Orijinalini görmek için tıklayınız : İran’a şeriat ’demokrasi’ ve ’özgürlük’ vaatleriyle geldi


Kılıç Ali
24.09.2007, 00:14
AKP’nin Anayasa tasarısı hazırlıkları, Türkiye’nin bir saklı gündeminin doğmasına neden oldu: "Darbe mi? Şeriat mı?" İşte Türkiye’nin gizli gündemi bu soru. Herkes bunu tartışıyor. Ne rastlantı; yıllar önce, İslam devriminden önce benzer soru İran’ın da gündemindeydi. İranlı solcular, demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyordu, darbeye karşı çıkıyorlardı. Gelin İran’ın İslam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim. Bir de, "mahalle baskısı" var mıymış görelim.


MERHABA. Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.

Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.

Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

Şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.

Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.

ÜZERİNDE DURMADIK

Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.

Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.

Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.

Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.

Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.

Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.

"Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.

Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!

Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.

Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.

GEÇİŞ SANCILARI SANDIK

Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.

Şiraz’da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.

Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..

Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.

Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.

Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.

Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.

REFERANDUM OYUNU

Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.

Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.

Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"

Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?

Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"

Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.

Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.

Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

HALKI ANLAYAMADIK

Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.

Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi’ni kapattırdılar. Sıra sonra "Keyhan" Gazetesi’ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.

Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.

Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.

Örtünmek moda oldu!

Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.

Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.

Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.

Kaçanlardan biri de bendim.

Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.

(Not: Bu metin, Bahman Nirumand’ın "İran" kitabından derlenmiştir.)

Türkiye’nin İran benzerliği çok şaşırtıcı

ÖNCE bir tespit yapalım:

Diyorlar ki, "Türkiye, İran’a benzemez!"

Yanılıyorlar.

Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:

19. yüzyılda İngiltere’nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı.

İki ülke de tarım ülkesiydi.

20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.

Her iki ülke 1920’lerde yeni liderleriyle yönetildi:

İran’da subay Rıza Han (Pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "Şah" ilan etti.

Türkiye’nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk’tü.

Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılıf kıyafet devrimi yaptılar.

Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.

İran 1940’ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.

İran’da 1951’de, Türkiye’de 1960’ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.

İran’da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.

CIA, İran’daki darbeci Musaddık’ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi’yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.

Türkiye, 1961’de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.

1960’lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.

Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD "abi" rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.

Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.

Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.

YEŞİL KUŞAK PROJESİ

Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970’li yılların son dönemini bir hatırlayalım.

Sovyetler Birliği, Afganistan’a girmişti.

ABD’nin kontrolündeki Şah, İran’ı terk etmişti. Türkiye’de büyük bir sol dalga vardı.

Soğuk Savaş döneminde siz ABD’nin yerinde olsanız ne yaparsınız?

İran’da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.

Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.

ABD, Şah’tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran’da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.

Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.

ABD, Sovyetler Birliği’ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.

Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.

Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyeti’ne izin vermeyeceğim" diyordu.

Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar’ı destekliyordu.

Bahtiyar, ABD ve İngiltere’ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.

Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.

Sonunda Humeyni, Tahran’a geldi. Yerleştiği "Refah Okulu"nda, liberal-İslamcı Mehdi Bazargan’ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD ve Avrupa bu "ılımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu.

Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.

Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.

Askerler bu kez Beni Sadr’ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Mollalar iktidara yerleşti. "Ilımlı İslam" istemiyorlardı!

DESTEK ESNAFTAN

İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963’te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye’ye sürgüne gönderilmişti.

Durum aslında bizim Nakşibendiler’e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse...

Türkiye’deki İslami hareketler ile İran’daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?

Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:

Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı.

Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.

Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.

Şimdi tekrar başa dönüp soralım: Türkiye, İran’a benziyor mu?

SONER YALÇIN
Bir süreç bu kadar iyi anlatılmaz...

halitseyfi
24.09.2007, 01:16
Yazı işin özünü güzel özetlemiş.

"Denize düşen yılana sarılır" derler, dikkat edelimde sarıldığımız şey deniz canavarı olmasın.

Yılana sarılanlara ithaf olunur.

nusayri
24.09.2007, 08:01
türkiye, irana çok benzerlikleri vadır,AKP yüklelşi hafife alınacaksa geleceyimiz pek parlak deyildir ,golobel kapitelizim gizliden aşırı islamcılığı destekleyip yönlendiriken
yaptıklarından yararlanarak uluslar arası islami terör nitelendirip bu bahanelerle dünyanın yerinde yer altı zenginlik kaynakları işgal edilmektedir,buna karşılık ılımlı islam yonetimler yaratmak adına islam ülkelerinde AKP benzeri partiler veya yönetimlere destek vererek ülkelerinde başarlı olmalarını sağlamaktadır.
islamın ılımlısı olmaz islamın kati kuralları vardır bu katı kurallar er geç bir gün uygulamya başlıyacaktır,bu kurallar ulkelerde sorunlara neden olacak iç çatışmlar bölünmelere neden olacaktır,afganistan örneyi ,ülkemiz zatan ekinomik ve askeri küşatma altında , birleşmişmiletlerin kararıyla 2ci bir ırak askeri işgal olmiycağından garantisimi var?.







saygılarimla.

Kılıç Ali
24.09.2007, 18:54
En sonun da kapınızı çalacaklar ve size kendinizden başka yardım edecek kimse KALMAYACAK... Tatlı su aydınlarına ithaf olunur...

ONU®
24.09.2007, 20:12
Bu ülkenin yönetimini AKP'ye teslim edenlerin kafalarını duvara vurma vakti yaklaşıyor.Sonumuz pekde hayırlı görünmüyor.

suveydiyeli
24.09.2007, 22:38
Sevgili AYTEKİN, Teşekkürler bu güzel paylaşımın için...Okurken tüylerim diken diken oldu...

Görmezden gelemeyeceğimiz bir AKP gerçeği var karşımızda..........Bunları yurdumun aydınları 10 yıl önce çok bağırdı...Yaşanacak sonuçlar zaten kestirilebiliyordu...

Şimdi neler yapılmalı?? bence bunu tartışmak gerekiyor..
Soner Yalçın "Bay Pipo, Reis, Efendi-1, 2 " kitaplarıyla ve gazetelerde tarih araştırma yazılarıyla tanıdığım bir insan.......

Sadece geçmiş ve bu günü analiz ederek önümüze sürmek yetmiyor........"Türkiye İran mı olacak?? " gibi sorular sormak da yetmiyor...Çünkü cevabını zaten biliyoruz... Okuduğu şiir yüzünden içeri tıkılan ardından kurduğu partiyle 2 sene üstüste iktidara gelen birinden ve bu süreçte yaşanacak olan sonuçtan bahsediyoruz...%48 oy oranından bahsediyoruz...
Biz bunları zaten biliyorduk..Yarın başka bir İran'lının ya da Iraklı'nın,Yemenli'nin, mektubunu yayınlayalım... Ne değişecek? Biz İran olma yolunda önemli ilerlemeler kaydetmişiz zaten......
Bu ülkenin %48'i halinden memnun..Hatta bu oy verenler arasında başı açık, modern (!) geçinen bayanlarda var..Cumhurbaşkanını Doğu daki bazı kesimler bağrına bastı.........
süreç başladı...Önüne nasıl geçebileceğimizi düşünmeliyiz bence.."Türkiye İran oluyor mu " sorusunu değil..............

Kılıç Ali
14.10.2007, 14:46
Sevgili AYTEKİN, Teşekkürler bu güzel paylaşımın için...Okurken tüylerim diken diken oldu...

Görmezden gelemeyeceğimiz bir AKP gerçeği var karşımızda..........Bunları yurdumun aydınları 10 yıl önce çok bağırdı...Yaşanacak sonuçlar zaten kestirilebiliyordu...

Şimdi neler yapılmalı?? bence bunu tartışmak gerekiyor..
Soner Yalçın "Bay Pipo, Reis, Efendi-1, 2 " kitaplarıyla ve gazetelerde tarih araştırma yazılarıyla tanıdığım bir insan.......

Sadece geçmiş ve bu günü analiz ederek önümüze sürmek yetmiyor........"Türkiye İran mı olacak?? " gibi sorular sormak da yetmiyor...Çünkü cevabını zaten biliyoruz... Okuduğu şiir yüzünden içeri tıkılan ardından kurduğu partiyle 2 sene üstüste iktidara gelen birinden ve bu süreçte yaşanacak olan sonuçtan bahsediyoruz...%48 oy oranından bahsediyoruz...
Biz bunları zaten biliyorduk..Yarın başka bir İran'lının ya da Iraklı'nın,Yemenli'nin, mektubunu yayınlayalım... Ne değişecek? Biz İran olma yolunda önemli ilerlemeler kaydetmişiz zaten......
Bu ülkenin %48'i halinden memnun..Hatta bu oy verenler arasında başı açık, modern (!) geçinen bayanlarda var..Cumhurbaşkanını Doğu daki bazı kesimler bağrına bastı.........
süreç başladı...Önüne nasıl geçebileceğimizi düşünmeliyiz bence.."Türkiye İran oluyor mu " sorusunu değil..............

Sevgili hüsniye,
akp ye oy veren insanların içinde laik cumhuriyeti yıkmak ve yerine şeri hükümlere dayalı bir islam devleti kurma düşüncesi olanların bulunduğu dahası bu düşüncelere hizmet eden ve bu düsüncelerinin uygulamaya geçmesi için, ne yazıkki şu anki başbakan ve cumhurbaşkanında bulunması içinde bulunduğumuz durumun vahametini daha açık bir şekilde gözler önüne sürmektedir. Burda yapılması gerekenin ne olması gerektiğine dair fikir beyan edeceksek karşı tarafı iyi tahlil etmeli, bu tahlil neticesinde fikir savaşını kazanabilecek yeni argümanlar ve yeni gerçekleri insanların gözünün önüne sunmalıyız, Bu maksatla İranda gelişen süreç şle Türkiye'de gelişen sürecin paralellik izlemesi üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konudur. Ama asıl tehlikeli olan ise gitgide asimile oluyoruz ve bunuda aleviliğin bir gereği sayıyoruz bence üzerinde durulması gereken noktalardan bir taneside bu, biz bu toplum içinde değerlerimizi kaybedersek yarın öbürgün ne cumhuriyet, ne laiklik, nede Alevilik diye bir şey kalacak ortada!

suveydiyeli
15.10.2007, 21:04
Sevgili hüsniye,
akp ye oy veren insanların içinde laik cumhuriyeti yıkmak ve yerine şeri hükümlere dayalı bir islam devleti kurma düşüncesi olanların bulunduğu dahası bu düşüncelere hizmet eden ve bu düsüncelerinin uygulamaya geçmesi için, ne yazıkki şu anki başbakan ve cumhurbaşkanında bulunması içinde bulunduğumuz durumun vahametini daha açık bir şekilde gözler önüne sürmektedir. Burda yapılması gerekenin ne olması gerektiğine dair fikir beyan edeceksek karşı tarafı iyi tahlil etmeli, bu tahlil neticesinde fikir savaşını kazanabilecek yeni argümanlar ve yeni gerçekleri insanların gözünün önüne sunmalıyız, Bu maksatla İranda gelişen süreç şle Türkiye'de gelişen sürecin paralellik izlemesi üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konudur. Ama asıl tehlikeli olan ise gitgide asimile oluyoruz ve bunuda aleviliğin bir gereği sayıyoruz bence üzerinde durulması gereken noktalardan bir taneside bu, biz bu toplum içinde değerlerimizi kaybedersek yarın öbürgün ne cumhuriyet, ne laiklik, nede Alevilik diye bir şey kalacak ortada!
..........
Evet Aytekin, anlatmak istediklerimi tamamlamışsın.......teşekkür ederim........

Ben asimile olma tehlikesinden önce irtica sürecinin hızlandığına dikkat çekmek istiyorum.....Asimile olma zaten değişim ve gelişimin bir sonucu...Buna AKP'ye kayan oyları da eklersek gerçekten vahim bir sonuç.........

Eğitim sistemini kısmen ele geçirdiler.......

Adalet organına el atmayı düşünüyorlar......

Dün Kübra Hanım'ı evlendirdik tüm dünyanın ve Laik geçinen Türkiye'nin önünde türbanlı gelinliğiyle...........Güzel şov yaptılar, biz de izledik........
Yüzlerce polisi görevlendirdiler bir düğün için...Zaten Erdoğan'da başbakanlığında bir kızı ve oğlunu evlendirdi aynı senaryoyla...........

Ekonomi dibe vuruyor yalan yanlış rakamlarla bizi kandırıyorlar..........

Bir an önce bir çözüm bulunmalı çünkü; asıl terör içimizde............:excl:

alevi_che
15.10.2007, 21:25
Şeriat tehlikesi var mı?

*Cumhuriyet rejiminin kuruluşundan yedi yıl sonrasını, 1930-1949 yıllarını düşünelim. Bu yıllarda, ezan Türkçe okunmuş; din dersleri okul programlarından çıkarılmış; (1924'te açılan) imam hatipler ve ilahiyat fakültesi öğrenci azlığı nedeniyle kapatılmış; resmisi hiç olmayan Kur'an kurslarının kaçağı ve cemaatleşme yok denecek kadar az. Laik hukuk sistemi benimsenmiş toplumun başvuru kaynağı olmuş, ulema arayan azalmış.

*1949'da ve özellikle 1950'lerde durum değişmeye başlıyor. Kur'an kursları, ilahiyat ve imam hatipler açılıyor; Türkçe ezan okunmasına son veriliyor; okullara seçmeli din dersi giriyor. Şıhlar ve şeyhler ortaya çıkmaya başlıyor. Yine de hepsi sınırlı sayılarda; yapılan araştırmalar 1960 gençliğinin batı gençliği gibi çağdaş ve bilimsel dünya görüşüne sahip olduğunu gösteriyor. 1968 üniversite gençliği bu özelliği yanında ABD ve her türlü sömürüye karşı olmakla tanınıyor

*Demirel 1965'te iktidar olduktan sonra en dayanamadığı kesim bu üniversite gençliği oluyor.Sonrasında kızlar imamhatipe yollanıyor.Milliyetçi kurumlar destekleniyor.Ve daha sonra kuran kurslarının sayısı artıyor.

*12 Eylül 1980 bir dönem noktası, 24 Ocak 1980 kapitalizmle bütünleşme kararlarının uygulanma dönemi. İlerici kuruluşlar yasaklanırken Bezmialemler, Alperenler ve Milli Görüşçüler yaygınlaştırılıyor.

*ANAP-DYP zamanında, neredeyse 30 yılda açılmış olanların iki katı kadar imam hatip açılıyor.

*1400 yıllık İslam tarihinde olmayan bir şey yaşanıyor; türban ortaya çıkıyor.

*1990'larda, yatılı okullarda öğrencileri zorla oruca kaldıran, namaz kıldıran ve camiye götürenler artıyor. "Hakiki ve faziletli hürriyet Allah'a kul olmaktır" diyen ve on yıldır ABD'de yaşayan kişiye bağlı, öğrenci, öğretmen, mühendis, asker, polis... sayısı her gün artıyor.

*Türkiye'de 60 bin kişiye 1 hastane ve 350 kişiye 1 cami, 900 kişiye bir doktor ve 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın (DİB) bütçesi tüm üniversite bütçesini aşıyor. DİB, "Şu haramdır, bu böyle yapılmalıdır" diye fetva veriyor; bırakın Hıristiyan ve Musevileri, Sünni dışında (Şii, Alevi, Şafii, Hambeli, Maliki, vb) hiçbir inancı temsil etmiyor. Gazetelerde dini yorumlar televizyonda dini vaazlar aldı başını gidiyor.

*Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz" denen Menderes'ten, "Şeriat mı öğretim birliği yasası mı? Tabii ki şeriat" diyen Demirel'e gelmemiz yetmedi. Annesini bir şeyhin yanına özel izinle gömdüren Özal'dan, "Devlet laik olur, yurttaş laik olmaz" derken, yurttaşlara, "İstersen kamusal alanda türbanla/çarşafla çalışabilirsin, dört kadınla evlenebilirsin, kızına yarım miras bırakabilirsin, eşine ‘boş ol' diyebilirsin ..." demek isteyen ve sıkışınca ulemaya danışan şimdiki başbakana geldik.

Sanırım yukarıdaki yazı herşeyi açıklıyor. :wink:

Kılıç Ali
15.10.2007, 21:44
Seriatcilarin taktikleri basit,Dama tahtası gibi;

bir adım at eğer orada kalabiliyorsan ne ala,ikinci adıma geç,sonraki adımlarda engel çıkarsa mümkünse aynı karede kal,mecbur kalırsan bir kare geri dön;nasılsa tekrar önceki kareye geçmek için bir fırsat daha olacak.ilk fırsatta bir kare daha ilerle ...

04 Şubat 1949: İki "meczup" meclis'te ezan okuyor.
15 Şubat 1949: İlkokullarda isteğe bağlı olarak din dersleri okutulmaya başlanması öneriliyor.
01 Mart 1950: CHP hükümeti, tekke ve türbelerin kapatılmasına dair 677 sayılı yasayı yürürlükten kaldırıyor. Türk büyüklerine ait olanlar ve sanatsal değer taşıyanlar milli eğitim bakanlığınca(!) halka açıldı. açılan türbe sayısı ilk aşamada 19 idi.
12 Nisan 1950: mareşal fevzi çakmak için düzenlenen cenaze töreninde gericiler dini siyasete alet ederek gövde gösterisi yapıyor.
29 Mayıs 1950: başbakan menderes, sadece "millete mal olmuş inkılaplarımızı saklı tutacağız" diyerek irticaya ilk işareti veriyor.
16 Haziran 1950: Ezanın arapça okunması yasağı kaldırılıyor.
05 Temmuz 1950: Radyoda dini program yayınlama yasağı kaldırılıyor.
21 Ekim 1950: Milli eğitim bakanlığı, okullarda din derslerinin zorunlu olmasına karar veriyor.
03 Aralık 1950: Arap harfleriyle öğretim yapmak için gizli ya da aleni dershane açanlar hakkında 23 eylül 1931 günü, 12073 sayılı kararnamedeki yasaklama kaldırılıyor. Böylece kuran kursu ve imam hatip okullarına yeşil ışık yakılıyor.

1953: Köy enstitüleri, ilk öğretmen okulları'na dönüştürülüyor.
1953: Yasa değişikliği ile "siyasi yayın ya da beyanlarda bulunmak, öğretim üyeliğinden çıkarılmaya neden olan bir suç" sayılmaya başladı.
1954: 25 yılını dolduran öğretim üyelerinin emekliye ayrılmasını sağlayan yasa ile öğretim görevlilerini bakanlık emrine alan ya da görevden uzaklaştırmayı sağlayan yasa çıkarıldı.
1955: Başbakan Menderes, dp meclis grubunda arkadaşlarına şöyle sesleniyor; "siz öyle güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz anayasa'yı bile değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz."
1956: Başbakan Menderes, konya'da halka hitap ederken "ortaokullara din dersleri konulacağını" açıklıyor.
13 Eylül 1956: ortaokul ders programlarına seçmeli din dersleri konuyor.
1957 : Başbakan Menderes, ödemiş'te halka yaptığı konuşmasını şöyle bitiriyor; "allah, münafıkların şerrinden hepimizi korusun." . Genel seçimler yaklaşınca seçmene şu vaatlerde bulunuyor: "İstanbul'u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan camiini de ikinci bir Kabe yapacağız."
14 Şubat 1957: Başbakan Menderes, Ankara'da Kocatepe camii'nin yapımı için cami yaptırma derneği'ne 100.000 tl bağış yapıyor.
19 Mayıs 1957: Kayseri'de halka yaptığı açıklama menderes, "DP'nin iktidarda olduğu yedi yıl içinde yeni 15.000 cami inşa edildiğini ve başta süleymaniye olmak üzere 86 caminin onarıldığını, Süleymaniye'nin 500'üncü yıl dönümünü kutlamak için müslümanların İstanbul'a davet edileceğini" söylüyor.
1957 - 1958: liselere seçmeli din dersi kondu.
1959: din dersleri öğretmeni yetiştirmek için yüksek islam enstitüsü açıldı.

26 Haziran 1965: milli eğitim bakanı Cihat Bilgehan, "imam hatip okullarını bitirenlerin, ilkokul öğretmeni olabileceklerinin" müjdesini veriyor.
15 Nisan 1966: atatürk büst ve heykellerine karşı gericilerin saldırıları sürüyor.
31 Mayıs 1966: Demirel, Kayseri'de halka yaptığı konuşma hedef saptırarak şunları söylüyor: "bugün türkiye'de gericiliğin yaşamasına uygun koşullar artık bulunmamaktadır."
17 Mayıs 1967: imam hatip okullarını bitirenlere üniversitelere girme hakkı tanınıyor.
20 Ağustos 1967: İzmir'de islam enstitüsünün temelleri başbakan süleyman demirel tarafından atılıyor.
Aralık 1967: Meclis'te iftar yemekleri verilmeye başlanıyor.
21 Şubat 1968: Milli eğitim bakanı ilhami ertem, "hükümetimizin amacı her ilde bir imam hatip okulu açmaktır" diyor.
19 Şubat 1969: Mehmet Şevki Eygi adında bir gerici, dincileri "ABD bizim kabemiz, cihada hazır olun" sloganları ile, ABD'nin 6. filosunu protesto eden gençler üzerine saldırtıyor. O günün tarihe "kanlı pazar" olarak geçiyor.
01 Ekim 1969: seçimlere bir gün kala adalet partisi'nin kır atlı kuran dağıttığı haberleri basına yansıyor.

26 Ocak 1974: Milli selamet partisi genel seçimlerden 48 milletvekili ile çıkıyor.
1974-1977: Din kültürü ve ahlak dersi zorunlu kılındı.
1975-1976: bir yıl içinde 70 imam hatip okulu
1976-1977: bir yıl içinde 77 imam hatip okulu daha
1977-1978: bir yıl içinde 86 tane hatip okulu daha açılıyor.
Bu üç yıl boyunca başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel oturuyor.
21-25 Aralık 1978 Khramanmaraş'ta meydana gelen olaylarda resmi açıklamalara göre 111 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişi de yaralanmıştı...sol parti ve dernek binaları ateşe verilmiş, müslümanlar cihada çağrılarak duvarlara "Allah için savaşa, müslüman Türkiye" sloganları yazılmıştı. buna karşın Süleyman Demirel, şunları söylemişti: "bana sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz"
12 Haziran 1979: MSP genel başkanı Necmettin Erbakan şunları söylüyor: "hafta tatili cuma günü olmalı. nikahı müftüler kıymalı. mekteplere kuran dersi koymalı. bu milletin mektep kitapları niye allah adıyla başlamıyor?"
04 Temmuz 1980: çorum katliamı gerçekleştiriliyor. 58 kişi katledilirken başbakan Demirel "çorumu b¹rak¹n fatsaya bakın!" diyerek "solun kalesi" diye anılan Fatsa'yı hedef gösteriyordu.
22 Temmuz 1980: Kemal Türker gericiler tarafından öldürülüyor.
07 Eylül 1980: MSP'nin Konya'da düzenlediği mitingte yobazlar tarafından şu sloganlar atılıyor: "dinsiz devlet yıkılacak elbet.....şeriat gelecek...laiklik dinsizliktir...anayasa kuran... ya şeriat ya ölüm...cihada hazırız..."

12 Eylül 1980: Generaller tarafından askeri darbe yapılarak tüm siyasi parti ve dernekler kapatıldı. Toplumun demokratik yapısı çökertildi. Düşünce suç oldu, entellektüeller hapsedildi, zulüm ve işkence gördüler. Ülkenin aydınlanmacı birikiminin üzerinden silindir gibi geçildi.

Ulusal birlik yerine dinsel birliği öne süren, ulus yerine ümmet anlayışını ön plana çıkaran, günlük konuşmalarını bile dinsel motiflerle süsleyen gerici 12 eylül darbesinin mimarı Kenan Evren, 10 Ağustos 1981 tarihinde Çanakkale'de yaptığı konuşmada "Muhterem din adamlarının elini öpeceğiz" diyor.

16.6.1983 tarihinde darbe rejimi tarafından yürürlüğe koyulan 2842 sayılı yasanın 10. maddesiyle imam hatip lisesi mezunlarının yükseköğretim kurumlarına girmelerini sağlandı. Aynı yıl bununla da yetinilmeyerek, 1739 sayılı yasanın 31. maddesinde yapılan değişiklikle, cami imamı olarak yetişenlerin okullarda öğretmen olmalarına yasal dayanak hazırlandı.

İsmet İnönü'nün oğlu veto edilerek seçimlere katılması engellendi.
Nakşibendi tarikatının üyesi olan Turgut Ozal'ın Çankaya'ya çıkması sağlandı. Nitekim 14.8.1987 tarihinde Özal'ın, "12 Eylül olmasaydı iktidara gelemezdik" biçimindeki açıklaması basına yansıdı.

Mart 1987: Demirel, öğretim birliği yasasının bir devrim yasası olduğunu ve değiştirilmesinin olanaksız olduğunu gözardı ederek şunları söylemiştir: "siyasetin emrinde din değil, başka hakların kullanılmasına yaptığı gibi, siyaset dine hizmet edecek. bunda yadırganacak bir şey yok.....tevhidi tedrisat kanunu bir semavi kitap değildir. Şayet kuran kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir, tevhidi tedrisat kanunu'dur.....laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktır."

1989: TCK'nın Türkiye'de din devleti kurulmasını suç sayan 163. maddesi kaldırıldı. Bu maddenin kaldırılmasına karşı çıkan aydınlar birer birer öldürülmeye başlandı.

28 Aralık 1989: Universitelerde türban giymek serbest bırakıldı.

31 Ocak 1990: Prof. Dr. Muammer Aksoy öldürüldü.
07 Mart 1990: Çetin Emeç'in öldürüldü.
04 Eylül 1990: Turan Dursun öldürüldü.
06 Ekim 1990: Prof. Dr. Bahriye Üçok öldürüldü.

24 Ocak 1993: Uğur Mumcu, "imam-subay" başlıklı yazısından iki gün sonra bir suikasta kurban gitti.

02 Temmuz 1993: Sivas'ta her yıl geleneksel olarak düzenlenen Pir Sultan Abdal kültür etkinliklerinin 3. gününde, dinciler ortalığı kana buladı. Ülkemizin yetiştirdiği en değerli aydın, düşünür, bilim adamı, sanatçı ve edebiyatçılardan 37 kişi diri diri yakıldı. Çoğu çevre illerden gelerek Madımak otelini ateşe verenlerin attığı ortak sloganları şunlardı:
"Zafer islamın...cumhuriyet Sivas'ta kuruldu, Sivas'ta yıkılacak...Şeriat gelecek zulüm bitecek...Kahrolsun laiklik..."

Devam edecek................

sausen
16.10.2007, 13:48
Merhaba,

Yazı gerçekten ders verici nitelikte.
Önemli olan ders alabilmekte.
Ayrıca Kılıç Ali'nin verdiği Cumhuriyet tarihinin değişimleri çok dikkat çekici.
Bir ilerlemeden çok karanlığa hızlı bir yol alma görüyorum...
Zamanında tepki veremezsek ince oyunların kurbanı oluruz.
Ve gün gelir ülkemizi terk etmek zorunda kalırız.

özcan1
27.01.2008, 21:01
=Kılıç Ali can sana tesekkürler;AKP’nin Anayasa tasarısı hazırlıkları, Türkiye’nin bir saklı gündeminin doğmasına neden oldu: "Darbe mi? Şeriat mı?" İşte Türkiye’nin gizli gündemi bu soru. Herkes bunu tartışıyor. Ne rastlantı; yıllar önce, İslam devriminden önce benzer soru İran’ın da gündemindeydi. İranlı solcular, demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyordu, darbeye karşı çıkıyorlardı. Gelin İran’ın İslam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim. Bir de, "mahalle baskısı" var mıymış görelim.


MERHABA. Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.

Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.
Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.
Şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.
Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.
ÜZERİNDE DURMADIK
Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.
Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.
Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.
Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.
Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.
Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.
Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.
"Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.
Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!
Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.
Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.
GEÇİŞ SANCILARI SANDIK
Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.
Şiraz’da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.
Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.
Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..
Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.
Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.
Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.

Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.
REFERANDUM OYUNU
Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.

Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.

Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"

Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?

Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"

Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.

Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.

Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

HALKI ANLAYAMADIK
Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.
Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi’ni kapattırdılar. Sıra sonra "Keyhan" Gazetesi’ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.

Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.

Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.

Örtünmek moda oldu!

Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.
Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.
Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.
Kaçanlardan biri de bendim.
Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.
(Not: Bu metin, Bahman Nirumand’ın "İran" kitabından derlenmiştir.
Türkiye’nin İran benzerliği çok şaşırtıcı

ÖNCE bir tespit yapalım:

Diyorlar ki, "Türkiye, İran’a benzemez!"
Yanılıyorlar.

Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:
19. yüzyılda İngiltere’nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı.

İki ülke de tarım ülkesiydi.

20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.

Her iki ülke 1920’lerde yeni liderleriyle yönetildi:

İran’da subay Rıza Han (Pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "Şah" ilan etti.

Türkiye’nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk’tü.

Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılıf kıyafet devrimi yaptılar.

Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.

İran 1940’ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.

İran’da 1951’de, Türkiye’de 1960’ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.

İran’da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.

CIA, İran’daki darbeci Musaddık’ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi’yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.

Türkiye, 1961’de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.

1960’lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.

Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD "abi" rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.

Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.

Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.

YEŞİL KUŞAK PROJESİ

Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970’li yılların son dönemini bir hatırlayalım.

Sovyetler Birliği, Afganistan’a girmişti.

ABD’nin kontrolündeki Şah, İran’ı terk etmişti. Türkiye’de büyük bir sol dalga vardı.

Soğuk Savaş döneminde siz ABD’nin yerinde olsanız ne yaparsınız?

İran’da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.

Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.

ABD, Şah’tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran’da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.

Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.

ABD, Sovyetler Birliği’ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.

Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.

Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyeti’ne izin vermeyeceğim" diyordu.

Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar’ı destekliyordu.

Bahtiyar, ABD ve İngiltere’ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.

Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.

Sonunda Humeyni, Tahran’a geldi. Yerleştiği "Refah Okulu"nda, liberal-İslamcı Mehdi Bazargan’ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD ve Avrupa bu "ılımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu.

Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.

Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.

Askerler bu kez Beni Sadr’ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Mollalar iktidara yerleşti. "Ilımlı İslam" istemiyorlardı!

DESTEK ESNAFTAN

İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963’te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye’ye sürgüne gönderilmişti.

Durum aslında bizim Nakşibendiler’e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse...

Türkiye’deki İslami hareketler ile İran’daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?

Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:

Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı.

Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.

Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.

Şimdi tekrar başa dönüp soralım: Türkiye, İran’a benziyor mu?

Yüreyine saglik Ali kilic can

Şirin Baba
27.01.2008, 22:39
İran devrimiyle aramızda bir fark var.Biz gelecek olan rejimin farkındayız.Yani niyeti biliyoruz.
Yapmamız gereken ,nerde durmalıyız.Kimin yanında ve hangi donanımla bulunmalıyız.Tehlike anında camı neyle kıracağımız önemli.Elimizle mi kırmaya çalışıp yaralanacağız yada çekici kullanıp en az zararla mı bu yangından kurtulacağız?

Bunun üzerinde yoğunlaşalım derim ben.
Çıkışı bizler bulmalıyız.En azından bu rejimi kurarken dedelerimizin çabasını bizde korumak uğruna gösterebilmeliyiz.

saygılarımla


sefer ağca