:40
“Uygarlık ve barbarlık kardeştir.”
-Havel-

Dünya sığmıyor insana Havel,
yüzlerdeki, yüreklerdeki maske,
parada kir, suda klor, havada nem,
yüksek borsa, alçak basınç
ve kanun hükmünde ihanetler, sahtekâr jestler.

/İnsan, sığmıyor insana Havel! /

Ve her şey:
Şey!
Mesela o takvimler, o günler
her biri şimdi kim bilir neredeler?
Yalancıdır aynalara gülümseyen o muhteşem gençlikler;
bir yaz yağmuru gibi çabucak geçecekler.
Bize kalan kurt kapanı sözleşmeler
ve iş akdi kıvamında morarmış evlilikler.

Oysa insanı büyüten yalnızlık mıdır Havel?


Biz bu kentlerde,
bu ömürlerin gecelerinde çürüsek bile,
şimdi eski dağlarda vakur bir şafak yırtılmaktadır
ve dışarıda üşüyen bir haziran;
kalbimde yılların tufanından artık bir hazan.

(Kalbimde hazan
ve şairdir elbet
sözcüklere rus ruleti oynatıp yazan!)

Dışarıda üşüyen bir Haziran.
Kanımda nikotin cehennemi;
Kısa kibrit, uzun duman:Yaan!
Yine yaan… Yine yaaaan!
Yan ki yangınlar bile yansın;
haklıdır içindeki abdal bırak ağlasın...




Bırak ağlasın, artık gündüzlerin ışığında aşk,
gecelerin sularında yakamozlar yok
ve kuşlar konsun diye gerilmiyor balkonlara
çamaşır ipleri;
duyuyorsun işte şiir de yazıyorlarmış iğfal şebekeleri!

Dışarıda üşüyen bir Haziran.
Dışarıda aşksız aşk, Aids, Hepatit b,
dışarıda hormonlu sevinçler, kokmayan güller.
Dışarıda dostluğun, puştluğun kolunda gülümsemesi;
ama öğrendim karanlıklardan ışık destelemeyi
ve baka baka irkilmiş gözlerine hayatın:
İnatla…İnatla gülümsemeyi;
öğrendim içimdeki abdalı hünerle gizlemeyi...

(Herkes fanusuna asmış kendini;
bu yüzden beklemiyorum farklı kıyametleri...)

D ı ş a r ı d a ü ş ü y e n b i r H a z i r a n.
D ı ş a r ı d a ö l d ü i n s a n.
Ö l d ü i n s a n…
H i ç b i r k i t a b a y a k ı ş m a d a n!

Ben de yaza yaza çürütüp dünlerimi;
her gün bu cehennemden çalıyorum kendimi…

Bu yüzden her şey:
Şey!
Havada hava, günlerinde gün, evlerde sarmısak soğan;
hepsi bu işte basit, olağan.
Her şey şey’dir;
inandıklarımızdır belki de yalan.
Abarttığımızdır,
kül’dür herkesin payına kalan...

sonsuz
14.06.2007, 21:40
“Le Bruyere, bir yerlerde, ‘yalnız olmamak gibi büyük bir mutsuzluk! ’ der. Kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki.Bir başka bilge, yanılmıyorsam Pascal da,
‘neredeyse bütün dertler odamızda kalmayı bilmememizden geliyor başımıza’ der; böylece, içekapanış hücresinde, mutluluğu devinmede, bir de yüzyılımızın deyimiyle kardeşcil diye adlandırılabileceğimiz bir fuhuşta arayanları getirir usumuza.”
-Baudelaire-
Yalnızlığın Atlası:
I
Hayat, çarpar ya ağırlığını camlarına evlerin, ışıklara aldanmayın, evler de yalnızlıktır, evler de...Siz çekersiniz gece büyür, gece çeker de bazen siz küçülürsünüz; geceler yalnızlıktır...

Yalnızlığın tablosunu çizer ufukta biri, atlasını yalnızlığın uzak sularda bir gemici; birileri sınırlar koyar, haritalar basar biri… Oysa harita basan bütün matbaalar suçlu, bütün silgiler yalancıdır.Haritalar yalnızlıktır...

Kaç bin ışık yıl uzağız belki de en uygar gezegene.
Ay tutulur-
sa ay orda bir yalnızlıktır.
Yalnızlıktır emzirdiğimiz göz göre göre...

II
Yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak. Biz yine de çiçekleri sulamayı unutmayalım, ama yalnızlığımız çiçeklere de kalmaya- cak...Bu gezegen her gün milyonlarca ton ağırlaşıyor; her gün aşksız, azıksız azalıyoruz. Azalıyoruz, çoğalıyoruz; ikisini birlikte tartsak azlığımız çok gelecek.
Yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak! Bunu bilmek için kutsal kitaplara gerek yok; işte hiç de kutsanmayan bir kitap bile bunu söylü- yorsa, inanın, yalnızlığımız kitaplara da sığmayacak.

III
Bir ölüdenizdir yalnızlık...
Bir çınarın upuzun gölgesidir çınar boylu yalnızlık.
Atlasına akbabalar, haramiler tüner de
kendi olmakta diretir yine...




IV
Her insanda birden doğan, ama can çekişip ölemeyen yalnızlık. Herkes bir evrede anlar bunu; kimileri de menapozlarda, antropozlarda, bir gözaltında, uzun bir yolculukta ya da.

Dal değil, köktür yalnızlık; kurumuş olmalıdır ve bir daha yeşermez…

V
Okyanuslar analarıdır denizlerin; gökyüzünün anası yok: Gökyüzü yalnızlıktır. Kurt dağında, kuzu sürüsünde, çoban kavalında yalnız.Kalabalık, kabarık verirsin kavgalarını; bin yumruğun tek olup göğe doğrulduğu günlerde de, akşam, dönerken evine filen kadarsın...

Yazıyorsan, duyarlığınla yalnızsın kendi derininde; duyarlığınla suya ya- zılan sözlerle... En az yalnızlık çeken şairlerdir yine de; bölüşürler seslerini bir- lerle, ikilerle, beşlerle, ama beşlerle...


VI
O, sevgiyi kendi için istiyor; sevgisiyle yalnız.Onu değil, ben sevgimi seviyorum, sevgimle yalnız...Yalnızlığı deşiyorum yapayalnız, yapayalnız! Sonra bölüyor, bölüşüyor, topluyor, çarpıyor ve çıkarıp giysilerimizi birer birer sevişiyoruz; susup kalıyoruz belki, çekip gidiyoruz, ama geride kalanın adını yalnızlık koymaktan neden ürküyoruz?

İşte kadınlar da, erkekler de doymaz uzuvlarıyla birer yalnızlıktır...Do- ğasının insana ihanetidir yalnızlık; özünde yaşamın da, ölümün de birer ihanet olduğunu kavradığımızda sorun yok...




VII
Tek kişilik kalabalıktır aşk.
Aşk tek kişiliktir; ikinci kişiye bilet yoktur.
Kendinin yayasıdır aşkta ikinci kişi, kendinin mayası;
herkes kendi sevgisini sever...

Aşk nedir İncil’e göre? Nedir Tevrat’a, Zebur’a, Kur’ân’a göre?
Bu kitaplardaki aşklar, küfürler neyin rengine göre?
İnsandır, insan aslolan: İnsana göre!

Bir bedeni o kıyısızlığa bırakma saati geldiğinde
gitmek bir yalnızlıktır.

Bütün gitmeler yalnızlıktır
kalmaya göre...

VIII
Sevginin ve cesaretin cesetleriyle günler ağır ve kirli, tortusunu bırakırken ömrümüze; günler düşlerimize, özlemlerimize... Uzaklığın şakağında kaç namlu kim bilir yakın olmasın diye? Sonra biz, burada uçurumlara teslim gençliğimizle...

IX
En rezil parayla insan arasındaki yalnızlıktır; hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir aşk, hiçbir kitap bu yalnızlığın kurallarını bozamıyor.Bu
da bir yalnızlıktır...

X
“Yalnızlık bir yağmura benzer...”
Yağmurdan önce biz, bütün çılgınlıkları bir bir bölüştük. Bir bir türküleri, telaşlı koşuşları; silahları, tabuları, ayrılıkları; çoğaltıp yalnızlığı-mızı feodal tekkelerde, ellerimizin üzerinde bir el bile yokken bölüştük vuruşları.Sonrası geceydi ve yalnızdık çoğalttık susuşları...

Yağmura yakalandığımız gece-
ye çarptık; geceye hiçbir şey olmadı.
Ama biz paramparçaydık
ve hayat gaspetti o vakur duruşları...



XI
Hâlâ dağların üstünde, zambakların içinde işte şu hayat; destan ve yalnız hayat! Yalnızlığa halay halay ellerim; kırılası, kırılası ellerim! Benim ellerim, yuh ellerim, şair ellerim... Kalemini silahıyla koruyan; kalemi de, silahı da yalnız ellerim!

“Yalnızlık bir yağmura benzer.”
Yağmurlarda sırılsıklam ellerim...

XII
Daha birileri bir yerlerde yaralardan söz ediyor; sonra binlerce ses o bir sesin üstüne, belki de yüzbinlerce... Ama kime anlatılır ki yara, orada yara olarak yalnız.Yarayı anlatan, anlatırken; yara ise orada yara olarak yalnız.

Destan ve yalnızdır hayat kırılası ellerim.
Herkes kendine göre bir yalnızlıktır...


XIII
İyi ki doğmadınız hiç doğmayanlar ya da doğması olasılık kalanlar. Doğarken, biz de spermdeki olasılık kadardık; o olasılıkla doğmak veya doğmamak üzere yalnızdık. Şimdi yaşamak ve ölmek hâlâ bir olasılıktır.
Hep mengenede, kederde en çok da yaşamak bir olasılıktır.Sevişmek ey, yaşamak bir olasılıktır…

XIV
Yalnızlığı sevişirken eksiltiyor, eskitiyor
ve eskiyoruz...

Seviştiğim gece emzirdiğim gecedir.
Özümü katarım ona.
Geceyi kanatırım, gece beni kanatır.
Geceyi kanatırız, gece bizi kanatır.

Geceler insanlığımız,
insanlığımız yalnızlıktır...




XV
Giderek insanlaşıyor, uygarlaşıyor
ve insansızlaşıyoruz...

“Görgü tanıklarının ifadelerine göre”:
Dağınık yüzü günlerin ter ve keder içinde;
zanlıları her sabah o resmi geçitlerde...

İşte hayatlarımız intiharların ve cesaretlerin sustuğu yerde; hayatları-
mız diğer hayatların da cesetleriyle...Hayatlarımızda kimselerin bilmediği yalnızlıklar; ama kimseler bilse de, bilmese de yalnızlık var ey bütün yal- nızlıklar!

XVI
Şimdi travestiler kalçalarında ve slikon göğüslerinde biriken yorgunlukla Dante’nin “İlahi Komedya”sını konuşuyorler sperm kokan duvarlarla...O yır- tık, yamalı ve yaralı sevgilerden, o kaypak sevgililerden, servetlerden geride hep namuslu bir orospum oldu benim de; tünediler yalnızlığıma hüzünlü bir yüzle o gecelerde...Sonra günlerin de üzerinde bir hayat; sürgit yoğunlukların, yorgunlukların, öfkelerin üstünde.


XVII
Şimdi güzel bir deniz karşımda; korkunç çırpıntılı, dehşetli mavi bir deniz tutmuş da bir ucundan b(akıyor) uzaklara...

Uzak, uzaklığında,
ben kendi yakınlığımda yalnızım;
ortalarda olsam da ortalı yalnızlıktır…

XVIII
Böyle yakın uzaklıklarda hep yalnızlıklar ve “yalnız değiliz” derken de yalnız! İşte cesetler ve cesaretler içinde aynadaki suretimi tuzla buz ediyorum; keder ırmakları akıyor ortasından...Birden bir kırlangıç sürüsü kanat çırpıyor uzaklara; yollara ve yolculara bakıyorum da, şarkıların kırık dökük notaları saçılmış sokaklara. Herkes kendine göre bir şarkıyı tutturmuş yangınlar orta- sında!

/Y a n g ı n l a r o r t a s ı n d a
n o t a l a r ı k u r ş u n l a n m ı ş b i r ş a r k ı d ı r y a l n ı z l ı k.../

sonsuz
14.06.2007, 21:41
Olaki yürürüm bir başka aşka
Ya da yürürüm mavi olmayan bir gülüşe
Unutmaki tek aşk olduğum sensin
Aşık olduğum değil

Karanlıkla süzülüyor içime yıkım
Dur diyorum yıkılıyorum
Uçurumları baş ucuma koyuyorum sonra
Okşuyorum saçlarını rüzgarda
Sıcak, ılık bir koku siniyor yüreğime
Gitme diyorum gitme düşüyorum
Sonra beni soruyorlar bana
Tanımıyorum diyorum
Daha hiç karşılaşmadık
Aynı çizgide bilge sus umu dinliyorlar
Ben sustukca
Yazık, bir çığlığın doğuşu gibi ölüyorlar
Önce bir bir, sonra hepsi
Sonra bir uçurumlar kalıyor birde yıkımlar
Verilen herşey borçmus gibi alınıyor
Önce bir bir, sonra hepsi
Sonra mı bir ben kalıyorum, birde yalnızlık
Uçurumlar, yıkımlar, ben ve yalnızlık
Zorlu bir savaşın unutulmuş cesetleri gibi
Yatıyoruz yan yana
Öpüşüyoruz, sevişiyoruz da hatta
Herşey oyunun yasaklarına uygun bir günah oluyor
Tek umudumuzu göğe gelin ediyoruz
Telli, kanlı düğün işte
Üşüyor saçlar biliyorum dargınmısın
Bu baharda mayısta bıraktığım gibi misin hala
Vurulmuş çocuk gibi büyümemiş yüreğinde hüzün
Hala kaçıyormusun zamansız
Gözlerini bırakarak birilerinde
Hala ellerinden tutup sevgileri
Dipsiz kuyuya salıyor musun ağlayarak
Küçücük bir dokunuşla son sevilen olabiliyormusun

Kendin kadar aklımdasın
Hala öyle savruk bir gök
Hala öyle yerini yurdunu bulamamış bir mavi
Ve aşkını şaşırmış bir tanrı
Çoğalan sızısıyla mutlu bir yara
Öyle misin mavi gözlü sarı saçlı yoldaşım
Öyle bıraktığım gibi misin
Gerceği yakmada hala usta mısın
Yoksa çırak mı yanerken yalanda
Saçlarıma dolanan aydınlığımsın
Somutlastıramadığım tek imgemsin şiirde
Anlattıkca eksilen tek anlam
Anlattıkca eksilen tek anlam
Hala bıraktığım gibi misin
Yoksa beni bıraktığın gibi mi
Kaç mevsimsiz kar düştü toprağıma
Kaç mevsimsiz kar düştü benim toprağıma
Hala bıraktığım gibi misin

sonsuz
14.06.2007, 21:42
Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. Yalnızca anahtar
deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. Yalnızlık
hiç de tanrısal değil, görkemli değil. O yalnızca geçmişle
gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta.
Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir
leke yalnızlık denilen. Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan
havayla ışıkta... (Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?)
Bütün belleğimdekileri yokettim. Elektrikli bir aygıtla yaktım,
jiletle kazıdım. Çığlıkların aralığından uçurdum hepsini, kül
edip savurdum.

Adımdan gayrısını bilmiyorum.



Zamanı yiyip bitirdi karanlık. Gece yoktu. Güneş çoktan
kömürleşmiş ve yeryüzü yapışkan bir karanlıkla örtülmüştü.
Yabanıl sesler geliyordu derinlerden ve karanlığı ince bir bıçak gibi
yırtıyordu. Saklayan kırbaç gibi... Acı duvarını aşan bu
sesler, madeni bir gürültüye dönüyor ve yerkabuğunu
zorluyordu artık. Sesim yoktu. Karanlığın karnında yitirdim
sesimi. Kör bir kuyuda unutulan Yusuf'tum belki. Ama
durmadan soruyorlardı. Tanrılar bilmiyordu sordukları şeyleri,
peygamberler büsbütün hain çıkmıştı. Ama yine de soruyorlar,
soruyorlar, soruyorlar...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.


İki şeyi bilmek istiyorum. (Belki aynı şeyi iki kere bilmek
istiyordum.) Duvarların rengi neydi? Derimin rengi neydi?
Dokunuyorum duvarlara; parmak uçlarımla, avuçlarımla,
dilimle dokunuyorum. Duvarların bir rengi olmalı. Ama hiçbir
duvarcının, hiçbir ressamın bu rengi bildiğini sanmam. Adı
yoktu bu rengin, kimyası yoktu. Belki renksizliğin rengiydi bu.
Çürüyen bir bedenin kokusuydu duvarların rengi...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.


Bir böcek gibi antenlerimi gezdiriyorum bedenimde. Anahtar
deliğinden sızan ölü ışıkta ellerime bakıyorum. Ellerim... Sanki
bir kadının memelerini hiç okşamamış, sicaklığını duymamış.
Ellerim... Her dizesi çığlık olan şiirleri hiç yaratmamış sanki. Ne
beyaz tenliyim artık, ne esmer, ne de kara... Cüzzamlının,
vebalının bir rengi vardır. İrinin bir rengi... Ölünün bile bir
rengi vardır ama derimin rengi yoktu. Belki çürüyen bir kentin
rengiydi bu. Çürüyen bir dünyanın...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.


Killi, ayakları üzerinde duramayan bir yaratıktım artık.
Soyumun neye benzediğini unuttum. 'İnsana benziyorlardı'
diye duymuştum bir vakitler. Demek ki şimdi maymun
halkasında insanlık...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.


Ağzımı anahtar deliğine dayayıp havayı emiyorum. Böcek
sokması gibi bir yanma duyuyorum boğazımda. Oysa kuru bir
yaprağı bile dalından düşürecek gibi değil bu esinti. Belki
çöle dönmüş toprağa tek yağmur damlasının düşüşü yalnızca.
Çamur gibi bir yağmur damlası... Ama toprak, bu damlayla
çatlatacak bağrındaki tohumu. Çöl, bütün vahalarını bu
damlayla yeşertecek... Genzim yanıyor. İnce bir kan şeridi
sızıyor dudaklarımdan. Kirli, sıcak ve simsiyah...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.


Suyum, bir litrelik karton süt kutusu içinde. Yetmiş iki gündür
sakındığım ve hergün ancak bir kere dudaklarımı
değdirdiğim... Dilimi bir köpek gibi değdirdiğim. (Dilin suya
dokunuşu... Bir süngerin denizi yutuşu yani. Bir çölün seraba
kesilmesi bir an için.) Her gün ancak bir kere değdiriyorum
dudaklarımı suya. Dilimi kaçırıyorum artık. Sünger, bütün
vantuzlarını birden uzatmasın diye... Bataklıktaki suyun da bir
su yanı vardır. Çürüyen bir bedenin bile dayanılabilir
kokusuna. Kutuda kalan son bir yudum su, bu bile değildi
artık. Küstü, öldürdü kendini su...
Su çürüdü...

Adımdan gayrısını bilmiyorum

sonsuz
14.06.2007, 21:43
soruyorsun ki; bööyle toprak olacak
bir hayata niçin bu kadar düşkünsün
Hangi zevk ile,hangi gönül hissiyle ve niçin,
kendinden geçercesine hayata bağlanmışsın?
ben sorsam :nasıl bir ruh acayipliğidir ki
söyle şiddetli bir ölüm arzusunu meydana getirir
hangi ruh felsefesi;hangi kararıyla ve
nasıl sizi ölüme böyle susatır?
o anlayışta kendine göredir,bu anlayışta
bence ölüm ve hayat
bir ölür bir doğar manasında
zoraki bir avunmadır
hepimi böyle yaşamaktayız,ne yazık
yürüyen canlı ölüler halinde!..

sonsuz
14.06.2007, 21:44
Şiirlerle sarhoş olup deryalara dalmaktı hayalim
Utopyamda öylece kalmaktı belki
Kendi dünyama bile müdahale ettiler
Ne şarap içebildim nede uzak diyarlara gidebildim
Çok şey mi istedim,
İnsanlardan hayattan
Uçsuz bucaksız dünyada yer bulamadım
Alın ulan bu dünyada
İçinde bulunan güzelliklerde sizin olsun
Kendi payıma düşen yalnızlığımı bırakın
Yalnızlığımı paylaşmak istiyorum
Cihana terk edilmiş Kimsesiz çocuklarla
Dicle gibi sesiz ve uzun uzun yaşamak istiyorum
Sonra Şat-ul Arap’ta buluşmak istiyorum sevdiğimle
Çok şey mi istedim
İnsanlardan ve hayattan
Ne isteklerimi karşıladın
Nede kimsesizliğimi paylaştın benimle
Yalnız kalmaktı istediğim
Korkmayın başka bir şey istemeyeceğim
Olmadı seninle anlaşamayacağız
Ya ben fazlayım bu dünyada
Ya da koca dünya küçüldü.
Sevmiyorum hiç birinizi
İstemiyorum, her şey sizin olsun
Hiç büyümeden cenin kalmaktansa

Sevdiğim şat-ul Arap’a akıyorum
Seni orda bekleyeceğim

sonsuz
14.06.2007, 21:44
şimdi sevdan buluta değdi gülüm
yağar birazdan yağmur
hadi pencereni açta beni avuçlarına doldur
şimdi sevdan ırmaktır gülüm
coşarda yatağına zor gelir
hadi aç kollarınıda ben dolayım
bu başıboşluk bana zor gelir
bu başıboşluk bana zor gelir gülüm zor gelir

sonsuz
14.06.2007, 21:45
adın türkülere fidandır gülüm
söyledikçe açar serpilir dalın
seni yangınların yakamadığı
seni şarkıların anlatamadığı
seni gözleri kömür karası
dağlarım dağlarım
yürek yakanım
yollarım
yollarımda kavuşmayanım
bu hasrettir gülüm çekmeyen bilmez
hergöz ağlar ama her göz sevemez
nasıl anlatsam uçan kuşları
nasıl anlatsam akan yaşları
nasıl duysalar karıncaları
işte öyle zor sözde yalandır
işte öyle kor suda yalandır
yum kirpiklerini sal nehirleri
ağladıkça açar sevda çiçeği
sen yeter ki bil sıcak elleri
sen yeter ki sür günden geceyi
sen yeter ki sev tüm çocukları
işte tam ordayım aç gözlerini
işte tam ordayım aç gözlerini
işte tam ordayım sen gör yeter ki

bolşevik
14.06.2007, 21:48
Belli oluyor senin köşen olduğu...:biggrin:

sonsuz
14.06.2007, 22:07
şiirin İstanbul’una giderken
on bir meridyende sürgün, keder ve ibrişim

gecenin sır olduğu camlarda
Mavi Tren uykusu
yorgun yana sır değil aksimizin
iyi bakarsan
en önde kavaklar

bir kadını anneme benzetirim
sabaha karşı üstümü örter
sabaha karşı Gevaş olaydı keşke

zeytuniye kesmiş bir çift kederle
siyah ibriğim kemerlerden
doğuya doğru gidersen
belki de Batman
yarına yetişecekmiş telaşıyla sisli
bir kontranın elinde yeni kırılmış bir dal
ve baygın petrol kokusu her akşam
bıttım kavuran çarşılar
ve faili meçhuller, evladiyelik!

ve zencefil derim en fazla Diyarbekir
ve melamin şeker kaseleri
çocuklar ilik oynar surlarında

Kızıltepe tarlaları evin bağlarken
Dicle yatağına dönüyor
kumlanmaya dinmiş aks-i suda
ayakları nemlenen şehirli kızın romantizmi
yapay ve yüzü kadar beyazdır
köylüler süt sağarken akş*****

kirli yeşil bir geceye benzer Kurtalan
bebekler sıtmaya açar gözlerini
ötesine tren gitmez bu yüzden!

en akşam-üstü Adil cevaz!
Erciş’in bir avaz yankısında
netsen sığmaz nazarına
Van Gölü evde unutulmuş bir denizdir
Van Gölü anasından ayrı, sahipsiz
Hasan Bildirici öykülerinde dingin, saydamsı
hava raporlarında mutedil dalgalı
karnında feribot gezdirir

katarlar yorulur Tatvan çıkışında
içmeler ekşi ve soğuk kaynarken
bilmem ki yol İran’a mıdır?

Suruç’ta bir gündüz düşü
alır kızların elini kirmenden
bir serap doğrulur yağmur yağdı mı
usulca uzansan Karacadağ
sıvasız evlerin eyvanından
höykürdükçe çoğalır bulutlar
gölgelir kuzeyden güneye Mardin Eşiği
yine de Nusaybin deme
ne olur, sızıyor yaramdan

yol kıyısına atılmış ceset gibi Ergani
yenikliğin kavrukluğunda yeşerir Siverek
ve fakat Silvan diyemem, ağlarım; çocukluğumun başkenti!

“Bitlis’te beş minare”
bilemezsin nasıl geçerim Başkale’den
bilemezsin nasıl ağlarım
ah canan mısın Þemdinli
ne kaçak geçtim üstünden
şimdi Bingöl’de güneşe bakarak
Malazgirt ovasından koyun peynirini
karıncalı sesimde aşk ilanlarımı
ve o mahcup Garzan Çayı’na değen ayaklarımı
Lice’nin taranmış bir kahvesinde
esmer alınlı bir ihtiyara dersem
az doğrulup Mutki tütününden sararız, biliyorum
kötü kaynamış kemiklerimiz sızlarken

ben on bir meridyeni sevmekten men
dilimde kurşun bukağı, ölüm
buhurlar içinde bir Digor sabahı

bir eksiklik omzunda
kaçakçı yetimleri gibi Dersim
ve Seyit sakallarıyla Rızo
şu giden hangimizin Besê’si?
hangimiz sivil bir aşkın kıyısında değiliz?
hangimizin bağımsız gök yüzü?
gecikmiş kırlangıçlar gibi deliyim
boşuna uslandırmayın beni!

Berivan serini bir Cizre ikindisinde
Mem û Zin hasretine banacak
Reşkotan bulguru olaydı keşke!

mutlak bir yarın ayırdım kendime
dağlarımdan damıtarak
ve yaralıyım Bagok kadar
a a h, diyorum; şu karanlık!
şu bahtım renginde utanç atmosferi:
hiçbir gelecek paklamaz seni!

ellerim bir kaşığın yörüngesinde
geç doğmuş çocuk acemiliğinde
ve tasasında dul kalmış taze gelinin

zeytuniye kesmiş kederlerde
on bir meridyen gibi hareler
her meridyeninde ölüm
her haresinde yangın
(kasten süsü verilmiş)
sürülen halkım geçiyor içinden
iyi bakarsan en önde kavaklar
ve tüten yangınların isi
dağlanmış kemerler gibi
bir çift siyah ibrişim

gecikmiş yağmurlardan geliyorum
epey ağladım sayılır
epey buhurdan ve yataklık

gönlüm köklerimi saldığım
cismim yapraklarımı açtığım yerdedir
ben
dağları taşıyorum sırtımda
ondan böyle pek!

on bir meridyşiirin İstanbul’una giderken
on bir meridyende sürgün, keder ve ibrişim

gecenin sır olduğu camlarda
Mavi Tren uykusu
yorgun yana sır değil aksimizin
iyi bakarsan
en önde kavaklar

bir kadını anneme benzetirim
sabaha karşı üstümü örter
sabaha karşı Gevaş olaydı keşke

zeytuniye kesmiş bir çift kederle
siyah ibriğim kemerlerden
doğuya doğru gidersen
belki de Batman
yarına yetişecekmiş telaşıyla sisli
bir kontranın elinde yeni kırılmış bir dal
ve baygın petrol kokusu her akşam
bıttım kavuran çarşılar
ve faili meçhuller, evladiyelik!

ve zencefil derim en fazla Diyarbekir
ve melamin şeker kaseleri
çocuklar ilik oynar surlarında

Kızıltepe tarlaları evin bağlarken
Dicle yatağına dönüyor
kumlanmaya dinmiş aks-i suda
ayakları nemlenen şehirli kızın romantizmi
yapay ve yüzü kadar beyazdır
köylüler süt sağarken akş*****

kirli yeşil bir geceye benzer Kurtalan
bebekler sıtmaya açar gözlerini
ötesine tren gitmez bu yüzden!

en akşam-üstü Adil cevaz!
Erciş’in bir avaz yankısında
netsen sığmaz nazarına
Van Gölü evde unutulmuş bir denizdir
Van Gölü anasından ayrı, sahipsiz
Hasan Bildirici öykülerinde dingin, saydamsı
hava raporlarında mutedil dalgalı
karnında feribot gezdirir

katarlar yorulur Tatvan çıkışında
içmeler ekşi ve soğuk kaynarken
bilmem ki yol İran’a mıdır?

Suruç’ta bir gündüz düşü
alır kızların elini kirmenden
bir serap doğrulur yağmur yağdı mı
usulca uzansan Karacadağ
sıvasız evlerin eyvanından
höykürdükçe çoğalır bulutlar
gölgelir kuzeyden güneye Mardin Eşiği
yine de Nusaybin deme
ne olur, sızıyor yaramdan

yol kıyısına atılmış ceset gibi Ergani
yenikliğin kavrukluğunda yeşerir Siverek
ve fakat Silvan diyemem, ağlarım; çocukluğumun başkenti!

“Bitlis’te beş minare”
bilemezsin nasıl geçerim Başkale’den
bilemezsin nasıl ağlarım
ah canan mısın Þemdinli
ne kaçak geçtim üstünden
şimdi Bingöl’de güneşe bakarak
Malazgirt ovasından koyun peynirini
karıncalı sesimde aşk ilanlarımı
ve o mahcup Garzan Çayı’na değen ayaklarımı
Lice’nin taranmış bir kahvesinde
esmer alınlı bir ihtiyara dersem
az doğrulup Mutki tütününden sararız, biliyorum
kötü kaynamış kemiklerimiz sızlarken

ben on bir meridyeni sevmekten men
dilimde kurşun bukağı, ölüm
buhurlar içinde bir Digor sabahı

bir eksiklik omzunda
kaçakçı yetimleri gibi Dersim
ve Seyit sakallarıyla Rızo
şu giden hangimizin Besê’si?
hangimiz sivil bir aşkın kıyısında değiliz?
hangimizin bağımsız gök yüzü?
gecikmiş kırlangıçlar gibi deliyim
boşuna uslandırmayın beni!

Berivan serini bir Cizre ikindisinde
Mem û Zin hasretine banacak
Reşkotan bulguru olaydı keşke!

mutlak bir yarın ayırdım kendime
dağlarımdan damıtarak
ve yaralıyım Bagok kadar
a a h, diyorum; şu karanlık!
şu bahtım renginde utanç atmosferi:
hiçbir gelecek paklamaz seni!

ellerim bir kaşığın yörüngesinde
geç doğmuş çocuk acemiliğinde
ve tasasında dul kalmış taze gelinin

zeytuniye kesmiş kederlerde
on bir meridyen gibi hareler
her meridyeninde ölüm
her haresinde yangın
(kasten süsü verilmiş)
sürülen halkım geçiyor içinden
iyi bakarsan en önde kavaklar
ve tüten yangınların isi
dağlanmış kemerler gibi
bir çift siyah ibrişim

gecikmiş yağmurlardan geliyorum
epey ağladım sayılır
epey buhurdan ve yataklık

gönlüm köklerimi saldığım
cismim yapraklarımı açtığım yerdedir
ben
dağları taşıyorum sırtımda
ondan böyle pek!

on bir meridyende sürgün, keder ve ibrişim
on bir meridyende dinmeyen serhıldana
bütün sesimi vermişim!
ende sürgün, keder ve ibrişim
on bir meridyende dinmeyen serhıldana
bütün sesimi vermişim!