Şirin Baba
13.01.2008, 14:44
CUMHURİYET VE ALEVİLER (1)
Kurtuluş Savaşı öncesi İstanbul işgal altındadır. Alevi dergahları, Osmanlı’dan kalma şekliyle kapalıdır. Yurdun bölünmüşlüğü, duyarlı tüm vatandaşlar gibi Alevi toplumunu da üzmektedir. Bunun için bir çıkış yolu aranmaktadır. Bu sırada M. Kemal Paşanın ortaya çıkışı, Samsun’a gidişi, Erzurum kongresi ve Sivas’a geliş hareketleri Alevi toplumunun yakın ilgisini çekmektedir.
Bir tarafta halife olan padişah, diğer tarafta da halifeliğe ve Padişahlığa baş kaldırmış olan M. Kemal Paşa vardır. Yüz yıllarca halifelerden, padişahlardan çekmiş olan Anadolu Alevi’si, tek elden anlamış gibi M. Kemal Paşanın yanında yer aldı.
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, Erzurum Kongresinden sonra Erzincan üzerinden Sivas’a gelirken padişah., Elazığ Valisi Ali Galip’ten Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının tutuklanmasını ister. Bu haberi duyan Dersim ve Erzincan Alevileri karşı önlem olarak, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına destek çıkarak Sivas’a kadar eşlik ederler.
Yine Dersim ileri gelenlerinden bir heyet, bu desteklerini Erzincan- Tercan ilçesinde Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek, yanında yer aldıklarını belirtmişlerdir. Mustafa Kemal Sivas’a geldiği zaman ve Sivas Kongresi süresince de Sivas ve Sivas yöresi Alevilerince korunmuştur.
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Sivas Kongresi’nden sonra Ankara’ya giderken Alevilerin tam desteğini yanına almak için Alevilerce ser çeşme olarak itibar gören Hacıbektaş Dergahına, yani pir evine uğramayı da ihmal etmiyor. Baki öz, Kurtuluş Savaşı’nda Aleviler- Bektaşiler adlı yapıtında Mustafa Kemal Paşanın, Cemalettin Çelebi ile görüşmesini şöyle anlatıyor;
“Atatürk, Erzurum ve Sivas Kongrelerinden sonra Ankara’ya geçerken,İlicek Çiftliği üzerinden Hacıbektaş’a gelinerek Cemalettin Çelebi ile görüşmesi programlanıyor. Fakat yolların çamur olması yüzünden bu program uygulanmıyor. Bunun üzerine Gazi Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekiler bozuk ve bakımsız yolu izleyerek Mucur’a geliyorlar. Geceyi Mucur’da geçiriyorlar. 23 Aralık 1919 günü Mucur Kaymakam Vekili Nihat Bey’i de yanlarına alarak Hacıbektaş’a geliyorlar.
Camalettin Çelebi o günlerde rahatsızdır. Bununla beraber Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını çok belirgin bir sevgi ve saygıyla karşılıyor. M. Kemal Paşa , İstanbul Hükümetine istifasını göndermiştir. Resmi bir sıfatı yoktur. Cemalettin Çelebi, o güne kadar hiç bir konuğuna göstermediği sevgi ve yakınlıkla M. Kemal Paşa ve arkadaşlarını ağırlıyor. Ve yine devamlı açık bulunan misafirhanesi olduğu halde , konukları kendi evinde ağırlıyor. Akşam yemeğini tüm konuklar birlikte yiyorlar. Camalettin Çelebi aşırı olmamakla beraber içki kullanıyordu. Fakat o günler hasta olduğu için doktorları tarafından kesinlikle içki kullanması yasaklanmıştı. Buna rağmen misafirlere ikram olarak sofraya içki koydurtmuştu. Cemalettin Efendi’nin bu ikramına karşılık M. Kemal Paşa’da Efendinin bu isteğini kırmamış ve bölgede özel olarak yapılan şarabı merak ederek bir iki kadeh almıştır. Mustafa kemelin bir iki kadehle yetinmesinin nedeni belki de Çelebi’nin hasta olmasından dolayı ve içki içmemesini düşünerek fazla içmemiştir. Diğer konuklarda onlara uymuşlardır. İki saat süren yemekten sonra tüm konuklar misafirhaneye alınmışlar. Çelebi Efendi’nin evinde sadece M. Kemal Paşa ve özel muhavızı kalmıştır. Cemalettin Çelebi, Mustafa Kemal ile rahat konuşmasını sağlamak ve kendilerinin rahatsız edilmemesi için kendilerine hizmette bulunan hizmetçilerini de içeri girmemeleri için tebihlemiştir. İşte bu nedenledir ki M. Kemal Paşa ile Cemalettin Çelebi arasında geç vakitlere kadar süren konuşmanın konusu kimse tarafından bilinmemektedir. Mustafa Kemal Paşa ile Camalettin Efendi arasında geçen bu konuşmaların içeriği daha sonraki yıllarda Velayettin Çelebi sözlü olarak şöyle açıklamıştır;
Bu baş başa konuşmaların bir yerinde Cemalettin Çelebi, M. Kemal Paşa’ya ‘Paşa hazretleri’ diyor;
” Cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milleti’nin düşmanlarını kahredeceğine inancım sonsuzdur. Yüce Allah’ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanını düşünüyor musunuz?”
Bu sözler üzerine; M. Kemal Paşa heyacan ve dikkatle Cemalettin Çelebi’nin gözlerine bakıyor, biraz yaklaşıyor onun elini avucunun içine alıyor, kulağına fısıldar gibi yavaş fakat kararlı bir sesle ;” O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydıyla evet, Çelebi hazretleri “diyor. Veliyettin Ulusoy , Alevilerin sesi, yıl 1998 sayı 27.”
Mustafa Kemal Paşanın Samsun’a çıkışını izleyen günlerde ve Kurtuluş Savas’ı süresince Camalettin Çelebi ile Atatürk sıkı temas halinde olduğunu Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları adlı yapıtında; “ Amasya’da Mustafa Kemal Paşayı karşılayan heyetin içinde Cemalettin Çelebi’ de vardı.” Diye yazmaktadır.
Demek ki, Anadolu topraklar henüz işgal altındayken, bağımsızlık savaşının Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başarıya ulaşacağını ve Anadolu toprakları üzerinde yeni bir devletin kurulacağına tam inanan Aleviler kurulacak devletin, yönetiminin ismini vererek Cumhuriyet olması istiyor ve Mustafa Kemal Paşadan söz alıyorlar.
Cumhuriyetin isim babası Alevilerdir.
Aleviler, Cumhuriyetin isim babası olduğunu daha Kurtuluş Savaşı başlamadan, M. Kemal Paşanın Hacıbektaş evlatlarından ve Hacıbektaş Dergahında Postta oturan Cemalettin Çelebi ile yaptığı görüşmesinde ve bu görüşmede bize aktarılan konuşmalarında anlıyoruz. Hatta M. Kemal Paşa ile Cemalettin Çelebi arasında “ Pir evi Protokolu” diye bir antlaşma yapıldığı söylenmektedir. Bu antlaşmanın ilk maddesinin Devlet yönetiminin Cumhuriyet olacağıdır
Yukarıda’ Pir evi Protokuna’ benzer bir antlaşma da Dersim ileri gelenleri ile yapıldığını, Dersim Hareketinin önder kadrosu içinde yer alan Nuri Dersimi’den öğreniyoruz Nuri Dersimi, Dersim adlı yapıtında , 1938 Dersim hareki önderi Seyit Rıza, Mustafa Kemal Paşa tarafından kendisine gönderilen heyete:
“ Mustafa Kemal Paşa bizimle antlaşma yapmıştı. Yeni devletin kurulmasından sonra, biz kendi örf adetlerimize göre özgürce yaşayacaktık. Görevlilerimizi kendimiz belirleyecektik. Yani biz Aleviyiz ve Alevice yaşamak istiyoruz.” dediğini yazmaktadır.
Aleviler, ümmetçilikten kurtulup, halkın egemenliğinin esas alındığı bir devlet yönetimini istiyorlardı. Bu istem ve görüşlerini ve hatta yönetim şeklini, yanı adını da Cumhuriyet olarak belirterek kurtuluş mücadelesi başlamadan önder kadroya söylüyor ve bu yönlü güvence alıyorlar.
Cumhuriyet: Ulusun, egemenliği doğrudan doğruya ya da belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı devlet biçim
Bunun içindir ki, Osmanlının ümmetçi ve yönetiminden kurtulmayı hedefleyen Aleviler, Kurtuluş Savaşı’na tam destek vermiş, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının yanında yer almışlardır. Kurtuluş savaşı süresince Mustafa Kemal Paşaya hiç desteklerini esirgemeyen Anadolu Alevileri, cumhuriyetin ilanından, tüm devrim yasalarına kadar Mustafa Kemal Paşanın yanında olmuş ve bu çağdaş değişimin öncülüğünü yapmışlar.
İlk Mecliste çoğunluğu elinde bulunduran Alevi Millet Vekillerinin destekleri ile Cumhuriyet 128 ret oyuna karşılık 158 kabul oyunda yine Alevi Millet Vekillerinin büyük gayretlerini görmekteyiz. Bu destek ve gayret Devrim Yasalarının bir biri ardına çıkarılmasında da görmekteyiz.
Atatürk, koşulları ve olanakları özenle değerlendirip gözeterek , zamanlamayı beceriyle yaparak ilkelerini gerçekleştirmiş, amaçlarına ulaşmıştır. Böylece Cemalettin Çelebi diğer Alevi ileri gelenlerine ve Osmanlı yönetiminden rahatsız olan çağdaş düşünen insanlara Devlet Yönetiminin Cumhuriyet olacağı yönlü verdiği sözünü de böylece yerine getirmiştir
Aleviler, Türkiye Cumhuriyeti’nin 29 Ekim 1923 tarihinde kurulması ile birlikte, Osmanlı dönemindeki konumlarından çok çok daha iyi konuma gelmiş ve laik yapı içerisinde hiç değilse yasalar önünde, diğer vatandaşlar gibi birinci sınıf vatandaş olmuşlardır. Bu aşamada Aleviler,Türkiye Cumhuriyeti baz alındığında bütünün olmazsa olmaz bir parçası, organı, daha doğrusu kendisi olmuşlardır. Alevilerin bu konumu ( 1938 Dersim soy kırımı hariç) 1950’lere kadar sürmüştür.
Saltanatın ve Hilafetin kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı, Şeriye ve Evkaf Vekaletinin kaldırılması, Tevhidi Tedrisat Yasası’nın kabulü ve diğer düzenlemeler, çağdaş atılımlar olarak gerçekleştirilmiş, hukuk devleti aşamasına geçilmiştir. Bunun sonucu olarak 10.4.1928 tarihli 1222 sayılı yasa ile anayasanın 2.ci maddesi değiştirilerek dinle ilgili bölümü çıkarılmıştır. Daha sonra da 5.12.1937 tarihli ve 3115 sayılı Yasa ile Anayasanın 2. Maddesi “ Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkilapçı. şeklinde değiştirilmiştir.
Cumhuriyet, Laik Yönetim, Laik Hukuk ve Laik Eğitim üzerine kurulmuştur. Medeni yasamız hukuk devriminin anıtıdır. Çünkü dinsel hukuktan , çağdaş hukuka geçiş ancak ve ancak Laiklik ile gerçekleşebilir. Bu nedenle Laikliğe; çağdaşlaşma da denilebilir. Cumhuriyet hukuksallığı, laikliğin benimsenmesiyle tamamlanıp, gerçeklik kazanmıştır.
Laiklik; Anayasal ilke olarak devletin değişmez temelidir. Bu nedenle de , tüm devlet yapısı bu ilkeye uygun biçimde oluşturulacak, kurulacak, düzenlenecektir. Bu ülke ile dinsel gerekler gözetilmeyecektir. Burada us ve bilinç egemen olacaktır. Yani dinin etkisi geçmeyecektir.
Laiklik, uygar dünya ile birleşmemizi getirmiş; ulusumuzun diğer uluslar arasında onurlu yerini almasını sağlamıştır. Genel ve toplu bir yenileşmenin itici gücü olmuştur. Eğitimden başlayarak her alanda özgür düşüncenin etkinliğini kurmuş, özgür insanı yaratmıştır.
Laiklik, ülkeyi karanlıkta bırakan, ulusu yokluklar içinde tutan, bilime, usa, sanata, uygarlığa karşı duruştur.
Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden, İnsan Hakları Laiklik Demokrasi Yolunda, s 37 de; “... Üzülerek belirtelim ki, laiklik kavram olarak bile iyi anlaşılmamıştır. Değişik tanımlar yapılmıştır. Gerçek şudur ki, yandaş ve karşıt olanlar bilinçsiz biçimde anlatmaya çalışmışlar, usla ilgisini bırakıp vicdanla ilgili göstermişlerdir. Kimi din düşmanlığı, kimi devlet din ayırımı kimi dinde yenilik, kimi hoşgörü, kimi bağnazlık, kimi dinsizlik olarak ele almıştır. Belki hepsine değinen yanları vardır. Ama tümüyle hiçbirisi değildir. Laiklik, Devlet yaşamının dinsel gereklere göre değil usa, hukuka göre düzenlenmesi ilkesidir. Uygarlıktır, çağdaşlıktır, insanlıktır.”
İşte bu noktada Alevilerin neden cumhuriyete ve özellikle de Cumhuriyet’in önemli kazanımlarından olan Laik devlet düzenine sahip çıktıkları ve bu ilkenin demokrasinin olmazsa olmaz ön koşulu olarak görmelerinin altında yatan gerçek, bu ilke ile kendilerini özgürce ifade etme imkanını kavramalarından kaynaklanmaktadır.
Aleviler haklı olarak demokratik, laik ve çağdaş hukuk devletini savuna gelmişlerdir. Çünkü Osmanlı döneminde din adına verilen ve inançlarından dolayı zulmeden, iftiralara uğratılan, katliamlara maruz bıraktırılan Aleviler, padişah fermanlarından, Ebusuut gibi zalimlarin fetfalarından bıkmış usanmışlar. Şeriat yönetiminin ne olduğunu çok iyi biliyorlardı. Kendilerini ancak ve ancak demokratik, Laik ve çağdaş hukuk devleti içinde ifade edebileceklerinin bilincindeydiler.
Dini inançların günlük yaşamı etkilememesi ya da günlük yaşamda belirleyici olmaması insanın bilinçlendirilmesi, bilim öğrenmeye teşvik edilmesi, din kurallarının ikinci plana itilmesi Alevi toplumunun inancının temel felsefesini oluşturur.
Alevi toplumunun bu felsefi düşüncesinden hareketle neden cumhuriyete ve özellikle de cumhuriyetin önemli kazanımlarından olan Laik ilkesine sahip çıktıklarını daha iyi anlamaktayız. Çünkü Laiklik; insan haklarıdır, özgürlüktür, hukukun üstünlüğüdür, şeriat ilkesinin bilinen biçimi ile reddidir, ” Her şey Allah için” ilkesi yerine “Her şey insanlık için “ ilkesidir.
Anadolu Alevileri laikliği, Avrupa’dan çok önceleri bir yaşam tarzı olarak yaşamışlardır. Laiklik, Avrupa’da sadece bilimsel bir yapıya kavuşturulmuştur. Tüm bu veriler bizi göstermiştir ki. Aleviler Laik’tirler. Yüz yıllardır laik yaşadıkları için de savuna gelmişlerdir.
1924 Anayasası’ndaki, “Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslam’dır” hükmünün Anayasadan çıkarılması önergesine, Kurtuluş Savaşı yapıldığı koşulları göz önünde tutarak bizzat Atatürk karşı çıkmıştır. Karşı çıkma nedenlerini sonradan Atatürk, Nutuk’ ta açıklamıştır. Şöyle diyor:
“ Efendiler, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 2. Maddesinin başındaki,’Türkiye Devletinin dini, Din-i İslamdır’ cümlesi Cumhuriyetin ilanından sonra da yeni Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yapılırken Laik hükümet tabirinden, dinsizlik manası çıkarmaya mütemayil olanlara fırsat vermemek maksadı ile Kanunun 2.maddesinde kalmasına göz yumulmuştur.”
Bu sözler, genç Cumhuriyet’in yüz yüze olduğu engelleri ve tehlikeleri belirtmesi kadar, Atatürk’ün devrimcilikteki ve laiklik’teki ince hesabını ve kararlığını da göstermesi yönünden çok ilginçtir. Laik olmayan toplumda hukukun üstünlüğü, insan hakları ve demokrasi gibi kurumların yaşayıp yeşerecekleri bir ortamı bulmaları mümkün değildir. Laiklik ve insan hakları, birbirinden ayrılmayan kavramlardır. Bu kavramlar çağdaş demokrasinin temellerini oluşturur.
Türk toplumunda laiklik yalnızca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil, ayni zamanda çağdaşlaşmayı da ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesinin bir kararında Laiklik; “Gerçekte laiklik din-devlet işleri ayrılığı biçiminde daraltılamaz. Boyutları da daha büyük, alanı daha geniş bir uygarlık, özgürlük ve çağdaşlık ortamıdır. Türkiye’nin modernleşme felsefesi, insanca yaşama yöntemidir. İnsanlık idealidir. Laik düzende özgün bir sosyal kurum olan din, devlet kuruluşuna ve yönetimine egemen olamaz. Devlete egemen ve etkin güç, dinsel kurallar ve gerekler değil, akıl be bilimdir. Din, kendi alanında, vicdanlarındaki yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanış olgusudur. Kişinin iç-inanç dünyasının düzenleyicisi olan dinin, devlet işlerinde söz sahibi ve çağdaş değerlerle, hukukun yerine geçerek yasal düzenlemelerin kaynağı ve dayanağı olması düşünülemez.” ( Esas 1989/1, karar 1989/12 , karar günü 7.3.1989 -R.G.5 Temmuz 1989 -20216 s.27)
Tüm bu değişimler Alevi toplumunun inancının temel felsefeni oluşturur. Bunun içindir ki; Aleviler, gerek Kurtuluş Savaşı’nda ve gerekse 1.ci Mecliste Alevi Millet Vekilleri ile Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının yanında yer almışlardır.
alıntı
Kurtuluş Savaşı öncesi İstanbul işgal altındadır. Alevi dergahları, Osmanlı’dan kalma şekliyle kapalıdır. Yurdun bölünmüşlüğü, duyarlı tüm vatandaşlar gibi Alevi toplumunu da üzmektedir. Bunun için bir çıkış yolu aranmaktadır. Bu sırada M. Kemal Paşanın ortaya çıkışı, Samsun’a gidişi, Erzurum kongresi ve Sivas’a geliş hareketleri Alevi toplumunun yakın ilgisini çekmektedir.
Bir tarafta halife olan padişah, diğer tarafta da halifeliğe ve Padişahlığa baş kaldırmış olan M. Kemal Paşa vardır. Yüz yıllarca halifelerden, padişahlardan çekmiş olan Anadolu Alevi’si, tek elden anlamış gibi M. Kemal Paşanın yanında yer aldı.
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, Erzurum Kongresinden sonra Erzincan üzerinden Sivas’a gelirken padişah., Elazığ Valisi Ali Galip’ten Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının tutuklanmasını ister. Bu haberi duyan Dersim ve Erzincan Alevileri karşı önlem olarak, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına destek çıkarak Sivas’a kadar eşlik ederler.
Yine Dersim ileri gelenlerinden bir heyet, bu desteklerini Erzincan- Tercan ilçesinde Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek, yanında yer aldıklarını belirtmişlerdir. Mustafa Kemal Sivas’a geldiği zaman ve Sivas Kongresi süresince de Sivas ve Sivas yöresi Alevilerince korunmuştur.
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Sivas Kongresi’nden sonra Ankara’ya giderken Alevilerin tam desteğini yanına almak için Alevilerce ser çeşme olarak itibar gören Hacıbektaş Dergahına, yani pir evine uğramayı da ihmal etmiyor. Baki öz, Kurtuluş Savaşı’nda Aleviler- Bektaşiler adlı yapıtında Mustafa Kemal Paşanın, Cemalettin Çelebi ile görüşmesini şöyle anlatıyor;
“Atatürk, Erzurum ve Sivas Kongrelerinden sonra Ankara’ya geçerken,İlicek Çiftliği üzerinden Hacıbektaş’a gelinerek Cemalettin Çelebi ile görüşmesi programlanıyor. Fakat yolların çamur olması yüzünden bu program uygulanmıyor. Bunun üzerine Gazi Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekiler bozuk ve bakımsız yolu izleyerek Mucur’a geliyorlar. Geceyi Mucur’da geçiriyorlar. 23 Aralık 1919 günü Mucur Kaymakam Vekili Nihat Bey’i de yanlarına alarak Hacıbektaş’a geliyorlar.
Camalettin Çelebi o günlerde rahatsızdır. Bununla beraber Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını çok belirgin bir sevgi ve saygıyla karşılıyor. M. Kemal Paşa , İstanbul Hükümetine istifasını göndermiştir. Resmi bir sıfatı yoktur. Cemalettin Çelebi, o güne kadar hiç bir konuğuna göstermediği sevgi ve yakınlıkla M. Kemal Paşa ve arkadaşlarını ağırlıyor. Ve yine devamlı açık bulunan misafirhanesi olduğu halde , konukları kendi evinde ağırlıyor. Akşam yemeğini tüm konuklar birlikte yiyorlar. Camalettin Çelebi aşırı olmamakla beraber içki kullanıyordu. Fakat o günler hasta olduğu için doktorları tarafından kesinlikle içki kullanması yasaklanmıştı. Buna rağmen misafirlere ikram olarak sofraya içki koydurtmuştu. Cemalettin Efendi’nin bu ikramına karşılık M. Kemal Paşa’da Efendinin bu isteğini kırmamış ve bölgede özel olarak yapılan şarabı merak ederek bir iki kadeh almıştır. Mustafa kemelin bir iki kadehle yetinmesinin nedeni belki de Çelebi’nin hasta olmasından dolayı ve içki içmemesini düşünerek fazla içmemiştir. Diğer konuklarda onlara uymuşlardır. İki saat süren yemekten sonra tüm konuklar misafirhaneye alınmışlar. Çelebi Efendi’nin evinde sadece M. Kemal Paşa ve özel muhavızı kalmıştır. Cemalettin Çelebi, Mustafa Kemal ile rahat konuşmasını sağlamak ve kendilerinin rahatsız edilmemesi için kendilerine hizmette bulunan hizmetçilerini de içeri girmemeleri için tebihlemiştir. İşte bu nedenledir ki M. Kemal Paşa ile Cemalettin Çelebi arasında geç vakitlere kadar süren konuşmanın konusu kimse tarafından bilinmemektedir. Mustafa Kemal Paşa ile Camalettin Efendi arasında geçen bu konuşmaların içeriği daha sonraki yıllarda Velayettin Çelebi sözlü olarak şöyle açıklamıştır;
Bu baş başa konuşmaların bir yerinde Cemalettin Çelebi, M. Kemal Paşa’ya ‘Paşa hazretleri’ diyor;
” Cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milleti’nin düşmanlarını kahredeceğine inancım sonsuzdur. Yüce Allah’ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanını düşünüyor musunuz?”
Bu sözler üzerine; M. Kemal Paşa heyacan ve dikkatle Cemalettin Çelebi’nin gözlerine bakıyor, biraz yaklaşıyor onun elini avucunun içine alıyor, kulağına fısıldar gibi yavaş fakat kararlı bir sesle ;” O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydıyla evet, Çelebi hazretleri “diyor. Veliyettin Ulusoy , Alevilerin sesi, yıl 1998 sayı 27.”
Mustafa Kemal Paşanın Samsun’a çıkışını izleyen günlerde ve Kurtuluş Savas’ı süresince Camalettin Çelebi ile Atatürk sıkı temas halinde olduğunu Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları adlı yapıtında; “ Amasya’da Mustafa Kemal Paşayı karşılayan heyetin içinde Cemalettin Çelebi’ de vardı.” Diye yazmaktadır.
Demek ki, Anadolu topraklar henüz işgal altındayken, bağımsızlık savaşının Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başarıya ulaşacağını ve Anadolu toprakları üzerinde yeni bir devletin kurulacağına tam inanan Aleviler kurulacak devletin, yönetiminin ismini vererek Cumhuriyet olması istiyor ve Mustafa Kemal Paşadan söz alıyorlar.
Cumhuriyetin isim babası Alevilerdir.
Aleviler, Cumhuriyetin isim babası olduğunu daha Kurtuluş Savaşı başlamadan, M. Kemal Paşanın Hacıbektaş evlatlarından ve Hacıbektaş Dergahında Postta oturan Cemalettin Çelebi ile yaptığı görüşmesinde ve bu görüşmede bize aktarılan konuşmalarında anlıyoruz. Hatta M. Kemal Paşa ile Cemalettin Çelebi arasında “ Pir evi Protokolu” diye bir antlaşma yapıldığı söylenmektedir. Bu antlaşmanın ilk maddesinin Devlet yönetiminin Cumhuriyet olacağıdır
Yukarıda’ Pir evi Protokuna’ benzer bir antlaşma da Dersim ileri gelenleri ile yapıldığını, Dersim Hareketinin önder kadrosu içinde yer alan Nuri Dersimi’den öğreniyoruz Nuri Dersimi, Dersim adlı yapıtında , 1938 Dersim hareki önderi Seyit Rıza, Mustafa Kemal Paşa tarafından kendisine gönderilen heyete:
“ Mustafa Kemal Paşa bizimle antlaşma yapmıştı. Yeni devletin kurulmasından sonra, biz kendi örf adetlerimize göre özgürce yaşayacaktık. Görevlilerimizi kendimiz belirleyecektik. Yani biz Aleviyiz ve Alevice yaşamak istiyoruz.” dediğini yazmaktadır.
Aleviler, ümmetçilikten kurtulup, halkın egemenliğinin esas alındığı bir devlet yönetimini istiyorlardı. Bu istem ve görüşlerini ve hatta yönetim şeklini, yanı adını da Cumhuriyet olarak belirterek kurtuluş mücadelesi başlamadan önder kadroya söylüyor ve bu yönlü güvence alıyorlar.
Cumhuriyet: Ulusun, egemenliği doğrudan doğruya ya da belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı devlet biçim
Bunun içindir ki, Osmanlının ümmetçi ve yönetiminden kurtulmayı hedefleyen Aleviler, Kurtuluş Savaşı’na tam destek vermiş, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının yanında yer almışlardır. Kurtuluş savaşı süresince Mustafa Kemal Paşaya hiç desteklerini esirgemeyen Anadolu Alevileri, cumhuriyetin ilanından, tüm devrim yasalarına kadar Mustafa Kemal Paşanın yanında olmuş ve bu çağdaş değişimin öncülüğünü yapmışlar.
İlk Mecliste çoğunluğu elinde bulunduran Alevi Millet Vekillerinin destekleri ile Cumhuriyet 128 ret oyuna karşılık 158 kabul oyunda yine Alevi Millet Vekillerinin büyük gayretlerini görmekteyiz. Bu destek ve gayret Devrim Yasalarının bir biri ardına çıkarılmasında da görmekteyiz.
Atatürk, koşulları ve olanakları özenle değerlendirip gözeterek , zamanlamayı beceriyle yaparak ilkelerini gerçekleştirmiş, amaçlarına ulaşmıştır. Böylece Cemalettin Çelebi diğer Alevi ileri gelenlerine ve Osmanlı yönetiminden rahatsız olan çağdaş düşünen insanlara Devlet Yönetiminin Cumhuriyet olacağı yönlü verdiği sözünü de böylece yerine getirmiştir
Aleviler, Türkiye Cumhuriyeti’nin 29 Ekim 1923 tarihinde kurulması ile birlikte, Osmanlı dönemindeki konumlarından çok çok daha iyi konuma gelmiş ve laik yapı içerisinde hiç değilse yasalar önünde, diğer vatandaşlar gibi birinci sınıf vatandaş olmuşlardır. Bu aşamada Aleviler,Türkiye Cumhuriyeti baz alındığında bütünün olmazsa olmaz bir parçası, organı, daha doğrusu kendisi olmuşlardır. Alevilerin bu konumu ( 1938 Dersim soy kırımı hariç) 1950’lere kadar sürmüştür.
Saltanatın ve Hilafetin kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı, Şeriye ve Evkaf Vekaletinin kaldırılması, Tevhidi Tedrisat Yasası’nın kabulü ve diğer düzenlemeler, çağdaş atılımlar olarak gerçekleştirilmiş, hukuk devleti aşamasına geçilmiştir. Bunun sonucu olarak 10.4.1928 tarihli 1222 sayılı yasa ile anayasanın 2.ci maddesi değiştirilerek dinle ilgili bölümü çıkarılmıştır. Daha sonra da 5.12.1937 tarihli ve 3115 sayılı Yasa ile Anayasanın 2. Maddesi “ Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkilapçı. şeklinde değiştirilmiştir.
Cumhuriyet, Laik Yönetim, Laik Hukuk ve Laik Eğitim üzerine kurulmuştur. Medeni yasamız hukuk devriminin anıtıdır. Çünkü dinsel hukuktan , çağdaş hukuka geçiş ancak ve ancak Laiklik ile gerçekleşebilir. Bu nedenle Laikliğe; çağdaşlaşma da denilebilir. Cumhuriyet hukuksallığı, laikliğin benimsenmesiyle tamamlanıp, gerçeklik kazanmıştır.
Laiklik; Anayasal ilke olarak devletin değişmez temelidir. Bu nedenle de , tüm devlet yapısı bu ilkeye uygun biçimde oluşturulacak, kurulacak, düzenlenecektir. Bu ülke ile dinsel gerekler gözetilmeyecektir. Burada us ve bilinç egemen olacaktır. Yani dinin etkisi geçmeyecektir.
Laiklik, uygar dünya ile birleşmemizi getirmiş; ulusumuzun diğer uluslar arasında onurlu yerini almasını sağlamıştır. Genel ve toplu bir yenileşmenin itici gücü olmuştur. Eğitimden başlayarak her alanda özgür düşüncenin etkinliğini kurmuş, özgür insanı yaratmıştır.
Laiklik, ülkeyi karanlıkta bırakan, ulusu yokluklar içinde tutan, bilime, usa, sanata, uygarlığa karşı duruştur.
Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden, İnsan Hakları Laiklik Demokrasi Yolunda, s 37 de; “... Üzülerek belirtelim ki, laiklik kavram olarak bile iyi anlaşılmamıştır. Değişik tanımlar yapılmıştır. Gerçek şudur ki, yandaş ve karşıt olanlar bilinçsiz biçimde anlatmaya çalışmışlar, usla ilgisini bırakıp vicdanla ilgili göstermişlerdir. Kimi din düşmanlığı, kimi devlet din ayırımı kimi dinde yenilik, kimi hoşgörü, kimi bağnazlık, kimi dinsizlik olarak ele almıştır. Belki hepsine değinen yanları vardır. Ama tümüyle hiçbirisi değildir. Laiklik, Devlet yaşamının dinsel gereklere göre değil usa, hukuka göre düzenlenmesi ilkesidir. Uygarlıktır, çağdaşlıktır, insanlıktır.”
İşte bu noktada Alevilerin neden cumhuriyete ve özellikle de Cumhuriyet’in önemli kazanımlarından olan Laik devlet düzenine sahip çıktıkları ve bu ilkenin demokrasinin olmazsa olmaz ön koşulu olarak görmelerinin altında yatan gerçek, bu ilke ile kendilerini özgürce ifade etme imkanını kavramalarından kaynaklanmaktadır.
Aleviler haklı olarak demokratik, laik ve çağdaş hukuk devletini savuna gelmişlerdir. Çünkü Osmanlı döneminde din adına verilen ve inançlarından dolayı zulmeden, iftiralara uğratılan, katliamlara maruz bıraktırılan Aleviler, padişah fermanlarından, Ebusuut gibi zalimlarin fetfalarından bıkmış usanmışlar. Şeriat yönetiminin ne olduğunu çok iyi biliyorlardı. Kendilerini ancak ve ancak demokratik, Laik ve çağdaş hukuk devleti içinde ifade edebileceklerinin bilincindeydiler.
Dini inançların günlük yaşamı etkilememesi ya da günlük yaşamda belirleyici olmaması insanın bilinçlendirilmesi, bilim öğrenmeye teşvik edilmesi, din kurallarının ikinci plana itilmesi Alevi toplumunun inancının temel felsefesini oluşturur.
Alevi toplumunun bu felsefi düşüncesinden hareketle neden cumhuriyete ve özellikle de cumhuriyetin önemli kazanımlarından olan Laik ilkesine sahip çıktıklarını daha iyi anlamaktayız. Çünkü Laiklik; insan haklarıdır, özgürlüktür, hukukun üstünlüğüdür, şeriat ilkesinin bilinen biçimi ile reddidir, ” Her şey Allah için” ilkesi yerine “Her şey insanlık için “ ilkesidir.
Anadolu Alevileri laikliği, Avrupa’dan çok önceleri bir yaşam tarzı olarak yaşamışlardır. Laiklik, Avrupa’da sadece bilimsel bir yapıya kavuşturulmuştur. Tüm bu veriler bizi göstermiştir ki. Aleviler Laik’tirler. Yüz yıllardır laik yaşadıkları için de savuna gelmişlerdir.
1924 Anayasası’ndaki, “Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslam’dır” hükmünün Anayasadan çıkarılması önergesine, Kurtuluş Savaşı yapıldığı koşulları göz önünde tutarak bizzat Atatürk karşı çıkmıştır. Karşı çıkma nedenlerini sonradan Atatürk, Nutuk’ ta açıklamıştır. Şöyle diyor:
“ Efendiler, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 2. Maddesinin başındaki,’Türkiye Devletinin dini, Din-i İslamdır’ cümlesi Cumhuriyetin ilanından sonra da yeni Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yapılırken Laik hükümet tabirinden, dinsizlik manası çıkarmaya mütemayil olanlara fırsat vermemek maksadı ile Kanunun 2.maddesinde kalmasına göz yumulmuştur.”
Bu sözler, genç Cumhuriyet’in yüz yüze olduğu engelleri ve tehlikeleri belirtmesi kadar, Atatürk’ün devrimcilikteki ve laiklik’teki ince hesabını ve kararlığını da göstermesi yönünden çok ilginçtir. Laik olmayan toplumda hukukun üstünlüğü, insan hakları ve demokrasi gibi kurumların yaşayıp yeşerecekleri bir ortamı bulmaları mümkün değildir. Laiklik ve insan hakları, birbirinden ayrılmayan kavramlardır. Bu kavramlar çağdaş demokrasinin temellerini oluşturur.
Türk toplumunda laiklik yalnızca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil, ayni zamanda çağdaşlaşmayı da ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesinin bir kararında Laiklik; “Gerçekte laiklik din-devlet işleri ayrılığı biçiminde daraltılamaz. Boyutları da daha büyük, alanı daha geniş bir uygarlık, özgürlük ve çağdaşlık ortamıdır. Türkiye’nin modernleşme felsefesi, insanca yaşama yöntemidir. İnsanlık idealidir. Laik düzende özgün bir sosyal kurum olan din, devlet kuruluşuna ve yönetimine egemen olamaz. Devlete egemen ve etkin güç, dinsel kurallar ve gerekler değil, akıl be bilimdir. Din, kendi alanında, vicdanlarındaki yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanış olgusudur. Kişinin iç-inanç dünyasının düzenleyicisi olan dinin, devlet işlerinde söz sahibi ve çağdaş değerlerle, hukukun yerine geçerek yasal düzenlemelerin kaynağı ve dayanağı olması düşünülemez.” ( Esas 1989/1, karar 1989/12 , karar günü 7.3.1989 -R.G.5 Temmuz 1989 -20216 s.27)
Tüm bu değişimler Alevi toplumunun inancının temel felsefeni oluşturur. Bunun içindir ki; Aleviler, gerek Kurtuluş Savaşı’nda ve gerekse 1.ci Mecliste Alevi Millet Vekilleri ile Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının yanında yer almışlardır.
alıntı