Orijinalini görmek için tıklayınız : Susurluk aydınlatılsaydı
spartacus 27.10.2007, 22:04 3 Kasım 1996 tarihinde Balıkesir’in Susurluk ilçesine 7 km uzaklıkta saat 19:30’da meydana gelen kaza, önce herkes için sıradan bir trafik kazasıydı. Mercedes marka bir otomobil ile kamyon çarpışmıştı. Kaza kamuoyuna da “Büyütmeyin basit bir trafik kazası” şeklinde açıklanmıştı. Ancak kazanın ardından aralanan perde, mafya-devlet-siyasetçi üçgeni etrafında gerçekleşen ilişkiler ağını ortaya çıkarmıştı. Kazada İstanbul Polis Okulu Müdürü Hüseyin Kocadağ, Mehmet Özbay sahte kimlikli Abdullah Çatlı, Melehat Özbay sahte kimlikli Gonca Us ölürken, DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak yaralanmıştı. Basit bir trafik kazası ile ortaya çıkan kirli ilişkiler yumağı ile ilgili sürdürülen hukuksal süreçte, olayın gerçek failleri bulunup cezalandırılmadı.
Kamu vicdanını iyileştiremediler
Susurluk’tan sonra
Türkiye’de Susurluk kazasının üzerinden yıllar geçti, ancak Susurluk ilişkilerinin benzerleri yaşanmaya devam etti. Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın adı MİT ve Çakıcı ile anıldı. Eski MİT’çi Yavuz Ataç, 4 yıl boyunca Gladio’yu yönettiğini bir gazeteye yaptığı röportajında açıkladı. Ataç, birçok operasyona katıldığını itiraf etti. Ataç’ın açıklamaları büyük bir suskunlukla örtbas edildi. Sedat Bucak, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde gerçekleşen yargılamanın sekizinci yılında mahkeme heyetine Abdullah Çatlı’nın çantasından kaza sonrasında çıktığını söylediği 21 sayfalık bilgi ve belge sundu. Bucak’ın 8 yıl sonra mahkeme heyetine sunduğu belgeler, büyük yankı yarattı ancak kamuoyuna açıklanmadı. Çantadan Korkut Eken, Abdullah Çatlı ve Sedat Bucak’ın bir yemek sırasında çektirdikleri fotoğraf, Abdullah Çatlı ve aralarında orgenerallerin de bulunduğu askerlerin fotoğrafı, Sakıp Sabancı’nın Mehmet Özbay adına imzaladığı “Değişen ve Dönüşen Türkiye” adlı kitabı ve konsolosluk tarafından Mehmet Özbay adına imzalanmış bir belge çıktı. Bucak’ın teslim ettikleri arasında, çantada olduğu iddia edilen Çatlı’nın Uzi marka silahı, Mehmet Ağar imzalı Çatlı’nın görevlendirme yazısı ve özel timcilerin Ömer Lütfü Topal cinayetini kabul ettikleri itiraf kaseti çıkmadı. Çatlı’nın yakın arkadaşı olduğu bilinen Haluk Kırcı, emniyet ifadesinde, “Çatlı’nın tüm ilişkilerini kaydettiği bir defter ve rehberi bu çantadaydı. Mirko Uzi marka silahını da bu çantada taşırdı. Açık renkli, şifreli, deri bir çantaydı. Ancak kazadan sonra kayboldu. Bulunursa birçok konu aydınlanır” demişti. Dönemin Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz da, Mehmet Ağar’ın Çatlı için imzaladığı gizli görev belgesinin kayıp çantada olduğunu söylemişti. Yılmaz, Topal cinayetiyle ilgili olarak özel timcilerin ifadelerinin yer aldığı kasetin ise, dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu’nda olduğunu iddia etmiş ancak Yazıcıoğlu, bu iddiaları reddetmişti. Bucak’ın yargılandığı davada dönemin üst düzey devlet yetkililerinin tanık olarak dinlenmesine de karar verildi.
SIRADAN BİR KAZA DEĞİLDİ
Susurluk kazasının üzerinden tam 10 yıl geçti ancak mafya-devlet-siyasetçi üçgeni etrafında gerçekleşen kirli ilişkilerin gerçek failleri hâlâ ortaya çıkarılmadı. Türkiye tarihinin dönüm noktalarından birini oluşturan bu kazanın ardından, mafya-devlet-siyasetçi ilişkisi deşifre oldu. Susurluk kazasının üzerine sis perdesi çekilse de Türkiye’de Susurluk’u unutturmayacak gelişmeler yaşandı. Türkiye’nin kaderini değiştiren Şemdinli olayı ile birlikte “2. Susurluklar Vakası” değerlendirmeleri yapıldı. Şemdinli’de JİTEM elemanlarının halk tarafından yakalanarak teslim edilmesi ve Danıştay saldırısı Susurlukların kolay kolay kapatılamayacağını gösterdi. “Çetelerle mücadele edeceğiz” diyen siyasilerin söylemleri, seçim malzemesi olmasından öteye gidemedi.
Susurluk aydınlatılsaydı Şemdinli yaşanmazdı
Susurluk kazasının ardından mafya-devlet-siyasetçi üçgenindeki kirli ilişkileri aralamak için birçok çalışma yapıldı ve bu çalışmalar kamuoyu ile paylaşıldı. İddialarla ilgili rapor hazırlayan MİT, mafya-devlet-siyasetçi ilişkilerini bir bir doğruladı. Eski Susurluk Araştırma Komisyonu üyesi Fikri Sağlar, Susurluk’u aydınlatmak isteyenlerin bir şekilde engellendiğini belirterek Şemdinli olaylarının Susurluk aydınlatılamadığı için yaşandığına dikkat çekti. Av. Ercan Demir ise çetecilerin kahramanlaştırılmasından yakındı.
Evrensel Gazetesi
Hazırlayan: Serpil Savumlu - Şahin Doğan
spartacus 27.10.2007, 22:26 SUSURLUK İÇİN NE DEMİŞLERDİ?
Süleyman Demirel (Dönemin Cumhurbaşkanı): “Nereye kadar gidiyorsa gidilecektir? Kimse Susurluk’u örtbas edemez. Hükümetin görevi, yargının gereksinimi olan belgeyi bulmaktır.”
Doğan Güreş (Dönemin Genelkurmay Başkanı): “Korkut Eken ne yaptıysa bilgimiz dahilinde yaptı, o hiçbir zaman verilen emirlerin dışına çıkmadı.”
Tansu Çiller (Dönemin Başbakan Yardımcısı): “Devlet uğruna kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir.”
Mesut Yılmaz : “Susurluk’u 20 günde çözemezsem namerdim…”
Necmettin Erbakan (Dönemin Başbakanı): “Susurluk fasa fisodur…”
‘Anonim’: “Konuşursam yer yerinden oynar…”
SUSURLUK İÇİN NE DEMİŞLERDİ?
Süleyman Demirel (Dönemin Cumhurbaşkanı): “Nereye kadar gidiyorsa gidilecektir? Kimse Susurluk’u örtbas edemez. Hükümetin görevi, yargının gereksinimi olan belgeyi bulmaktır.”
Doğan Güreş (Dönemin Genelkurmay Başkanı): “Korkut Eken ne yaptıysa bilgimiz dahilinde yaptı, o hiçbir zaman verilen emirlerin dışına çıkmadı.”
Tansu Çiller (Dönemin Başbakan Yardımcısı): “Devlet uğruna kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir.”
Mesut Yılmaz : “Susurluk’u 20 günde çözemezsem namerdim…”
Necmettin Erbakan (Dönemin Başbakanı): “Susurluk fasa fisodur…”
‘Anonim’: “Konuşursam yer yerinden oynar…”
konuşurken mangalda kül kalmamış.gelinen sonuç ne koca bir hiç.bu konu hiç bi zaman çözülmeyecek.çünkü çözülmek istenmiyor.siyah gözlüklü siyah takım elbiseli adamlar böyle emrediyorlar.suçlu kamyon şöförü sen ne hakla gidip devlet mafya çete üçlemisinin içinde bulunduğu arabaya çarparsında kirli çamaşırların ortaya dökülmesine vesile olursun?yukardaki siyasilerin bu repliklerini kaale almıyorum.bunlarda hiçmi utanma yok? 70 milyonu resmen enayi yerine koyuyorlar.söylemleri kendilerini bağlıyor.kokuşmuş düzenin ve kapitalist sistemin en büyük hizmetkarları.:mad:
ilker_che 27.10.2007, 22:58 türkiye cumhuriyeti devletinin belki de en karanlık olayı...ampul yakmaktan baska ne yapıldı?
simdi de aynı sey terör olayları için sölendi.ampul yakın biraz zaman gecince unutursunuz...
ampul cözüm olsaydı tayyip coktan hallederdi hepsini...
Susurluk bana birçok açıdan garip geliyor...
Tamam ortada bir çete var...
Burası açık,Çatlı ve yandaşlarının katillikleri ve yaptıkları da ortada..
Ama Şurası "ilginç","istense" bu kaza pekala örtbas edilebilirdi gibime geliyor...Ben bu kazanın normal bir kaza olmadığını düşünüyorum.Taksinin frenlerinin bozuk olduğu söylendi bir dönem.Yani bilinçli olarak o araba kaza yapmaya sevk edilmiş olabilir...Farklı hesaplaşmalar olabilir...Ama bilemiyorum tabiki...
Birde Kürt mafyasının hakimiyeti ele geçirmesi var,bugüne kadar genelde faşist tarafların elindeydi mafya ...
Uğur Mumcu Yaşasaydı keşke diyor insan....
Eminim,o herşeyi halkına duyururdu...
spartacus 27.10.2007, 23:17 Kamyon şoförüne ne oldu?
Kazadan sonra gözaltına alınan kamyon şoförü Hasan Gökçe,”Dikkatsizlik, tedbirsizlik sonucu birden fazla kişinin ölümü ve bir kişinin yaralanmasına sebep olmak”la suçlandı, Sedat Edip Bucak’ın şikayetçi olmaması üzerine mağduriyetinin önlenmesi gerekçesiyle tahliye edildi. Gökçe,4 yıl hapis ve 1 milyon 260 bin lira para cezasına çarptırıldı. Mahkeme, daha sonra bu cezayı, 3 yıl hapis ve 945 bin lira para cezasına indirdi ve sanığın tutukluluk süresini dikkate alarak, hapis cezasını 6 milyon 420 bin lira para cezasına çevirdi. Gökçe, Hüseyin Kocadağ’ın eşi kıymet Kocadağ’a da 100 milyon lira tazminat ve mahkeme masrafları olan 35 milyon lirayı ödemeye de mahkum edildi. Uzun süre Denizli’nin Buldan ilçesindeki evinde olayın şokunu atlatmaya çalışan Gökçe, daha sonra şoförlüğe geri döndü. Gökçe, “Bir kaza yaptım, hayatım kaydı” diye konuşuyor.
Kamyon şoförüne ne oldu?
Kazadan sonra gözaltına alınan kamyon şoförü Hasan Gökçe,”Dikkatsizlik, tedbirsizlik sonucu birden fazla kişinin ölümü ve bir kişinin yaralanmasına sebep olmak”la suçlandı, Sedat Edip Bucak’ın şikayetçi olmaması üzerine mağduriyetinin önlenmesi gerekçesiyle tahliye edildi. Gökçe,4 yıl hapis ve 1 milyon 260 bin lira para cezasına çarptırıldı. Mahkeme, daha sonra bu cezayı, 3 yıl hapis ve 945 bin lira para cezasına indirdi ve sanığın tutukluluk süresini dikkate alarak, hapis cezasını 6 milyon 420 bin lira para cezasına çevirdi. Gökçe, Hüseyin Kocadağ’ın eşi kıymet Kocadağ’a da 100 milyon lira tazminat ve mahkeme masrafları olan 35 milyon lirayı ödemeye de mahkum edildi. Uzun süre Denizli’nin Buldan ilçesindeki evinde olayın şokunu atlatmaya çalışan Gökçe, daha sonra şoförlüğe geri döndü. Gökçe, “Bir kaza yaptım, hayatım kaydı” diye konuşuyor.
Başka bir ülkede olsaydı böyle bir çeteyi meydana çıkardığı için devlet övünç madalyası verilirdi .Ama malesef burası Türkiye.
Ahmet Cem Ersever
Harp Okulu mezunu olan Ersever, 1976 yılında Silopi'de halka ateş açılması nedeniyle hakkında soruşturma başlatıldı. Türkiye'ye sokulan kaçak 63 TIR olayının ortaya çıkmasından sonra olayla ilgili bağlantısı soruşturuldu ancak delil yetersizliğinden beraat etti.
Kısaca JİTEM olarak anılan Jandarma Genel Komutanlığı'nın Güneydoğu Anadolu'daki İstihbarat Birimi'nin kurucusu olan Ersever, 11 Aralık 1979'da Jandarma Genel Komutanlığı tarafından Hatay, İçel, Gaziantep, Mardin, Urfa, Edirne, Kırklareli ve İzmir illerinde TIR kaçakçılığını soruşturmakla görevlendirildi. 80'li yıllarda JİTEM'in kurucuları arasında yer aldı.
Güneydoğu'da çok sayıda faili meçhul cinayete adı karıştı. Adının karıştığı Eşref Bitlis'in ölümünden sonra Mart 1993'te JİTEM'den ayrıldı.
Aydınlık Gazetesi'ne yaptığı açıklamalarda, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım ve bazı faili meçhul cinayetlerle ilgili önemli bilgiler verdi. Bu açıklamalardan sonra 4 Kasım 1993'te Ankara'da ölü bulundu......
Eşref Bitlis
Jandarma Genel Komutanı iken 17 Ocak 1993'te uçağının düşmesi sonucu öldü. Genelkurmay Başkanlığı tarafından uçağın buzlanma sonucu düştüğü açıklandı. Ancak bilirkişi raporları bu açıklamayı yalanladı. Soruşturma sırasında suikast iddiaları ortaya atılırken, olaydan bir gece önce JİTEM kurucusu Binbaşı Ahmet Cem Ersever'in uçağın olduğu yerde görüldüğü ileri sürüldü.......
Abdullah Çatlı
Nevşehir'de 1956 yılında doğdu. 1977 yılında Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanı, 1978'de Ülkücü Gençlik Derneği (ÜGD) Genel Başkan Yardımcısı oldu.
Çok sayıda siyasi cinayet, bombalama, kahve tarama ve hapisten adam kaçırma gibi olayların örgütleyicisi olarak suçlandı.
25 Ağustos 1978'de Sakarya'da Nevzat Bor ve Mustafa Pehlivanlı'yla birlikte gözaltına alındı. İstanbul'a götürülen Çatlı, daha sonra serbest bırakıldı. Ankara polisi tarafından tekrar gözaltına alınan Çatlı, tekrar serbest bırakıldı.
Çatlı, ÜGD Genel Başkan Yardımcısı olduğu dönemde, ÜGD'nin yerine Ülkü Yolu Derneği'ni Nevşehir'de kurdu. 11 Temmuz 1978'de Ankara'da işlenen Doç. Dr. Bedrettin Cömert cinayetinin faili olarak arandı.
7 TİP'li genç cinayeti
9 Ekim 1978'de Ankara Bahçelievler'de Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi yedi gencin öldürüldüğü olayın düzenleyicisi ve baş sorumlusu olarak hakkında 1982 yılında gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı.
Çatlı, daha sonra İstanbul'a yerleşerek Hasan Kurtoğlu sahte kimliğiyle yaşadı ve birçok eyleme karıştı. Bu dönemde, silah ve uyuşturucu kaçakçılarıyla yakın ilişki kurdu.
Mehmet Ali Ağca'nın Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçırılması olayının organizasyonunda yer aldığı, Ağca'yı evinde sakladığı ileri sürüldü.
12 Eylül'den sonra Nevşehir Emniyet Müdürlüğü'nden sağladığı sahte pasaportla yurtdışına çıktı. 13 Mayıs 1981'de Ağca tarafından gerçekleştirilen Papa suikastının düzenleyicileri arasında yer aldığı öne sürüldü.
22 Şubat 1982'de İsviçre'de Mehmet Saral adına düzenlenmiş bir pasaportla, Mehmet Tarol adına düzenlenmiş sahte pasaport kullanan Oral Çelik ve Durmuş Unutmaz adına düzenlenmiş sahte pasaport kullanan Mehmet Şener'le birlikte yakalandı. Çatlı serbest bırakılırken, Mehmet Şener tutuklandı.
ASALA ve Papa
MİT'in resmi belgelerinde, 22 Ekim 1983'te Paris'te MİT'le temasa geçtiği ve ASALA'ya karşı beş ayrı eylemde yer aldıktan sonra 24 Ekim 1984'te uyuşturucuyla yakalandığı gerekçesiyle ilişkisinin kesildiği yer aldı.
22 Ekim 1984'te Paris'te 450 gram eroinle yakalandığı için Fransa'da 4.5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu dönemde Papa suikastını kendisinin planladığını, Oral Çelik'i bulabileceğini, bildiklerinden dolayı iki kez öldürülmek istendiğini, serbest kalmak garantisiyle herşeyi anlatabileceğini söyledi. Ancak mahkemede verdiği ifadede söylediklerini reddetti.
Uyuşturucu bulundurmak suçuyla yedi yıl ceza aldığı İsviçre'ye iade edildi. Bu dönemde Türkiye'nin iade talebi, idamla yargılandığı gerekçesiyle Fransa tarafından reddedildi. 21 Mart 1990'da İsviçre Bostadel Cezaevi'nden kaçtı.
Türkiye'ye gizlice geldikten sonra Şahin Ekli ismiyle kullandığı pasaportun sahte olduğunun anlaşılması üzerine 1993'te Yeşilköy Havalimanı'nda gözaltına alındı ancak serbest bırakıldı.
İşadamı Mehmet Özbey
Çatlı, 3 Ekim 1994'te İstanbul'da yabancı plakalı kaçak durumdaki araç ile yakalandı ve Mehmet Özbey kimliğiyle çıkarıldığı savcılık tarafından kayden işlem yapılarak serbest bırakıldı.
Abdullah Çatlı'nın Mehmet Özbay sahte kimliğiyle Baysa İnşaat, GSC Tekstil Ürünleri, Limon Lokantacılık, Japet Et Mamülleri, Sultan Tekstil ve Gülden Tekstil adlarında altı şirkette ortaklığı olduğu ortaya çıktı.
Çatlı; Mehmet Özbay, Mehmet Özbey, Abdullah Çatalı, Abdullah Çaltı, Mehmet Saral, Hasan Dağarslan, Hasan Kurtoğlu ve Şahin Ekli sahte isimlerini kullanıyordu.
Çatlı, 3 Kasım 1996'da Susurluk'ta meydana gelen bir trafik kazasında, DYP Milletvekili Sedat Bucak, polis şefi Hüseyin Kocadağ ve sevgilisi Gonca Us'un da içinde bulunduğu bir arabada öldü.
Çatlı'nın üzerinden dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar'ın imzasının bulunduğu silah taşıma belgesi ve yeşil pasaport çıktı. Çatlı'nın otopsi raporunda ölmeden önce kokain kullandığı belirlendi.........
Sami Hostan
Arnavut Sami' olarak da biliniyor. 2. MİT Raporu'nda DHKP - C ile ilişkili olduğu, İspanya, Hollanda ve Kolombiya bağlantılı uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı öne sürülen Hoştan Eski İstanbul Sheraton Oteli gazinosunun da ortaklarındandı.
2. MİT Raporu'nda Tarık Ümit'in kaçırıldıktan sonra Abdullah Çatlı tarafından Arnavut Sami'nin çiftliğinde sorgulandığı ileri sürüldü.
Suç işlemek için çete oluşturmak iddiasıyla İstanbul 6. No'lu DGM'de İbrahim Şahin, Ayhan Çarkın, Ercan Ersoy, Oğuz Yorulmaz, Ziya Bandırmalıoğlu, Ayhan Akça, Enver Ulu, Mustafa Altunok, Abdülgani Kızılkaya, Korkut Eken, Yaşar Öz ve Ali Fevzi Bir'le birlikte tutuksuz yargılanıyor.
Hoştan, Topal cinayetiyle ilgili olduğu iddiasıyla Beyoğlu 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde taammüden adam öldürmek suçuyla Haluk Kırcı, Serdar Özdağ, Ali Fevzi Bir, Ayhan Çarkın, Oğuz Yorulmaz, Ercan Ersoy, Mustafa Altunok ile birlikte yargılandı. Bu davadan Mart 1998'da tahliye olan Hoştan, tutuksuz olarak yargılanıyor.
Hoştan, 11 Nisan 2000'de pasaportunun uzatılması için başvurusunun ardından bir görevlinin incelemesi sonucu, uyuşturucu madde kaçakçılığı yaptığı gerekçesiyle gözaltına alındı. 1993 yılında yakalanan ve 63 kilo eroinin sahibi olarak gözaltına alınan Ökkeş Koylan isimli uyuşturucu satıcısı poliste verdiği ifadesinde, daha önce Hollanda ve Almanya'ya bir TIR içerisinde yaklaşık 100 kilo eroin götürdüğünü ve bu eroinin sahibinin Sami Oştan olduğunu söyledi. Yapılan inceleme sonucunda Oştan soyadlı uyuşturcu kaçakçısının Sami Hoştan olduğu anlaşıldı.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şubesi'nde sorgulanan Hoştan, sorgusunun ikinci gününde fenalaşarak hastaneye kaldırıldı. Şeker hastası olduğu belirlenen Hoştan'ın nezarethanede sık sık istifra ettiği belirtildi.
Hoştan hakkında 17 Nisan 2000'de "Teşekkül halinde uyuşturcu ihraç etmek" suçundan 15 - 30 yıl arasında ağır hapis cezası istemiyle dava açıldı. DGM Cumhuriyet Savcısı Sudi Güner tarafından hazırlanan iddianamede, Hoştan'ın Hollanda'da 8 yıl önce ele geçirilen 100 kilogram eroini bu ülkeye gönderdiği belirtildi.
İstanbul DGM Başsavcılığı, 3 Mayıs 2000'de Hoştan'ın "Türk Parasını Koruma Kanunu'na aykırılık" suçundan yargılanmasını istedi. Başsavcılık, görevsizlik kararında "Hoştan'ın 1991 ve 1992 yılları arasında yurtdışına uyuşturucu ihraç ettiğini ve bundan elde ettiği parayı Türkiye'ye getirmiş olabileceği kanaatine varıldığını" belirterek sanığın ikametgahının bulunduğu Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı'nca "kara para aklamak" suçundan yargılanması gerektiğini bildirdi. Hoştan'ın toplam servetinin 2.5 trilyon olduğu belirlendi.
Susurluk davasında 4 yıl hapis cezası aldı
Susurluk'taki trafik kazasının ardından ortaya çıkan karanlık ilişkilerle ilgili 14 sanığın yargılandığı dava dördüncü yılın sonunda karara bağlandı. Karara göre, Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin ve MİT eski görevlisi Korkut Eken, "Cürüm işlemek için çete oluşturmak ve bu çeteyi yönetmek" suçundan 6'şar yıl, aralarında Hoştan'ın da bulunduğu 12 sanık da yine "Cürüm işlemek için çete oluşturmak"tan 4'er yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sanıkların tümüne yurtdışına çıkma yasağı konuldu. Ceza onaylandığı taktirde İnfaz Yasası'na göre daha önce 31 gün cezaevinde tutuklu kalan Hoştan, 555 gün hapis yatacak.......
Sedat Peker
Rizeli bir aileden gelen ülkücü baba Sedat Peker, 1970 yılında Sakarya'da doğdu. "Köroğlu" lakaplı Peker, Almanya'da büyüdü. Peker'in adı ilk olarak "uyuşturucuyla mücadele eden baba" olarak duyuldu, daha sonra Susurluk Raporu'nda geçti.
Peker'in organizasyonunda işadamlarından tehditle para topladıkları, zorla tahsilat yaptıkları ve işyeri kurşunladıkları belirlenen, aralarında açığa alınan bir astsubayın da bulunduğu 11 kişi gözaltına alındı.
Peker, Barmen Oğuz Atak'ın sırtında "Allah" dövmesi bulunduğu gerekçesiyle öldürülmesi olayına karıştığı gerekçesiyle uzun süre arandı. Polisin Atak'ın öldürülmesini azmettirmek ve çete olaylarına karışmaktan aradığı Peker, oğlunun doğumunda kendilerini ziyaret eden, çiçek ve telgraf gönderen dostlarına teşekkür için gazetelere verdiği ilanlarda eşiyle birlikte görüldü.
1997'de Rize'de kaçakçı Abdullah Topçu'yu öldürmek suçundan savcı karşısına çıkan ve serbest bırakılan Peker'in iki adamı, aynı davadan müebbet hapse mahkum oldu. Peker gibi ağabeyi Vedat Peker de bir işadamına silah zoruyla senet imzalatmaktan gözaltına alındı. Peker'in talimatıyla çete oluşturdukları iddiasıyla yargılanan dokuz sanıktan dördü tahliye edildi.
Tehditle tahsilat yapmak, zorla alıkoymak, adam öldürmeye azmettirmek ve benzeri suçlardan yedi ay boyunca aranan Peker, teslim olacağını bildirerek 19 Ağustos 1998'de Romanya'dan Türkiye'ye getirildi. İstihbarat birimlerinin çalışmaları sonucunda, Peker'in, adı gizlenen bir Antalya milletvekiliyle doğrudan bağlantısı olduğu saptandı.
Peker, tutuklu bulunduğu sürede Bayrampaşa Cezaevi'nde krallar gibi yaşadı. Rokfor peyniri başta olmak üzere birçok lüks yiyeceği koğuşuna getirten Peker'in cezaevine soktuğu eşyalar arasında kokoreç makinesi da vardı. Kaldığı 50 kişilik koğuşun tabanını halıfleksle kaplatan, duvarlarını boyatan Peker, tuvaletlerin kırılıp yapılmasını istedi ve bunun için gerekli malzemeyi sağladı. Cezaevinde yüz koyun kestirip tutuklu ve hükümlülere dağıtan Peker, çanak anten, video, CINE 5 dekoderi, ekmek kızartma makinesi ve dikiş makinesi gibi isteklerine ise cezaevi yönetimi tarafından izin verilmedi.
İstanbul DGM Savcılığı, Ekim 1998'de Peker ve adamları hakkında 7.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı. Bu davadan yargılandığı sırada duruşmada ilginç açıklamalar yapan Peker, "Eski bir milletvekili bana mesaj göndererek, 'Mahkemede fazla artistlik yapmasın' dedi. Her şeyi size anlatmak istiyorum çünkü ben bunları anlatmazsam şüpheli bir şekilde intihar edebilirim" dedi. Peker, 12 sanıkla birlikte çete oluşturmak suçundan yargılandığı davada, 24 Mayıs 1999'da tahliye edildi. Sekiz ay 29 gün cezaevinde bulunun Peker, "sanal bir çete yaratıldığını" ileri sürdü.
Tahliye edildikten sonra basına açıklama yapan Peker, MHP'li olmadığını söyleyerek, siyasi görüşünün pantürkist - turanist olduğunu belirtti. Tahliye edildikten sonra basına demeçler veren Peker, özel yaşantısıyla ilgili açıklamalar yaptı. Çok mutlu bir evliliği olduğunu söyleyen Peker, "Ben kadını tanrı misafiri olarak kabul ediyorum. Annesini, babasını, her şeyini bırakarak size geliyor, sizin onu korumanız gerekiyor. Anne babasının sevgisini vermeniz gerekiyor. Gayet düzgün bizim yaşantımız. Herkes eşime soruyor, 'Seni dövüyor mu?' diye. Eşim gülerek anlatıyor, 'Yok, dövmüyor' diye" dedi.........
İbrahim Şahin
Mehmet Ağar'ın Emniyet Genel Müdürlüğü döneminde vekaleten Özel Harekat Daire Başkanlığı'na getirilen İbrahim Şahin, görevi sırasında terörle mücadelede görev alacak özel timi oluşturdu.
Şahin, bu oluşum sırasında Balıkesir'de "Özel Tim Eğitim Okulu"nu açan isim oldu. 1990 - 1992 yılları arasında İstanbul'da çok sayıda terör operasyonunu yürüten Şahin, "Avrasya Feribotu" operasyonunda da görev aldı.
Susurluk skandalıyla Ömer Lütfi Topal'ın öldürülmesi olayına adı karışan Şahin'in, Susurluk'taki trafik kazasında ölen firari hükümlü Abdullah Çatlı ile yakın arkadaş olduğu ortaya çıktı. Şahin'in Çatlı ile arandığı dönemde bir düğünde karşılıklı göbek attıkları fotoğraflarla belgelendi.
Hakkındaki adli soruşturma nedeniyle açığa alınan Şahin, İstanbul 6 No'lu DGM'de devam eden Susurluk davasında 13 sanıkla birlikte yargılanıyor. Şahin'in adı, İsrail'den satın alınan kayıp silah olayına da karıştı.
Topal cinayetine karıştıkları öne sürülen özel tim polislerini koruduğu ve Tarık Ümit'in kaçırılmasına karıştığı gerekçesiyle soruşturuldu.
Susurluk Komisyonu'na ifade veren Astsubay Ahmet Altıntaş, Tarık Ümit cinayetini soruşturduğu sırada, İbrahim Şahin tarafından engellendiğini ileri sürdü. Şahin'in adı daha sonra Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılmasında da geçti.
İbrahim Şahin, Meclis komisyonuna verdiği ifadede, Tarık Ümit'in kaçırıldığı gün Ayhan Akça ile Diyarbakır'da olduğunu söyledi. Ancak uçak biletlerinden 2 Mart 1995'te saat 10.00 uçağıyla Ankara'ya geldikleri anlaşıldı.
"Çatlı'yla yemek yedim"
Susurluk Komisyonu'na verdiği ifadede Abdullah Çatlı'yı Mehmet Özbay olarak tanıdığını ve sadece bir kez yemek yediklerini söyledikten sonra gazetelerde Çatlı'yla karşılıklı zeybek oynarken fotoğrafının yayımlanması üzerine güç durumda kaldı.
Haklarında çıkan 27 Ocak 1997 tarihli tutuklama kararından sonra firar etti. 11 Mart 1997'de teslim olduktan sonra tutuklanarak İstanbul DGM'de açılan Susurluk davasında çete oluşturmak suçlamasıyla yargılandı. 12 Eylül 1997'de tahliye edildi.
DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, Şahin'in göreve iadesini isterken, "şehit olmaktan dönmüş değerli bir polis şefi" olarak nitelendirdiği Şahin'den özür dilenmesi gerektiğini ifade etti.
Mart 1999'da Emniyet Genel Müdürlüğü'ne hibe edilen ve kaybolduğu öne sürülen silahlarla ilgili olarak İbrahim Şahin'in de aralarında bulunduğu özel harekatçılara dava açıldı.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Hospro Şirketi'nce hibe edilen silahların kaybolmasıyla ilgili olarak Danıştay 2. Ceza Dairesi'nce haklarında lüzum - u muhakeme kararı verilen, aralarında Şahin'in de bulunduğu 10 sanık hakkında "görevi ihmal" suçundan birer yıla kadar ağır hapis cezası istemiyle dava açtı.
Bu davanın duruşmalarından "Masraf oluyor" gerekçesiyle vareste tutulması talebinde bulunan Şahin'in isteği mahkeme tarafından reddedildi. Yargıç Mustafa Danışman, duruşma sırasında "Lütfederler, şereflendirirler mahkememizi" sözleriyle dikkat çekti. Bunun üzerine duruşmaya katılan Şahin, kaybolan silahlarla ilgili sorumluluğun Emniyet Genel Müdürlüğü İkmal Dairesi Başkanlığı'na ait olduğunu savundu.
Esrarengiz kaza
28 Mart 2000'de Şahin, Bursa - Yalova yolunda trafik kazası geçirerek ağır yaralandı. Uzun süre Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yoğun bakımda kalan Şahin'de geçici hafıza kaybı oluştuğu ve karısıyla çocuklarının dahi isimlerini hatırlamadığı açıklandı, Şahin bir türlü sağlığına kavuşamadı. 13 Nisan'da taburcu edileceği açıklanan Şahin'in sağlık durumunda düzelmenin sürdüğünü açıklayan doktorları, beyinde su toplandığını ve tedaviyi uzatmak zorunda kaldıklarını söyledi.
14 Nisan 2000'de Ankara 6. Asliye Ceza Mahkemesi, hastanede bilincini kaybetmiş halde yattığı sırada Şahin'i, Hospro firmasından hibe görüntüsü altında alınan silahların kaybolmasından dolayı bir yıl hapis cezasına çarptırdı.
Hafızası yavaş yavaş yerine gelen ve 18 Nisan'da hastaneden taburcu edildikten sonra uzun bir araç konvoyuyla İstanbul'daki evine getirilen Şahin, "Ben bu kadar çatışmaya girdim, ölmedim. Bu kadar ucuz ölüme yenilmem" dedi.
Şahin, 13 Mayıs 2000'de Mehmet Ağar hakkında çete kurduğu iddiasıyla oluşturulan TBMM Soruşturma Komisyonu üyelerine ifade verdi. Komisyon başkanı Mehmet Pak, trafik kazası geçiren Şahin'in, duyma, yer, zaman ve şahıs hatırlamakta zorluk çektiğini söyleyerek, "Şahin'in ifadesini bu şartlar altında alamadık. Doktorlar 6 ay ile 2 yıl arasında hastanın tekrar hatırlamaya başlayacağını söylediler" dedi.
Susurluk davasında en yüksek cezayı aldı
Susurluk'taki trafik kazasının ardından ortaya çıkan karanlık ilişkilerle ilgili 14 sanığın yargılandığı dava dördüncü yılın sonunda karara bağlandı. Şahin'in geçirdiği trafik kazası nedeniyle uzun süre sonuçlanamayan davanın kararına göre, Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili Şahin, MİT eski görevlisi Korkut Eken'le birlikte "Cürüm işlemek için çete oluşturmak ve bu çeteyi yönetmek" suçundan 6'şar yıl ağır hapis cezasına mahkum oldu. Şahin'in kısa süreli fenalık geçirdiği duruşmada, diğer 12 sanık da yine "Cürüm işlemek için çete oluşturmak"tan 4'er yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sanıkların tümüne yurtdışına çıkma yasağı konuldu. Ceza onaylandığı taktirde İnfaz Yasası'na göre daha önce 185 gün Metris Cezaevi'nde tutuklu kalan Kırcı, 694 gün daha hapis yatacak....
Ali Fevzi Bir
Aliço lakabıyla tanınan, kumarhaneler kralı Ömer Lütfi Topal'ın eski ortağı Bir'in Topal cinayetine adı karıştığı öne sürüldü. Bir, 28 Temmuz 1998'de özel tim polisleriyle birlikte gözaltına alındı. Ankara'ya gönderilen Bir, daha sonra serbest bırakıldı.
Başbakanlık Teftiş Kurulu tarafından hakkında suç duyurusunda bulunulan Bir, suçlamaları reddederek Topal cinayetiyle ilgisi olmadığını savundu. Bir, halen Topal cinayeti davasında özel timci polislerle birlikte tutuksuz yargılanıyor.
Susurluk davasında 4 yıl hapis cezası aldı
Susurluk'taki trafik kazasının ardından ortaya çıkan karanlık ilişkilerle ilgili 14 sanığın yargılandığı dava dördüncü yılın sonunda karara bağlandı. Karara göre, Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin ve MİT eski görevlisi Korkut Eken, "Cürüm işlemek için çete oluşturmak ve bu çeteyi yönetmek" suçundan 6'şar yıl, aralarında Bir'in de bulunduğu 12 sanık da yine "Cürüm işlemek için çete oluşturmak"tan 4'er yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sanıkların tümüne yurtdışına çıkma yasağı konuldu. Ceza onaylandığı taktirde İnfaz Yasası'na göre daha önce 119 gün Metris Cezaevi'nde tutuklu kalan Bir, 467 gün hapis yatacak.....
Mehmet Ağar
1951'de Elazığ'da doğdu. Babası Zülfikar Ağa gibi polisliği seçti. Emniyet Genel Müdürlüğü adına Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okuyan Ağar, 1972'de mezun olduktan sonra, polisliğe Emniyet Genel Müdürlüğü ve Cumhurbaşkanlığı korumalarında görev alarak başladı.
İznik, Selçuk ve Torul Kaymakamlıkları da yapan Ağar, Derince Kaymakamlığı görevinden sonra, İstanbul Siyasi Şube Müdür Muavinliği'ne getirildi. 5 yıl süren İstanbul Emniyet Müdürlüğü Personel ve Asayiş Şube Müdürlüğü'nden sonra, Şükrü Balcı-Ahmet Ateşli-Ünal Erkan ve kendisi ile ilgili MİT raporunu nedeniyle 1988 yılı başında, Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne getirildi. Bu dönemde siyasilerle yakın ilişki kurmaya gayret etti.
Papatya Bürokrat
Ankara Emniyet Müdürü olduğu dönemde Semra Özal'ın hiçbir programını kaçırmaması, Ankara dışına çıkışı ve gelişlerinde her zaman havaalanında da hazır bulunması nedeniyle adı zaman zaman, "Papatya Bürokrat" olarak anıldı.
Aynı dönemde Turgut Özal'a karşı düzenlenen suikastın soruşturulmasını görevini yürüttü ve video kasete alınan Kemal Horzum sorgusunu yaptı. Korkut Özal bu nedenle Ağar'ın suikastın arkasındaki isimleri bildiğini ileri sürdü.
Kırcı'nın nikah şahidi
İstanbul Emniyet Müdürlüğü görevinden sonra, 1992'de de Erzurum Valisi oldu. Bu görevi sırasında 1 Ağustos 1992'de gıyabi tutuklu olarak aranan Bahçelievler katliamı sanığı Haluk Kırcı'nın nikahında, gelin Vesile Erzincanlı'nın nikah şahitliğini yaptı. 1993 Temmuz ayında Tansu Çiller'in DYP Genel Başkanı ve Başbakan olmasından sonra Emniyet Genel Müdürlüğü'ne getirildi.
Suçlamalara hedef oldu
Bu göreve gelir gelmez, Milli Güvenlik Kurulu'na 'Özel Tim'in güçlendirilmesi ve PKK'nın büyük şehirlerdeki finans kaynaklarını kurutmak gibi önlemleri içeren "Terörü 1 yılda yok edecek" bir plan hazırlayıp sundu. Özel Harekat Timi'nin PKK'yı bir yılda sileceğini ileri sürdü. "PKK'ya karşı ülkücü ordusu kurulduğu" iddialarını yalanladı.
Bu konuşmasından 40 gün sonra ise "Özel ordu çok yakında hazır" açıklamasını yaptı. Polis örgütüne MHP yanlılarının hakim olmasına göz yummakla suçlandı. Ağar yönettiği polis örgütü nedeniyle, işkence iddialarına ve yargısız infaz suçlamalarına da hedef oldu.
Demirel'den fırça
Ağar, "Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok ve Cem Ersever" gibi suikastların hiçbirisi çözülmemesine karşın, faili meçhul cinayetlerden 893'ünün ortaya çıkarıldığını savundu.
MGK'da 26 Nisan 1995'te Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi'nin Türkiye Raporu görüşülürken, Demirel "İşkence yok" diyen Ağar'ı, "İşkence yok demekle olmuyor" diyerek tersledi.
Daha sonra işkenceyi "münferit olaylar" olarak nitelendiren Ağar, eleştirilerin tırmanması üzerine "Polis hatasız değil" demek zorunda kaldı.
Mafyaya silah
İstanbul'daki mafya iddiaları nedeniyle eleştiri alan Ağar, yasal düzenlemeler yapıldıktan sonra "Mafyaya karşı katı" olacaklarını söyledi. Bu dönemde Mülkiye müfettişlerinin incelemesiyle ortaya çıkan bir skandalda kimi sabıkalı mafya üyelerine yasalara aykırı bir biçimde silah ruhsatı verildiği ve ruhsat dosyalarında eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun imzası bulunduğu ortaya çıktı.
Ağar bu soruşturma için kendisi hakkında yapılmış bir işlem olmadığını belirtti. Ağar kayıp dosya olmadığını söylerken, müfettişler 400 silahın dosyasının kaybolduğunu ortaya koydu ve mafya üyelerine verilen ruhsat sayısının 2 binden fazla olduğu belirlendi.
DYP'den milletvekili
Ağar, Emniyet Genel Müdürlüğü döneminde artan faili meçhul cinayetler nedeniyle büyük eleştiri aldı. Çiller'e başbakanlığı döneminde büyük destek veren Ağar, onu yurtiçi, yurtdışı tüm gezilerinde yalnız bırakmadı.
Ağar, bu dönemde İstanbul Emniyet Müdürü olan Necdet Menzir ile büyük bir çekişmenin de içinde oldu. Aralık 1995 seçimlerinden sonra 28 ay sürdürdüğü Emniyet Genel Müdürlüğü görevinden ayrıldı ve DYP milletvekili olarak Meclis'e girdi. Çiller'in A Takımı'nda yer aldı.
İçişleri Bakanlığı ve zorunlu istifa
Adalet Bakanı olduğu ANAYOL Hükümeti döneminde cezaevlerinde 12 siyasi tutuklunun açlık grevlerinde ölmesi büyük tartışma yarattı. REFAHYOL Hükümeti'nin kurulmasından sonra İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturdu.
Ağar, Bakanlar Kurulu toplantısında Başbakan Necmettin Erbakan'ın Libya gezisine karşı çıkan tek isim oldu. Erbakan'ın kararnamesini de imzalamayan Ağar görevinden istifa ederek de direnişini sürdürdü ve azledilmesi gündeme geldi.
Çatlı'ya silah taşıma belgesi
Ağar'ın Susurlukolayından hemen sonra polis müdürü Hüseyin Kocadağ'ı savunarak, Abdullah Çatlı'yı teslim olmaya götürdüğü yolundaki açıklaması herkesi şaşırttı. Bu sözlerinin hemen ardından Tansu Çiller tarafından istifaya zorlandı ve istifa etti.
1996 Eylül ayında Aydınlık dergisi tarafından açıklanan ikinci MİT raporunda bizzat Ağar tarafından verilen yeşil pasaportlar ve silah taşıma belgeleriyle özel bir örgüt kurduğu, bu örgütün adam kaçırma, uyuşturucu kaçakçılığı gibi işlere bulaştığı iddia edildi.
Susurluk kazasından sonra yapılan incelemelerde Çatlı'nın üzerinde çıkan silah taşıma belgesindeki imzanın Ağar'a ait olduğu Jandarma Kriminal Laboratuvarı tarafından tespit edildi.
Dokunulmazlığı kaldırıldı
İstanbul DGM Başsavcılığı tarafından hazırlanan ve 30 Ocak 1997'de Meclis'e gönderilen fezlekede, Sedat Edip Bucak ile "Cürüm işlemek için çete kurmak. Hakkında yakalama ve tevfik müzakeresi bulunan kişileri yetkili mercilere haber vermemek ve görevi kötüye kullanmak" suçlamalarıyla 6'yla 12 yıl arasında ağır hapis cezasına çarptırılması istendi.
11 Aralık 1997'de dokunulmazlığı kaldırılan Ağar, Anayasa Mahkemesi'nin itirazını reddetmesinden sonra, DGM'de 10 Ocak 1998'de 3 saat süreyle sanık sıfatıyla ifade verdi. Hospro silahlarıyla ilgili yaptığı yazılı savunmada, silahları Korkut Eken'e senet karşılığı verdiğini ve konunun devlet sırrı olduğunu söyledi. Mesut Yılmaz ise bu tür bir devlet sırrının kayıtlarda yer almadığını ileri sürdü.
15 Haziran 2000 tarihinde "Suç işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak" iddiasiyle hakkında oluşturulan Meclis Soruşturma Komisyonu 8'e karşı 6 oyla Ağar'ın Yüce Divan'a sevkine gerek olmadığına karar verdi ve eski İçişleri Bakanı böylece aklandı.......
Korkut Eken
1945 doğumlu emekli yarbay olan Eken, Kara Harp Okulu mezunu. 80'li yıllarda Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesindeki Özel Harekat Timleri'nin yetiştirilmesi görevini üstlendi.
MİT'te Kaçakçılık Dairesi başkan yardımcılığı görevinde bulundu. Mehmet Eymür tarafından yazıldığı bilinen 1. MİT Raporu'yla tasfiye edilen Hiram Abas - Mehmet Eymür ekibinden olduğu biliniyor.
Gazi Mahallesi olayları sırasında oluşturulan güvenlik masasında Özel Harekat Danışmanı olarak görev aldı. Susurluk Komisyonu'na verdiği ifadede, Abdullah Çatlı'yla bir yemekte tanıştığını, Çatlı'nın 1980 öncesinde devlet tarafından kullanılmış olabileceğini söyledi.
İstanbul DGM'de süren çete davasında yargılandı. Ayrıca Hospro şirketi tarafından emniyete verilen ve bir kısmı kayıp olan silahlarla ilgili olarak Eken, Mehmet Ağar, İbrahim Şahin'in de aralarında bulunduğu birçok kişi hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Ağar, soruşturma sırasında verdiği yazılı ifadede silahları Eken'e senet karşılığı verdiğini açıkladı.
Susurluk davasında en yüksek cezayı aldı
Susurluk'taki trafik kazasının ardından ortaya çıkan karanlık ilişkilerle ilgili 14 sanığın yargılandığı dava dördüncü yılın sonunda karara bağlandı. Karara göre, MİT eski görevlisi Eken'le birlikte Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin, "Cürüm işlemek için çete oluşturmak ve bu çeteyi yönetmek" suçundan 6'şar yıl ağır hapis cezasına mahkum oldu. Diğer 12 sanık da yine "Cürüm işlemek için çete oluşturmak"tan 4'er yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sanıkların tümüne yurtdışına çıkma yasağı konuldu.
"İmralı'da yatmak istiyorum"
Eken duruşma çıkışında yaptığı açıklamada, cezayı hak etmediğini belirterek, "Devletin, kendisi için fedakarlık etmiş insanları ortada sahipsiz bırakması gerekmiyordu. Cezaevlerinin durumu ortada. Ben de bir çete lideriysem, iyi şartların sunulduğu İmralı Adası'nda yatmak için talepte bulunacağım" dedi. Eken, "Orada çetebaşı kalıyor. Ben de çetebaşı olarak ceza aldığımdan, orada kalabilirim. Hem orada kalan kişi perhiz yemekleri yiyor. Benim de sağlık durumum iyi değil, ben de perhiz yemeği yerim. Zaten oradaki kişiyle daha önce karşılaşamamıştık. Orada görüşürüz" dedi.
Ceza onaylandığı taktirde İnfaz Yasası'na göre, dava kapsamında hiç tutuklanmayan Eken hükmün infazı olan 879 günün tamamını cezaevinde geçirmek zorunda kalacak.
Haluk Kırcı
Bahçelievler katliamı sanığı olan Kırcı, ülkücü çevrede "İdi Amin" ve "Esmeray" lakaplarıyla tanınıyor. Bahçelievler katliamından iki yıl sonra yakalanan Kırcı, 17 Kasım 1980 tarihli 14 sayfalık ifadesinde Abdullah Çatlı ile birlikte yaptıkları katliamı en ince ayrıntılarına kadar anlattı.
12 Nisan 1988'de idama mahkum oldu. Bir yıl sonra şartlı tahliye yasasından yararlanarak 'yanlışlıkla' tahliye edildi ve tekrar aranmaya başladı. 1 Ağustos 1992'de evlenirken nikah şahidi dönemin Erzurum Valisi Mehmet Ağar'dı.
İkinci MİT Raporu'nda, Özel Örgütün Ülkücü Mafya içindeki bölümünde yer aldığı ve Çatlı'nın ölümünden sonra örgütün silahlı kanadının lideri olduğu öne sürüldü.
Abdullah Çatlı'nın ekibinde, Abdurrahman Buğday, Sami Hoştan, Sedat Peker ve Mehmet Gözen'le birlikte yer aldığı da iddialar arasındaydı. 25 Ocak 1996'da Küçükçekmece'de yakalandıktan sonra 1 Şubat'ta Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı'na teslim edildi.
Başsavcılığın, Ankara Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nin ilamı gelene kadar nezarette tutulmasını istediği Kırcı, aynı gün firar etti. Sedat Demir ve Mehmet Ağar'ın baskılarıyla serbest bırakıldığı için Komiser Servet Atan ve polis memuru Celal Yanar'la Nihat Demiray hakkında soruşturma açıldı.
Yanar, ifadesinde dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar'ın "Nezarete atmayın, polislerle otursun" talimatı verdiğini söyledi. Sedat Demir, bu davada delil yetersizliğinden beraat etti.
Diğer polislerin de beraat kararı Yargıtay tarafından bozulmasına rağmen, CMUK'un "Aleyhte temyiz olmaz" hükmü gereğince tekrar yargılanmaları mümkün olmadı.
Adanalı'yla yakalandı
Uzun süre ortadan kaybolan Kırcı, 11 Ocak 1999'da Pendik Kurtköy'deki arkadaşının evinde yakalandı. Operasyonda Kırcı'nın üzerinde Sedat Fidan adına düzenlenmiş sahte kimlik çıktı. Kırcı'yla birlikte eşi Vesile Erzincanlı, Bahçelievler katliamı sanıklarından, tekstilci arkadaşı Bünyamin Adanalı ve eşi Sibel gözaltına alındı.
Bahçelievler katliamı ve Ömer Lütfi Topal davasından gıyabi tutuklu olarak aranan Kırcı'nın yakalanmadan bir hafta önce Romanya'dan Türkiye'ye girdiği öğrenildi.
Tutuklandıktan sonra ölüm orucuna başladığını söyleyen Kırcı, emniyetteki sorgulamasında 1996'da gıyabi tutuklama kararıyla aranırken gözaltına alınması sırasında serbest bırakılması için devreye giren kişinin Mehmet Ağar değil, Korkut Eken olduğunu öne sürdü.
Susurluk'taki kaza yerinde kendisinin de olduğunu söyleyen Kırcı, ifadesinde "Mercedes'in arkasındaki arabada ben de vardım. Yaralıları ben çıkardım. Arkadaşlara haber verdim" dedi.
Kırcı'nın yakalanmasının ardından 3713 sayılı yasadan 'yanlışlıkla' yararlandırılarak şartlı tahliye edilmesini sağlayan dosya da yeniden açıldı. Öte yandan gözaltında bulunduğu süre zarfında hastaneye sağlık kontrolüne götürülen Kırcı, emniyet çıkışında yaptığı açıklamalarla da dikkat çekti.
"Beni 68'li ağabeylerim sorgulasın"
Kırcı'nın basın mensuplarına "Beni 68'li ağabeylerim sorgulasın" sözleri, 68'liler arasında değişik yorumlara neden oldu. Bu arada Kırcı'nın 1991'de Çatlı'nın kardeşi ile Promesse Tıbbi Malzeme şirketi kurduğu ve Sağlık Bakanlığı ihalelerine girdiği saptandı.
Kırcı, yakalandıktan üç gün sonra tutuklanarak Bayrampaşa Cezaevi'ne kondu. Dönemin Emniyet Müdürü Necati Bilican, Kırcı'nın sorgusundan bir sonuç alınamadığını, bundan sonraki aşamada savcılığın devreye gireceğini bildirdi. Kırcı, daha sonra Eskişehir E Tipi Cezaevi'ne nakledildi.
Kırcı hakkında Susurluk olayına ilişkin açılan dava, DYP Milletvekili Sedat Bucak, Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin'in de aralarında bulunduğu 14 sanıklı Susurluk ana davasıyla birleştirildi.
Duruşmada Çatlı'ya övgü
Kırcı, çıktığı ilk duruşmada 1980 öncesinde olaylara katıldığını ve cinayet işlediğini kabul etti. 29 Haziran 1999'da Susurluk davasından tahliye edilen Kırcı, mahkemeye gönderdiği dilekçede, "Basının ve batının baskısı sonucu DGM'lerin sivilleştirilmesini protesto ediyorum" dedi.
Kırcı, talimatla ifade verdiği Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nde de Çatlı'yı överek "Hizmeti büyüktür" dedi.
Yedi kez idam cezasına çarptırıldığı Bahçelievler katliamı davasının gerekçeli kararında mahkeme, ülkücüler tarafından gerçekleştirilen katliamın Çatlı tarafından planlandığını ve yaptırıldığını belirtirken, TİP'li yedi öğrencinin evine öldürme amacıyla girenler arasında bulunan Kırcı'nın tetiği çeken kişi olduğunu kaydetti.
İstanbul 6 No'lu DGM'de görülen Susurluk davasının Şubat 2000'deki duruşmasında ise adeta komedi yaşandı.
Karar aşamasına gelen davada, hazırladığı 115 sayfalık savunmasının bazı bölümlerini iki saat boyunca okuyan Kırcı, ayrıca cezaevinde yazdığını söylediği ve dünya görüşünü açıkladığını ifade ettiği "Donmuş Zaman Manzaraları" isimli kitabını da mahkeme heyetine verdi.
İfadesinde Eken'i "vatansever", Çatlı'yı da "devlet adına hareket eden biri"olarak tanımlayan Kırcı, Çatlı'nın önce MİT, sonra emniyet tarafından kullanıldığını, 1991'den itibaren MİT'in Çatlı'yı tekrar kullanmak istediğini savundu. Duruşma sırasında mahkeme heyetiyle Kırcı arasında ilginç diyaloglar da yaşandı.
Susurluk davasında 4 yıl hapis cezası aldı
Susurluk'taki trafik kazasının ardından ortaya çıkan karanlık ilişkilerle ilgili 14 sanığın yargılandığı dava dördüncü yılın sonunda karara bağlandı. Karara göre, Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin ve MİT eski görevlisi Korkut Eken, "Cürüm işlemek için çete oluşturmak ve bu çeteyi yönetmek" suçundan 6'şar yıl, aralarında Kırcı'nın da bulunduğu 12 sanık da yine "Cürüm işlemek için çete oluşturmak"tan 4'er yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sanıkların tümüne yurtdışına çıkma yasağı konuldu. Ceza onaylandığı taktirde İnfaz Yasası'na göre daha önce 155 gün cezaevinde tutuklu kalan Kırcı, 431 gün hapis yatacak......
Not: Olay sonrasında daha geçen yıla kadar durum bu idi.Yukarıdaki bilgilerin tümü internetten ve basından derleme bilgiler olup. Konunun ve ismi geçenlerin hakkında genel bilgiler kapsamında değerlendirilmelidir.
Bu itibarla katkı yapmak isteyen üyelerin katkılarına açıktır.
|
|