Orijinalini görmek için tıklayınız : Alevî-Sünnî Bir Olsun! Zalimler Kahrolsun!


Cibalioğlu
12.01.2006, 04:45
ALEVİ-SÜNNİ BİR OLSUN! ZALİMLER KAHROLSUN!
Doç. Dr. Erol Göka (http://www.erolgoka.com/)

Kardeş kavgası

Mafiyöz ve segmenter toplum yapısının kökeninde, Türk tarihinin dinamiğini belirleyen iki trajik unsur var. Bunlardan birincisi, Türk topluluklarında adeta “savaş demokrasisi” diyebileceğimiz bir egemenlik biçiminin hüküm sürmesine neden olan, aşiret-boy tarzı örgütlenmedir. Aşiret-boy tarzı örgütlenmenin başlıca nedeni, bozkır koşullarında sürdürülmek zorunda kalınan ağır yaşam koşulları, konar göçer yaşam tarzı ve boyların birbirlerine yaklaşık eşit güçte olmaları olsa gerektir. Bu yapı Türk boylarının bir araya gelmelerini ve birlikte hareket etmelerini engellemiş, düşmanca davranmalarına neden olmuştur. Aşiret-boy tarzı bir örgütlenmeden ancak bunlardan birisinin güç yoluyla diğerlerine baskın gelmesi halinde bir devlet ve diğer üst-yapı kurumları türeyebilmektedir. Egemen olan boy, iktidarını merkezileştirebilmek ve meşrulaştırabilmek için tüm topluluk üyelerinin kabul edeceği bir inanç sistemini (ki bu inanç sistemi, diğer uygarlık unsurları gibi, çoğu kez çevredeki uygar topluluklardan ödünç alınır) benimsediğini göstererek topluma dayatır; merkezkaç güçleri oluşturan diğer boylar ise eski inançlarda ve yaşama tarzında ısrar ederek merkeze direnmeye çalışırlardı. Böylece mafiyöz toplum yapısını ve kardeş kavgasını sürekli olarak üretecek bir inanç zemini, bir “milli din”- “halk dini” ayrımı da çıkmış oluyordu.

Türk tarihinin dinamiğini belirleyen ikinci trajik unsur, savaşçı-hayvancı-göçebe bir topluluk olarak sürekli bir var kalma mücadelesi sürdüren Türklerin kendi orijinal uygarlıklarını kuramamaları ve tarihte “uygarlık sentezcisi” ve “uygarlıklar arasında aracı” olma rolünü üstlenmelerdir. Türk devletleri, daha doğrusu, devleti elinde bulunduran Türk boyu, din ve yaşam-yönetim kültürü tercihini, hem diğer boylara egemen olabilmek hem de bu tarihsel rolü yerine getirebilmek için siyasal ve konjonktürel olarak uygun düşecek bir biçimde komşu uygarlıkların dinleri ve yaşam-yönetim kültürleri, dili, sanatı ve mimarisi arasından yapmaktadır. Göktürkler, Budist olmaya çalışacak; Uygurlar, Çin’den farklı bir din oluşturabilmek için İranilerin kargaşa çıkarttıkları için Doğu’ya doğru sürdüğü Maniheizmi, Hazar’lar güçlü Hıristiyan ve İslam dalgasına karşı korunabilmek için yine Bizans ve Ortadoğu’dan kuzeye sürülmüş din adamlarından öğrendikleri Karay Museviliğini; Selçuklular, yıkılmaya yüz tutan Bizans ve Şii-Fatımi Büveyhoğullarına karşı gücünden çok şey kaybetmiş Abbasi halifeliğinin temsilcisi olmak ve Karahanlıların egemenliği altındaki Müslüman Türk topluluklarının gönlünü kazanmak için İslam’ı tercih edeceklerdi. Egemen olamamış soylar ve kara-budun adı verilen geniş Türk toplulukları ise, tüm bunlar olurken Eski Türk Dini’nde kalabilmenin yollarını arayacaktı. Egemenliği ele geçiren boyun din tercihini dışarıdan yapması, yaşam-yönetim kültürü ve hatta resmi ve edebi dil, sanat ve mimari için de geçerlidir. Egemen boy, devletin yönetim, ak-budunun yaşam tekniklerini, resmi ve edebi dili, sanat ve mimariyi başka uygarlıklardan seçecek ya da sentezleyecekti.

Buyruğu altındaki Türklere tepeden bir din ve yaşam kültürü dayatan, devlete egemen boy, bu yüzden adeta diğer boylar nezdinde, “dışarlıklı”, “kendi çıktığı kabuğu beğenmeyen” bir hale gelmektedir. Milli din-halk dini ayrımından sonra, yerli-yabancı kültür ögeleri arasındaki ayrım da mafiyöz ve segmenter toplum yapısını ve kardeş kavgalarını durmaksızın körükleyecekti.

Bu nedenle Göktürk-Dokuz Oğuz kavgası şeklinde kendini gösteren ve Orhun Abideleri’nde açıkça anlatılan kardeş kavgası, Türk tarihinin hemen tamamını işgal etmektedir. Tarihteki temel vasıflarından birisi “devlet kurma” geleneği olan Türkler, birçok devlet kuruyor ama kurdukları devleti, genellikle bir başka Türk boyu yıkıyordu: Göktürkler Sasanilerle bir olup Eftalitlerin, Uygurlar Göktürklerin, Kırgızlar Uygurların, Selçuklular Gaznelilerin devletlerini vd… Ayrıca Oğuz, Kimek ve Karluklar arasındaki savaşlar diğer Türk boylarının Batı Avrasya bozkırlarına göçüne neden olmuştu. Oğuzların Batı’ya doğru göçlerinin sorumlusu, bir başka Türk boyu olan Sabirlerin baskısıydı. Kafkasya’daki Türklerin dış güçlerin de etkisiyle birbirlerini, Peçeneklerin Guzları, Bulgarların Peçenekleri, Kıpçakların Bulgarları kırmaları; Sasanilerle birleşip Eftalitleri yıkmalarının ardından Göktürklerin Asya bozkırlarının her yerinde Avarlı avına çıkmaları, bunun için Bizansla anlaşmaları, bitmek bilmeyen Harezm-Hazar-Bulgar kavgası Türk tarihinin iyi bilinen kardeş kavgası örnekleridir.

Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Seferi’ne hazırlandığı yıllarda dünyada beş büyük Türk devleti bulunuyordu: Osmanlı İmparatorluğu, Safevi İmparatorluğu, Memlük İmparatorluğu, Muhammed Şeybek’in Özbek Türk İmparatorluğu, Babür’ün Hindistan Türk İmparatorluğu… Bunların dışında birçok başka Türk devleti daha vardı; Kayseri’den sonra Safevi Devleti sınırları başlıyordu. Ötekilerden ziyade bitmek tükenmek bilmeyen kardeş kavgaları, bu dev Türk egemenliğinin sonunu getirdi.

Türklerin İslamiyet’in kabulü ve Anadolu’ya gelmelerinden sonra, kardeş kavgası, Müslüman Türk-Kafir Türk, Selçuklu-Türkmen kavgası şeklinde sürdü. Selçuklu egemenleri, İran kültürünü benimsemekte, yerli halkı soydaşlarına tercih etmekte, hatta soydaşlarını küçültme ve aşağılamada bir beis görmediler. Melikşah’ın has ordusu, Tacik, Gürcü ve Ermeni’lerden oluşuyordu. İranlı vezir Nizamülmülk bile yeniçeriliği önceleyen gulam sistemindeki bu adaletsizliğe dayanamayacak, padişaha Türkmenlerin de bu devletten bir parça olsun nasiplenmeleri için, bin asker de onlardan almalarını önerecekti. Anadolu Selçukluların peşine düşüp gelmiş Türkmen boylarını da aynı aşağılanma akibeti beklemekteydi. Oğuzname’nin Ebulgazi rivayetinde (Secere-i Terakime’de), “Selçukiler Türkmen Kınık olup karındaşız dedilerse de, il halkına yararları dokunmadı” denmesinin nedeni buydu. Türkmenler, Selçuklulara hep gücenik ve öfkeli idiler. Bu nedenle kendilerinden olan Babai dervişlerini ve payitahta muhalif yerel beyleri, hatta kendilerine benzeyen ve kendilerine iyi davranan Türkmen askerlerinden kurulu Moğol işgalcileri desteklediler. Toplumsal yapıdaki bu gerilim, Selçukluların sonunu getirdi.

Devamı...

Cibalioğlu
12.01.2006, 04:46
Türk tarihindeki en önemli kavşak: İslamiyet’in kabulü

Türk grup davranışında kardeş kavgası şeklinde ifadesini bulan örüntünün temelinde bulunan mafiyöz ve segmenter toplum yapısının kökenindeki trajik unsurlar, bazen gerçek bir trajediye neden oluyordu. Bu trajedilerin içinde en önemlisi, şüphesiz, Türklerin büyük çoğunlukla İslamiyet’i kabul etmelerine rağmen, kardeş kavgasının azalmak yerine artmasına neden olacak ve etkisi hiç azalmaksızın tarih sahnesinde hep yerini alacak olan Alevi-Sünni ayrımıdır. Yukarıda Türk topluluğunun yapısını ve iktidarı ele geçiren soyun, diğerleri üzerinde egemen olmak ve birliği sağlamak için din, yaşam-yönetim kültürü, resmi ve edebi dil, sanat ve mimari tercihlerinde nasıl bir yol izlediği üzerinde durduk; buna karşılık sahipsiz kalan Türk topluluklarının Eski Türk Dini ve yaşama tarzına sığındığını belirttik.

İslamiyet’in kabulüyle birlikte ak-budun ve kara-budunun bu davranış kalıbında görünüşte çok büyük ama gerçekte küçük sayılabilecek bir değişiklik oldu. Değişiklik görünüşte çok büyüktü zira Türk tarihinde ilk kez yeni ve dışarlıklı din, yalnızca egemenler tarafından değil, Türk topluluklarının çoğu tarafından kabul edildi; yalnızca yöneticilerin değil halkın da Müslüman olduğu Türk devletleri kuruldu. (Türk tarihinde ilk kez olan bu durum, Arap ordularının gücüyle açıklanacak gibi değildi ve zaten 19. Yüzyıla kadar, yani yaklaşık bin yıl sürdü. Bu nedenle akademide İslamiyet’le Eski Türk Dini’nin benzerliği gibi yeni teorilerin ortaya çıkmasına neden oldu.) Bu muazzam değişiklik, gerçekte küçük sayılabilirdi zira egemen boyun saltanatını sürdürebilmek için aslında “dışarlıklı” olan bir tercih yapmış olmaları, geniş Türk topluluklarının ise, İslamiyet görünümü altında eski inançlarında direnmeleri aynen sürüyordu.

Türklerin kitleler halinde Müslüman fetihçilerle ilk karşılaşmaları Emeviler döneminde oldu. Horasan’ın Emevi yöneticileri Zalim Haccac ve Kuteybe b. Müslim Arap milliyetçisi, despotik bir politika uygulayınca karşılarında çok dirençli Türk toplulukları buldular ve onları İslamlaştırmayı başaramadılar. Ama Abbasiler ile birlikte bu politika, ılımlı bir hal aldı ve zaten yer yer Müslüman olan Türkler de İranlılarla birlikte ve genellikle onların yerine Abbasi politikasında söz sahibi olmaya başladılar. Fakat Türklerin Müslümanlaşmaya, İslam dünyasında siyasi nüfuz kurmaya ve ilk Müslüman Türk devletlerinin kendilerini göstermeye başladığı yıllarda, İslam dünyasında da Sünni-Şii ayrımının keskinleştiği, Abbasi hilafetine karşı Şii’lerin güçlendikleri, örneğin 945’te Bağdat’ın Şii-Fatımi Büveyhilerin eline geçtiği de belirtilmelidir. (Bu noktada açıklığa kavuşturulması gereken bir nokta da, o tarihlere kadar kişi, grup ve devletlere Şii denmesinin yegane nedeninin Arap dünyasındaki hilafetin hangi sülaleye ait olduğu kavgasında Peygamber sülalesi olan Haşimilerden ve Ehli Beyt’ten yana tavır almaları ve Emeviler’e karşı çıkmaları olduğudur. 680 yılında, babası Muaviye’nin ölümünden sonra Emevi hanedanın başına geçen Yezid’in askerlerinin peygamberin torunu Hüseyin’i Kerbela’da hunharca öldürmelerinin ardından tüm İslam dünyasında Emeviler’e karşı müthiş bir tepki oraya çıkacaktır. Sünnilik, Emevilere destek verenlere verilen bir ad değil; İslam dünyasının önemli bir bölümünce fıkıh bakımından uygun kabulen bir grup mezhepten yana olanları niteleyen bir kavramdır. Sünniler de büyük çoğunlukla Kerbela olayını lanetlemektedirler. X. Yüzyılda henüz On İki İmam Şiiliği yeni yeni bir mezhep anlayışı olarak belirmektedir ve aşağıda anlatacağımız gibi, çok daha sonradan Safevi devletinin ve İran’ın resmi mezhebi anlayışı haline gelecektir. Bu nokta açıklığa kavuşturulamazsa, İslam ve Türk dünyasındaki bugünkü farklılıklar yeterince doğru kavranamaz.) Yani İslam, Türklerin kitleler halinde Müslümanlığı kabul ettikleri, hanedanın İrani, ordunun ve halkın büyük bölümünün Türk olduğu Samanoğulları egemenliği sırasında Türk coğrafyalarına hem Sünni hem Şii koldan geliyordu. Türkler, İslamiyeti Araplardan değil daha ziyade İranlılardan öğreniyorlardı. Gerek Abbasi, gerek Samanoğullarına bağlı birçok Sünni Türk Müslüman vardı ama Horasan’da Emevilere karşı Ebu Müslim’in başlattığı Şuubiye hareketinden beri hilafete başkaldırmaya alışık olan Türk ve İrani halk arasında Emevilerin idam ettiği Ebu Müslim’i “gizli İmam” sayan inanç ve Şii taraftarlığı hızla yayılıyordu. İslamiyet’i kabul eden Türkler, göçebe yaşamından yerleşik hayata da geçmeye başlıyorlardı. Özelikle yerleşik hayata geçen Türklerin büyük çoğunlukla fıkıhta İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezhebinde karar kılarken itikatta Maturidiliği tercih etmeleri, Maveraünnehir’de yeni dinle karşılaşmaları sırasında yaşadıkları aydınlanma sırasında oldu. Ama göçebe Türkler arasında çok sayıda Şii taraftarı da vardı. Bu arada ister Sünni, ister Şii olsun Orta Asya Türk Müslümanlığının daha başından itibaren bir özelliğini de, Eski Türk Dini’nin etkisiyle “veliler kültü”nde odaklaşan bir halk dindarlığı oluşturuyor, eski dinin birçok unsuru, bu arada Türk destanları bile İslami kılıklara bürünüyordu.

X. ve XI. Yüzyılda Çin ve Mançurya’daki Kıtay baskısından, nüfus yoğunluğu ve otlak darlığından etkilenen Türk boyları akın akın batıya göç ediyorlar; bunlardan Müslüman olanları Türkmen adını alıyorlardı. Abbasi hilafeti ise çökmek üzereydi, Şii Büveyhilerin vesayeti altına girmişti. İslam dünyası tam bir kaos içindeydi. İslamiyet’i kabul eden Selçuklular, bu kaos ortamında kurtarıcı bir etki yaptılar; tercihlerini Sünnilikten ve Abbasi hilafetinden yana kullandılar. Selçuklular, Türk boyları üzerinde egemenlik kurarak, bu göçleri batı sınırlarına doğru yerleştiriyorlar; Kuzey Kafkasya, Azerbaycan İran, Anadolu, Irak ve Halep Türkleşiyordu. XIII. Yüzyılda Moğol istilasıyla Akkoyunlu ve Karakoyunlu Oğuzlar da Anadolu içlerine kadar gelmişlerdi. Selçuklular, medreseleri ülke çapında yaygınlaştırarak halkı Sünnileştirmek istiyordu. Ama Türkmenlere karşı izlenen dostça olmayan politikalar, Eski Türk Dini’ndeki kolaylaştırıcı unsurların da etkisiyle, özellikle kırsal kesimde Şii yanlısı olan Batıni hareketleri çoğalmasına neden oluyordu. Haçlı seferleri ve Moğol istilaları döneminde bu Batıni hareketler daha da güç kazandılar. Bir yanda “resmi Sünni medrese Müslümanlığı”, diğer yanda göçebe ve köylü unsurlar arasında ve şehirlerin alt tabakalarında yaygın olan eski inançların ve Batıniliğin ciddi etkilerinin görüldüğü “halk dindarlığı” vardı. Şamani ve Şii akideleri, mehdi inancıyla birleştiren Babaların halkı isyana çağırdığı Babai Kıyamı bu zeminde ortaya çıktı.

Medrese İslam’ı-Tekke İslam’ı, Resmi İslam-Halk İslam’ı ayrımları, beylikler döneminde de sürdü ama bu dönemde ciddi biçimde Eski Türk Dini’nin etkilerinin belirgin olduğu Halk İslam’ı lehinde bir gelişme görüldü. Artık Anadolu’da halk arasında, çok yaygın bir biçimde Ali’ye saygı, Ehlibeyt-i Nebevi’ye sevgi vardı, hatta Kerbela şehitleri için gözyaşı dökülüyordu. Bu eğilimler, Timur’un fethi ve fetret döneminde daha da arttı. Ama bunları yapan yalnızca Şii eğilimliler değil tüm halktı ve bu temalar, halk edebiyatının bir parçası haline gelmişti. Bu yüzden onları Şiiliğin kanıtı olarak saymak mümkün değildi. (Bilinen anlamda Şii-Sünni çatışması ancak XV. Yüzyılın sonları, XVI. Yüzyılın başlarında ortaya çıkacaktır.) Kendilerine Horasan erenleri denilen şeyh, baba ve dervişlerle ahiler, Osmanlı devletinin kuruluşuna büyük bir katkı verdiler. Ne var ki Osmanlı devleti İmparatorluğa doğru yol aldıkça, tarikatlar, Ahilik ve Bektaşiliğin taşkın dinsel heyecanı ile kurulmuş olmasına rağmen giderek Sünniliğe bir yönelim gösterdi. İstanbul’un fethinden ve özellikle Hilafetin kabulünden sonra heyecanlı, rindane ve hoşgörülü din anlayışından da uzaklaşılarak medresenin egemenliği ve devletin dinsel karakteri giderek arttı, şeyhler, veliler ve tekkeler kontrol altında tutulmaya çalışıldı, Batınilik üzerine baskılar yoğunlaştırıldı, Bizans’taki gibi merkeziyetçi, yarı-teokratik bir yapıda karar kılındı. Osmanlı İmparatorluğu’nun böyle bir yola doğru evrilmesinde şüphesiz birçok başka etken vardır ama baştan beri üzerinde durduğumuz egemenliği altındaki Türk topluluklarını yönetebilmek için Türk tarihindeki diğer egemen boylar gibi dışarlıklı bir din, yaşam ve yönetim tarzı seçme zorunluluğunu onların da hissetmiş olması ana önemdedir. Şüphesiz Osmanlı’nın tercihine yön veren bu hissiyatta İmparatorluğun doğusunda olup bitenlerin payı büyüktür.

Devamı...

Cibalioğlu
12.01.2006, 04:48
Başkasının travmasını sahiplenmek

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden ve Çandarlı Halil Paşa’yla birlikte Kalenderi-Ahi unsurların iktidardan uzaklaştırılmasından sonra, Osmanlı İmparatorluğu Bizansiyen bir Sünni yönelime girdi. II. Bayezid, bir yandan halk arasındaki Ehli Beyt sevgisinin etkisiyle Bektaşi Tarikatı’na katılırken bir yandan da Şah İsmail’in doğudaki güçlü etkisinden çekiniyordu. 1492 yılında bir Kalenderi Türkmen dervişinin kendisine suikastte bulunması onun korkularına tuz biber ekti ve Türkmenler üzerinde baskı politikası uygulamaya başladı. İnançlarına bakılmaksızın tüm ahaliye inanılmaz bir baskı politikası uygulanıyor, bu baskılardan yılmış olan Şii Türkmen ahali ya Şah Kulu, Nur Ali Halife isyanlarında olduğu gibi ayaklanıyor ya da akın akın Safevi devletine doğru göç ediyordu. Nereden çıkmıştı bu Safeviler?

Safeviler, Erdebil’de kurulmuş bir tarikattır; 1334’te ölen kurucusu Şeyh Safiyüddin İran ahalisinin birçoğu gibi Sünni Şafii mezhebindendir. Sünni bir tarikat olan Halvetilik, bu tarikattan ayrılma bir koldur. Safevilerin Şiiliğe yönelmeleri, Karakoyunluların Şii hükümdarı Cihan Şah’ın amcası Şeyh Cafer’den yana taraf olarak Şeyh Cüneyd’i 1448’de Erdebil’den kovmasından sonradır. Anadolu’ya gelen Şeyh Cüneyd, büyük olasılıkla Anadolu’daki Türkmenlerin büyük çoğunluğunun Şii olması ve onların desteğine almak istemesi nedeniyle Şiiliği benimsemiştir.

“Şah İsmail’in dedesi olan Şeyh Cüneyd, Oğuz boyları arasında Oğul mu önce gelir yoksa sahabeler mi diyerek propaganda yapıyordu. Oğuz boyları, Oğuz Han’ın çocukları ve Kayıların amca oğulları değiller miydi? Nasıl oluyordu da, padişahın Enderun’dan çıkan devşirmelerden mürekkep olan sahabeleri (yakın adamları) bunlara tercih ediliyordu. O tarihteki halk şeyhleri, Türklerin o zamanki zulme maruz kalışlarını vaktiyle Ehlibeyt’in (Peygamber Soyu) uğramış olduğu eziyete benzetiyorlardı. O zaman, Türkmenlerin büyük bir kısmı bu benzeyişe aldanarak, baba ocağından ayrıldılar, Kendi kendilerine ayrı bir edebiyat, ayrı bir felsefe, ayrı bir mabed yaptılar.” ( Ziya Gökalp, “Türkçülüğün Esasları”, s.38 ) Gökalp’in bu analizi, gerçekten de “Alevi” diye anılan Türkmenlerin neden Kerbela’daki Arap sülalelerin iktidar çekişmesi sırasında ortaya çıkan travmayı sahiplendiklerinin çok iyi bir açıklamasıdır.

Şeyh Cüneyd, daha sonra Akkoyunluların Sünni hükümdarı Uzun Hasan ile dost ve akraba olur. (Sünni Şeyh Cafer’in Karakoyunlu Şii Cihan Şah’la, Şii Şeyh Cüneyd’in Sünni Akkoyunlu Uzun Hasan’la ilişkileri, Türklerin hala dinsel ayrılıkları pek de önemsemediklerinin kanıtıdır.) Şeyh Cüneyd’in Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm’le olan evliliğinden Şeyh Haydar doğar ve Akkoyunluların başkenti Diyarbakır’da dayısı Uzun Hasan’ın yanında büyür. Uzun Hasan, Karakoyunlu Cihan Şah’ı yendikten sonra Haydar’ı da yanına alarak Erdebil’e gelir ve tarikatın başına Şeyh Haydar’ı oturtur. Her yöreden Türkmenler, Erdebil’e gelerek Şeyh Haydar’a bağlılık bildirirler. Şeyh Haydar, On İki İmam Şiiliğini benimseyerek Türklerin geleneksel kızıl börkünü on iki dilimli hale getirerek taraftarlarına giydirir ve taraftarları “Kızılbaş” diye anılmaya başlar. Haydar’dan sonra 1488’de Diyarbakır’da doğan Şah İsmail, Türkmenlerin başına geçerek, dedesi Uzun Hasan’ın devletinin toprakları üzerinde Safevi devletini kurar. Bu sırada Yavuz Sultan Selim Trabzon valisidir. Anadolu Türkmenlerine dayalı Safeviler, birçok başarı kazanarak sınırlarını her yönde geliştirirler. Şah İsmail, tam bir Türkmen ve Türkçe yanlısı politika izlemekte, Suriye ve Irak’tan On İki İmam Şiiliğinden yana alimler getirerek büyük çoğunluğu Şafii olan İran halkının Şiileşmesi için çalışmaktadır.

Padişahlığı babası II. Beyazıd’tan devralıp başa geçtiğinde Yavuz Sultan Selim, Anadolu Birliği’ni sağlamak için önce Şah İsmail’e destek veren Alevi Türkmenlere karşı harekete geçer, ardından Çaldıran’da (1514) Safevilerin, sonra da Mercidabık’ta (1516) Memlüklülerin üzerine yürür ve Mısır Seferi’nin ardından Halifeliğini ilan eder. Böylece Anadolu birliği sağlanmıştır sağlanmasına ama Osmanlıların yeni icat olmuş top ve tüfenkleriyle Safevi ve Memlük ordusundaki yağız Türk atlıları birer birer vurarak öldürmeleriyle Türk tarihinde yeni bir kardeş kavgası trajedisi yazılarak.… Üstelik bu tarihten sonra o güne kadar asla bir mezhep kavgası olamayan Anadolu topraklarında, Osmanlı taraftarı Sünniler ile Safevi taraftarı “Kızılbaşlar” arasındaki gerilim başlayacak ve Türkmenlere yönelik olarak daha yoğun ve aşağılayıcı olmak üzere, karşılıklı saldırı ve aşağılamalar giderek artacaktır. Türkler arasında itikadi farklılıklar da, esasen Çaldıran Savaşı’ndan sonra başlar. Anadolu’dan İran’a göçen Kızılbaş Türkmenler nasıl ki, Şii-Alevi inançlarını Sünni-Şafii İran’a taşımışsa, Çaldıran sonrasında Anadolu’ya gelen ve getirilen çok sayıdaki İranlı ulema düşünür ve sanat adamları da, kendilerine rahat bir yaşam sağlanarak, Anadolu’da Sünniliğin gelişmesinde önemli bir rol oynarlar.

Şah İsmail sonrası Şah Tahmasb diğer Safevi hükümdarları On İki İmam Şiiliğini İran’ın resmi mezhebi haline getirdiler. Şah Abbas dönemiyle birlikte, tüm diğer Türk devletlerinin geleneğini benimsediler, Osmanlı sistemini örnek alıp, Yeniçeri Ocağı’na benzer askeri bir güç oluşturdular ve Türkmenleri devlet yönetiminden uzaklaştırdılar. Osmanlılar, Safevilerle aralarında bir tampon bölge oluşturmak ve bölgedeki Türkmenleri denetim altında tutmak için Bitlis merkezli bir Kürt Eyaleti kurarak ve bölgenin asayişini temin için Kürt beylerine her türlü yetkiyi vererek, uzun yıllar sonra oluşacak büyük sorunların tohumlarını attılar. Bu arada Türklerden önce Müslümanlaşmış ve köklü bir dinsel geleneğe sahip olan İranlılar, Mehdi inancı gibi Zerdüşti motifleri yeni inançlarına aktarmayı başardılar. (Bu konuda, “dehalarını İslami düşünce kalıpları içinde en üst düzeyde ortaya koyan ve Ahurayi feyzin kaynağını nübüvvetin nurlar kandiline bağlayan atalarımız…” sözlerinin sahibi, Daruş Şayegan’ın “Batı Karşısında Asya”, s.179, kitabına bakınız) Böylece Şah İsmail’in Şiiliğindeki Türklerin Eski Dini’ne ait motifler giderek ortadan kalktı; Anadolu-Türk Aleviliği ile İran On İki İmam Şiiliği birbirine benzemez hale geldi.

Çaldıran’dan sonra Safevi devleti ve Osmanlılar arasında, bugünlere kadar uzanan bir dostluk oluştu. Her iki ülkenin birbirleriyle olan sınırı, kendi coğrafyasının en güvenlikli alanıydı. Ama artık olan olmuştu. Çaldıran Savaşı’ndan sonra İran’daki Türklük giderek Farsi-İslami kültürün etkisi altına girerken Doğu Anadolu topraklarındaki kargaşa ve tüm ülkeyi saran Alevi-Sünni çekişmesi, kaldığı yerden devam etti. Celali İsyanları ve isyanları bastırmak için yapılan despotik uygulamalar hep sürdü gitti. Aslında isyanlarının nedeni hiç de gösterildiği gibi mezhepsel değildi. Osmanlı’nın en parlak dönemi olarak kabul edilen Kanuni devrinin son yıllarında hükümete sunulan bir raporda sahipsiz Anadolu Türkmenlerinin açlık yüzünden “ot otladığı” bildiriliyordu. Celali İsyanları’na bu berbat ekonomik koşullar ve Türkmenlerin terk edilmişlik duyguları temel teşkil ediyordu. “Anadolu halkı ile hükümet adamlarını birbirine düşüren asıl sebebin iktisadi olduğu kabul etmekle beraber, Hükümet Merkezinin güttüğü yahut gütmek zorunda kaldığı iç idare siyasetinin de bunlarda bir rolü olmadığını iddia edemeyiz. Bir defa, yüksek mansıplarının Türk umera zararına olarak Enderun’dan yetişme kimselerin eline geçmesinin, ileri gelen Türkler arasında bir tepki yarattığını kati olarak kabul edebiliriz.” (Mustafa Akdağ, “Türk Halkının Dirlik Düzenlik Kavgası”, s. 287) Bu gerçeklere rağmen despotik uygulamaların gerekçesi hep Rafizi, Mülhid, Kızılbaş gibi adlar verilen Türkmenlerin isyanı gibi sunuldu. Tüm bunların sonucunda Alevi-Sünni çekişmesi, Türk tarihindeki kardeş kavgasının İslamlaşmadan sonra oldukça karmaşık ve yeni bir biçim almasının adı olacaktı.

Padişahların “has gulam-enderun” sistemini geliştirme politikalarına karşı, bir asker ambarı görevi gören Türk zümreler, Selçuklu ve Osmanlı döneminde, özellikle 15. yüzyıldan sonra, seslerini yükseltmeye çalıştılar. Devlet idaresinde Enderunlu has gulamların değil, Türklerin egemen olması gerektiğini biliyorlar, kardeşliğin önemini vurguluyorlardı. Başarılı olamadılar, yenildiler. Onların arzularının da hayal kırıklıklarının da en iyi temsili, İslam tarihindeki Kerbela dramında vardı. Kerbela’da da Peygamberin soyu ve şeceresi önemsenmiyor, ayaklar altına alınıyor ve katl ediliyor; güçlü olan kazanıyordu. Bin bir yola başvurdukları halde bir türlü anlatmayı beceremedikleri bu arzularını ve hayal kırıklıklarını hiç değilse nesiller boyu yaşatabilmek için Araplardan Kerbela travmasını ödünç aldılar; ritüelleştirdiler. Hüseyin’in ve Kerbela Şehitleri’nin nezdinde Türk tarihi boyunca süregelmiş kardeş katlinin acılarını toplumsal belleklerine çıkmamacasına yerleştirdiler.

Devamı...

Cibalioğlu
12.01.2006, 04:50
Kardeş katlinin sonsuz matemini dindirmek

Kardeş kavgalarının nasıl önleneceği konusuyla ilgili fikirlerimiz daha çok “uygarlık” nosyonunu eksen alarak geliştirilmiştir. Kardeş kavgalarının kökeninde bulunan “mafiyöz-segmenter toplum” adını verdiğimiz olgu, uygarlık-öncesi toplumlara ait bir görünümdür. Eğer biz Türkler, uygar bir toplum olmayı, yani duygu denetim modelleri ve standartları oluşturmayı başarabilmiş olsaydık, segmenter toplum olma özelliğimizin köküne kibrit suyu dökmüş olacaktık.

Önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi Türkler, tarih sahnesinin geç kalmış aktörleridir. Bilinen tarihimiz İslam’ın başlangıç tarihiyle eş zamanlı. Yazıyla karşılaşmamız çok yeni, sözlü kültürün mamülleriyiz daha ziyade. Göçebe, çoban, savaşçılarız. Birçok uygarlıkla karşılaşmış, onların ürünlerini (dilleri dahil) absorblamakta beis görmemişiz. İyi de etmişiz çünkü eğer büyük devletler kuracaksak (ki buna yatkın bir yaşam kültürümüz var) başka çaremiz yoktu. Göçebe-çoban bir savaşçı topluluk, belli duygu denetim modelleri ve standartları, incelmiş bir işbölümü ve estetize edilmiş bir bakış gerektiren uygarlık kodlarını kendisi üretemiyordu. Bırakın bunları üretmeyi, devletin yönetimi için gerekecek okur-yazar insanları bile ödünç almak zorundaydı.

Bizce yalnızca üç tarihsel dönemde Türkler, savaşçı zihinlerine zorunlu bir parantez açtırarak, kendi otantik uygarlıklarını üretmeye teşebbüs ettiler. Bunlardan birincisi Uygur dönemidir; Maniheist Uygurlar, yerleşik insanın bu dünyada ve öbür dünyada nasıl yaşayacağı üzerine kafa yoran ilk Türklerdi ve daha sonra Müslüman-Türk devleti haline gelen Moğol devletlerine taşınacak bir gelenek ortaya çıkardılar. İkinci dönem, Maveraünnehir İslami Aydınlanması’dır; akın akın Orta Asya’dan Batı’ya göç eden Türk Boyları Maveraünnehir’de İslam’la karşılaştılar ve şamani kafalarını değiştirmek ve İslam’ı anlamak için çok çabaladılar. Türklerin Maturidiliğe ve bilime katkıları bu dönemde oldu. O zamanki dinsel metinler ve Kur’an çevirileri başta Selçuklu ve Osmanlı olmak üzere birçok Müslüman-Türk devletine temel sağladı. Ancak bu iki teşebbüs de, kendisini İslam olarak dışa vuran önemli sentezleri başarmakla birlikte, özgün bir uygarlık yaratamadı daha da önemlisi katkıda bulunduğu sentez oluşumları geniş halk kitlelerine aktaramadı. Öyle ki Selçuklu ve Osmanlı örneklerinde halkın inançları ve yaşama tarzıyla, yönetici zümrenin arasındaki fark çok büyüdü. Ortada bir sentez uygarlık vardıysa bile bundan halkın haberi yoktu. Tam tersine halk, dili ve Türk olmaktan gelen özellikleri nedeniyle alaya alınıyordu. Ya askere ya alaya alınan veya üstüne ordu sürülen göçebe, çoban Türk toplulukları, adeta Orta Asya’dan dün gelmiş gibi yaşadılar soydaşlarının Anadolu’daki saltanatlar boyunca.

Bu nedenle Türk tarihindeki en büyük uygarlık teşebbüsü, Cumhuriyet’le birlikte yapılmaya çalışılanıdır. Elbette Cumhuriyet’le gösterilen uygarlık hedefi de, Batı’dan kaynaklanan ve bizdeki etkisi Cumhuriyet’ten çok önceleri ortaya çıkmaya başlamış modern uygarlıktır. Modernliğin doğası, diğer uygarlıklar gibi, evrensel öğeler içermekle birlikte, kendine özgü başka uygulamalara da imkan vermektedir. “Kendine özgü Türk modernleşmesi” mümkündür. Türkler, Cumhuriyet’le birlikte, modern bir uygar-devletin, diğer etnisiteler gibi eşit ama kurucu topluluğu olma gayreti içindedirler; hala dış dinamikler çoğu kez belirleyici olsa da atılan tüm adımlar bunun içindir.

Atılan bunca adıma rağmen bugün hala toplumumuz segmenter niteliktedir. Segmenter toplumumuzdaki çatışmalar, Batı’daki sınıf mücadelelerinden daha pahalıya patlıyor. Çünkü Batı’daki sınıf mücadelelerinde sonuçta pazarlık etme ve sözleşme yaparak uzlaşma şansı var. Batı, kendi toplumsal yapısından olumlu bir dönüşümü; pazarlık etme ve sözleşme yaparak uzlaşabilmeyi bir yaşama kültürü haline getirmeyi uygarlaşarak başarmıştır. Tüm bunların olabilmesi için bireysel psikolojilerin uygarlaşmayı sağlayacak duygusal denetim mekanizmalarıyla mücehhez olmaları gerekmektedir. İşte biz de olmayan budur. Ama “modern” olacağız diye, ille de Batı’daki gibi sınıflar yaratıp mücadeleler ilan edecek halimiz yok. Batı’yı modern bir uygarlığa ulaştıran duygusal denetimin bize özgü modellerini bulabiliriz. Karşı sembol taburuna ait olan bir kimsenin duyduğu acıdan, sırf nasıl olsa bizden değil diye zevk almamızın önüne geçebiliriz. Elbette böyle diyerek, savaşın önemini reddediyor değiliz; Batılı medeniyetin tek dişi kalmış canavar gibi saldırılarını görmezden gelemeyiz. Tam tersine, “bize özgü bir modern uygarlık”ta savaşın nasıl yapılması ve adaletin nasıl sağlanacağı konusunda onlara öğretecek çok şeyimiz olduğunu düşünebiliriz.

Biz, başka kültürlerden olanlara hoşgörü, inanç farklılıklarına saygı gösterme tutumlarını sergileyecek uygarlık numunelerini Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde başarabildik ama aynı olanların birbirlerine karşı tutumları konusunda başarılı olamadık, uygarlığımızı kardeş kavgasına da son verecek noktaya taşıyamadık. Dışarıda gül dağıttık, içeride kan döktük. Şimdi Cumhuriyet’le birlikte, onun düzeyinin üzerine çıkma hedefinden vazgeçmeden, modern uygarlığın bir parçası olmaya girişmiş durumdayız. Cumhuriyet’in önderinin ağzından, Cumhuriyet’in kurucu aklı çok iyi ifade ediliyordu. Bu girişimimiz, aklın yolundan ayrılmayarak yeni dünya ve din tasavvurları geliştirme, uygarlığın nimetlerini her köşeye yayma, güç kullanma hakkını yalnızca demokratik bir devlete bırakarak, duygularımızı kardeş kavgasına yol açmayacak şekilde denetlemeyi sağlayacak bir eğitim hedeflerini de içermektedir. Cumhuriyet, “kendine özgü Türk modernleşmesi”ni hedeflemiştir ve bu henüz tamamlanamamış bir proje olarak durmaktadır.

Cumhuriyet, Türklerin tarihlerinden getirdikleri bu makus talihe son vermek ve Türkiye sınırları içinde yaşayan tüm yurttaşları, eşit ve özgür biçimde, kardeşçe yaşatabilme amacıyla kuruldu. Ama Cumhuriyet tarihimiz boyunca da kardeş kavgaları eksik olmadı. Cumhuriyet dönemindeki kardeş kavgalarının nedenleri arasında bir çok etken sayılabilir. Ama bizce asıl önemli neden, Türk grup davranışı haline gelmiş, kardeş kavgası çıkartmaya çok uygun olan mafiyöz-segmenter toplum yapımızdır. Bu toplum yapısından kaynaklanan gündelik yaşam kültürümüzü, yüzlerce yıldır çocuk yetiştirme pratikleriyle nesillere aktarıp duruyoruz. Gündelik yaşam kültürümüz, kardeş rekabetini, hoş bir yarışa dönüştürerek değil ancak “katl” yoluyla halledebileceğimizi kafalarımıza nakşediyor. Kültürümüzün maalesef, ağıtlardan gayri kardeş rekabeti için önerebildiği bir yol yok.

Tarihimizin altın sayfaları, kardeş kanıyla yazılmıştır. Bugüne kadar haklı olarak yönetme yeteneğimizle ve kaç devlet kurduğumuzla övünüp durduk; ama artık bu devletlerin kardeş kavgalarıyla yıkıldığını, eğer Türklere has bir grup psikolojisi varsa, bu psikolojinin içinin kardeş katlinin yıkıcı bir suçluluk duygusuyla dolu olduğunu görmenin de zamanı gelmiştir. Mafiyöz-segmenter toplum yapımız, erlik vurgulu grup davranışımız ve kardeş kavgaları arasında çok sıkı bağlantılar vardır ve Türk tipi modernleşmenin karakteristiğini sağlayan da, ona en büyük engeli çıkaran da işte bu sıkı bağlantılardır. Eğer bu bağlantıları anlayabilirsek, bu bağlantıları yüksek kaliteli bilimsel çaba ve sanat yaratılarıyla deşifre edebilirsek, kendimize özgü modernleşmeyi gerçekleştirme şansımız artacaktır. İşte o zaman despotik bir dirayet, bir itaat mercii aramak yerine demokratik bir dayanışma umudunu canlandırabiliriz. Elbette bunlar yetmez, Cumhuriyet’e sahip çıkmamız, onun daha da demokratikleşmesi için çaba göstermemiz, insan hakları alanında dünyada üretilen bilgi ve değer sistemiyle, kendi değerlerimiz arasındaki etkileşime izin verip yeni değerlerin oluşmasını sağlamamız gerekmektedir. Bunları yapabilirsek, Aleviliğin ve Sünniliğin aşıldığı yepyeni bir din anlayışı da birlikte gelecektir. Bu yeni din anlayışı, kişiye tapınma ve akıl-dışılık esasına dayalı geleneksel din anlayışlarını ortadan kaldıracaktır.

Kimilerinin, biz umudu olguların gerçekçi analizinden çıkartmak için bunları söylediğimizde, tarihimize alışıldık olmayan bir tarzda negatif bir diyalektikle baktığımızda akılları karışıyor; sanki büyük toplumumuz aleyhine bir çaba içindeymişiz sanıyorlar. Ama yanılıyorlar; böyle yapmazsak, toplumsal tarihimizde gizlenen sorunları ortaya koyamazsak, segmenter toplumun giderek kangrenleşen, bunamaya neden olan dertlerinin aşılamayacağını göremiyorlar. Eğer sorunları doğru saptayamazsak, yeni kardeş kavgalarının, tarihsel kültürümüzün adalete ve erdeme dayalı olumlu özelliklerini giderek daha çok geri plana iten hemşehrici, adam kayırmacı, adam sendeci bunama kültüründen fışkıran rüşvet ve iltimasın önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Bunama kültürü ise, bizi çok kısa sürede tarihimizi topyekün unutturmaya ve ardından çöküşe götürecektir.

Biz “kim olduğumuzu” öğrenmek için yılmadan çalışmaya devam edelim; “Türk” olmanın zaaflarını ortaya koymanın, tarihin bu büyük ve kutlu topluluğunun önündeki imkanları daha da açacağını bilerek…

Kaynak: Yarın Dergisi (http://www.yarindergisi.com), Yıl 4 Sayı 44, Aralık 2005
www.erolgoka.com (http://www.erolgoka.com)

Makâle http://www.mutriban.com/viewtopic.php?t=153 sayfasından alınmıştır.

Dogan24
14.01.2006, 16:35
önçelikle kendi fikrini belirtmemişsin dostun
alevi suni ayrımı çok fazladır buna rağmen alevi toplumu asırlardır yaklaşımlarda bulunmuştur ama nafiledir
bügün bile alt kimlik üst kimlik tartişmaların oldugu donemlerdeki acıklıgı görmezden gelmemek gerekir yada kadrolaşmalardaki alevileri elemekdeki çabaları kendimizi kandırmayalım olmayacak şeye amin demekdir

Oli
14.01.2006, 16:42
Biz “kim olduğumuzu” öğrenmek için yılmadan çalışmaya devam edelim; “Türk” olmanın zaaflarını ortaya koymanın, tarihin bu büyük ve kutlu topluluğunun önündeki imkanları daha da açacağını bilerek

yazının anafikri burdaymış:3D_NG (7) ... keşke tek bunu aktarsaydın hemen anlardık :3D_NG (28

Candacan
15.01.2006, 02:43
Alevî-Sünnî Bir Olsun! Zalimler Kahrolsun!


Biz zalimler tarafından katledildiğimizi sanıyorduk. Meğer kardeşlerimiz bizi boşyere katletmişler. Kimmiş şu zalimler, açıklarmısınız. Ya da açıkladınız da ben mi anlayamadım.

Hüseyin69
15.01.2006, 02:49
iyi güzelde anlamadigim bu zat tartisma
bilgi alis verisi icinmi üye oldu yada
signatürdeki reklamlar icinmi burayi uygun gördü

ISIK
15.01.2006, 11:53
Arkadaslar bana yardimci olun, Cibalioglu'nun yazdiklarini okudum (keske okumamis olsaydim, gozlerim maf oldu yaaa :3D_NG (7) cunku: a) cok uzundu b) bu arkadasimizin bu yaziyla halen ne demek istedigini anlamadim?)

Cibalioglu, senin profil bilgilerinin, Interessen bolumunde aynen soyle yazmissin: "Her turlu gereksiz isler" ??? Hihihih:3D_NG (3) Bu ne demek kardesim?

Cibalioğlu
15.01.2006, 12:21
Cibalioglu, senin profil bilgilerinin, Interessen bolumunde aynen soyle yazmissin: "Her turlu gereksiz isler" ??? Hihihih:3D_NG (3) Bu ne demek kardesim?

Günlük hayatımızda nelerle uğraşıyoruz bir liste yapın, sonra bu verilerin bize faydasını ilmi irfani boyutlarını ve insanlığa faydasının ne olduğunu hesaplayın, göreceksiniz. Gerekli olan işler gereksizlerin yüzde biri kadar ise gerekliler siz bu dünya için iyi ve faydalı bir insansınız demektir. :3D_NG (4)

Bu makale bana ait değil, ben alıntı yaptım sadece. Alevi-Sünni farklılığının menşei üzerine antropolojik ve sosyopolitik bir analizdir, eğer aklı selim bir kafa ile okunursa kardeş kavgasına yol açacak bütün sorunların çözümü burada.

Eğer ön yargılardan arınırda beraber fikirlerimizi söylemeye çalışırsak belki bizde birkaç kelam ederiz. Ancak bu ne böyle anlamadım, maksadın nedir senin... gibi şeyler olursa tekrar bir şey yazmayacağımı söylemek isterim. Biz kendi içimizde esenlikle bir şeyler konuşamayacaksak gidipte bizden olmayanların bizi anlamasını beklemeyelim. Anlayamamışsanız tekrar tekrar okuyun lütfen. Anlayıncaya kadar okuyalım...

Sevgiler

gulizar
15.01.2006, 12:59
cibalioglu kardesim, iyi etmissin bizimle paylastigin icin ama yazi uzun ve en az iki sefer okumam gerekki tam anlayayim icerigini(türkcemin zayifligindan da olsa)ama ana basliga bir cevap yazmak istedim...

Alevî-Sünnî Bir Olsun! Zalimler Kahrolsun!

Zaten biz Alevilerin öyle bir problemi yok,biz herzaman kardesimizi sevdik koruduk,kendi öz kardesimiz(ayni anadan babadan yani)olmasa bile,biz hep Zalimler kahrolsun dedik..ve demeyede devam ediyoruz,can bas ile..
Bütün insanlarida Can görmemiz bundadir.

ISIK
15.01.2006, 13:01
Cibalioglu uye den alinti:

"ne böyle anlamadım, maksadın nedir senin... gibi şeyler olursa tekrar bir şey yazmayacağımı söylemek isterim."

Yok be canim sende...bu kadar alingan olmana gerek yok kardesim! Sen istedigini yazabilirsin bu forumda! Ben yazdiklarini okudum, ama okurken zorlandim cunku Turkcem iyi sayilmaz, hatta berbat diyebilirim! Haha bu forumda herkez benim Turkcemin durumunun ne kadar kotu oldugunu biliyor:3D_NG (23 , onun icin ne demek istedigini, yani daha dogrusu yazarin ne demek istediklerini anlamaya calisiyorum. (yanlis anlama canim)


O profilindeki "her turlu gereksiz seyler" sadece bir espiridi! hihihihi! kendine iyi bak...:yamukgul: heheheh!

Cibalioğlu
15.01.2006, 17:04
Teşekkür ederim bacılar, ekleyeceğim bir şeyler daha sonra...

Cibalioğlu
15.01.2006, 18:17
Densiz bir moderatör tarafından aşağılanmıştım, admine şikayet ettim, can bizi haksız bulmuş yargısını koymuş. Bir faydamız dokunmuş ise ne mutlu bize. Allah'a emanet olun

Saygılar.
Fakir

izem
26.04.2006, 14:51
Alevi-Sünni elele oyunu bozalım.
AVRUPA’nın her köşesinden ’Euro faşizmin’ ayak sesleri yükseliyor.Hitler faşizminden ve Stalin komünizminden sonra yeni bir düşman mı yaratılıyor?

http://www.haber10.com/haber/19342/news_a.jpg

Bin Ladin figürüyle altyapısı oluşturulan, elinde tabancasıyla gaddar diktatör görüntülü Saddam Hüseyin ile doruğa çıkarılan önyargılar, Danimarka’da yayımlanan karikatürlerle bir anda tüm İslam ülkelerini saran kin ve nefret protestoları, tam da İslam’ı düşman gibi göstermek isteyenlerin eline yeni kozlar verdi.

Alman-Türk Dostluk Federasyonu Başkanı Ali Kılıç, "Ne yazık ki bu düşman da galiba İslam olacaktır. Dünya barışının bir anda tehlikeye girebileceğini görüyoruz bugün" diyor.

Karikatürlere tepkisini büyükelçilikleri yakıp yıkarak gösteren İslami gruplar, protestolarda her gün birkaç kişinin ölmesine sebep olarak, Avrupa’da İslam’ı yeni düşman olarak göstermek isteyenlerin işine yarıyor.

Kutuplaşmanın izleri daha da derinleşiyor; tehlike çanları çalıyor.

Buna rağmen Avrupa’da yaşamakta olan Türkler tepkilerini sağduyu içerisinde dile getiriyorlar. Provokasyona gelmiyor, tam tersine birlik ve beraberlik mesajları veriyorlar.

Bu arada ilginç bir gelişme olmuş...

Hafta sonunda Berlin Büyükelçisi M. Ali İrtemçelik himayelerinde Köln’de yapılan Birlik Cem’i ve Aşure Günü’ne yaklaşık 3000 kişi katılmış. Milli Görüşçülerden DİTİB’cilere, işadamlarından sivil toplum örgütlerine, Almanya’daki parlamenterlerimiz Vural Öger’den Lale Akgün’e kadar birçok kişi ve grup ilk kez bir araya gelmişler. Cem Vakfı Avrupa Koordinatörü Alişan Hızlı tarafından yapılan toplantıda Alevi ve Sünni vatandaşlarımız ilk defa yan yana saf tutarak Cem’e katılmışlar. Konuşmalar hep aynı doğrultuda olmuş.

Türbanlı-türbansız bayanlar aynı salonda dua etmişler. Sonra da hep birlikte pirişilen aşureyi yemişler. "Hz. Hüseyin Kerbala’da, Mustafa Kemal Atatürk de Anadolu’da emperyalistlere boyun eğmeyerek tarihe malolmuştur. Geçmişte yaşanan bazı tadsız olaylar nedeniyle bugün birbirimizin gözünü oyacağımıza bize düşen Cumhuriyetimize bugün dünden daha fazla sahip çıkmaktır. Türkiye’yi Bosna’ya çevirmek isteyenlerin oyununu hep beraber bozalım."

Evet, Avrupa’da bir şeyler oluyor...

Yalçın Bayer / Hürriyet (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3969619.asp?yazarid=42)

colddream
26.04.2006, 15:01
bir ayrım yaşanıyorsa bu bizden kaynaklan mıyor insanlar biraz kendilerinen ve dik kafalı olma huylarından feragat ederlerse birşeyler paylaşıla bilir ben haklıyım fikrinden vaz geçilmeli ve Türk milleti olarak 72 millet olarak bakmak gerek.

spartakus
29.04.2006, 23:24
Almanyadaki Türk müslümanlari temsil ettigini zanneden bu DITIB ve Milli
görüscülerle bir arada hareket etmek malesef insanin dogasina uymamaktadir.
Atatürk ve Türkiye cumhuriyetinin düsmanlariyla ayni yerde ben kesinlikle
beraber haraket edemem.cünkü onlarin beyni yikanmis cahiller toplulugu
oldugu ve tek bir beyinden(Hocalardan) haraket ettirildigi icindir.
Demokrasi düsmani insanlarla ,demokrasinin verdigi demokratik haklari
savunmak bu gibilerle mümkün olmamaktadir.

Avruba Türklerinde yasanan yozlasma,Türkiyedekinden dahada hizli
sürmektedir.

manifesto
30.04.2006, 18:39
Atatürk ve Türkiye cumhuriyetinin düsmanlariyla ayni yerde ben kesinlikle,beraber haraket edemem
Etrafında düşman arayacağına aynayı kendine yönelt, ben milli görüşcü değilim ama cumhuriyet düşmanları büyünde saçma neye dayanarak bunu söylüyorsun siyasi ve inançsal farklılıklarının olmasına mı?

Evet iki kesimdeki bağnaz ve yobazlara rağmen bu birlikdelik ve elelelik gerçekleşicek hiçbir husumetin faydası yokdur.Bunca ortak yönü olan insanların birbirini hasım görmesi ilkellik.

Oli
30.04.2006, 18:43
ne yapıyon be izem...
avrupalının islam tehditi biz değiliz (bizden kastım alevilerin hepsi)...
avrupalılar alevileri iyi tanısa el üstünde tutar..
gidipte afganistanlı taliban, yurdumlu ibda-c ci ile birlikte olacağıma avrupalı laiklerle hareket ederim ben

yine altında cem vakfının olduğu suni(yapay) bir birlik görüntüsü ha...
cem vakfını tanımak lazım... bir yetkilileri "bize yapılan bağışların %60ı alevilerdense %40ı sünnilerden" diyordu... bunlar nasıl sünniymişte alevilerin derneğine bağış yapıyor. ben anladım darısı anlamayanların başına... :)

KoCGiRiLi_
30.04.2006, 18:56
allah yar 14 masumu pak yardımcımız olsun...

izmirksk
30.04.2006, 19:35
izem senin islamla ne işin var:)
sen daha Tanrı yı bulamadın:):)

böyle bir yazıyı en son yazacak sen olmalıydın..
gerçi bende sallanıyorum ama:)

izem
01.05.2006, 16:10
izem senin islamla ne işin var:)
sen daha Tanrı yı bulamadın:):)

böyle bir yazıyı en son yazacak sen olmalıydın..
gerçi bende sallanıyorum ama:)


bir kerede ben değilde konu hakkında yorum yapsan?..
evet benim tanrım da yok..inancım da..
fakat bu haberi etkilemez..
fakat seni etkilemiş..

okan02
01.05.2006, 16:20
Almanyadaki Türk müslümanlari temsil ettigini zanneden bu DITIB ve Milli
görüscülerle bir arada hareket etmek malesef insanin dogasina uymamaktadir.
Atatürk ve Türkiye cumhuriyetinin düsmanlariyla ayni yerde ben kesinlikle
beraber haraket edemem.cünkü onlarin beyni yikanmis cahiller toplulugu
oldugu ve tek bir beyinden(Hocalardan) haraket ettirildigi icindir.
Demokrasi düsmani insanlarla ,demokrasinin verdigi demokratik haklari
savunmak bu gibilerle mümkün olmamaktadir.

Avruba Türklerinde yasanan yozlasma,Türkiyedekinden dahada hizli

sürmektedir.


size aynen katiliyorum. söyleyecek birsey birakmamisiniz..
cok tesekkürler aynen yazdigin gibidir..

izmirksk
01.05.2006, 17:09
bir kerede ben değilde konu hakkında yorum yapsan?..
evet benim tanrım da yok..inancım da..
fakat bu haberi etkilemez..
fakat seni etkilemiş..
elbette etkiler...
bir insanın kendi ile çelişen haberleri vermesi...bir eleştiri konusu olmaılıdr...
mesela bir ateist insan, din elden gidiyor derse yada bir inançlı bir müslüman ateizm savunuculuğu yaparsa yada bunların paralelinde sözler ortaya atarsa yaşam tarzı ile çelişkiler olur..(yada düşünce modeli ile)
bu durumda bu ortaya koyulmalı..
mesela avrupadaki kızlar bütün yöneeri ile olmasada belkide yaşam tarzıları ile yada ne bileyim belki hayata evrene bakışları ile sana daha yakındırlar....
ama müslüman ve ibadetlerini eksiksiz yerine getiren yada türbanlı bir kızla daha uzak olabilir..şu tip kızlar diğerlerinden daha iyidir demiyorum tabi...sadece belkide çok iyi anlaşabileceğin bir kesime sırf türkçüler avrupa birliğine karşı diye karşı çıkmak sağlıklı bir değerlendirme değil...yani sırf avrupa birliğine karşı çıkmak için belkide haberleri okumadan kendinle çelişen şeyleri kopyalıyorsun..
belki kelime oyunu yapıp beni haksız duruma düşürmek için bir iki şey yazarsın bu mesajıma ama en azından kalbine bir sor..samimi olursan o sana doğruyu söyler..

Oli
01.05.2006, 17:12
kız esti gürledi gitti...
aslında psikolojini anlıyorum... hep aynı muhabbetin içinde bulunduğundan farklı hiçbir düşünceye dayanamıyor.
birde bugün Sinanoğlundan bizi mahfettiler böldüler gazını aldıysa daha beterinden korusun yarabbi.. tam dağa çıkacak kız... he he he (o kızar ama gülmek en iyisi)

canugur
01.05.2006, 17:25
Önce islamda demokrasi var midir diye sormadan, nasil bir oyun bozanlik yapacagiz?
islam, acikca demokrasiye cephe almistir. Bunu da her firsatta dile getirir.
Izem´in söylemek istedigi eksiktir.
Belki de iki tarafin aydinlarindan söz ediyor olmali.

Alman-Türk Dostluk Federasyonu Başkanı Ali Kılıç, "Ne yazık ki bu düşman da galiba İslam olacaktır. Dünya barışının bir anda tehlikeye girebileceğini görüyoruz bugün" diyor.


Böyle demis te izem, ben biraz konuya farkil yaklasiyorum.

Bir kere konu islamin üzerinde gitmekse, bu, islamin kendisi degil, islamin düsünce yapisinin ortaya koydugu sistemin yüzyillardir degismemesidir.

Daha acik yazacak olursam; emperylizm, ortadogu´da kendi yarattigi feodalizmi simdi kendi elleriyle kaldirmaya soyunmustur.

yüz yildir komünizme karsi destekledigi yesil kusak projesi bitti.
Ayrica, emperyalizmin; ortadogu sömürüsünün kolayligi icin islam devletlerinin ööööyle yerinde saymalarinda da büyük katkilari olmustur.

Simdi kapital zor durumda. Yeni kappital gücler dogarken, eskileri tikanmakta. Bu arada feci pazar krizi icinde olan eskiler, simdi; eskiden kendi yarattigi islam projelerini zor yoluyla degistirme yolundalar.

Islamin zaten geri kalamak icin kendi yapisinda yeterince nedeni varken, buna dastek veren sömürgecilerin artik islamin bu durumda olmasi islerine yaramiyor.

Aklima, oracag kilisesinin 1500 lü yillardan sonra yeni burjuvazi ve kralliklarin da destegi ile zor yolu kulanarak geri cekilisi geliyor. Oldukca kanli olmustu o zaman. Bu da ondan asagi bir grafik cizmiyor sanirim.

manifesto
01.05.2006, 17:51
islam, acikca demokrasiye cephe almistir. Bunu da her firsatta dile getirir
Ne alaka hangi cepjeymiş bu????Demokrasi nedir halkın kendi vekillerini seçmesi demek değil mi?İlk halifeler halkı temsil edenlerce seçilmedi mi?
Komik ve ilimsel dayanağı olmayan bir slogan bu.
islamin düsünce yapisinin ortaya koydugu sistemin yüzyillardir degismemesidir.
İslam bir din ve inanç sistemidir her yüzyıl için yeni bir islam ortaya çıkarılmaz,böyle bir şey hiçbir dinde olmaz.İslam gibi görünen ama islam olmayan şeyler ile kafanız bulanmış sizin.Kırallık islamın emri değildir,insanları kaçırıp kafalarını kesmek islam değildir,vücuduna bomba koyup patlatmak islam değildir,islam çağlara göre farklılıkların ortaya çıkacağı konularda inananlarını serbest bırkmışdır.
Islamin zaten geri kalamak icin kendi yapisinda yeterince nedeni varken, buna dastek veren sömürgecilerin artik islamin bu durumda olmasi islerine yaramiyor.
Bu sizin islamı bilmemenizden kaynaklanıyor.
Ne onlar hristiyan oldukları için kalkındılar nede biz müslüman yada islam olduğumuz için geri kaldık çarpıtmalara gerek yok.
Dünya tarihinde 800 yılından başlayım 1700 yılına kaadr dünyada parlamış ve medeniyeti ile insanlığın o devrinde önderi olmuş bir islam tarihi ve dünya tarihi varken bunları söylemek cehalet mahsulü.
Geri kalmışlığımızda bu ülkeyi yıllardır hortumlayanların hiç mi payı yok.
japonlar inançlarından dolayı mı kalkındılar yoksa çalışma ve azimlerinden dolayı mı? Biraz dünya realitesine bir bakın...

canugur
01.05.2006, 19:03
siz, demokrasiye "deccal sistemi" demiyenlerdenseniz, bu iyi bir sey sayin manifesto.

Ama irk ve millet ayirmayan islamin, ümmet birligi ve halife sultasinda, seriat yasalariyla gitmek durumund oldugunu biliyorsunuzdur.

Bir islam ülkesinde, demokratik secimlere gidilip islam olmayan secmen coklugu oylariyla iktidara gelen bir partiya ok diyorsaniz bu daha güzel bir sey sizin icin.

Halifeleri halk mi secer, onu anlayamadim?

İslam bir din ve inanç sistemidir her yüzyıl için yeni bir islam ortaya çıkarılmaz,böyle bir şey hiçbir dinde olmaz.İslam gibi görünen ama islam olmayan şeyler ile kafanız bulanmış sizin.Kırallık islamın emri değildir,insanları kaçırıp kafalarını kesmek islam değildir,
Bu konuda biraz aydinlanmaya gereginiz var anlasilan.
Memnunuetle yrdmciolurum size.
Islam, inanc sistemidir demissiniz, bu dogru ve güzel bir cümle.
elbet her yüzyil yeni islam cikmaz ortaya. Bu da iyi.
Be kardesim, su inanc sistemi lafini güzelce kullaniyorsunuz da islam inancini neden deövletin, sistemin yönetimin tepesine cikariyorsunuz?
Iste balik burada kokmaya basliyor.
Inanc sistemi, kisinin vicdani ile, tanri-kul iliskisine dayandigina göre, bu sistemi yönetime nasil adapte ediyorsunuz.
Bunu 14 asir boyu islam ülkeleri basaramadiklari icin bu haldeler ya.
Degisen cagi, bilim teknigin, bilimsel devrimlarin yasanan cagi ve gereklerini zorladigini, kendine benzettigini, yeni ihtiyaclarin husüler geldigini neden düsünemiyorsunuz.
14 asir öncesine ait bir kutsal kitaba göre bu cagda bir ülke nasil yönetilir? Bunu alternatif olmak icin olmadan yalnizca kendiniz düsünün.
Osmanli´ya bu düsünce yapisi matbayi aldirmamis, yüz yillarca anadolu halki aydinlanmadan uzak durmustur.
sanatin , tahta-metal bezemeciligi, kaligragi ve minyatür disinda hic bir dalina ilgi duyulmamis. Neden? 14 asir önce resim-heykel put sayildi diye.
Bu örnek yeter.

Bir de krallik islamin emri degil diyorsunuz. elbet degil. Islamda krallar yerine halife ve ulemalar vardir.
Olay krallik filan sorunu degil, üretim iliskileri ve sistemlerdir.
avrupa kralliklari monarsik sistemdeyken, islam dünyasi da teokratik sistemdeydi.
Bunlarin ikisi de tek sesli, sinin hakim oldugu ortacag, toplunmsal yapilaridir.
Rönesans ile aydinlanan insanlik, üretim iliskilerinin de degismesiyle feodal sistemleri ortadan kanli bicimde kaldirmistir. Konu bu.

Geri kalmışlığımızda bu ülkeyi yıllardır hortumlayanların hiç mi payı yok.

Tabi ki payi olmaz olur mu hic?
600 yil halkini ve feth ettigi halklari agir vergilere baglayan, bilim teknigin yanina bile ugramayan osmanlidan iyi hortumcu mu olur.

Bu gün dahi Türkiye´yi hortumlayanlarin hepsi, camici, milliyetci, osmanli zihniyetinin, gerici ittihatcilarin ardillaridir.
Tek tek isim yazdirmayin bana.
yüz yillardir, hortumcular zincirine sosyal demokrat Mataraci da katildigi icin calinmadik tef kalmadi.
Nihayet demokratlardan da birinin adi cikti ve yüz yillar temizlendi mi?