Orijinalini görmek için tıklayınız : Sinif MÜcadelesİ Ve Bayramlar Algisi Üzerİne


sendiren
23.12.2007, 14:07
SINIF MÜCADELESİ VE BAYRAMLAR ALGISI ÜZERİNE


Bir ideolojik ve teorik kafa karışıklığıdır sürüp gidiyor.İnsanlar ya da grup-hareket ya da akımlar mevcut konum-durum ve koşullarının teorisini yapmaya devam ediyorlar.Bayram nedir?Neden kutlanır?Ya da bayramlar nasıl algılanmalıdır?Bu sorulara ,Marksist ve devrimci-demokrat cenahta yeterince iyi-doğru-doyurucu-eğitici yanıtlar verildiği söylenemez.Bu durum,yeni bir durum değildir.Yılların birikimi sürgit devam ediyor.Görünen o ki kimse çokta rahatsız değil bu durumdan.Çelişkilerle dolu bu süreçler,yaşanıp duruyor bu memlekette.Bir tek insan çıkıp ta,bu çelişkiler yumağını sorgulamıyor?Zira söz konusu durum,aynı zamanda yığınların,emekçi milyonların en zayıf noktalarına vurgu demek.Proleterlerin en can alıcı sorularına maruz kalmak demek ya da tepkilerine..Günübirlik çıkar ve güncel durum,çoğunda kendine devrimciyim-sosyalistim-komünistim diyenlerin deyim yerinde ise,elini kolunu bağlıyor.Bu dürüst olmayan,açık ve net olmayan ilişki biçimi,sınıf mücadelesinin genel seyrini de etkileyen;sınıf bilinçli proleterler eğitimi sürecine de sekte vurmaktadır.Aslında sorunun ağırlığı ve sonuçları,diğer yandan içsel tutarlılık boyutları ile ciddiyeti tartışılamaz bile.Ama gelin görün ki kimse bu durumdan rahatsız değil.
Şimdi gelelim sorunun kendisine.Önce dini bayramları ele alalım.Dini bayramlar,kişilerin kişisel inançları dolayısıyla ve de şimdi sistemin bu noktadaki çıkarları dolayısıyla ele alınmalıdır.Komünistlerin dinlere,dine,laisizme nasıl yaklaştıklarını bundan önceki makalelerimizde incelemiştik.(Bunun için bakınız Dine ve Laikliğe devrimci yaklaşım,Yeşil Gericilik ve Kökten dincilik desteklenmeli mi?Dinsel gericiliğe karşı mücadeleyi yükseltelim başlıklı-MahmutHalilCan(Sendiren) imzalı makaleler.http://www.ateshirsizi.org
)Düşünün bir kez,sırf yığınlardan kopmamak ya da yığınlara yakınlaşmak adına bir Marksist hareket!(tabi ki sözde Marksist gerçekte değil) tutup yığınların kurban bayramlarını kutlayacak!!!Ya da bu bayramın nasıl-hangi koşullarda kutlanır olduğuna bakmayacak bile???
Marksistler,ateisttir.Tanrı tanımazdır.Onlar bilime,akla dayanan her şeyin yanındadırlar.Beri yandan dini “halkların afyonu” olarak algılayıp,dine karşı ideolojik-teorik mücadele ederler.Şimdi,bunu tanımlayan bir hareket,akım ya da kişilerin dinsel bayramlara yaklaşımında ,tamamen çıkarcı-pragmatist bir yaklaşımla hareket etmeleri,yığınların geri duruş-bakış ve pratiklerine teslim olmalarını nasıl anlamlandırmak lazımdır?Olsa olsa bu duruma komünist devrimcilikten-Marksizm’den uzaklaşma , kitle kuyrukçuluğu ve reformizme yaslanma denir.Bunun başka türden anlamlandırılması olanaksızdır.
Marksistlerin dine bakışları bir yana,mevcut durum ve koşullarda,yani azgın faşizan uygulamalar ve faşist diktatörlüğün en üst düzeydeki terörü döneminde,yığınların bayramlarını kutlamalarını öğütlemeleri ya da bayram kutlamalarını meşru görüp göstermeleri,dolaylı yoldan faşizmin koltuk değnekliği anlamı taşımaktadır.Zira Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere etnik ya da mezhebi dayatma-yok edim hareketlerinin;beri yandan proletaryanın değişik iş kollarındaki sendikal-demokratik-hak alma eylemlerinin ya da grevlerinin olduğu bir dönemde sürecin bayram ve kutlamaya denk düşmesi ifade götürür bir şey mi dir?Elbette hayır.Ama gelin görün ki,süreç ve devrimci hareketin mevcut kitlesellikten uzak ve kopuk yapıları,mevcut içsel çelişkiler,ister istemez bu yapıları yığınlarla buluşmak adına,değer. ahlak ve kimliklerinden uzak bir biçimde yığınların ve sistemin mevcut dayatmalarına boyun eğmelerini koşullamaktadır.
Bir yandan Kürt’lerin başına tonlarca bomba yağıyor,diğer yandan Alevilerin hunharca katledildiği Maraş ve devrimcilerin “hayata dönüş” adı altında azgın faşist rejimin katliamına maruz kaldıkları hafızalarda tazeliğini korurken,yine öbür yandan gemi azıya almış faşist devlet terörü ile sokakta yargısız infazlar sürerken,binlerce-on binlerce proleter grev ve direnişte iken,milyonlarca insan açlık sınırında her gün ölümle pençeleşirken,bir avuç sermaye sahibi ve onların faşist düzeninin yüz yıllardır yığınları uyutup sahte bayramlar peşinde sürüklenmesine ortak olmayı “devrimcilik” diye yutturmak sanırız bu ülkeye özgü olmaya devam ediyor ve görünen o ki bu noktada teorik-ideolojik mücadele yükseltilmezse devam edecektir.Bir de üstüne üstlük “hayvan katliamı” demek olan “kurban bayramı” kutlaması.Çelişkiye bakınız,hem kesip biçeceksiniz,kurban edeceksiniz;hem de kurbanı “kutlayacaksınız.”Kurbanın nesi kutlanır ve bayram ilan edilir;gerçekten ilginç ve yan yanalığı tartışma götürmez bir çelişki.
Öte yandan,özgürlüğün-eşitliğin-adaletin-hak ve hukukun-gerçek ve hakça bir düzen olan sosyalizmin ve ötesi komünizm olmadan neyin bayramı,niçin,nasıl kutlanıyor sormak gerekli?Bunların olmadığı,yaşanan gerçekler ölüm-açlık-sefalet-haksızlık-adaletsizlik-bir avuç sömürücünün kurulu düzeninde milyonların baskı-zulüm-katliam-sömürüye maruz bırakıldığı bir düzende ne bayramı kutlanıyor?
Bu mevcut koşul ve durumlarda,ideolojik-teorik anlamda tutarsızlıkların,daha doğrusu bir duruş ve bakış açısının olmamasıyla,anti-Marksist yaklaşımların günlük mücadele ve ilişkileri belirlediğinin kanıtlarıdır.Zira,proletarya ve ezilenlerin gerçek bayramı ve şöleni,DEVRİM ‘dir.Özgürlük ve sosyalizmin kazanılmasıdır.Bunun dışındaki her türden safsata bayramlar,gerçekleri ve görüntünün ardındakileri kapatma,mevcut düzeni aklama günleridir.Nitekim,bakınız emekçiler kanının son damlasına sömürülmek ,tüketim çılgınlığı içinde bitirilmek için her an her dakika yeni sözüm ona “özel günler” icat ediliyor.Yok sevgililer günü,yok analar günü,babalar günü uzatın uzatabileceğiniz kadarıyla.Her türden değeri-ahlakı ve insani değerleri ayaklar altına almış bir toplumsal düzen ve onun “insancıkları” bu özel günlerle gerçekte ruhsal tatminlerinin ötesinde mevcut çıkar düzeninin devamlılığını sağlama almaya ve sistemi meşru kılmaya çalışıyorlar.Milyonlarca insanın açlıktan nefesi kokarken,göstermelik bayramlar ile onları aşağılayan bir kafa yapısı ile giderek kimliksiz –insani değerlere oldukça yabancı “insancıklar” yaratıyorlar.
Elbette proleterler ve ezilenlerin,dinsel-ulusal vs bayram algılarına saygı duymalıyız.Bu yüzyılların biriktirmiş olduğu yargıları yok etmek elbette ciddi bir devrimci değişim-kültürel-sosyal-ekonomik-siyasal eğitim mücadelesiyle doğrulara ulaştırılabilir.Ama,bu saygı duymak,mevcudu kabullenmek ve o doğrultuda yığınların geri tüm yönlerinin olduğu gibi benimsenip temel alınması asla değildir.Bu saygı duymak eylemi sadece mevcudun analizi ve değiştirme mücadelesinin kabulü anlamındadır.
Komünist devrimciler,doğruları ve olması gerekenleri söylemekten ve de en önemlisi temsil etmek iddiasında olduğu yığınlara karşı dürüst,açık,yalansız-dolansız ve net olmak zorundadırlar.Her konuda ne düşündüklerini olduğu gibi aktarmak zorundadırlar.Bu devrimci dönüşüm ve değişim mücadelesinin temelidir.Proleterlerin-ezilen-sömürülen sınıf-ulus-cins vs tüm toplumsal kesimlerinin gerçek bayram ve şölenlerinin,DEVRİM,ÖZGÜRLÜK ve SOSYALİZM de olduğunu açık ve net biçimde açıklamak,yaşamak,yaşatmak zorundadırlar.Bayramların gerçekte ne olduğu ve olması gerektiğinin ideolojik-teorik açıklamalarını yapmak zorundadırlar.Gerçek şölen ve bayramlar için mücadeleye…


MahmutHalilCan(Sendiren)

http://www.ateshirsizi.org

kreşmir
23.12.2007, 21:56
Nitekim,bakınız emekçiler kanının son damlasına sömürülmek ,tüketim çılgınlığı içinde bitirilmek için her an her dakika yeni sözüm ona “özel günler” icat ediliyor.Yok sevgililer günü,yok analar günü,babalar günü uzatın uzatabileceğiniz kadarıyla.Her türden değeri-ahlakı ve insani değerleri ayaklar altına almış bir toplumsal düzen ve onun “insancıkları” bu özel günlerle gerçekte ruhsal tatminlerinin ötesinde mevcut çıkar düzeninin devamlılığını sağlama almaya ve sistemi meşru kılmaya çalışıyorlar.Milyonlarca insanın açlıktan nefesi kokarken,göstermelik bayramlar ile onları aşağılayan bir kafa yapısı ile giderek kimliksiz –insani değerlere oldukça yabancı “insancıklar” yaratıyorlar.


toplumları farksızlaştırmak için yapılan en iyi oyundur sembolik tatmin etmeler.....bir düşünün yarın bayram bitiyor ve iş hayatı tekrar başlıyor....ezilmeler,baskılar,haksızlıklar ve dengesizlikler yine hiç hız kesmeden hayatımızın parçası haline gelecek.....oysa ki bu 3 günü sanki tüm senenin hediyesiymiş gibi görmüştük.....

kısa süreli mutluluklarla yetinen geri kalan sürede bu üç günlerin hayalini kurmaktan öteye geçemeyen bir yapıdan daha güzel ne olabilir ki...... kendimize gelip aslında bizim olan hakların elde edilmesi içinyani güzel yaşanılası günleri tüm yaşam boyunca elde etmek için savaşalım....


bu düzen,bu dağılım,bu eşitsizlik son bulsun diye.......

Lazoşa_62
23.12.2007, 22:12
Sendiren arkadaşım. Yazdıkları bizler 1975-1980 yılları arasında savunduğum ve halada savunmaya devam ettigimiz degerlerimizdir. Ancak Marksist ve lininst bir dünya görüşü ile türkiyede devrim gerçekleştirmiş sek eger dediklerinize katılıyorum. Türkiye de şu an yozlaşma ve gericilige doğru kayıyor.Bizler Emperyalist sömürgeler tarfından her tafatan kuşatılmışız.

Sana hak veriyorum :Ama Kalkıpta şu an türkiyenin % 70 şı yozlaşan bir ülkede ve bir kısmıda hala inanç ve dini siyasetten daha ön planda tutuyorsa bu demektirki bu konuyu burda tartışmanın bir anlamı yoktur.

1970 lerde bizler çok hata yaptık türkiyenin ne siyası nede kültürel yapısına uymayan ya çok dar bir elbise biçtik yada çok geniş bir elbise biçtik. Bu gün aynı hatalarımız üzerinde yürümeyiniz.

Türkiyede Devrimsel mücadele bitmedi. Ancak bizler Devrimsel mücadeleyi hakımızın gerek inanç yönünde gerekse siyasi yönde omuzunda taşıyacağı kadar vermeliyiz. Kalkıp başka ülkelerdeki sistemleri aynen uygularsak tökezlemekle kalmayız kafa üstü yere çakılırız,

kreşmir
23.12.2007, 22:36
sanırım konunun birazda şöyle değerlendirilmesinde yarar var....her değişim yanında belirli yenilikleri getirir ve toplumun bu yenilikleri uygulaması için gerekli alt yapısı hazırlanır....ben burda kalkıp dini tümden ortadan kaldıralım gibi bir düşüncenin yapıcı olacağı düşüncesinde değilim....

bunlar öncelikle gerekli sistemin oluşturulması ve uygulanması için adımların atılmasına bağlıdır.....din öncelikle toplumsal olmaktan çıkarılmalı,eğitim,siyaset ve kültürel alanlardan arındırılmalıdır....bilimsel ve düşünsel alanda geri gelişime neden olan din olgusu yalın bir hale getirilip kişinin kendisine indirgenmelidir......

dini konuları tartışmamak ve bunlar bizim ülkemizin gerçeği deyip ilgilenmemek olmaz.....karşı olduğumuz konularda koşulların bizim hareketimizde belirleğici olmasına izin vermeyelim.....böyle yaparsak belirli bir süreden sonra ortamın adamı oluruz....devrimlerin özü topluma karşı zararlı olarak kullanılanların ortadan kaldırılmasıdır....yerine gelecek olan bağlayıcı özellikleri taşır.....

bunlar baskı ve şiddetle değil doğru olanın bilimsel ve sistemli bir şekilde insanlara verilmesiyle olur.....belirli bir süreci vardır.....bence 70 li yıllarda yapılan en büyük yanlış çok aceleci davranılmış olmasından kaynaklanıyor........

sendiren
24.12.2007, 16:58
DİN VE LAİKLİK SORUNUNA DEVRİMCİ YAKLAŞIM




“Din,halkların ve ezilenlerin afyonudur.”Bu genel marksist değerlendirme ezenler ve yönetenler ile yönetilenler ve ezilenler açısından yüzelli yılı aşkın bir süreye yakındır hala aşılabilmiş değildir.Bu değerlendirme tamamen bilimsel ve dünyaya ait bir değerlendirme ki,günü ve geleceği o kadar iyi bir kavrayışın ürünüdür ki,yakın ve uzak bir gelecekte de aşılabilecek gibi değil.
Gerçekten bugün din, ezenler ve yönetenlerin ezilenleri yönetmek için kullandıkları bir numaralı uyuşturucusu ve kendinden uzaklaştırıp yabancılaştırılması için çok değerli bir rol oynamaktadır.Ezilenlerin daha iyi bir dünya ya da daha iyi ve insani koşullarda yaşama istekleri öbür dünyanın bilinmez tarihlerine ve bilinmezlerine ertelenmesinin yanı sıra;adaleti ve özgürlüğü arama sevdalarının-arayışlarının törpülenmesi ve mevcuda boyun eğişin öğütlenmesinin tinsel dünyevi hazlar ve ahiret korkusuyla dizginlenmesi yüzyıllardır insanın gelişimini ve ilerlemesini ve kendisi oluşunun önündeki en temel engellerden ve en önemlilerinden biri olmaya devam ediyor.Ve görünen o dur ki, daha uzun bir süre böyle olmaya devam edecektir.
Din,insanın dünyada ezenler tarafından terbiye edilmesinin en önemli araçlarındandır.İnsanların,aradıklarını bu dünyada göremeyenler açısından diğer dünyada görecekleri hayallerini yaşamasını sağlar.Dünyada isyan edenler ve mevcuda karşı çıkanlar açısından ise,karanlık ve zebaniler ile işkencelerin kendileri beklediği inancının yerleştirildiği ve korkularla kontrol altına alınmaya çalışıldığı bir sistemdir.Artık çıkışındaki gibi din,insanın ahlakının terbiye edilmesi ile ilgili olmanın çok dışına çıkmış bulunmaktadır.İnsanın toplumsal olarak sürü psikolojisiyle yönlendirildiği ve diğer yandan tüm toplumsal yaşantısının dinin gereklerine doğal olarak egemenler lehine düzenlendiği bir sonuç ortaya çıkarır.
DİNİN KISACA TARİHSEL GELİŞİMİ

Çağlar boyunca ,ilkel insandan bu yana çağımız modern emperyalist kapitalist düzenine kadar din,egemenlerin yönetmede önemli bir aracı olagelmiştir.
İlkel insan doğa karşısında güçsüz idi.bir çok bilinmezi olan dünyada güçsüz insan,kendine sığınacak limanlar arayışında oldu sürekli olarak.Ya da günlük yaşamını kolaylaştıran kimi şeyleri örneğin ateşi,güneşi vs. kutsal saydı;tinsel olarak ta onlara bağlandı.İnsanın dünya karşısındaki güçsüzlüğünün,çaresizliğinin ve çözümsüzlüğünün bir dışa vurumu olarak ortaya çıkan din,sınıflı toplumlarla birlikte toplumsal yaşamı düzenlemenin ve öte yandan toplumsal bir ortak akıl-ahlak oluşturmanın bir aracı haline geldi.
Beri yandan ezenler bu insani zayıflık-güçsüzlüğün farkındalığıyla birlikte ezilenleri mevcut düzene bağlı,itaatkar,kanaatkar bri çerçevede tutmak ve mevcut düzene karşı çıkanları ise korkutmak,cennet-cehennem ikilemiyle dünyayla genel olarak ilgilerini kesmek için uğraşmışlardır.
Çok tanrılı dinlerin kısmi demokratik-açık ortamı,tek tanrılı dinler ile beraber daha bir antidemokratik,dayatmacı,diktatoryal ve hemen hemen tüm toplumsal yaşantıyı düzenleyen teokratik-tottaliter-otokratik rejimlerin ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur.Din,tek tanrılı dinlerin dünyaya egemen olmasıyla birlikte siyasal erki elinde bulunduranlarca,hayatın her alanına müdahale edecek tarzda örgütlenmiştir.Öyle ki,siyasal erk sahipleri,hem ekonomik ve hem de tinsel dünyanın da tek hakimleriydiler.Doğal olarak sermaye ve ve gücün dokunulmazlığı;dinin afyon olarak geniş ezilen yığınları terbiye edip sistem içinde tutma;sistem dışı olabilecek her hareketi ise cezalandırma(hem dünyevi ve hem de dünya dışı-ahiret inancı ile)aracı olarak kullanagelmiştir.(engizisyonlar vs gibi)
Kapitalizmin-burjuvazinin feodal düzende ortaya çıkmasıyla birlikte;ekonomik alt yapının tamamen ya da önemli oranda kapitalistleşmesi ve giderek siyasal üst yapı olan feodalizmin,kapitalizmin palazlanması-gelişmesi önünde engel teşkil etmesiyle birlikte,bu temel çelişki ister istemez burjuva demokratik devrimleri zorunlu kıldı. Kapitalizmin doğuş-ilerleme döneminde bilimsel-teknik gelişmelerin önündeki en büyük engel olan din ile hesaplaşmak kapitalist burjuvazi açısından hayati bir öneme sahipti.Zira modern kapitalist üretim ve daha çok kar için emek yoğun üretimden(parça başı ya da manifaktürden,atölye ve benzerinden)büyük üretimin ana gövdeleri olan fabrikasyona geçişi ve bu da doğal olarak bilim ve teknik gelişmelerin önünün açılmasını gerektiriyordu.(zira matbaanın bulunuşunun dinsel teokrasi açısından nasıl karşılandığı hatırlanırsa bu dediğimiz daha iyi anlaşılabilinir.)Gerek ekonomik ve gerekse siyasal anlamda engel teşkil eden teokratik-otokratik-feodal rejimlerin ortadan kaldırılması gerekiyordu.Bu anlamda siyasal teokrasiye de(zira çağın rejimlerinde egemen olan feodalite aynı zamanda dinsel otoriteydi) savaş açmak gerekli idi.Burjuvazi siyasal mücadelesinin içeriğine laikliği koymak durumundaydı.Zira hayatın her alanında otoriteyi günlük yaşamdan çıkarmadan(siyasal erkten-eğitim-sağlık-örgütlenmeye kadar) verdiği iktidar savaşından başarılı çıkamayacaktı.
Bu süreçte bu savaşım sadece,burjuvazi açısından gerekli ve elzem değildi.Yüzyılların uyuşturulmuş ve sömürülmüş emekçileri de bu sürecin dahili oldular.Bilimsel gelişmeler de bu sürecin hızlanması,derinleşmesini getirdi.Nihayetinde Batı Avrupasında burjuva demokratik devrimle,iktidar değişimleri ile birlikte Laikliği de getirdi.En tam anlamıyla laiklik için mücadele binlerce insan ve emekçi öldü.Özellikle laik okullar mücadelsinde yığınlarca emekçi katledildi.Kilise okulları ile laik okullar arasındaki mücadele ancak kan ile çözülebildi ve öte yandan kapsamlı ideolojik-politik mücadeleyle.Bu sürecin en uç boyutlarıyla yaşandığı Fransız burjuva demokratik devrimi en kanlı geçişin olduğu yer oldu.Bu açıdanFransa laisizmin dünyadaki bayraktarlığını yapan ülke olagelmiştir.(Bu süreci en iyi anlatan Emile Zola olmuştur.GERÇEK adlı kitabı bu anlamıyla bir önemli başyapıttır.)
ÜLKEMİZDE GELİŞMELERE KISA BİR BAKIŞ
Aynı süreç içinde ve sonrasında Osmanlı da laik hareketler burjuvazinin gelişmesine parelel olarak gelişmiştir.1900 lü yılların başından itibaren başlayan süreç;ulusal kurtuluş savaşında en uç noktasına ulaşmıştır.Saltanatın ve hilafetin kaldırılması ile birlikte bir laikleşme(din -devlet işlerinin kesin olarak birbirinden ayrılması;zira saltanat makamı aynı zamanda hilafet makamıydı Osmanlı da) doruk noktasına ulaşmıştır.Ama diğer yandan bu laik adımların yanısıra dini kontrol altında tutmak ve tarikatların önünü kesmek adına Diyanet İşleri Başkanlığı(DİB) kurulmuş ve böylece devlet dini yaratılmıştır yeniden bu anlamda olmak üzere..DİB kurulduğu yıllarda nispeten laik düzenin bir parçası olmakla birlikte zamanla tarikat yuvaları haline gelmiş,çeşitli hükümetler döneminde kontrol edilemez bir biçimde laisizmin temelini dinamitlemiştir.
Laisizm,din ile devlet işlerinin kezin olarak birbirinden ayrılması demektir.Din toplumsal yaşamın hiçbir alanında müdahil değildir.Din tamamen kişisel bir sorundur.Kişi ile inandığı arasında herhangi bir aracının olmaması demektir laisizm.Öte yandan devlet ise dine,ki,şilerin inancına kesinlikle müdahale edemez.Din adına özel bir kurum oluşturmaz.Özel bir imamlar ve papazlar ordusu beslemez,maaş vermez,camiinşa etmez,maddi Hiçbir kaynak aktarmaz.Devlet her dinsal akıma,dine,mezhebe,tarikat vs ye karşı eşit mesafededir.Hiçbirinin ne arkasında ve ne de karşısındadır.Bu anlamda laisizm,burjuva demokrasisinin vazgeçilmezlerindendir esasen..
Yukarda tanımıza göre Türkiye laikmidir değilmidir?Bizce değildir.Nedenlerini aşağıda sıralamay çalışalım:
Birincisi,din işleri devlet işlerinden bağımsız olması gerekir iken, faşist devlet aygıtımız DİB gibi bir kuruma sahiptir.Bu kuruma her yıl bütçeden ayrılan pay sağlık ve eğitime ayrılan bütçenin kat be kat üstündedir.Hatta Milli Savunma Bakanlığına ayrılan bütçenin arkasından ikinci sırada gelmektedir bütçe olarak.Bir imamlar ordusu beslemektedir Türkiye..Kendi elleriyle camileri tarikat yuvaları,imamları tarikat reisleri yapmaktadır bu ülke...(Nitekim son cami imamı katlinden sonra ortaya çarşaf çarşaf dökülen olguları hatırlayınız.Resmen belgeli olarak cami imamı tarikat lideridir aynı zamanda camiler işkence merkezleri olarak bile kullanılmaktadır.Tarikatlar ve imamlar çeşitli çetelerle birlikte anılmaktadır vs vs vs....)
İkincisi,Devlet 1940 lı yılların sonundan itibaren din işlerinde kesinlikle taraf olmuş olup diğer dinsel akımları,dinleri,mezhepleri ve de yöneticilerin dahil oldukları tarikata göre dışındaki tarikatları dışlamış-yok saymış(aynen Osmanlı da Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerin ve akımların rededilmesi benzeri) ve suni islamı yaymanın bir kurumu haline getirmiştir.DİB bütçeleri de suni islamı geliştirmek için kullanılmıştır.
Üçüncüsü,1980 Eylül faşist darbesi ile birlikte(çok öncelerden beridir Faşist MHP tarafından dillendirilen,savunulan),devletin egemen ideolojisi Türk-İslam sentezi olmuştur.(Ki faşist Türkeş 80 sonrası ifadelerindeşu lafları boşuna etmemiştir:Biz içerdeyiz ama fikrimiz iktidarda)Bu anlamıyla devlet ideolojisinde ırkçı bir söylemin yanında dinsel bir söylemin yer alması ya da faşist evrenin bir elinde Kuran öteki elinde nutukla miting miting dolaşmasıyla açığa çıktığı gibi nasıl laik olunabilinir?
Dördüncüsü,Bu faşist devlet egemenliğini sürdürmek adına dinci kimlikli örgütler kurdurup çeşitli toplumsal kesimleri bölüp parçalayıp yönetmeye açlışmıştır.Ve ayrıca bu kontra örgütler,devrimci ve yurtsever hareketlerin üzerine salınmış olup binlerce faili meçhul(aslında faili belli!)cinayetler işletmiştir.Hizbul kontralar onlarca aydının yanında,binlerce Kürt Yurtseverini katletmiştirler.Açıkça bu kontraları yetiştirip düzen muhaliflerinin üzerine gönderen bir devletin laik olmasını beklermisiniz?Dini bu anlamıyla da örgütleyip siyasal çıkarları uğruna kullanan devlet laik olabilir mi?
Beşincisi,Suni İslam ta ki okul öncesinden başlayarak tüm eğitim-öğretim kurumlarında kafalara kazınmaya çalışılan ve tüm diğer din,dinsel akımlar,mezheplerin dışlandığı bir müfredata sahiptir.tüm ders kitapları suni islamın ihtiyaçlarına göre hazırlanmaktadır ve tüm diğer akımlar vs harici sayılmaktadır.Öte yandan zorunlu din dersleri bile başlıbaşına devletin bu anlamda laik olup olmadığını da ortaya somut bir biçimde çıkaran bir göstergedir.Böyel bir devlet laik olabilir mi?
Altıncısı,devlet din eğitimi vermez.Böyle bir zorunluluğu yoktur laisizmde devletin. Ve bu anlamda eğitimin tarafı değildir.Olsa olsa verilen eğitimlerin doğru ve amacına uygun yapılıp yapılmadığını kontrol eden bir rolü vardır laisizmde.
Yedincisi,İnsanların nüfus cüzdanlarında zorunlu olarak din hanesinin bulunması ve sanki bilinçli bir tercihmiş gibi doğar doğmaz islam yazılması laisizmin ruhuna aykırıdır ve bu durum bu ülkede mevcuttur.
Yukardakiler ışığında bu devletin laik olmadığını rahatlıkla ifade edebiliriz.Çağın karekteri gereği , gerek emperyalist güçler ve gerkse bağımlı ülkeler dini kendi çıkarları uğruna kullanmak zorundaırlar.Zira yeşil kuşağı projelikten çıkarıp gerçek kılan ve dünyayı şimdi bu karanlık dünyayla korkutup egemenliği altında tutmaya çalışan yine başını ABD emperyalizminin çektiği güruh değil midir?Zira kucağında besleyip büyüttüğü,örgütlediği Humeyni rejimini,El Kaideleri piyasaya salıp şimdi de arkasından koşmak ve yoketmek bahanesiyle meşru ve haklı olamayan bir savaş örgütleyen ve yürüten ABD ve onun avanesi değil midir?Bu iki yüzlü güruh mevcut durumlarını korumak ve sağlamlaştırmak uğruna her yolu mübah sayan gürüh değil midir?
Çağımızın ve emperyalist kapitalizmin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan yabancılaşma tüm bu dinsel gelişmeleri kolaylaştıran vebesleyen biricik unsurlardan biridir.Hatırlayın yabancılaşma yazımız da ifade ettiklerimizi:

“Yukarıda ifade edilen tüm sonuçlar, birbirini tamamlayan, birlikte varolan sonuçlardır. Hiçbiri diğerinden bağımsız değildir. Yabancılaşmanın sosyolojik sonuçları şöyle özetlenebilir:
Toplumsal kurumlara ve topluma karşı gelen bir korku, güvensizlik ve onlar karşısında güçsüzlük.
Geleceğe karşı kötümserlik, değişime karşı inanç ve güvenin yitirilmesi.
Toplum geneline uygulanırsa, tüm bunların sonucunda toplumsal örgütlenmelerde (kitle örgütleri,dernekler,sendikalar vs.) zayıflık.
Kişi, kültür, otoriter ve totaliter rejimlere kolayca uyum ve bu tür toplumsal kültürlere yatkınlık.
Bastırılmış duygu ve düşünceler, otoriter eğilimler sonucu saldırganlık (örneğin, toplumsal linç olayları).
Toplumsal kültürsüzlük, kişiliksizlik, toplumsal çürüme.
Yaşamın her alanında kokuşma, yaşamın anlamsızlaşması sonucunda yaşama son verme (intihar olgusu) eğiliminin ciddi düzeylerde artması.
İnsanın yarattığı, ürettiği şeye karşı duyduğu ilgisizlik, kayıtsızlık, denetimsizlik ile birlikte robotlaşma.
İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaşma, insan olarak yok oluşa doğru gitme. “ Yabancılaşma ve sonuçları....SENDİREN)
Tüm bu yukarda ifade edilen yabancılaşma unsurları tam da kendi dışında sığınacak güvenli-rahat-huzur vericilimanlar arayışına itecektir insanı.Bu bireycileşmiş,bencilleşmiş,hayata karşı güvensiz,inançları noktasında tutarsız,korkak,uyuşuk,güdülmeye hazır insan en nihayetinde sistemin ve egemenlerinde yönlendirilmesiyle ve telkiniyle kendini sözümona dinsel huzurun kollarına atmaktadır.Orada mutluluğu-huzuru aramaktadır.Bu yalancı huzur ve mutluluktur ki,kendini kendi gerçeklerinden uzaklaştırmaktadır.Esasta kendi etrafında dönmesi gereken insan ,kendisi için çizilmiş sınırları olan hayaller dünyasında boşa dönmektedir.Dikkat çekelim ki,dünya üzerinde sapkın bir çok tarikat vardır,tüm bu tarikatların ciddi bir potansiyeli ve alanı vardıor.Çoğu yerde devlet destekli bu tarikatlar yığınlarca insanı etkilemekte ve uyuşturmaktadır.
Sistemin korktuğu şey insanın kendisi için varolması ve kendi etrafında dönmesi yani insanlaşmasıdır.Sınıfsal mücadele içinde yer alması korkunç bir kabus gibi başında oldukça emperyalist kapitalizm bu içkiyi içirmeye devam edecektir.

sendiren
24.12.2007, 16:59
DİN VE LAİKLİK SORUNUNA DEVRİMCİ YAKLAŞIM




“Din,halkların ve ezilenlerin afyonudur.”Bu genel marksist değerlendirme ezenler ve yönetenler ile yönetilenler ve ezilenler açısından yüzelli yılı aşkın bir süreye yakındır hala aşılabilmiş değildir.Bu değerlendirme tamamen bilimsel ve dünyaya ait bir değerlendirme ki,günü ve geleceği o kadar iyi bir kavrayışın ürünüdür ki,yakın ve uzak bir gelecekte de aşılabilecek gibi değil.
Gerçekten bugün din, ezenler ve yönetenlerin ezilenleri yönetmek için kullandıkları bir numaralı uyuşturucusu ve kendinden uzaklaştırıp yabancılaştırılması için çok değerli bir rol oynamaktadır.Ezilenlerin daha iyi bir dünya ya da daha iyi ve insani koşullarda yaşama istekleri öbür dünyanın bilinmez tarihlerine ve bilinmezlerine ertelenmesinin yanı sıra;adaleti ve özgürlüğü arama sevdalarının-arayışlarının törpülenmesi ve mevcuda boyun eğişin öğütlenmesinin tinsel dünyevi hazlar ve ahiret korkusuyla dizginlenmesi yüzyıllardır insanın gelişimini ve ilerlemesini ve kendisi oluşunun önündeki en temel engellerden ve en önemlilerinden biri olmaya devam ediyor.Ve görünen o dur ki, daha uzun bir süre böyle olmaya devam edecektir.
Din,insanın dünyada ezenler tarafından terbiye edilmesinin en önemli araçlarındandır.İnsanların,aradıklarını bu dünyada göremeyenler açısından diğer dünyada görecekleri hayallerini yaşamasını sağlar.Dünyada isyan edenler ve mevcuda karşı çıkanlar açısından ise,karanlık ve zebaniler ile işkencelerin kendileri beklediği inancının yerleştirildiği ve korkularla kontrol altına alınmaya çalışıldığı bir sistemdir.Artık çıkışındaki gibi din,insanın ahlakının terbiye edilmesi ile ilgili olmanın çok dışına çıkmış bulunmaktadır.İnsanın toplumsal olarak sürü psikolojisiyle yönlendirildiği ve diğer yandan tüm toplumsal yaşantısının dinin gereklerine doğal olarak egemenler lehine düzenlendiği bir sonuç ortaya çıkarır.
DİNİN KISACA TARİHSEL GELİŞİMİ

Çağlar boyunca ,ilkel insandan bu yana çağımız modern emperyalist kapitalist düzenine kadar din,egemenlerin yönetmede önemli bir aracı olagelmiştir.
İlkel insan doğa karşısında güçsüz idi.bir çok bilinmezi olan dünyada güçsüz insan,kendine sığınacak limanlar arayışında oldu sürekli olarak.Ya da günlük yaşamını kolaylaştıran kimi şeyleri örneğin ateşi,güneşi vs. kutsal saydı;tinsel olarak ta onlara bağlandı.İnsanın dünya karşısındaki güçsüzlüğünün,çaresizliğinin ve çözümsüzlüğünün bir dışa vurumu olarak ortaya çıkan din,sınıflı toplumlarla birlikte toplumsal yaşamı düzenlemenin ve öte yandan toplumsal bir ortak akıl-ahlak oluşturmanın bir aracı haline geldi.
Beri yandan ezenler bu insani zayıflık-güçsüzlüğün farkındalığıyla birlikte ezilenleri mevcut düzene bağlı,itaatkar,kanaatkar bri çerçevede tutmak ve mevcut düzene karşı çıkanları ise korkutmak,cennet-cehennem ikilemiyle dünyayla genel olarak ilgilerini kesmek için uğraşmışlardır.
Çok tanrılı dinlerin kısmi demokratik-açık ortamı,tek tanrılı dinler ile beraber daha bir antidemokratik,dayatmacı,diktatoryal ve hemen hemen tüm toplumsal yaşantıyı düzenleyen teokratik-tottaliter-otokratik rejimlerin ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur.Din,tek tanrılı dinlerin dünyaya egemen olmasıyla birlikte siyasal erki elinde bulunduranlarca,hayatın her alanına müdahale edecek tarzda örgütlenmiştir.Öyle ki,siyasal erk sahipleri,hem ekonomik ve hem de tinsel dünyanın da tek hakimleriydiler.Doğal olarak sermaye ve ve gücün dokunulmazlığı;dinin afyon olarak geniş ezilen yığınları terbiye edip sistem içinde tutma;sistem dışı olabilecek her hareketi ise cezalandırma(hem dünyevi ve hem de dünya dışı-ahiret inancı ile)aracı olarak kullanagelmiştir.(engizisyonlar vs gibi)
Kapitalizmin-burjuvazinin feodal düzende ortaya çıkmasıyla birlikte;ekonomik alt yapının tamamen ya da önemli oranda kapitalistleşmesi ve giderek siyasal üst yapı olan feodalizmin,kapitalizmin palazlanması-gelişmesi önünde engel teşkil etmesiyle birlikte,bu temel çelişki ister istemez burjuva demokratik devrimleri zorunlu kıldı. Kapitalizmin doğuş-ilerleme döneminde bilimsel-teknik gelişmelerin önündeki en büyük engel olan din ile hesaplaşmak kapitalist burjuvazi açısından hayati bir öneme sahipti.Zira modern kapitalist üretim ve daha çok kar için emek yoğun üretimden(parça başı ya da manifaktürden,atölye ve benzerinden)büyük üretimin ana gövdeleri olan fabrikasyona geçişi ve bu da doğal olarak bilim ve teknik gelişmelerin önünün açılmasını gerektiriyordu.(zira matbaanın bulunuşunun dinsel teokrasi açısından nasıl karşılandığı hatırlanırsa bu dediğimiz daha iyi anlaşılabilinir.)Gerek ekonomik ve gerekse siyasal anlamda engel teşkil eden teokratik-otokratik-feodal rejimlerin ortadan kaldırılması gerekiyordu.Bu anlamda siyasal teokrasiye de(zira çağın rejimlerinde egemen olan feodalite aynı zamanda dinsel otoriteydi) savaş açmak gerekli idi.Burjuvazi siyasal mücadelesinin içeriğine laikliği koymak durumundaydı.Zira hayatın her alanında otoriteyi günlük yaşamdan çıkarmadan(siyasal erkten-eğitim-sağlık-örgütlenmeye kadar) verdiği iktidar savaşından başarılı çıkamayacaktı.
Bu süreçte bu savaşım sadece,burjuvazi açısından gerekli ve elzem değildi.Yüzyılların uyuşturulmuş ve sömürülmüş emekçileri de bu sürecin dahili oldular.Bilimsel gelişmeler de bu sürecin hızlanması,derinleşmesini getirdi.Nihayetinde Batı Avrupasında burjuva demokratik devrimle,iktidar değişimleri ile birlikte Laikliği de getirdi.En tam anlamıyla laiklik için mücadele binlerce insan ve emekçi öldü.Özellikle laik okullar mücadelsinde yığınlarca emekçi katledildi.Kilise okulları ile laik okullar arasındaki mücadele ancak kan ile çözülebildi ve öte yandan kapsamlı ideolojik-politik mücadeleyle.Bu sürecin en uç boyutlarıyla yaşandığı Fransız burjuva demokratik devrimi en kanlı geçişin olduğu yer oldu.Bu açıdanFransa laisizmin dünyadaki bayraktarlığını yapan ülke olagelmiştir.(Bu süreci en iyi anlatan Emile Zola olmuştur.GERÇEK adlı kitabı bu anlamıyla bir önemli başyapıttır.)
ÜLKEMİZDE GELİŞMELERE KISA BİR BAKIŞ
Aynı süreç içinde ve sonrasında Osmanlı da laik hareketler burjuvazinin gelişmesine parelel olarak gelişmiştir.1900 lü yılların başından itibaren başlayan süreç;ulusal kurtuluş savaşında en uç noktasına ulaşmıştır.Saltanatın ve hilafetin kaldırılması ile birlikte bir laikleşme(din -devlet işlerinin kesin olarak birbirinden ayrılması;zira saltanat makamı aynı zamanda hilafet makamıydı Osmanlı da) doruk noktasına ulaşmıştır.Ama diğer yandan bu laik adımların yanısıra dini kontrol altında tutmak ve tarikatların önünü kesmek adına Diyanet İşleri Başkanlığı(DİB) kurulmuş ve böylece devlet dini yaratılmıştır yeniden bu anlamda olmak üzere..DİB kurulduğu yıllarda nispeten laik düzenin bir parçası olmakla birlikte zamanla tarikat yuvaları haline gelmiş,çeşitli hükümetler döneminde kontrol edilemez bir biçimde laisizmin temelini dinamitlemiştir.
Laisizm,din ile devlet işlerinin kezin olarak birbirinden ayrılması demektir.Din toplumsal yaşamın hiçbir alanında müdahil değildir.Din tamamen kişisel bir sorundur.Kişi ile inandığı arasında herhangi bir aracının olmaması demektir laisizm.Öte yandan devlet ise dine,ki,şilerin inancına kesinlikle müdahale edemez.Din adına özel bir kurum oluşturmaz.Özel bir imamlar ve papazlar ordusu beslemez,maaş vermez,camiinşa etmez,maddi Hiçbir kaynak aktarmaz.Devlet her dinsal akıma,dine,mezhebe,tarikat vs ye karşı eşit mesafededir.Hiçbirinin ne arkasında ve ne de karşısındadır.Bu anlamda laisizm,burjuva demokrasisinin vazgeçilmezlerindendir esasen..
Yukarda tanımıza göre Türkiye laikmidir değilmidir?Bizce değildir.Nedenlerini aşağıda sıralamay çalışalım:
Birincisi,din işleri devlet işlerinden bağımsız olması gerekir iken, faşist devlet aygıtımız DİB gibi bir kuruma sahiptir.Bu kuruma her yıl bütçeden ayrılan pay sağlık ve eğitime ayrılan bütçenin kat be kat üstündedir.Hatta Milli Savunma Bakanlığına ayrılan bütçenin arkasından ikinci sırada gelmektedir bütçe olarak.Bir imamlar ordusu beslemektedir Türkiye..Kendi elleriyle camileri tarikat yuvaları,imamları tarikat reisleri yapmaktadır bu ülke...(Nitekim son cami imamı katlinden sonra ortaya çarşaf çarşaf dökülen olguları hatırlayınız.Resmen belgeli olarak cami imamı tarikat lideridir aynı zamanda camiler işkence merkezleri olarak bile kullanılmaktadır.Tarikatlar ve imamlar çeşitli çetelerle birlikte anılmaktadır vs vs vs....)
İkincisi,Devlet 1940 lı yılların sonundan itibaren din işlerinde kesinlikle taraf olmuş olup diğer dinsel akımları,dinleri,mezhepleri ve de yöneticilerin dahil oldukları tarikata göre dışındaki tarikatları dışlamış-yok saymış(aynen Osmanlı da Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerin ve akımların rededilmesi benzeri) ve suni islamı yaymanın bir kurumu haline getirmiştir.DİB bütçeleri de suni islamı geliştirmek için kullanılmıştır.
Üçüncüsü,1980 Eylül faşist darbesi ile birlikte(çok öncelerden beridir Faşist MHP tarafından dillendirilen,savunulan),devletin egemen ideolojisi Türk-İslam sentezi olmuştur.(Ki faşist Türkeş 80 sonrası ifadelerindeşu lafları boşuna etmemiştir:Biz içerdeyiz ama fikrimiz iktidarda)Bu anlamıyla devlet ideolojisinde ırkçı bir söylemin yanında dinsel bir söylemin yer alması ya da faşist evrenin bir elinde Kuran öteki elinde nutukla miting miting dolaşmasıyla açığa çıktığı gibi nasıl laik olunabilinir?
Dördüncüsü,Bu faşist devlet egemenliğini sürdürmek adına dinci kimlikli örgütler kurdurup çeşitli toplumsal kesimleri bölüp parçalayıp yönetmeye açlışmıştır.Ve ayrıca bu kontra örgütler,devrimci ve yurtsever hareketlerin üzerine salınmış olup binlerce faili meçhul(aslında faili belli!)cinayetler işletmiştir.Hizbul kontralar onlarca aydının yanında,binlerce Kürt Yurtseverini katletmiştirler.Açıkça bu kontraları yetiştirip düzen muhaliflerinin üzerine gönderen bir devletin laik olmasını beklermisiniz?Dini bu anlamıyla da örgütleyip siyasal çıkarları uğruna kullanan devlet laik olabilir mi?
Beşincisi,Suni İslam ta ki okul öncesinden başlayarak tüm eğitim-öğretim kurumlarında kafalara kazınmaya çalışılan ve tüm diğer din,dinsel akımlar,mezheplerin dışlandığı bir müfredata sahiptir.tüm ders kitapları suni islamın ihtiyaçlarına göre hazırlanmaktadır ve tüm diğer akımlar vs harici sayılmaktadır.Öte yandan zorunlu din dersleri bile başlıbaşına devletin bu anlamda laik olup olmadığını da ortaya somut bir biçimde çıkaran bir göstergedir.Böyel bir devlet laik olabilir mi?
Altıncısı,devlet din eğitimi vermez.Böyle bir zorunluluğu yoktur laisizmde devletin. Ve bu anlamda eğitimin tarafı değildir.Olsa olsa verilen eğitimlerin doğru ve amacına uygun yapılıp yapılmadığını kontrol eden bir rolü vardır laisizmde.
Yedincisi,İnsanların nüfus cüzdanlarında zorunlu olarak din hanesinin bulunması ve sanki bilinçli bir tercihmiş gibi doğar doğmaz islam yazılması laisizmin ruhuna aykırıdır ve bu durum bu ülkede mevcuttur.
Yukardakiler ışığında bu devletin laik olmadığını rahatlıkla ifade edebiliriz.Çağın karekteri gereği , gerek emperyalist güçler ve gerkse bağımlı ülkeler dini kendi çıkarları uğruna kullanmak zorundaırlar.Zira yeşil kuşağı projelikten çıkarıp gerçek kılan ve dünyayı şimdi bu karanlık dünyayla korkutup egemenliği altında tutmaya çalışan yine başını ABD emperyalizminin çektiği güruh değil midir?Zira kucağında besleyip büyüttüğü,örgütlediği Humeyni rejimini,El Kaideleri piyasaya salıp şimdi de arkasından koşmak ve yoketmek bahanesiyle meşru ve haklı olamayan bir savaş örgütleyen ve yürüten ABD ve onun avanesi değil midir?Bu iki yüzlü güruh mevcut durumlarını korumak ve sağlamlaştırmak uğruna her yolu mübah sayan gürüh değil midir?
Çağımızın ve emperyalist kapitalizmin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan yabancılaşma tüm bu dinsel gelişmeleri kolaylaştıran vebesleyen biricik unsurlardan biridir.Hatırlayın yabancılaşma yazımız da ifade ettiklerimizi:

“Yukarıda ifade edilen tüm sonuçlar, birbirini tamamlayan, birlikte varolan sonuçlardır. Hiçbiri diğerinden bağımsız değildir. Yabancılaşmanın sosyolojik sonuçları şöyle özetlenebilir:
Toplumsal kurumlara ve topluma karşı gelen bir korku, güvensizlik ve onlar karşısında güçsüzlük.
Geleceğe karşı kötümserlik, değişime karşı inanç ve güvenin yitirilmesi.
Toplum geneline uygulanırsa, tüm bunların sonucunda toplumsal örgütlenmelerde (kitle örgütleri,dernekler,sendikalar vs.) zayıflık.
Kişi, kültür, otoriter ve totaliter rejimlere kolayca uyum ve bu tür toplumsal kültürlere yatkınlık.
Bastırılmış duygu ve düşünceler, otoriter eğilimler sonucu saldırganlık (örneğin, toplumsal linç olayları).
Toplumsal kültürsüzlük, kişiliksizlik, toplumsal çürüme.
Yaşamın her alanında kokuşma, yaşamın anlamsızlaşması sonucunda yaşama son verme (intihar olgusu) eğiliminin ciddi düzeylerde artması.
İnsanın yarattığı, ürettiği şeye karşı duyduğu ilgisizlik, kayıtsızlık, denetimsizlik ile birlikte robotlaşma.
İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaşma, insan olarak yok oluşa doğru gitme. “ Yabancılaşma ve sonuçları....SENDİREN)
Tüm bu yukarda ifade edilen yabancılaşma unsurları tam da kendi dışında sığınacak güvenli-rahat-huzur vericilimanlar arayışına itecektir insanı.Bu bireycileşmiş,bencilleşmiş,hayata karşı güvensiz,inançları noktasında tutarsız,korkak,uyuşuk,güdülmeye hazır insan en nihayetinde sistemin ve egemenlerinde yönlendirilmesiyle ve telkiniyle kendini sözümona dinsel huzurun kollarına atmaktadır.Orada mutluluğu-huzuru aramaktadır.Bu yalancı huzur ve mutluluktur ki,kendini kendi gerçeklerinden uzaklaştırmaktadır.Esasta kendi etrafında dönmesi gereken insan ,kendisi için çizilmiş sınırları olan hayaller dünyasında boşa dönmektedir.Dikkat çekelim ki,dünya üzerinde sapkın bir çok tarikat vardır,tüm bu tarikatların ciddi bir potansiyeli ve alanı vardıor.Çoğu yerde devlet destekli bu tarikatlar yığınlarca insanı etkilemekte ve uyuşturmaktadır.
Sistemin korktuğu şey insanın kendisi için varolması ve kendi etrafında dönmesi yani insanlaşmasıdır.Sınıfsal mücadele içinde yer alması korkunç bir kabus gibi başında oldukça emperyalist kapitalizm bu içkiyi içirmeye devam edecektir.

sendiren
24.12.2007, 17:00
SONUÇ VE TUTUM ÜZERİNE
Ülkemiz dahil komünistlerin tali olarak çözmesi ama öte yandan çok ciddi bir ideolojik mücadele vermesi gereken bir sorundur din ve laiklik sorunu.Zira sorunun güncelliği ve öne çıkması da bu noktada tutumların deklarasyonu-yaşama geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.Din sorunu salt bugüne ait bir dorun olmayıp yarının da en önemli sorunu olmaya devam edecketir.Yüzyılların önyargıları ve edinilmiş ddeğerleri ile mücadele sanıldığı kadar kolay olmayacaktır.Komünistler herkesin bildiği gibi ateisttir.Ama ateizmi sadece parti-örgüt proğramlarına özgüdür.Militan materyalizmin bu en önemli tüzük maddelerinden biri olan konu sadece parti üyelerini bağlamaktadır.Partinin ya da örgütün sınıf içindeki çalışmasının önüne çıkarılamaz bu sorun.Zira biz sınıf mücadelesinin ana kulvarlarında mücadele etmek zorundayız.Bu tarzda sorunlar karşımıza çıktığında sınıfsal tavrımızı alırız.Ki sınıfın her türden bölünmesine karşı olan bizler din,mezhep,ırk ayrımı gözetmeden sınıfın tek bir çatı altında mücadele etmesi gerektiğini savunuruz.Ama bir yandan da sınıfın bu anlamda da eğitimi açısından ideolojik mücadele vermeliyiz..Sosyalizm şaması için asgari proğramımız,proletarya diktatörlüğünde ya da proleterlerin devletinde laikliğin tam anlamıyla uygulanmasıdır.Hayatın her alanında tam bir laisizmin egemen kılınmasını sağlamaktır.
Görünen odur ki,mevcut devletin bir bütün olarak laikleştirilmesi gerek günümüz ve gerek gelecek açısından bir devrim ve sosyalizm sorunudur.Bu proğramatik amaçlarımızdan biridir.Komünistler bu açıdan da burjuvazinin yarı yolda bıraktığı çizgiyi tamamen sınıfsal bir perspektifle ele alıp devrimci-komünist tutumu gerçek ve yaşama ait kılmalıdırlar.Şeriata,gericiliğe,laisizmin karikatürlerine(ülkemizdeki gibi),dinin devletleştirilmesine ve de devletin dincileştirilmesine karşı kararlı bir ideolojik-politik mücadele vermek zorundadırlar.Emekçi yığınlara tüm gerçekler çıplak bir biçimde aktarılmalıdır.Propaganda-ajitasyon ve eylemin önemli içeriklerinden ve sistemden kopuşun önemli araçlarından biridir bu sorun...
DİB nın bütçesine ya da yönetim-idari anlayışına Aleviliğin ya da herhangi bir dinsel akımın,mezhebin,dinin dahil edilmesi demek;ülkeyi laik kılmaz.Tam tersine kurumun kendisi anti laik bir kurumdur.Kaldı ki böyle bir talep zaten gayrı meşru bir kurumu meşrulaştırmaya ve yığınlar nezdinde itibarlı yapmaya yarar sadece..Devrimci bir proğram bu kurumun lağvedilmesini ve kesin biçimde devletin dinden,dinin devletten bağımsızlığını savunur.Dini kişisel bir sorun olarak algılayan bu anlamda da gerçek laikler olan komünistler,onun toplumsal bir uyuşturucu,içki ve de toplumsal yaşamı etkileyen-düzenleyen bir unsur haline gelmesine karşı durup mücadele ederler.
Türkiye de yukarda sıraladığımız gibi laiklik yoktur ve maalesef burjuvazinin çözmesi gerekli sorunlardan birini yine proletaryaya bırakmıştır ve gerçek çözümü devrim ve nihayetinde komünizmdedir.

MahmutHalilCan(Sendiren)
http://www.ateshirsizi.org

http://www.ateshirsizi.org/showthread.php?t=285

sendiren
24.12.2007, 17:01
YEŞİL GERİCİLİK-KÖKTEN DİNCİLİK DESTEKLENMELİ Mİ?


Son bir kaç yılda,özellikle pratik kimi gelişmelerin de etkisiyle(emperyalizmin fiili Ortadoğu müdahalesi vs.),köktendinci kimi hareketlerin(Hizbullah,Hamas vs.) ilerici olup olmadığı ya da desteklenip desteklenemeyeceği tartışılır oldu.Kökten dincilik yaşadığımız coğrafyanın ve de sınıflı toplumların ortaya çıkışı kadar eskidir.Yada dünyamızın hiç te yabancı olmadığı bir durumdur.Zira Ortadoğu hiç ysbsncı değildir.Keza,İslamın yapısal olarak köktendinciliğe yatkın olduğunu peşinen belirtmeliyiz.(Gerçi diğer dinlerde de aynıdır ama İslam bu noktada daha belirgin bir noktadır.)Zira din olarak İslamın kendisinin şerri hükümleri ve günlük yaşamın tümünü düzenlemeye dönük bir çok hüküm içermesi;beri yandan bu hükümlerin dinin vazgeçilmezleri-emri olduğunun önkabulü köktendinciliğin alt yapısını oluşturmaktadır.
Din Halkın Afyonudur.Gelişme ve İlerlemenin Önünde Engeldir.
Dinin tarih boyunca,egemenlerin elinde ezilenleri,sömürülen milyonları mevcut düzenlerin devamı uğruna afyon gibi kullanıldığını görmekteyiz.(Bknz.SENDİREN .Din ve Laiklik sorununa Devrimci Yaklaşım)Din doğada ve toplumda olup biteniilahi bir gücün iradesinin sonucu gibi göstererek,olayları yönlendiren nesenel yasaları redederek;dünyayı veçevreyi tanıma olasılığını yadsıyarak insanların doğanın ve toplumun yasalarını tanımalarını önler.Öte yandan bu yasaların ortaya konmaları halinde kendilerine sağlayacağı yararların önüne bent çeker.Bu bakımdan bir yerden sonra hep ilerleme düşmanıdır din.Bu bakış açısıyla Din ne ezelidir ve ne de ebedidir.Gelişmenin belli bir noktasında ortaya çıkmış ve çeşitli nedenlerle biçimden biçime girmiş olup;tarih düzeleminde geçicidir ve kendini yaratan sosyal koşulların ortadan kaldırılmasıyla ortadan kaybolacaktır.
Din bizlere göre(Marksistlere göre) Adaletsiz düzenin yolaçtığı acılara karşı ezilen milyonlar için bir sığınaktır.Öbür dünyada ödüllendirme adına,uysallığı,yazgıya boyun eğmeyi vaaz ederek,ezilenleri dünyayı değiştirmeden vazgeçirip edilgenliğe iter.Böylece gerçekten adil ve insani bir düzenin kurulmasının önüne geçerek, en nihayetinde mevcut sömürü düzeninin sürmesini sağlar.Bu açılardan gerçekten de"din ,halkın afyonudur."
Ortaçağ Avrupasında din ile devlet işlerinin içiçe geçmişliği,kilise-okul biraradalığı kapitalizmin gelişmesiyle beraber,üretimin yoğunlaşması ve manifaktürden fabrika tarzı üretime geçilmesiyle,alt yapıya egemen olan kapitalizm ile üst yapıya egemen olan feodalizm ile çelişir hale geldi.Bu çelişki, burjuvazinin ezilen milyonları eşitlik-özgürlük-adalet sloganlarıyla örgütleyip iktidarı almasıyla son buldu.İşte burjuva demokratik devrimlerin özü.
Ardından gerek üretimin ihtiyaçları ve gerkse günlük yaşamda ayakbağı olan kilise-okul birlikteliği,laik eğitimi ve mücadeleyi zorunlu kıldı.Ve müthiş ve korkunç onyılları bulan bir mücadeleye sahne oldu düreç.Sonuçta kazanan çağ Avrupasında burjuvazi ve mücadeleyi yürüten milyonlar;kaybeden ise kilise ve köktendincilik oldu.Ve bu reform hareketidir ki,en nihayetinde çağ Avrupasını modern kimliğine kavuşturdu.Rönesans Avrupası,Reform Avrupasıyla buluştuğunda bu köklü değişiklik ve ilerleme sağlanabildi.
Ama gelin görün ki,20.yy. Avrupası ve Amerikası,ileri düzeyde gelişmiş emperyalist kapitalizmin merkezlerinde köktendincilik gerçeği ile yeniden yüzyüze kaldı.Bu durum birincisi,kendi içinde dine yönelimin güçlenmesi ile karekterize oldu ki,zira bunun nedeni de kapitalizmin doğal sonucu olan yabancılaşmanın yaratmış olduğu boşluk ile emekçilerin bu boşluğu doldurmak-yaşama karşı güvensizlik-korkularının sonucu olarak iç huzura kavuşmak-yalnızlığını gidermek uğruna dine yönelmiş yığınlar sonucunu üretti.İkincisi,emperyalist kapitalizm ve onun sömürgelerdeki yerli işbirlikçilerinin geniş emekçi yığınları sistem dışına çıkmamaları,komünizmin-sınıf mücadelesinin "kucağına düşmemeleri" için fiili olarak dini ve özellikle de islami köktendinciliği geliştirme ve kullanmaları olmuştur.Başını ABD emperyalizminin çektiği güruh,meşhur yeşil kuşak projesini geliştirmeden önce de,gerek kendisi ve gerekse yerli işbirlikçileri aracılığıyla dini sonuna kadar kullanmışlardır.
Yeşil Kuşak Gibi Projeler ve Köktendincilik ve Destekleme Sorunu:

1970 lerden sonra ise,Kuzey Afrika ve Ortadoğuda sistemli bir biçimde yürürlüğe knulmuştur.Adım adım politik örgütlenmeler oluşturulmuş,bizzat emperyalist merkezlerde eğitilen militan ve yöneticiler,bu coğrafyada yerli yöneticilerin de gözetiminde korunup kollanarak büyütüldü.Böylece İslami köktendincilik,bu coğrafyanın önemli bir olgusu haline geldi ve hala başat bir biçimde varlığını sürdürmeye devam etmektedir.Örneğin El Kaideyi kuran-yöneten ekip bizatihi CIA nın eğitip görevlendirdiği ekiptir.İkiz kulelere saldırının da CIA nın işi olduğunu bugün her sıradan insan bile görebilmektedir.ABD nin büyük Ortadoğu-Kuzey Afrika projesi ve bölgedeki emperyalist açık işgalinin gerekçesini yaratan da,CIA nın kontrolünde bizzat El Kaide gibi yavru örgütlerdir.
Aynı durum Ortadoğu merkezli kurulan köktendinci örgütler içinde geçerlidir.Hadi arkasında ABD yok ta ,diğer emperyalist odaklardan biri ya da onların bölgedeki yerli işbirlikçileri vardır.Örneğin Türk Hizbullahını kontra bir biçimde kuran ve Kürt Ulusal mücadelsini boğmak için kullanan Türk Faşist devletidir.Tüm bu örgütler , islami köktendinciliğ kullanma uğruna kurdurulmuş,beslenmiş,büyütülmüş,ihtiyaç halinde de kullanıldığı gün gibi apaçıktır.sonuçta komünistlerin,devrimcilerin,demokratların,ilerici ve yurtseverlerin bu tarzda örgütlenmeleri desteklememeleri için birincil neden tam da budur,dinin afyon gibi kullanılmasıyla birlikte.
Bu köktendinci örgütler sözümona anti-amerikancı bir söyleme sahiptirler.Ve arada birde olsa,anti-amerikan eylemler yapmaktadırlar.Bu açıdan desteklenmelidir diyenler ;ezilen milyonlara ve proletaryanın uluslararası sosyalist yürüyüşüne sekte vurmaktadırlar.Bir hareketin anti-amerikancı olması,o hareketi anti-emperyalist yapmaz.Anti-emperyalizm,bir bütün olarak emperyalizme ve onun her türden uzantılarına karşı olmak,onun iktidarının yıkmak için uğraşmak demektir.Dünya üzerinde sadece Amerikan emperyalizmi yoktur.AB,Rus,Çin,Japon emperyalizmleri de vardır.Amerika'ya karşı olup,diğerlerine yakın olmak,anti emperyalist olunmadığının temel göstergesidir.Diğer emperyalist merkezlere sırtını dayayıp,onların yörüngelerinde hareket etmek,ortadoğudaki köktendinci akımların temel karekterleridir.Bu açıdan da desteklenemz,bu da ikincil nedendir.
Bu hareketler mevcut iktidarları ortadan kaldırıp yerlerine mevcudun gerisinde şerri bir iktidarı koyuyorlar sözümona.Şeiratla yönetilen kapitalist devletleri amaçlıyorlar,kapitalizmi ortadan kaldırmadan..Bu açıdan da mevcudun gerisine düşerek gericiliklerini tescil etmiş oluyorlar.Gericidirler ve desteklenemezler,bu da üçüncü nedendir.
Öte yandan , gerek kendi içlerindeki hiyerarşik örgütlenmelerinde olsun ve gerekse de dışındaki toplumsal kesimlere karşı tutumlarında olsun,faşizan bir tarzları olduğu apaçıktır.Marksistlerin faşizan bir hareketi desteklemeleri olanaklı değildir.Bu anlamda demokratik bir proğram ve pratik anlayışa sahip değildirler ki,bu da desteklenmemesi gerektiğinin dördüncü nedenidir.
Tüm bu nedenlerin yanında,birinci maddede de ifade ettiğimiz üzere,esasta kafa karışıklığı yaratan olgu,sözümona anti-emperyalist gerçekte görüntüde anti-amerikancı bir söyleme sahip olmalarıdır köktendinci hareketlerin.Öte yandan bağımsızlık söylemini dillendirmeleri.
Varsayalım durum böyle, gerçekten de pratikleriyle emperyalizme darbe vuruyorlar ve bağımsızlık söylemine sahipler.Bu başlı başına bir hareketin desteklenmesi sonucunu doğurmaz ki?Zira Marksistlerin ulusal hareketleri desteklemesinde tek kriter değildir anti-emperyalist olmaları.Yanısıra gerçekten de tam bağımsızlık yanlısı olmaları,demokratik bir proğram-eylem içeriğine sahip olmaları ve devrimci komünistlerin çalışmalarını engellememeleri de yukardaki koşulun yanında olması gereken koşullardır.(Bknz. LENİN Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı)Yani Marksistler,emperyalizme darbe vurmanın da ötesinde,demokratik içerikli(gerek örgütlenme-proğram-eylem içerikli),tam bağımsızlık yanlısı olan ve komünist mücadeleyi engellemeyen ulusal hareketleri desteklerler.(İran'da Şahın devrilmesinden az önceki ve sonrası süreç hatırlansın.Bizim bu savlarımızın doğruluğu daha net anlaşılacaktır.)Ortadoğu ve Kuzey Afrika daki köktendinci akımların(Hizbullah,El kaide,Hamas,Müslüman Kardeşler vb.) yukardaki destek koşullarının hiç birini yerine getirmediği ve getiremeyeceği gün gibi açıktır.Öte yandan,bu hareketlerin hapsi ya komşu yerli gerici yönetimlerin ya da uluslararası emperyalist merkezlerin sevk ve idaresinde konuşlandırıldığı ve desteklendiği de gelişmelere kabaca bakılsa bile ortadadır.
Bu hareketlerin gerek İsrail yayılmacılığı ve saldırganlığına ya da Amerikan işgaline karşı duruyor gözükmeleri ve halklar nezdinde sempati uyandırmaları Marksistleri yanıltmamalıdır.Ama görünen o ki, küçük burjuva devrimcileri ve onların örgütleri,bu yapılara tüm yukarda saydıklarımıza rağmen sempatiyle bakmanın yanısıra,desteklemek gibi bir tavır içine girme eğilimindedirler.bu önemli demokratik-devrimci sapmadır.yığınlar nezdinde,köktendinciliğin yaygınlaşmasına dolaylı yoldan yardımcı olmaktır.Bunun en önemli nedeni ise,yaşadığımız topraklarda dinsel kullanımın yatay ve dikey olarak yaygın ve köklü olmasıdır.Ve bundan yararlanmak ve yığınlar nezdinde sempati kazanmaya çalışmak amacı gütmektedir.Yani mevcut geri noktaları kendisine basamak yaparak yatay genişlemeyi-örgütlenmeyi sağlamak amacı gütmektedirler bu devrimci-demokrat geçinen akımlar.Oysa yığınları ileri çekmenin-eğitmenin ve örgütlenmenin yolu ve koşulu,yığınların geri durudukları noktaya inmek değil yığınları kendi bulunmuş olduğunuz seviyeye çıkarmaktır.Devrimin önkoşulu budur.Geri bir toplumla devrim yapamayacağınıza göre,bu önkabul gereklidir ve buna uygun pratik çalışma...
Gerçekte demokrat devrimcilerin ve marksistlerin yapmaları gereken şey;bir yandan emperyalizm ve onun yerli işbirlikçilerini teşhir edip mücadeleyi örgütlemek ve ezilen halk-ulusların mücadelelerini desteklemek(hem ideolojik-politik ve pratik olarak) iken,beri yandan bu hareketlere liderlik eder gözüken örgütlerin gerçek niteliklerini de açığa çıkarıp yığınları uyarmaktır.
Marksistlerin ve demokratik devrimcilerin(kb devrimciliğinin) proğramlarında laiklik olması bile(zira ülkemizde gerçekte laiklik yoktur) başlıbaşına ,yukardaki değerlendirmelerimizden de anlaşılacağı züere,köktendinci hareketlerin desteklenmemesi için yeter de artar bile.Ama biz yine de kafa karışıklığını gidermek adına ve bu noktada yapılan ve yapılacak yanlışlar noktasında uyarıcı olmak için konuyu açmaya çalıştık.
Ezilen ve sömürülen halk ve ulusların,emperyalist işgal ve sömürüye karşı mücadelelerini desteklemek ile onlara liderlik eden gerici-yobaz örgütleri desteklemeyi birbirinden kesin olarak ayırmak gereklidir.Burada ayıraç noktası ve mihenk taşı,kesinlikle Marksistlerin ulusal hareketlerin desteklenme koşullarıdır.Sorunun çözümünü başka yerlerde aramak,kesinlikle başarı ve doğruluk getirmeyecektir.Rüzgarın geldiği yöne doğru eğilmek ve günlük pratik-politik taktikleri stratejik doğruların yerine geçirmek ve bu yanlışların izinde yürümek,Marksistlerin,komünist devrimcilerin işi olamaz ve değildir de....

KAHROLSUN EMPERYALİST SALDIRGANLIK VE İŞGAL!
KAHROLSUN HER TÜR VE RENKTEN GERİCİLİK!
YEŞİL GERİCİLİKTE KAPİTALİZMİN ÇOCUĞUDUR!
YAŞASIN ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI!
YAŞASIN HALKLARIN EŞİT-ÖZGÜR VE GÖNÜLLÜ BİRLİĞİ!
YAŞASIN ÖZGÜRLÜK YAŞASIN SOSYALİZM!
YAŞASIN GERÇEK İNSANLIK DÜZENİ KOMÜNİZM!

MahmutHalilCan(sendiren)
http://www.aleviforum.com/showthread.php?p=549317&posted=1#post549317

sendiren
24.12.2007, 17:02
DİNSEL GERİCİLİĞE KARŞI SİYASAL-İDEOLOJİK MÜCADELEYİ YÜKSELTELİM


Türkiye’de dinsel gericilik en uç boyutlarıyla yaşanmakta ve gezinmektedir.”Din halkların afyonudur” derken Marx’ı tamamen haklı çıkaran ve de bu “sihirli iksir” ile yıkanmış beyinler,örgütlü birer robota da çevrilmiş olup;çıkar şebekelerinin yeni adresleri olan tarikat ve cemaatlerin basit birer piyonları haline getirilmiş insancıkların sonunun devrimci mücadelenin ön açıcılığına ihtiyaç duyduğu gün gibi açıktır.Hatta öyle ki,daha çocuk yaştaki gençler,okullu gençler tarikatların emriyle caniyane bir biçimde öldürülmekte ya da ölmekteler.
Toplumsal yabancılaşmanın en uç sınırlarında ucube yaratıklar haline getirilen insancıklar-emekçi sınıflar,Amerikan emperyalizminin orta ve uzun vadeli hedeflerine uygun olarak son 40 yılını bu dinsel uyuşturma ile geçirmiştir.Ve hala süreç ciddi boyutlarda sürmektedir.Zorunlu olarak cehalete mahkum edilmiş,bilgi-bilim ve aklın dışlandığı bir toplumsal ekonomik-siyasal sistem olan emperyalist kapitalizmde emekçi yığınlar,insanların doğaya-yaşama karşı en zayıf tarafları olan dinle oyalandırılıp,verili koşullara boyun eğmeleri ve “şükretmeleri” sağlanmakta;öteki dünyada yaşayacakları “cennet” hayali ile kandırılmaktadırlar.
Bu sistemli ve süreğen egemen politika meyvelerini son 15-20 yılda oldukça üst düzeyde vermiştir.Geniş emekçi yığınlar,”yeşil elbiseli” sermaye temsilcilerine hiç olmadıkları kadar yoğun-sistemli destek vermenin ötesinde,tarikatlar-cemaatleri artık legalize edilmiş bir biçimde yaşamlarının baş köşelerine oturtmuşlardır.Mevcut sistemin her aracı bu hedefe kilitleyip kullandığı ve yığınları sistem içinde tutmayı başardığı apaçıktır.
Bugün emperyalist kapitalizm ağababaları ile birlikte onun yerli uşak ve işbirlikçilerinin yönetmekte kullandıkları ve giderek ustalaştıkları iki temel eksen vardır:Bunlardan birincisi ve en önemlisi dindir.İkincisi ise,şoven milliyetçiliktir.Ki bunların ikisi de,anti-bilimsel,akıldışı ve cehaleti temel alan eksenlerdir.
Dinin toplumdaki(Anadolu toprakları üzerindeki) etkisini son 40-50 yıla bağlamak kesinlikle yanlış ve anti-bilimsel olur.Dinin bu topraklardaki etkinliği ve getirdiği sonuçlar,yüzyılların birikimi sonuçlardır.Osmanlı ile birlikte yükselişe geçen bu süreç,Anadolu’nun aydınlık ve bilime daha yakın olan yüzü Aleviliğin tasfiyesi ile birlikte zirve noktasına ulaşmıştır.Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında nispi bir gerileme sürecine giren din,yine egemenler ve onların sınıfsal çıkarları doğrultusunda yine siyasal eylemin bir parçası haline gelmiştir.
Din,Türkiye gibi ülkelerde kesinlikle egemenler açısından siyasal eylem ve iktidar etme-iktidarda kalmanın özel ve önemli bir parçasıdır.bu anlamda,dini bu topraklarda kişisel bir sorun olarak,kişinin inandığı değerlerle arasındaki ilişkisi gibi aşağı ve basit bir derekeye indirgemek mevcut durumu çarpıtmak ve doğru analiz edememek demektir.
Doğal olarak dini ülkemizde basit bir ideolojik mücadele alanı olarak görmek ciddi bir yanılgıya işaret etmektedir.TC hiçbir zaman gerçekte laik olmadı ve bu gidişle devrimci alternatif mücadelenin dışında da olamayacaktır.TC’nin bir dini vardır.O da sunni(Hanefi) islamdır.TC bir tarikatlar ve cemaatlar ülkesidir.Bu anlamda din,siyasal olarak egemenlerin kullandığı bir araç olmaktan çıkarılmadıkça,dine karşı sürdürülen mücadele ideolojik olmanın ötesine geçip siyasal-politik mücadelenin önemli bir ekseni olmadıkça mücadelenin başarı şansı yoktur ve olamaz da.Bu sorunla mücadeleyi yarının bilinmez bir tarihine ertelemek,devrime-sosyalizme sırt çevirmek demektir.
Dinin toplumsal-siyasal yaşantıdan tamamen etkileri sıfırlanmadan kişisel bir sorun olarak algılanması olanaklı değildir.Kökleri yüzyılları bulan islamın egemenliğini cumhuriyetle birlikte yine sürdürmesi,kökleşmesi ve doğal olarak egemenlerin siyasal-ekonomik çıkarları için süreğen biçimde kullanılması;egemenlere karşı iktidar mücadelesinin,dine ve onun siyasal olarak kullanılması,egemenliğine de karşı ciddi bir içeriğe de sahip olmasını gerektirmektedir.
Komünist devrimciler,devrimci laiklik-laisizm yani dinin toplumsal-siyasal- kültürel yaşamdan tümüyle yalıtılıp,kişisel bir sorun haline getirilmesi mücadelesinin biricik tutarlı savunucuları olmak zorundadırlar.Bugün sözde “laiklere”,sahte “solculara” karşı bu tutarlı mücadeleyi yürütmek her zamankinden daha da çok öne çıkmaktadır.Zira ikili cephede her halükarda siyasal klik çatışmalarından kaynağını alan egemenlik-iktidar etme mücadelesi vardır.Sınıfın bağımsız politik mücadelesi,bir yandan laikliğin kazanılması uğruna tutarlı bir politik özgürlükler mücadelesi verir iken,öte yandan tutarlı bir ideolojik mücadele vermelidir.Dinlerin oluşumu,tarihsel-toplumsal-psikolojik kaynakları,insanların zaaf ve eksikleri üzerine yükselen iktidarı,egemenlik ilişkileri ile iç içe geçmişliği vs vs noktasında ciddi bir ideolojik mücadele verilmek ve öne çıkarılmak zorundadır.
Yığınların,dinsel gericilik ve egemenlik-siyasal alanlarına karşı aydınlatılması ve mücadeleye sevk edilmesi günün en önemli görevlerindendir.Ajitasyon-propaganda çalışmalarının en önemli unsurlarından biri olmak zorundadır.Zira bunun için oldukça fazla materyal vardır.Mesele sorunun özünü kavrayıp,işe girişmektedir.Yığınların geçici olarak öncülerinden uzaklaşması,korku ve kaygılarının geçici olarak öne çıkması kaçınılmazdır.yığınların bu geri özelliği temel alınamaz.Zira yığınların yukarı-devrimci seviyeye çıkarılması ve bilinç sıçraması esas alınmalıdır.Bu önceliğin bu reformist ve kitle kuyrukçusu anlayışın kuyruğuna takılarak tavsanması kabul edilemez.Yığınları,korku ve kaygılarını,kökleşmiş alışkanlıklarını küçümsemeden bu mücadele doğru zemin ve tutarlılıkta sürdürülürse kesinlikle başarılı olacaktır.Devrimci irade ve tutarlılık,kilit role sahiptir.


MahmutHalilCan(Sendiren)
www.ateshirsizi.org

sendiren
24.12.2007, 17:03
DİNSEL GERİCİLİĞE KARŞI SİYASAL-İDEOLOJİK MÜCADELEYİ YÜKSELTELİM


Türkiye’de dinsel gericilik en uç boyutlarıyla yaşanmakta ve gezinmektedir.”Din halkların afyonudur” derken Marx’ı tamamen haklı çıkaran ve de bu “sihirli iksir” ile yıkanmış beyinler,örgütlü birer robota da çevrilmiş olup;çıkar şebekelerinin yeni adresleri olan tarikat ve cemaatlerin basit birer piyonları haline getirilmiş insancıkların sonunun devrimci mücadelenin ön açıcılığına ihtiyaç duyduğu gün gibi açıktır.Hatta öyle ki,daha çocuk yaştaki gençler,okullu gençler tarikatların emriyle caniyane bir biçimde öldürülmekte ya da ölmekteler.
Toplumsal yabancılaşmanın en uç sınırlarında ucube yaratıklar haline getirilen insancıklar-emekçi sınıflar,Amerikan emperyalizminin orta ve uzun vadeli hedeflerine uygun olarak son 40 yılını bu dinsel uyuşturma ile geçirmiştir.Ve hala süreç ciddi boyutlarda sürmektedir.Zorunlu olarak cehalete mahkum edilmiş,bilgi-bilim ve aklın dışlandığı bir toplumsal ekonomik-siyasal sistem olan emperyalist kapitalizmde emekçi yığınlar,insanların doğaya-yaşama karşı en zayıf tarafları olan dinle oyalandırılıp,verili koşullara boyun eğmeleri ve “şükretmeleri” sağlanmakta;öteki dünyada yaşayacakları “cennet” hayali ile kandırılmaktadırlar.
Bu sistemli ve süreğen egemen politika meyvelerini son 15-20 yılda oldukça üst düzeyde vermiştir.Geniş emekçi yığınlar,”yeşil elbiseli” sermaye temsilcilerine hiç olmadıkları kadar yoğun-sistemli destek vermenin ötesinde,tarikatlar-cemaatleri artık legalize edilmiş bir biçimde yaşamlarının baş köşelerine oturtmuşlardır.Mevcut sistemin her aracı bu hedefe kilitleyip kullandığı ve yığınları sistem içinde tutmayı başardığı apaçıktır.
Bugün emperyalist kapitalizm ağababaları ile birlikte onun yerli uşak ve işbirlikçilerinin yönetmekte kullandıkları ve giderek ustalaştıkları iki temel eksen vardır:Bunlardan birincisi ve en önemlisi dindir.İkincisi ise,şoven milliyetçiliktir.Ki bunların ikisi de,anti-bilimsel,akıldışı ve cehaleti temel alan eksenlerdir.
Dinin toplumdaki(Anadolu toprakları üzerindeki) etkisini son 40-50 yıla bağlamak kesinlikle yanlış ve anti-bilimsel olur.Dinin bu topraklardaki etkinliği ve getirdiği sonuçlar,yüzyılların birikimi sonuçlardır.Osmanlı ile birlikte yükselişe geçen bu süreç,Anadolu’nun aydınlık ve bilime daha yakın olan yüzü Aleviliğin tasfiyesi ile birlikte zirve noktasına ulaşmıştır.Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında nispi bir gerileme sürecine giren din,yine egemenler ve onların sınıfsal çıkarları doğrultusunda yine siyasal eylemin bir parçası haline gelmiştir.
Din,Türkiye gibi ülkelerde kesinlikle egemenler açısından siyasal eylem ve iktidar etme-iktidarda kalmanın özel ve önemli bir parçasıdır.bu anlamda,dini bu topraklarda kişisel bir sorun olarak,kişinin inandığı değerlerle arasındaki ilişkisi gibi aşağı ve basit bir derekeye indirgemek mevcut durumu çarpıtmak ve doğru analiz edememek demektir.
Doğal olarak dini ülkemizde basit bir ideolojik mücadele alanı olarak görmek ciddi bir yanılgıya işaret etmektedir.TC hiçbir zaman gerçekte laik olmadı ve bu gidişle devrimci alternatif mücadelenin dışında da olamayacaktır.TC’nin bir dini vardır.O da sunni(Hanefi) islamdır.TC bir tarikatlar ve cemaatlar ülkesidir.Bu anlamda din,siyasal olarak egemenlerin kullandığı bir araç olmaktan çıkarılmadıkça,dine karşı sürdürülen mücadele ideolojik olmanın ötesine geçip siyasal-politik mücadelenin önemli bir ekseni olmadıkça mücadelenin başarı şansı yoktur ve olamaz da.Bu sorunla mücadeleyi yarının bilinmez bir tarihine ertelemek,devrime-sosyalizme sırt çevirmek demektir.
Dinin toplumsal-siyasal yaşantıdan tamamen etkileri sıfırlanmadan kişisel bir sorun olarak algılanması olanaklı değildir.Kökleri yüzyılları bulan islamın egemenliğini cumhuriyetle birlikte yine sürdürmesi,kökleşmesi ve doğal olarak egemenlerin siyasal-ekonomik çıkarları için süreğen biçimde kullanılması;egemenlere karşı iktidar mücadelesinin,dine ve onun siyasal olarak kullanılması,egemenliğine de karşı ciddi bir içeriğe de sahip olmasını gerektirmektedir.
Komünist devrimciler,devrimci laiklik-laisizm yani dinin toplumsal-siyasal- kültürel yaşamdan tümüyle yalıtılıp,kişisel bir sorun haline getirilmesi mücadelesinin biricik tutarlı savunucuları olmak zorundadırlar.Bugün sözde “laiklere”,sahte “solculara” karşı bu tutarlı mücadeleyi yürütmek her zamankinden daha da çok öne çıkmaktadır.Zira ikili cephede her halükarda siyasal klik çatışmalarından kaynağını alan egemenlik-iktidar etme mücadelesi vardır.Sınıfın bağımsız politik mücadelesi,bir yandan laikliğin kazanılması uğruna tutarlı bir politik özgürlükler mücadelesi verir iken,öte yandan tutarlı bir ideolojik mücadele vermelidir.Dinlerin oluşumu,tarihsel-toplumsal-psikolojik kaynakları,insanların zaaf ve eksikleri üzerine yükselen iktidarı,egemenlik ilişkileri ile iç içe geçmişliği vs vs noktasında ciddi bir ideolojik mücadele verilmek ve öne çıkarılmak zorundadır.
Yığınların,dinsel gericilik ve egemenlik-siyasal alanlarına karşı aydınlatılması ve mücadeleye sevk edilmesi günün en önemli görevlerindendir.Ajitasyon-propaganda çalışmalarının en önemli unsurlarından biri olmak zorundadır.Zira bunun için oldukça fazla materyal vardır.Mesele sorunun özünü kavrayıp,işe girişmektedir.Yığınların geçici olarak öncülerinden uzaklaşması,korku ve kaygılarının geçici olarak öne çıkması kaçınılmazdır.yığınların bu geri özelliği temel alınamaz.Zira yığınların yukarı-devrimci seviyeye çıkarılması ve bilinç sıçraması esas alınmalıdır.Bu önceliğin bu reformist ve kitle kuyrukçusu anlayışın kuyruğuna takılarak tavsanması kabul edilemez.Yığınları,korku ve kaygılarını,kökleşmiş alışkanlıklarını küçümsemeden bu mücadele doğru zemin ve tutarlılıkta sürdürülürse kesinlikle başarılı olacaktır.Devrimci irade ve tutarlılık,kilit role sahiptir.


MahmutHalilCan(Sendiren)
www.ateshirsizi.org

sendiren
24.12.2007, 17:04
Sosyalizm ve din / V. İ. Lenin



Bugünkü toplum, tamamen geniş emekçi kitlelerin nüfusunun ufak bir azınlığı; yani toprak sahipleri ve kapitalistler sınıfı tarafından sömürülmesi esası üzerine kurulmuştur. Bütün yaşamları boyunca kapitalistler hesabına çalışan "özgür" işçilere sadece kazanç sağlayan kölelerin yaşamını sürdürmeye, kapitalist köleliğin güvenini ve sürekliliğini sağlamaya yetecek oranda geçim olanağı "tanındığından", bu toplum bir köle toplumudur.
İşçilerin ekonomik baskı altında olmaları, kaçınılmaz biçimde her türlü siyasal baskıya, toplumsal aşağılanmaya, kitlelerin ruhsal ve moral çöküntüsünün artmasına yol açar. İşçiler ekonomik kurtuluşları adına az ya da çok ölçüde siyasal özgürlük elde etmek için savaşabilirler. Ne var ki, kapital gücü yönetimden yok edilmedikçe ne oranda olursa olsun elde edilecek siyasal özgürlük, işçileri yoksulluktan, işsizlikten ve baskıdan kurtaramayacaktır.
Başkaları hesabına çalışmaktan, yerine getirilmeyen isteklerden ve yalnız bırakılmışlıktan yılmış halk kitleleri üzerine her yerde büyük ağırlıkla yüklenen ruhsal baskı biçimlerinden biri dindir. Doğaya yenik düşen ilk insanların tanrılara, şeytanlara, mucizelere ve benzeri şeylere inanmasına yol açışı gibi, sömürülen sınıfların sömürenlere karşı mücadeledeki yetersizliği de kaçınılmaz olarak ölümden sonra daha iyi bir yaşamın varlığına inanmalarına yol açar. Din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. Oysa yine din, başkalarının emeğinin sırtından geçinenlere bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü varlıklarının ceremesini pek ucuza ödemek kolaylığını gösterir ve cenette de rahat yaşamaları için ehven fiyatlı bilet satmaya bakar. Böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. Din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir.
Ne var ki, köleliğinin bilincine varmış ve kurtuluşu için mücadeleye başlamış köle, kölelikten yarı yarıya çıkmış demektir. Fabrika endüstrisinin yetiştirdiği ve kent yaşamının aydınlattığı modern, sınıf bilinçli işçi, dinsel önyargıları bir yana atar, cenneti papazlara ve burjuva bağnazlarına bırakır ve bu dünyada kendisi için daha iyi bir yaşam elde etmeye çalışır. Bugünün proletaryası, din bulutuna karşı savaşta bilimden yararlanan ve işçileri bu dünyada daha iyi bir yaşam adına kavga vermek için birleştirerek öteki dünya inancından kurtaran sosyalizmin yanında yer alır.
Din, kişinin özel sorunu olarak kabul edilmelidir. Sosyalistler, din konusundaki tavırlarını genellikle bu sözlerle belirtirler. Oysa herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için bu sözlerin anlamı kesinlikle açıklanmalıdır. Devlet açısından ele alındığı sürece, dinin kişisel bir sorun olarak kalmasını isteriz. Ancak, Partimiz açısından dini kişisel bir sorun olarak göremeyiz. Dinin devletle ilişkisi olmaması, dinsel kurumların hükümete değin yetkileri bulunmaması gerekir. Herkes istediği dini izlemek ya da dinsiz, yani kural olarak bütün sosyalistler gibi ateist olmakta tamamen özgür olmalıdır. Vatandaşlar arasında dinsel inançları nedeniyle ayrım yapılmasına kesinlikle göz yumulamaz. Resmi belgelerde bir vatandaşın dininden söz edilmesine de son verilmelidir. Kiliseye ve dinsel kurumlara hiçbir devlet yardımı yapılmamalı, hiçbir ödenek verilmemelidir. Bunlar, devletten tamamen bağımsız, aynı düşüncedeki kişilerin oluşturduğu kurumlar niteliğinde olmalıdır. Ancak bu isteklerin kesinlikle yerine gelmesi halinde, kilisenin devlete Rus vatandaşların ise kiliseye feodal bağımlılıklarının sürdüğü, (bügüne kadar ceza yasalarımızda ve hukuk kitaplarımızda yer alan) engizisyon yasalarının var olduğu ve uygulandığı, insanları inançları ya da inançsızlıkları nedeniyle cezalandırdığı, insanların vicdan özgürlüğünü baltaladığı ve kilisenin şu ya da bu afyonlamasıyla hükümetten gelir ya da mevki sağladığı utanç verici geçmişe son verilebilir. Sosyalist proletaryanın modern devlet ve modern kiliseden istediği, kilise ile devletin birbirlerinden kesinlikle ayrılmasıdır.
Rus devrimi, bu isteği siyasal özgürlüğün bir gereği olarak gerçekleştirmelidir. Polis yönetimli feodal otokrasiye bağlı memurların başkaldırısı, kilise evresinde bile huzursuzluk, tedirginlik ve öfke yarrattığı için din ve devleti ayırma isteğini gerçekleştirmek konusunda Rus devrimi özellikle elverişli bir ortamdadır. Rus Ortodoks din adamları her ne kadar cahilseler de, onlar bile Rusya'daki eski, ortaçağa uygun düzenin yıkılmasıyla patlayan gümbürtüden uyandılar. Onlar bile özgürlük isteğinde birleşiyor, onlar bile bürokratik uygulamalara ve memur zihniyetine, "Tanrının hizmetkârları"nı zorla polise casusluk ettirmek isteyenlere karşı çıkıyorlar. Biz sosyalistler, bu hareketi desteklemeli, kilisenin dürüst ve içten üyelerine doğru sonuca ulaşmaları konusunda yardımcı olmalı, onların özgürlük isteklerini sürdürmelerini sağlamalı ve kilise ile polis arasındaki ilişkiyi koparmalarını onlardan istemeliyiz. Ya içtenlikli ve dürüstsünüzdür, ki o zaman kilise ile devletin ve kilise ile okulun kesinlikle birbirlerinden ayrılmasından, dinin tamamen kişisel bir sorun olarak kabul edilmesinden yana olursunuz. Ya da özgürlük konusunda bu tutarlı istekleri benimsemezsiniz, ki o zaman da engizisyon geleneklerinin hâlâ tutsağı demeksinizdir; rahat memuriyetlerinize ve hükümet kaynaklı gelirlerinize bağlısınız demektir; silahınızın ruhsal gücüne inanmıyorsunuz ve devletten rüşvet almayı sürdürüyorsunuz demektir. O takdirde de bütün Rusya'daki sınıf bilinçli işçiler size amansız bir savaş açacaklardır.
Sosyalist proletaryanın partisi açısından, din kişisel bir konu değildir. Partimiz, işçi sınıfının kurtuluşu adına bir araya gelmiş sınıf bilinçli, ileri savaşçıların toplandıkları bir yerdir. Böylesi bir birlik dinsel inanç biçiminde ortaya sürülen sınıf bilinci yoksunluğuna, bilgisizliğe ve geri kafalılığa kayıtsız kalamaz ve kalmamalıdır. Din diye tanımlanan ve halkın üzerine indirilen koyu sisle, sözlerimizi ve yazılarımızı kullanarak tamamen ideolojik silahlarla savaşabilmek için kilisenin kaldırılmasını istiyoruz. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisini, işçilerin her türlü dinsel uyutmacadan kurtulması adına mücadele etmek için kurduk. Bizim için ideolojik mücadele kişisel bir sorun değil, bütün Partinin, bütün proletaryanın sorunudur.
Madem ki durum böyledir, o halde Programımızda ateist olduğumuzu neden açıklamıyoruz? Hıristiyanların ve öteki dinlere inananların partimize girmesini neden yasaklamıyoruz?
Bu soruya verilecek cevap, din sorununun burjuva demokratları tarafından ortaya konuluşu ile Sosyal Demokratlar tarafından ortaya konuluşu arasındaki ayrımı belirleyecektir.
Bizim Programımız tamamen bilimsel, dahası materyalist dünya görüşü temeli üzerindedir. Bu nedenle Programımızın açıklanması demek, din sisinin gerçek tarihsel ve ekonomik kökenlerinin açıklanmasını da zorunlu kılacak demektir.Propagandamız kaçınılmaz olarak ateizm propagandasını, gerekli bilimsel yayımların yapılmasını, otokrat feodal hükümetin bugüne kadar yasakladığı ve kovuşturduğu yazıların Parti çalışmalarımızın bir dalı haline getirilmesini de içermektedir. Bir zamanlar Engels'in Alman sosyalistlerine verdiği öğüdü şimdi bizim izlememiz gerekebilir:Onsekizinci yüzyıl Fransız Aydınlanma dönemi düşünür ve ateistlerinin yazıları çevirilmeli ve geniş ölçüde yayılmalıdır.
Ancak, hiçbir koşulda din sorununu burjuva radikal demokratlarının sık sık yaptığı gibi, soyut, ülkücü bir biçimde, sınıf mücadelesinden kopuk "entellektüel" bir sorun olarak ortaya koymak yanlışına düşmememiz gerekir. Aşırı baskı temeline oturan ve işçilerin eğitilmediği bir toplumda, dinsel önyargıların sadece propaganda yöntemleriyle yok edilebileceğini sanmak budalalık olur. İnsanlığın üzerindeki din boyunduruğunun, toplumdaki ekonomik boyunduruğun bir sonucu ve yansıması olduğunu akıldan çıkarmak burjuva dar görüşlülüğünden başka birşey değildir. Proletarya kapitalizmin karanlık güçlerine karşı kendi mücadelesiyle aydınlanmadıkça, ne kadar bildiri dağıtılırsa dağıtılsın, ne kadar söz söylenirse söylensin proletaryayı aydınlatmak olanaksızdır. Bizim açımızdan ezilen sınıfın bu dünyada bir cennet yaratmak adına gerçek devrimci mücadelede birleşmesi, öteki dünya cenneti konusunda proletaryanın görüş birliğine gelmesinden daha önemlidir.
İşte bu nedenle Programımızda ateist olduğumuzu belirtmiyoruz ve böyle davranmak zorundayız. İşte bu nedenle, eski önyargılarını henüz sürdüren proleterlerin Partimize katılmalarını engellemiyoruz ve engellememek zorundayız. Biz her zaman bilimsel dünya görüşünü öğütleyeceğiz ve çeşitli "Hıristiyanlar"ın tutarsızlıklarıyla savaşacağız. Fakat bu hiçbir zaman, yeri olmadığı halde din sorununun birinci plana alınması demek değildir. Yine bu hiçbir zaman, gerçekten devrimci ekonomik ve siyasal mücadele güçlerinin üçüncü sınıf görüşler ya da anlamsız fikirler nedeniyle birbirlerinden kopmasına, siyasal önemlerini kaybetmesine, ekonomik gelişim karşısında bir yana itilivermesine göz yummamız da demek değildir.
Her yerde ve şimdilerde de Rusya'da reaksiyoner burjuvazi, gerçekten önemli, temel ekonomik ve siyasal sorunlardan, yani Rus proletaryasının devrimci mücadelede birleşmesiyle bugünlerde çözümlenmeye başlanmış olan sorunlardan kitlelerin dikkatini uzaklaştırmak amacıyla din adına mücadeleyi kendine uğraş edinmiştir. Bugün kendini Kara Yüzler kıyımlarında gösteren ve devrimci mücadeleyi bölmeyi amaçlayan bu reaksiyoner tutum, yarın çok başka ve çok ustalıklı biçimler alabilir. Biz, durum ne olursa olsun, bu reaksiyoner tutum karşısında serinkanlı, dirençli olacağız ve temelde olmayan ayrımların etkilemeyeceği bir öğretiyi, bilimsel dünya görüşünü ve proleter dayanışmasını öğreteceğiz.
Dinin devletten ayrılması açısından, devrimci proletarya dini gerçekten kişisel bir sorun durumuna getirmeyi başaracaktır. Ve ortaçağ kalıntısı küflenmiş görüşlerden arınmış, bu siyasal düzende, proletarya, din aldatmacasının gerçek kaynağı olan ekonomik köleliğin kalkması için açık ve yaygın mücadele verecektir.

Novaya Zihn, Sayı: 28, 3 Aralık 1905
(Din Üzerine, Ekim Yayınları, 3. Baskı, 1990, s.9-15)

sendiren
24.12.2007, 17:06
Dinsel gericilik topluma sadaka kültürünü empoze ediyor...





Tayyip Erdoğan ve müritlerinin yaratmak istediği Türkiye!

(21.09.07) - Her yıl Ramazan ayının gelmesiyle yaşanan görüntüler yine medyada boy gösteriyor. Asya veya Afrika’nın Kızılhaç ya da Dünya Sağlık Örgütü yardımlarını kapışan yoksul insanları aratmayan görüntüler başta İstanbul olmak üzere ülkenin hemen her köşesinde yaşanıyor. Ancak bu yıl çadırlardan medyaya yansıyan sefalet görüntüleri başka türlü yaşanıyor.
Dinsel gericiliğin hükümetteki temsilcileri yıllardır uyguladıkları yıkım programlarıyla emekçilerin ekonomik ve sosyal haklarının kalanlarını da gaspederek, yerine “sadaka kültürünü” adım adım yerleştirmeye çalıştılar. “Hak” olanı gaspeden, yerine “devlet yardımı” adı altında sadaka veren AKP hükümeti seçim galibiyetinin yarattığı güvenle kendi ideolojisine uyan bir yapılanma çabası içinde. Son günlerde yeni anayasa üzerinden yapılan tartışmalar bunun bir boyutuyken, diğer bir boyutu da iftar çadırlarında yaşananlar.
Tüketen ve tükenen toplum,
sadaka ve beyin yıkama içiçe yaşanıyor!
Sadaka kültürü ve tüketim çılgınlığı Ramazan ayı ile birlikte üst boyutlara sıçradı. Ramazan ayı boyunca iftar öncesi marketler, kapalı çarşılar, halk pazarları insan selinden geçilmezken, tekeller de türlü kampanyalarla bu tüketim çılgınlığından pay kapma yarışına giriyor. Market tekellerinin Ramazan pastasından pay kapma yarışına bu yıl bankalar da kendi cephelerinden katıldılar. Market müşterilerinin Ramazan alışverişlerini kartlarına kaydırmak için ekstra para puandan taksit ötelemeye kadar birçok özendirme devreye sokuldu.
Bizzat Erdoğan’ın talimatlarıyla tüm parti teşkilatları Ramazan ayı öncesinden hummalı bir şekilde hazırlık yaptı. Çok geri kalmış toplumlarda rastlanabilen, alanlara 2-3 bin yoksulun, aşsızın, çaresizin, işsizin doluşabileceği büyüklükte iftar çadırları kuruldu. Başbakan’ın eşi AKP’li milletvekili eşlerini toplayarak, ellerine Ramazan ayı boyunca gecekonduda yaşayan fakir ailelere götürecekleri erzak listelerini verdi. Ramazan çadırına gelen binlerce yoksulun yanısıra milletvekili eşleri de gecekondulara giderek “iftarlık-sahurluk yardımlar” taşıyacaklar.
İftar çadırlarının önünde biriken binlerce kişi saatler öncesinden ite-kaka sıraya giriyor. Sıraya girenlerin görüntüsü kaderine razı olmuş kitleleri andırıyor. Yoksullar, çaresizler, kentlerin kenar mahallelerinden gelmiş işsiz-güçsüz çocuklu aileler, önlerine konulan yemeği mahcup ve göz göze gelmekten utanarak yiyerek iftarlarını açıyor. Çadırlarda haremlik-selamlık oturuluyor. Kurulan bütün çadırlarda birkaç masa VIP konuklarına ayrılmış. Orada oturma ayrıcalığına sahip VIP konuklarına papyonlu garsonlar hizmet ediyor!
Sultanahmet, Bağcılar, Üsküdar, Küçükçekmece gibi semtlerde dev çadırlarda yapılan iftarlar; her gün değişik ilahiyatçıların katıldığı dini sohbetler, konserler, tiyatrolar vb. etkinliklerle dolduruluyor. Gelenler adeta bir beyin yıkamadan geçiriliyor. Çadırların etrafında kurulan ve Osmanlı dönemini çağrıştıran mini çarşılar, bu tabloyu tamamlıyor. Sermaye medyası da sadaka kültürünü toplumsallaştırma işlevi görüyor. Geçmiş yıllarda bu görüntüleri “ilkellik, rezillik ve sefalet” olarak yansıtırken, şimdi neredeyse bütün medya öve öve bitiremiyor ve her gün ekranlarına taşıyor.
Bir dinci gazete “geçen yıl yaklaşık 30 milyon insanın iftar açtığı çadırlarda bu yıl bu sayının çok üzerine çıkılması planlanıyor” diye yazıyor. Tayyip Erdoğan ve Kadir Topbaş yaptıkları açıklamalarda her yıl daha fazla kişiye yemek dağıtmaktan iftihar ettiklerini söylüyorlar! Yoksullara, işsizlere refah yerine yemek dağıtarak “Allah razı olsun” dedirtme yöntemi ancak böylesi bir yüzsüzlükle savunulabilirdi. Yoksul, çaresiz insanları kendine muhtaç etme siyaseti!
Gündüzlerinde sömürülmeyen,
gecelerinde aç yatılmayan bir dünya için!
AKP bu güne kadar ne vaadettiyse onun tersi oldu. AKP hükümeti ile birlikte Türkiye’de en zengin dolar milyarderi 44 kişiye çıktı. En zengin 100 ailenin evine ayda en az 60 bin YTL girerken, iftar çadırlarında karnını doyuran kişi sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Yoksulluk sınırının altında yaşayan kişi sayısı ise 20 milyonu geçti. Seçimlerde gıda dağıtan, Ramazanda iftar yardımı adı altında sadaka kültürünü yaygınlaştıran AKP yerel seçimlere yatırım yapıyor.
Başta AKP olmak üzere düzen partilerinin bu ikiyüzlü politikalarını etkin bir şekilde teşhir etmeli, emekçilere anlatmalıyız. Ne verilen sadakalar, ne düzen partilerinin sahte vaadleri, ne de ücretli kölelik düzeni... Emekçiler, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için, bunu gerçekleştirecek olan işçi-emekçi iktidarı için mücadeleyi yükseltmelidirler.

sendiren
24.12.2007, 17:06
Dinsel gericilik topluma sadaka kültürünü empoze ediyor...





Tayyip Erdoğan ve müritlerinin yaratmak istediği Türkiye!

(21.09.07) - Her yıl Ramazan ayının gelmesiyle yaşanan görüntüler yine medyada boy gösteriyor. Asya veya Afrika’nın Kızılhaç ya da Dünya Sağlık Örgütü yardımlarını kapışan yoksul insanları aratmayan görüntüler başta İstanbul olmak üzere ülkenin hemen her köşesinde yaşanıyor. Ancak bu yıl çadırlardan medyaya yansıyan sefalet görüntüleri başka türlü yaşanıyor.
Dinsel gericiliğin hükümetteki temsilcileri yıllardır uyguladıkları yıkım programlarıyla emekçilerin ekonomik ve sosyal haklarının kalanlarını da gaspederek, yerine “sadaka kültürünü” adım adım yerleştirmeye çalıştılar. “Hak” olanı gaspeden, yerine “devlet yardımı” adı altında sadaka veren AKP hükümeti seçim galibiyetinin yarattığı güvenle kendi ideolojisine uyan bir yapılanma çabası içinde. Son günlerde yeni anayasa üzerinden yapılan tartışmalar bunun bir boyutuyken, diğer bir boyutu da iftar çadırlarında yaşananlar.
Tüketen ve tükenen toplum,
sadaka ve beyin yıkama içiçe yaşanıyor!
Sadaka kültürü ve tüketim çılgınlığı Ramazan ayı ile birlikte üst boyutlara sıçradı. Ramazan ayı boyunca iftar öncesi marketler, kapalı çarşılar, halk pazarları insan selinden geçilmezken, tekeller de türlü kampanyalarla bu tüketim çılgınlığından pay kapma yarışına giriyor. Market tekellerinin Ramazan pastasından pay kapma yarışına bu yıl bankalar da kendi cephelerinden katıldılar. Market müşterilerinin Ramazan alışverişlerini kartlarına kaydırmak için ekstra para puandan taksit ötelemeye kadar birçok özendirme devreye sokuldu.
Bizzat Erdoğan’ın talimatlarıyla tüm parti teşkilatları Ramazan ayı öncesinden hummalı bir şekilde hazırlık yaptı. Çok geri kalmış toplumlarda rastlanabilen, alanlara 2-3 bin yoksulun, aşsızın, çaresizin, işsizin doluşabileceği büyüklükte iftar çadırları kuruldu. Başbakan’ın eşi AKP’li milletvekili eşlerini toplayarak, ellerine Ramazan ayı boyunca gecekonduda yaşayan fakir ailelere götürecekleri erzak listelerini verdi. Ramazan çadırına gelen binlerce yoksulun yanısıra milletvekili eşleri de gecekondulara giderek “iftarlık-sahurluk yardımlar” taşıyacaklar.
İftar çadırlarının önünde biriken binlerce kişi saatler öncesinden ite-kaka sıraya giriyor. Sıraya girenlerin görüntüsü kaderine razı olmuş kitleleri andırıyor. Yoksullar, çaresizler, kentlerin kenar mahallelerinden gelmiş işsiz-güçsüz çocuklu aileler, önlerine konulan yemeği mahcup ve göz göze gelmekten utanarak yiyerek iftarlarını açıyor. Çadırlarda haremlik-selamlık oturuluyor. Kurulan bütün çadırlarda birkaç masa VIP konuklarına ayrılmış. Orada oturma ayrıcalığına sahip VIP konuklarına papyonlu garsonlar hizmet ediyor!
Sultanahmet, Bağcılar, Üsküdar, Küçükçekmece gibi semtlerde dev çadırlarda yapılan iftarlar; her gün değişik ilahiyatçıların katıldığı dini sohbetler, konserler, tiyatrolar vb. etkinliklerle dolduruluyor. Gelenler adeta bir beyin yıkamadan geçiriliyor. Çadırların etrafında kurulan ve Osmanlı dönemini çağrıştıran mini çarşılar, bu tabloyu tamamlıyor. Sermaye medyası da sadaka kültürünü toplumsallaştırma işlevi görüyor. Geçmiş yıllarda bu görüntüleri “ilkellik, rezillik ve sefalet” olarak yansıtırken, şimdi neredeyse bütün medya öve öve bitiremiyor ve her gün ekranlarına taşıyor.
Bir dinci gazete “geçen yıl yaklaşık 30 milyon insanın iftar açtığı çadırlarda bu yıl bu sayının çok üzerine çıkılması planlanıyor” diye yazıyor. Tayyip Erdoğan ve Kadir Topbaş yaptıkları açıklamalarda her yıl daha fazla kişiye yemek dağıtmaktan iftihar ettiklerini söylüyorlar! Yoksullara, işsizlere refah yerine yemek dağıtarak “Allah razı olsun” dedirtme yöntemi ancak böylesi bir yüzsüzlükle savunulabilirdi. Yoksul, çaresiz insanları kendine muhtaç etme siyaseti!
Gündüzlerinde sömürülmeyen,
gecelerinde aç yatılmayan bir dünya için!
AKP bu güne kadar ne vaadettiyse onun tersi oldu. AKP hükümeti ile birlikte Türkiye’de en zengin dolar milyarderi 44 kişiye çıktı. En zengin 100 ailenin evine ayda en az 60 bin YTL girerken, iftar çadırlarında karnını doyuran kişi sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Yoksulluk sınırının altında yaşayan kişi sayısı ise 20 milyonu geçti. Seçimlerde gıda dağıtan, Ramazanda iftar yardımı adı altında sadaka kültürünü yaygınlaştıran AKP yerel seçimlere yatırım yapıyor.
Başta AKP olmak üzere düzen partilerinin bu ikiyüzlü politikalarını etkin bir şekilde teşhir etmeli, emekçilere anlatmalıyız. Ne verilen sadakalar, ne düzen partilerinin sahte vaadleri, ne de ücretli kölelik düzeni... Emekçiler, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için, bunu gerçekleştirecek olan işçi-emekçi iktidarı için mücadeleyi yükseltmelidirler.

sendiren
24.12.2007, 17:07
Sadaka Düzeninin Çadırları

--------------------------------------------------------------------------------

Sadaka Düzeninin Çadırları</IMG>"Din aynı dindi! Kitap aynı kitap! İnanç aynı inanç! Oruç aynı oruç! İftar aynı iftar! Zaman aynı zaman! Çadır aynı çadır!" Lakin, sınıflar aynı sınıf değildi.

Sadaka Düzeninin Çadırları
-Yoksulluğun Statüleşmesi-

Bağcılar'daki iftar çadırı, ülke çapındaki binlercesinden biriydi. İstanbul'un "en büyüğü" idi. Ramazan'ın ilk günü bu çadıra gidenler, ne hakka, ne dine, ne adalete sığdıralamayacak bir tabloyla karşılaştılar.

Bu iftar çadırında, "VIP konuklara" özel servis uygulanıyordu. İftar çadırında VIP, yani "çok önemli özel konuk" olur muymuş demeyin? Hani Allah katında herkes eşit değil miydi diye de münafıkça sorular sormayın.

Halkın yiyeceği yemekler, masalara tencerelerde konulmuştu. Herkes tencereye kendisi uzanıp yemeğini alıyordu. Özel konukların oturduğu yerler de farklıydı zaten. Bu özel kişiler, çiçeklerle ayrılan yüksek platformdaki 5 masada oturuyorlardı. Onlara papyonlu, özel kıyafetli garsonlar servis yaptı.

Bir yazarın yazdığı gibi;
"Din aynı dindi!
Kitap aynı kitap!
İnanç aynı inanç!
Oruç aynı oruç!
İftar aynı iftar!
Zaman aynı zaman!
Çadır aynı çadır!"
Lakin...
Lakin, sınıflar aynı sınıf değildi. Onların bir kısmı ZENGİN, bir kısmı YOKSUL idi.

Bir kısmı -zenginler-, gösteriş için gidiyordu o çadırlara; bir kısmı -yoksullar- ise mecburiyetten. Gösterişçiler gülüyordu kameralara pişkin pişkin. Mecburiyetten orada olanlar, mahsun ve mahcuptu. Ne yazık ki muhtaçtılar...

Çadırlar çoğalıyor diye
'Çok şükür' mü denmeli?

Yakın zamana kadar, belli başlı kimi büyük şehirlerle ve o şehirlerin birkaç meydanında kurulu çadırlarla sınırlı olan Ramazan çadırları, artık neredeyse her şehirde ve her meydanda var. Öyle ki, güya yoksullar için kurulan çadırlar, bu boyutta bir yoksulluğun sözkonusu olmadığı Avrupa ülkelerinde bile kuruluyor artık. Çünkü artık mesele yoksullara yardım meselesi olmaktan çoktan çıkmış durumda (belki, baştan da böyle değildi!)

Birkaç yıl önceki görüntüleri, çadırlardaki tabloları hatırlayın. Çadırlarda iftar açanlar, daha utangaç, daha mahçuptular. Zaman içinde doğallaştı, kanıksandı. Daha doğrusu kanıksatıldı. Elbette, aslında kanıksattıkları sadece bir çadır değil; kanıksatılan sadakadır, yoksulluğun kendisidir, adaletsizliktir.

Çadırların çoğalması, yoksulluğun gizlenemeyen büyümesine ve yoksulluğun "statüleşmesine" ayna tutuyor. Evet, yayılan çadırlar, bir başka gerçeği ortaya çıkarıyor; iktidarın çadırları azaltmak ve giderek ortadan kaldırmak gibi bir politikası yok. Hiçbir düzen partisinin de bu noktada bir eleştirisi yok. Sözde dahi, "yoksulluk çadırlarını kaldıracağız" diyen biri yok. Yoksulluk sanki o kadar doğal!.. Sistemin sahipleri, bir rahatsızlık duymuyorlar çadırlardan. Ve kitlelere de bunun çok doğal olduğu düşüncesini empoze ediyorlar her yıl biraz daha.

Yoksulluk varsa eğer, milyonlar açsa eğer -ki öyle- o halde o insanlarımız 12 ay, 365 gün açlar. Ama düzen insanları sadece bir ay doyurmayı, büyük bir lütuf olarak sunuyor. 11 ay aç olanların, 11 aylık açlıkları için isyan etmeyip, bir aylık tokluğa şükür duymaları isteniyor.

Sadakanın sponsorları;
Reklamcı islamcılar

Elbette, yoksulluktan utanması gerekenler, yoksullar değil, onları yoksul bırakanlardır. Ama onlar bırakın utanmayı, ulufe dağıtan padişah edasıyla, yoksulların önünden böbürlenerek geçiyorlar. Ve yine en küçük bir utanma duymaksızın çadırlarda kendilerine özel yerler ayırtıp, yoksulların yanında kendilerine özel servisli sofralar kurduruyorlar.

Ve muhtemelen bekliyorlar ki orada yoksullarla birlikte yemek yeme "lütfunu" gösterdikleri için yoksullar onlara minnet duysunlar. Bekliyorlar ki, Ramazan çadırının o geceki yemeğini karşıladıkları için, yoksullar önlerinden ayaklarına yüz sürüp şükranlar sunarak resmi geçit yapsınlar.

Aç bırakıyorlar, yoksul bırakıyorlar, sonra Emine Erdoğan "hanımefendi" poşetlerle toplantı yapıyor... Poşetli hanımları peşine takıp gecekondularda sadaka şov yapıyor. Arkalarında kameralar!

Ayıp değil mi? Dinde yasak değil mi; bakın Bakara Suresi'nin bir ayetinde ne deniyor:

"Ey iman edenler, sadakalarınızı, başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Tıpkı malını insanlara gösteriş için dağıtan; Allah'a ve ahiret gününe inanmayan herif gibi. Artık onun durumu, üstünde biraz toprak bulunan ve üzerine bir sağnağın inip kendisini bütün yalçınlığı ile ortada bıraktığı bir kaya gibidir. Böyle kimseler, yaptıklarının hiçbir yararını görmezler."

Ama ihtimal ki, bu reklamcı şarlatanların zaten dinle, Kuran'la bir ilgisi yok. Aç bırakıp, yoksul bırakıp, iftar çadırlarına muhtaç ve mecbur ediyorlar. İnsanları iftar çadırlarında toplayıp, büyük yardımsever havasında ortaya çıkıp kula üstten bakıyorlar.

"Sponsor" firmaların gizli veya açık reklamlarıyla donatılıyor iftar çadırları. Dinde yardım gizli değil mi? Bunların dindarlıkla da ilgisi yok; bir alay sömürücü şarlatan... Televizyonlarda yayınlanan programlara bakın... İnsanların açlığı, yoksulluğu, çaresizliği üzerinden yapılan şirket reklamlarını insanın nefret duymadan izlemesi mümkün mü? Ama izletiyorlar işte. Hatta öyle izletiyorlar ki, "ne kadar çok yardımsever işadamımız" var diye düşündürtüyorlar insanlara...

Başbakan'ın arabasının arkasından çocuklara araba, bisküvi dağıtılıyor, Emine Erdoğan poşetlerle yoksul sokaklara gidiyor, islamcı holdinglerin kamyonetlerinden gecekondu semtlerinin ortasında -üzerinde holdingin ismi ve arması yazılı- poşetler indiriliyor...

Halk arasında çok doğal bir mekanizma olan yardımlaşma, aleni bir istismar aracı haline getiriliyor; ama daha kötüsü, sadaka kurumsallaştırılarak, toplumu suskunlaştırmanın, kaderci ve şükürcülüğü pekiştirmenin de aracı yapılıyor.

Açlığın, yoksulluğun, işsizliğin yokedilmesini talep eden kitleler yerine, verilen sadakalarla yetinen bir kitle kültürü yaratılıyor. Sadaka kültürü çürüten ve eriten bir kültürdür. Empyeryalist tekellerin, işbirlikçi -burjuvazinin ve onların hükümeti olan AKP'nin istediği tam da budur.

Sömürücülerin "yükselen
islamcılığa" uyumu

İşbirlikçi tekelci burjuvalar da iftar davetleri veriyor birkaç senedir. Bu davetlerden sonra, gazetelerde sosyetik isimlerin, sahnelerde baldır bacak gösterip para kazanan "sanatçı(!)"ların "türban şıklığı" üzerine haberler yapılıyor. Bir tür "iftar magazini" ortaya çıkmış durumda.

Tüm lüks oteller de buna uymuş durumda; özel "iftar, sahur menüleri" yayınlıyorlar. Öyle sofralar ki, bir iftarın bedeli, şehir meydanlarındaki iftar çadırlarında karnını doyuran yoksulların bir aylık ücretinden fazla... Güya ikisi de oruç tutuyor, güya ikisi de müslüman!

Kuş sütünün eksik olmadığı bu otellerde tutulan oruçlar, yapılan iftarlar, adaletsizliği ve islamcılığın gönlünden geçen kültürü, herkesin gözünün içine sokuyor. İftar ve sahur için düzenlenmiş lüks otel restoranlarında yemekler genellikle "fasıl" eşliğinde yeniyor. Sofranın özel yemekleri de çoğunlukla "Osmanlı mutfağı"ndan seçilmiş oluyor. "İslamcı burjuvazi" böyle "eğleniyor!"

Ramazan çadırlarının yanında yavaş yavaş yaygınlaşmakta olan "festival"ler var bir de. Orada da eski zamanlar canlandırılıyor, güya "direkler arası" eğlenceleri, ortaoyunları sergileniyor. Ama aslında "direklerarası" umurunda değil islamcılığın; onlar türbanı, çarşafı, orucu, eski Osmanlı saltanatını, hatta "padişah halife hazretlerini" öne çıkarıp, gericiliğe tarihsel dayanak oluşturmaya çalışıyorlar. Kısacası, gericilik, Ramazan'ı ve orucu kendine bir mevzi haline getirip, topluma kendi yaşam tarzını dayatıyor.

Bu yaşam tarzı, sömürücülerin işine yarıyor son tahlilde. Bütün bunların karşısında yapılacak tek şey var; gericiliğin dayatmalarına, burjuvazinin din istismarına, sadakacılığın kurumsallaşmasına karşı halkın direnişini örgütlemek!
***

Camilere De VIP!

İftar çadırlarında özel bölmeler özel servisler yaptıranlar, yakında camilerde de VIP konuklar için özel yer yaptırır, secdeye varacakları yerlere kendileri için lüks halı döşerler.

Bu öngörü size çok mu imkansız geldi; bakın tatilini Denizli'de geçiren Tayyip Erdoğan, 14 Eylül günü, cuma namazını Sarayköy merkezdeki Ağalar Camii'nde kılmak istiyor. Ancak Erdoğan gecikiyor, namaz vaktinde gelemiyor camiye. Normali nedir, namaz başlar, Erdoğan da gecikerek kılar namazını. Ama öyle olmuyor; imam Erdoğan'ı beklemek için ezanı 15 dakika geciktiriyor. Yağcılık sözkonusu olunca satmayacakları bir değer, terketmeyecekleri bir şey yok!..
*

Diyanet İşleri Başkanı: “Küresel
Isınmanın Kaynağı Ahlaki Çöküntü”

"Prof. Dr." sıfatını taşıyan Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu; yaptığı bir açıklamada diyor ki: "Küresel ısınmanın kaynağı ahlaki çöküntü." (15 Eylül TV haberleri)