iyidost69
25.01.2006, 09:02
Makale bana ait değil.
Şu hale bakın, Şah İsmailimiz'e bile ülkücüler sahip çıkmaya başladı. Görüşleriniz ve yorumlarınız nedir??
Bu dünyada sadece 37 yıl yaşamış, çağının savaşçısı, hükümdarı, edebiyatçısı, siyasetçisi, din adamı olmuş ve Türk tarihinde tartışmasız yüksekliğe ermiş Şah İsmail'in hayatını anlatmak güçtür. Onun gibi bir Türk hükümdarı hakkında yazmak, bilim ve her şeyden önce millî vicdan sahibi tarihçilerin işidir. Millî vicdandan mahrum kalmışların ellerinde yazılan Türk tarihi, facia haline gelmekte ve Türklüğü birbirinden ayırmaktadır. Benim Şah İsmail Hatayi hakkında yazmamın sebebi , böyle yüce bir Türk hükümdarı hakkında sahte imzalar veya imzasız olarak yazılıp çizilen hakaretlere artık bir dur demek ve aleyhinde yapılan bütün bu kötü propagandanın yanlışlığını ispat etmek içindir. Türk milleti, mâzideki hiçbir hükümdarına dil uzattırmayacak, uzatanlarla cebelleşecektir.
Devşirmelerin düşmanlığını fazlasıyla kazanan Şah İsmail’in bugünkü torunları Alevi inançlı Türkler , pirlerine, hükümdarlarına duydukları sevgi ve sadakatin bedelini uğradıkları hakaretlerle ödemeye devam ediyorlar. Geçmişte canlarıyla ödemişlerdi. Halen halk arasında dolaşan çirkin ve asılsız, hayal ürünü hikayeler herkesin malumudur..481 yıl önce bu dünyadan göçmüş, gitmiş, giderken ardında Azerbaycan topraklarını emanet, İran’ı yadigar bırakmış büyük Türk başbuğuna dille, sözle, çirkin yermelerle saldıran çirkefler var. Hangi Türk atasına sövebilir? Bunu yapabilen biri Türk olduğunu iddia edebilir mi ? Mâzi sövülmek için değil, şeref duymak içindir. Kökümüz, mâzimizde bütün azametiyle parıldarken bizim ona sırt çevirmemiz , geleceğimizi kaybetmekle aynı anlama gelir..Türk tarih tezinde birtakım hatalar vardır. Orta Asya Türk tarihi Çinlilerin günlükleri ile açığa çıkarken, Anadolu topraklarındaki tarihimizde İran , Bizans kaynaklarından yazılmış, hatta devşirmelerin eliyle değiştirildiği bile olmuştur. Böyle olduğunun en büyük alametlerinden biri de şudur : bazı değersiz kimseler yüceltilirken, değeri ulu Türkler yerilmiş , hatta günah keçisi ilan edilmiş, ardından sövülür hale gelmiştir.. Türk tarihinde hükümdarlar arasında taraf tutulmamalıdır. Türk padişahlarının yanlışları üzerinde tartışılabilir, ders alınması için. Ama hakaret asla edilemez , saf tutulamaz , ayrım yapılamaz. Şah İsmail, Türk dünyasının en görkemli hükümdarlarından biri olarak mâzinin şeref aynasından bize bakıyor. Onu tanımamız için, ona lâyık olmamız için bizden görev bekliyor. Onu tanımak ve lâyık olmak, Türklüğü tanımak ve Türklüğe lâyık olmaktır..
Hatayi, 1487 yılında Haydar erden olma, Halime Begüm Alemşah kadından doğma olarak dünyaya gelmiştir. Anadolu, Horasan, İran ve Irak’taki Türkmenleri istikrarlıca örgütlemiş, kendine tabi etmiştir. Günümüze kadar akan uygulamalarından biri, kendi tebâsını rahatlıkla tanıyabilmek için başlarına Kızıl başlıklar taktırmasıdır. Böylelikle başlarına kızıl başlıklar takan Türkler, Şeyh Haydar’ın askerleri olduklarını belli ederlerdi. İşte bugünkü Kızılbaş denilen Türkler, Haydarın yani Şah İsmail’in babasının ordusudur. Halime Begüm hanım ise, Akkoyunlu devletinin son hükümdarı Uzun Hasan'ın kızıdır.
Şah İsmail , 14 yaşında bugünkü Azerbaycan topraklarını, 15 yaşında Tebriz'i ele geçirip, ölümsüz ünvanı ŞAH’lığı aldı. Henüz 15 yaşında, bugünkü Diyarbakır'dan Hindistan'a kadar tanınan, hürmet gösterilen, umut bağlanan genç bir hükümdar olmuştu.
Safavi sözcüğü kaynağını, Şah İsmail’in soyunun geldiği atası ŞEYH SEYFETTİN ERDEBİLİ'den alır. Ona ithafen de tebâsına SAFAVİLER denilmiştir. Doğunun en büyük imparatorluğu Safavi Türk İmparatorluğunun içinde hâkim güç Türk’tü ancak Farslarda Türklerle beraber yaşamışlardı. Türk dili resmi dil olduğundan Fars dili devlet dili haline gelmemişti. İran toprakları üzerinde Farsların varlığı, tarihi tespitlere göre en fazla 2500 yıl önceye dayanmaktadır. Farslar ve değişik kolları Türklerle birlikte yaşamışlar, ancak etnik olarak görünmez sınırlarla ayrılmış olduklarından Türkleri eritememişlerdir. İran üzerinde Türklerin varlığı ise 9000 yıl önceye gitmekte , bunu açıklayanda Prof.Dr Muhammed Tagi Zehtabi ve ölmez eser ‘İran Türklerinin Tarihi’ adlı bilimsel eseridir..Zehtabiden başka en önemli tarihçi bizim için Fars asıllı Nasir Purpirar’dır. Önemlidir çünkü o bir Fars’tır ve bir Fars olarak, İran Türklerinin hakkını yememiş, gerçekleri saklamamıştır. Nasir Purpirar’ın dört ciltlik ’12 Asır sessizlik’ adlı tarihi eseri, İran İslâm Cumhuriyetinde infial uyandırmış, adeta yer yerinden oynamıştır. Gözaltına alınan ve sorgulanan Purpirar’a ağır eziyet çektirilmiş ve hain ilân edilmiştir. Dürüst tarihçilerin inkar etmediği İran üzerindeki Türk varlığı böylesine haşmetliyken, ne yazık ki Şah İsmail’in torunları en az tanınan Türk topluluklarından biri olarak yabancı hâkimiyeti altında asimile edilmektedir..
Büyük hükümdarın Tebriz’e girdiğinde ilk işi on iki imam için hutbe okutmak olmuştur. Bu onun dini kimliğine bağlılığının ifadesidir. Safavi hükümdarı Şii mezhebinin sarsılmaz direği olarak Şii İslâm anlayışını şekillendirmiştir. Anadolu topraklarındaki Alevi inançlı Türklerin devşirmeler tarafından katledilmesi , onlardan bazılarının Şah İsmail'e sığınmalarına neden olmuştu. Kaçamayanlarsa devşirme Osmanlı paşalarının kılıcından geçerek yok edilmişti. Büyük Türk imparatoru Şah İsmail her zaman Türk’ten yana olmuş ve bu sebeple Osmanlı imparatorluğunun yöneticilerinden devşirilmiş olanlarla bitmez tükenmez sorunlar yaşamıştı. Gayri Türklerin Müslümanlığı tercih ettikleri takdirde kollanmaları , haliyle Türk soykırımına davetiye çıkarıyordu.
Şah İsmail’e günümüzde bile güdülen düşmanlığın temelinde devşirmelerin nesilden nesile aktardığı Türk düşmanlığı yatmakta. Sünni İslâm yorumunun temsilcisi konumda duran Osmanlı İmparatorluğunun bağrına bastığı etnisite açısından Türk olmayanların güdülediği Şah İsmail düşmanlığı , seciyesiz kesimlerin elinde ne yazık ki bayraklaştırılarak aktarılmaktadır. 13 yaşında babasının intikamını alan, 15 yaşında topraklar fetih eden böyle bir Türk hükümdarına yapılan hakaretlerin temelinde yatan Türk düşmanlığı artık ürkütücü hale gelmiştir. Bazı kendini bilmez tarihçilerin elinde yazılan Safavi imparatorluğunun tarihi konumu kesinlikle doğruluk payından uzaklaşmış, öyle ki saptırdıkları yanlı tarih yazıcılığıyla işledikleri cinayetin farkında bile olmamaktadırlar. Veya farkındalardır, bilerek, kasıtlı olarak çirkin saldırılarını sürdürmektedirler. Benim bu seciyesizlere tavsiyem, Şah İsmail’i ağızlarına alırken onun yanında kocaman bir hiçten başka bir şey olamayacaklarını hatırlamalarıdır.
Bir diğer, Türk'ün Türk’le savaşması olan Çaldıran savaşı , kardeş kavgası olarak tarihteki yerini korumaktadır. 23 Ağustos 1514 tarihinde Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail, ordularıyla birlikte savaşa tutuştular. Çaldıran ovasında yapılan savaş pek kanlı geçti. Osmanlı ordusunun iyi donanımlı olması, ateşli silâhlarla kuşanmış olması savaşın kaybedilmesine neden olmuştur. Türk orduları arasında olan savaşlarda kazanan veya kaybedenin olması söz konu olamaz. Kazanç ve kayıp çetelesi ancak düşman ordularıyla yapılan savaşlarda tutulur. Bu sebeple, Şah İsmail orduları yenildi yerine , düşmanlar sevindi demek en doğrusu olacaktır..
Türk siyasi sınırlarına; bugünkü Fars hakimiyetine geçmiş İran topraklarını da dahil ederek doğunun hakimi olmuş, Türk dilinde yazdığı şiirleri ile edebiyatta sarsılmaz kale olmuş, Şii ve Alevi inançlı Türklerin piri Şah İsmail , bütün çirkin saldırılara, bütün yalanlara, bütün adiliklere karşı dimdik duracak, ona hakaret edenler tarihte iz bırakamadan silinip gidecekler ama o sonsuza kadar, hainliğe, vefasızlığa, Türk düşmanlığına karşı ibretle ışıldamaya devam edecektir.
Şah İsmail’in hükümdarlıktan, komutanlıktan başka bir diğer üstün vasfı da edebiyatçılığı, şairliğidir. Türk dilinin üstadı olan büyük hükümdar, Türk diline ihanet etmemiş, onu geriye atmamıştır. Devlet hazinesi gibi tebâsının yüreğinde yaşatmış, dilinde söylendirmiştir. Sadece dilciliği ve şairliği bile onu hürmetle yad etmeye yeter. Divan ve Dekname adında kitapları vardır. Türkçe’den başka dil kullanmamış ve kullandırmamış , yabancı milletlerin dillerine özenmemiştir. Şiirlerindeki dil bugün bile güncelliğini yitirmemiş, akışkanlığı, canlılığı, fikri yönüyle en nadide eserler olarak anılmaktadır.
Şu hale bakın, Şah İsmailimiz'e bile ülkücüler sahip çıkmaya başladı. Görüşleriniz ve yorumlarınız nedir??
Bu dünyada sadece 37 yıl yaşamış, çağının savaşçısı, hükümdarı, edebiyatçısı, siyasetçisi, din adamı olmuş ve Türk tarihinde tartışmasız yüksekliğe ermiş Şah İsmail'in hayatını anlatmak güçtür. Onun gibi bir Türk hükümdarı hakkında yazmak, bilim ve her şeyden önce millî vicdan sahibi tarihçilerin işidir. Millî vicdandan mahrum kalmışların ellerinde yazılan Türk tarihi, facia haline gelmekte ve Türklüğü birbirinden ayırmaktadır. Benim Şah İsmail Hatayi hakkında yazmamın sebebi , böyle yüce bir Türk hükümdarı hakkında sahte imzalar veya imzasız olarak yazılıp çizilen hakaretlere artık bir dur demek ve aleyhinde yapılan bütün bu kötü propagandanın yanlışlığını ispat etmek içindir. Türk milleti, mâzideki hiçbir hükümdarına dil uzattırmayacak, uzatanlarla cebelleşecektir.
Devşirmelerin düşmanlığını fazlasıyla kazanan Şah İsmail’in bugünkü torunları Alevi inançlı Türkler , pirlerine, hükümdarlarına duydukları sevgi ve sadakatin bedelini uğradıkları hakaretlerle ödemeye devam ediyorlar. Geçmişte canlarıyla ödemişlerdi. Halen halk arasında dolaşan çirkin ve asılsız, hayal ürünü hikayeler herkesin malumudur..481 yıl önce bu dünyadan göçmüş, gitmiş, giderken ardında Azerbaycan topraklarını emanet, İran’ı yadigar bırakmış büyük Türk başbuğuna dille, sözle, çirkin yermelerle saldıran çirkefler var. Hangi Türk atasına sövebilir? Bunu yapabilen biri Türk olduğunu iddia edebilir mi ? Mâzi sövülmek için değil, şeref duymak içindir. Kökümüz, mâzimizde bütün azametiyle parıldarken bizim ona sırt çevirmemiz , geleceğimizi kaybetmekle aynı anlama gelir..Türk tarih tezinde birtakım hatalar vardır. Orta Asya Türk tarihi Çinlilerin günlükleri ile açığa çıkarken, Anadolu topraklarındaki tarihimizde İran , Bizans kaynaklarından yazılmış, hatta devşirmelerin eliyle değiştirildiği bile olmuştur. Böyle olduğunun en büyük alametlerinden biri de şudur : bazı değersiz kimseler yüceltilirken, değeri ulu Türkler yerilmiş , hatta günah keçisi ilan edilmiş, ardından sövülür hale gelmiştir.. Türk tarihinde hükümdarlar arasında taraf tutulmamalıdır. Türk padişahlarının yanlışları üzerinde tartışılabilir, ders alınması için. Ama hakaret asla edilemez , saf tutulamaz , ayrım yapılamaz. Şah İsmail, Türk dünyasının en görkemli hükümdarlarından biri olarak mâzinin şeref aynasından bize bakıyor. Onu tanımamız için, ona lâyık olmamız için bizden görev bekliyor. Onu tanımak ve lâyık olmak, Türklüğü tanımak ve Türklüğe lâyık olmaktır..
Hatayi, 1487 yılında Haydar erden olma, Halime Begüm Alemşah kadından doğma olarak dünyaya gelmiştir. Anadolu, Horasan, İran ve Irak’taki Türkmenleri istikrarlıca örgütlemiş, kendine tabi etmiştir. Günümüze kadar akan uygulamalarından biri, kendi tebâsını rahatlıkla tanıyabilmek için başlarına Kızıl başlıklar taktırmasıdır. Böylelikle başlarına kızıl başlıklar takan Türkler, Şeyh Haydar’ın askerleri olduklarını belli ederlerdi. İşte bugünkü Kızılbaş denilen Türkler, Haydarın yani Şah İsmail’in babasının ordusudur. Halime Begüm hanım ise, Akkoyunlu devletinin son hükümdarı Uzun Hasan'ın kızıdır.
Şah İsmail , 14 yaşında bugünkü Azerbaycan topraklarını, 15 yaşında Tebriz'i ele geçirip, ölümsüz ünvanı ŞAH’lığı aldı. Henüz 15 yaşında, bugünkü Diyarbakır'dan Hindistan'a kadar tanınan, hürmet gösterilen, umut bağlanan genç bir hükümdar olmuştu.
Safavi sözcüğü kaynağını, Şah İsmail’in soyunun geldiği atası ŞEYH SEYFETTİN ERDEBİLİ'den alır. Ona ithafen de tebâsına SAFAVİLER denilmiştir. Doğunun en büyük imparatorluğu Safavi Türk İmparatorluğunun içinde hâkim güç Türk’tü ancak Farslarda Türklerle beraber yaşamışlardı. Türk dili resmi dil olduğundan Fars dili devlet dili haline gelmemişti. İran toprakları üzerinde Farsların varlığı, tarihi tespitlere göre en fazla 2500 yıl önceye dayanmaktadır. Farslar ve değişik kolları Türklerle birlikte yaşamışlar, ancak etnik olarak görünmez sınırlarla ayrılmış olduklarından Türkleri eritememişlerdir. İran üzerinde Türklerin varlığı ise 9000 yıl önceye gitmekte , bunu açıklayanda Prof.Dr Muhammed Tagi Zehtabi ve ölmez eser ‘İran Türklerinin Tarihi’ adlı bilimsel eseridir..Zehtabiden başka en önemli tarihçi bizim için Fars asıllı Nasir Purpirar’dır. Önemlidir çünkü o bir Fars’tır ve bir Fars olarak, İran Türklerinin hakkını yememiş, gerçekleri saklamamıştır. Nasir Purpirar’ın dört ciltlik ’12 Asır sessizlik’ adlı tarihi eseri, İran İslâm Cumhuriyetinde infial uyandırmış, adeta yer yerinden oynamıştır. Gözaltına alınan ve sorgulanan Purpirar’a ağır eziyet çektirilmiş ve hain ilân edilmiştir. Dürüst tarihçilerin inkar etmediği İran üzerindeki Türk varlığı böylesine haşmetliyken, ne yazık ki Şah İsmail’in torunları en az tanınan Türk topluluklarından biri olarak yabancı hâkimiyeti altında asimile edilmektedir..
Büyük hükümdarın Tebriz’e girdiğinde ilk işi on iki imam için hutbe okutmak olmuştur. Bu onun dini kimliğine bağlılığının ifadesidir. Safavi hükümdarı Şii mezhebinin sarsılmaz direği olarak Şii İslâm anlayışını şekillendirmiştir. Anadolu topraklarındaki Alevi inançlı Türklerin devşirmeler tarafından katledilmesi , onlardan bazılarının Şah İsmail'e sığınmalarına neden olmuştu. Kaçamayanlarsa devşirme Osmanlı paşalarının kılıcından geçerek yok edilmişti. Büyük Türk imparatoru Şah İsmail her zaman Türk’ten yana olmuş ve bu sebeple Osmanlı imparatorluğunun yöneticilerinden devşirilmiş olanlarla bitmez tükenmez sorunlar yaşamıştı. Gayri Türklerin Müslümanlığı tercih ettikleri takdirde kollanmaları , haliyle Türk soykırımına davetiye çıkarıyordu.
Şah İsmail’e günümüzde bile güdülen düşmanlığın temelinde devşirmelerin nesilden nesile aktardığı Türk düşmanlığı yatmakta. Sünni İslâm yorumunun temsilcisi konumda duran Osmanlı İmparatorluğunun bağrına bastığı etnisite açısından Türk olmayanların güdülediği Şah İsmail düşmanlığı , seciyesiz kesimlerin elinde ne yazık ki bayraklaştırılarak aktarılmaktadır. 13 yaşında babasının intikamını alan, 15 yaşında topraklar fetih eden böyle bir Türk hükümdarına yapılan hakaretlerin temelinde yatan Türk düşmanlığı artık ürkütücü hale gelmiştir. Bazı kendini bilmez tarihçilerin elinde yazılan Safavi imparatorluğunun tarihi konumu kesinlikle doğruluk payından uzaklaşmış, öyle ki saptırdıkları yanlı tarih yazıcılığıyla işledikleri cinayetin farkında bile olmamaktadırlar. Veya farkındalardır, bilerek, kasıtlı olarak çirkin saldırılarını sürdürmektedirler. Benim bu seciyesizlere tavsiyem, Şah İsmail’i ağızlarına alırken onun yanında kocaman bir hiçten başka bir şey olamayacaklarını hatırlamalarıdır.
Bir diğer, Türk'ün Türk’le savaşması olan Çaldıran savaşı , kardeş kavgası olarak tarihteki yerini korumaktadır. 23 Ağustos 1514 tarihinde Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail, ordularıyla birlikte savaşa tutuştular. Çaldıran ovasında yapılan savaş pek kanlı geçti. Osmanlı ordusunun iyi donanımlı olması, ateşli silâhlarla kuşanmış olması savaşın kaybedilmesine neden olmuştur. Türk orduları arasında olan savaşlarda kazanan veya kaybedenin olması söz konu olamaz. Kazanç ve kayıp çetelesi ancak düşman ordularıyla yapılan savaşlarda tutulur. Bu sebeple, Şah İsmail orduları yenildi yerine , düşmanlar sevindi demek en doğrusu olacaktır..
Türk siyasi sınırlarına; bugünkü Fars hakimiyetine geçmiş İran topraklarını da dahil ederek doğunun hakimi olmuş, Türk dilinde yazdığı şiirleri ile edebiyatta sarsılmaz kale olmuş, Şii ve Alevi inançlı Türklerin piri Şah İsmail , bütün çirkin saldırılara, bütün yalanlara, bütün adiliklere karşı dimdik duracak, ona hakaret edenler tarihte iz bırakamadan silinip gidecekler ama o sonsuza kadar, hainliğe, vefasızlığa, Türk düşmanlığına karşı ibretle ışıldamaya devam edecektir.
Şah İsmail’in hükümdarlıktan, komutanlıktan başka bir diğer üstün vasfı da edebiyatçılığı, şairliğidir. Türk dilinin üstadı olan büyük hükümdar, Türk diline ihanet etmemiş, onu geriye atmamıştır. Devlet hazinesi gibi tebâsının yüreğinde yaşatmış, dilinde söylendirmiştir. Sadece dilciliği ve şairliği bile onu hürmetle yad etmeye yeter. Divan ve Dekname adında kitapları vardır. Türkçe’den başka dil kullanmamış ve kullandırmamış , yabancı milletlerin dillerine özenmemiştir. Şiirlerindeki dil bugün bile güncelliğini yitirmemiş, akışkanlığı, canlılığı, fikri yönüyle en nadide eserler olarak anılmaktadır.