S.Günday
25.01.2006, 19:53
Semah Sözcüğü Ne Zaman Kullanılmaya Başlandı?
Alevi törenlerinde, katılanların belirli kurallar içerisinde uygula*dıkları (davranış biçimi olan) "Semahlar" için Anadolu ağızlarında "semah, zamah, zemah, zamak, semağ, zamağ, zemak” vb. de denil*mektedir. Semah, Arapça kökenli "sema" sözcüğünden gelmektedir. İşitmek, duymak, dinlemek, işitilen söz, iyi şöhret, iyi anlama (Kamus Terc. 111.202), şarkı dinleme (Südi, Şarh-ı Divan-ı Hafız, İskenderiye 1250 1.41) ve mecazen şarkı, nağme, raks, vecd, üns meclisi ve yarı dini mahiyette çalgılı, şarkılı ziyafet gibi türlü anlamlara gelmektedir.Sonradan kazanmış olduğu raks anlamı, musikinin doğal bir sonucudur. "Semâ' köküne dayanan sözcük, Türkçe’de "sema” ve "semah" biçimlerinde iki ana söylenişe ayrılmıştır. Her söyleniş birbirinden ayrı iki oyun biçiminin adıdır. Sema, Mevlevilik’le diğer Sünni tarikatların; semah ise Alevilerin dinsel oyununun adıdır. Halk, "samah" söz*cüğünün asıl söylenişini değiştirerek "semah" biçimine sokmuştur.
Samah sözcüğünün ne zaman kullanılmaya başlandığı konusunda, kesin bilgimiz yoktur. Sözcüğe Divan-ı Lûgat-it Türk'de rastlan*mamaktadır. Ancak 13. yüzyılda yaşamış olası mutasavvıf ozan Şey*yad Hamza'nın on sekiz dizelik bir şiirinde "cırgalan" sözcüğüne rastlanmaktadır. "Moğol hanının ya da hanımının kendisine iyi Arap atına binmiş, süslü giyinmiş ve başına da samur börk geçirmiş, elinde güzel bir kargı tutmuş bir 'mugal'ı çapardığını (Moğol atlısı gönderdiği*ni), bunlar için ayağcılar (sâkiler) suğrak (içki) verirlerse cırgalan (içkili) rakslı toplantı yapacağını...". "Cırgalan" karşılığındaki semah sözcüğü bugün de Anadolu'da eş anlamda kullanılmaktadır. Samak, samağ, samah biçimiyle Isparta'nın İğdecik köyünde, Niğde'nin Bor ilçesinde, Kayseri'nin Bünyan ve Talas ilçeleri ile köylerinde "düğün yemeği', "Şölen” anlamında bu sözcükle karşılaşmaktayız. Bu biçimi ile sözcü*ğün "semâ”dan geldiği açıktır. Samah sözcüğü, Burdur'un Yeşilova il*çesinde de "ucundan alev çıkararak yanan değnek, meşâle" anlamın*dadır. Sözcüğün, ateş yöresinde dönen kamdan mı, yoksa Şamanist Türklerin ateş yöresini dolanmalarından mı esinlenerek ortaya çıktığı belirsizdir.
İlk sema türünün, ateş yöresini dolanmak biçiminde olduğunun bir delilini de Hacı Bektaş Vilâyetnamesi’nde bulmaktayız;
"Hacı Bektaş-ı Veli’nin abdallarla Hırka Dağına gidişi sı*rasında abdallara Hazret-i Pir, 'tez varın, ateş yakın' dedi. Abdallar, etraftan çer çöp yığdılar. Ateşlediler. Hünkâr, ateş yanında coşup semaha girdi. Abdallar da ona uydular. Kırk kere ateşi dolandılar.”
Vilâyetnâme'de semah sözcüğüne rastlanılan diğer bölümleri de verelim:
"Seyyid Mahmut Hayranî, aslana binip yılanı kamçı ede*rek Hünkâr'a doğru gelirken Hünkâr'ın kendisine doğru bir kayaya binerek sürüp geldiğini görür. Tekke kayanın dibin*de oturarak bir hafta sema, safa ederler."
"Hazret-i Pir’in önünde Şems-i Tebrizi semaa kalkıp bir Hû ismiyle berheva olup yedi gün yedi gece bu minval üzre sema eylenir."
"Hakim Sultan. Seyyid Gazi dergâhına gitmeden kudüm çaldırarak sema eder. Seyyid Gazi dergâhında da sema ya*pılmaktadır. Hacım Sultan hemen çarh urarak semaa girer. Etekleri hangi dervişe dokunursa o derviş düşer ölür."
"Hünkar, Kayseri'de Bostancı Çelebi'nin evine iner. Cuma vaktine dek muhabbet, semağ, safa olur."
Abdal Musa Menakıpnâmesi’nde, Onun yakılması bölümünde semah sözcüğüne rastlanılmaktadır:
"Bu durum Abdal Musa Hazretlerine önceden malûm oldu. Oturduğu yerden 'Ya Allah' diye bir nara vurdu. Bu hal üzerine Abdal Musa dört beş yüz müridiyle semah ede ede Teke Bey'ine karşı yürümeye başladı. Asitanenin batı*sında yüksek bir dağ vardı. Abdal Musa ve müritlerinin sema etmesi sırasında bu dağ da onların ardınca yürüdü, Sultan, ona bakınca mübarek eliyle işaret edip 'dur dağım dur’ dedi ve dağ durdu. Daha sonra Abdal Musa ile taş ve ağaçlar cuşa gelip Sultan'ın ardınca Teke Beyi’ne doğru yürüdüler. Dur dağında ne kadar ağaç, taş varsa hepsi halka olup Abdal Musa ile semaha girdiler. Sultan ve müritleri semah ederek ateşin içine doğru yürüdüler ve ateşi tama*men mahvedip söndürdüler."
Şamanist olan Sibirya ve Orta Asya topluluklarının yaptığı dini amaçlı dansların, kalıntıları ve kimlik değiştirmiş biçimleri Alevi semahları olarak karşımıza çıkmaktadır. Semahlar, kurallarla sınırlandırılmıştır ve semah sözcü*ğünün -kesin bir bilgimiz olmamasına karşın- 13. yüzyıldan sonra kullanıldığını varsayabilmekteyiz. Yunus Emre'nin (M. 1240-1322) Divanındaki dizelere bakarsak:
"Bu semaa girmeyen sonra peşiman olur
Erişür bizüm ile ser-be-ser düşman olur.
Bir niçenin gönline şeytanlar tolup durur
Erenler semaına anlar erişgen olur.”
Sema sözcüğünü burada da görmekteyiz. Yunus Emre'den önce sema sözcüğüne rastlanmamaktadır.
Dede Korkut Oğuznâmeleri’nde yapılan bir düğünde kopuz eşli*ğinde kadınların oyun oynadıkları görülmektedir. Kaşgarlı Mahmut'ta ise raks etmek anlamında "büzüşmek" sözcüğü kullanılmaktadır. Erdebil Türkmen Şahı İsmail Hataî (ölm. 1524), bir nefesinde semah sözcüğüne şöyle yer vermiştir:
"Gir semaa bile oyna
Silinsin açılsın ayma
Kırk yıl kazanda dur, kayna
Daha çiğ bu ten dediler.”
Pir Sultan Abdal'ın şiirlerinde de rastlamaktayız:
“Şah, Yıldız Dağında semah eyledi...”
“Gördüm çarh-ı felek semasın döner.
Talip olan mürşit meyinden konar.
Yüreğine bir ad düşmüş de yanar.
Yanar ya Muhammed Ali çağırır...”
“Kırk budakta sema yanar.
Abdalları sema döner...
Senin aşıkların semaın tutar
Gel dinim, imanım imam Hüseyin”
“Havanın yüzünde sema tutarken,
Ab-ı kevser şarabından içerken,
Muhammed, gül reyhanını seçerken
Turnalar, Ali'mi görmediniz mi?”
Kul Himmet, sözcüğü samah olarak kullanılmıştır:
“İmam Zeynel samah tutar.
Bâkır, Cafer O'na yeter,
Kumru, dost dost deyi öter,
Ali deyü, Ali deyü...”
Kul Hüseyin de bir dörtlüğünde sözcüğü samah olarak kullanmış ve onun kutsallığını anlatmıştır:
“Hasan-ül Asker-i nuru hakkıyçün
Erenler samahı devri hakkıyçün
Muhammet Mehdi'nin sırrı hakkıyçün.
Allah bir, Muhammed Ali aşkına...”
Aşık Derviş Ali (19. yüzyıl ozanlarından) Arapkir'in Ocak köyün*de yatan Hızır Ali Babâ’ya yaptığı yakarışta sözcüğü samah olarak kullanmıştır:
“Senin dervişlerin samahla oynar,
Pişerek özleri kazanda kaynar,
Hakikat kanısın çerağın yanar,
Ver benim muradım şah Hızır Baba...”
Dr. Armağan ELÇİ
Alevi törenlerinde, katılanların belirli kurallar içerisinde uygula*dıkları (davranış biçimi olan) "Semahlar" için Anadolu ağızlarında "semah, zamah, zemah, zamak, semağ, zamağ, zemak” vb. de denil*mektedir. Semah, Arapça kökenli "sema" sözcüğünden gelmektedir. İşitmek, duymak, dinlemek, işitilen söz, iyi şöhret, iyi anlama (Kamus Terc. 111.202), şarkı dinleme (Südi, Şarh-ı Divan-ı Hafız, İskenderiye 1250 1.41) ve mecazen şarkı, nağme, raks, vecd, üns meclisi ve yarı dini mahiyette çalgılı, şarkılı ziyafet gibi türlü anlamlara gelmektedir.Sonradan kazanmış olduğu raks anlamı, musikinin doğal bir sonucudur. "Semâ' köküne dayanan sözcük, Türkçe’de "sema” ve "semah" biçimlerinde iki ana söylenişe ayrılmıştır. Her söyleniş birbirinden ayrı iki oyun biçiminin adıdır. Sema, Mevlevilik’le diğer Sünni tarikatların; semah ise Alevilerin dinsel oyununun adıdır. Halk, "samah" söz*cüğünün asıl söylenişini değiştirerek "semah" biçimine sokmuştur.
Samah sözcüğünün ne zaman kullanılmaya başlandığı konusunda, kesin bilgimiz yoktur. Sözcüğe Divan-ı Lûgat-it Türk'de rastlan*mamaktadır. Ancak 13. yüzyılda yaşamış olası mutasavvıf ozan Şey*yad Hamza'nın on sekiz dizelik bir şiirinde "cırgalan" sözcüğüne rastlanmaktadır. "Moğol hanının ya da hanımının kendisine iyi Arap atına binmiş, süslü giyinmiş ve başına da samur börk geçirmiş, elinde güzel bir kargı tutmuş bir 'mugal'ı çapardığını (Moğol atlısı gönderdiği*ni), bunlar için ayağcılar (sâkiler) suğrak (içki) verirlerse cırgalan (içkili) rakslı toplantı yapacağını...". "Cırgalan" karşılığındaki semah sözcüğü bugün de Anadolu'da eş anlamda kullanılmaktadır. Samak, samağ, samah biçimiyle Isparta'nın İğdecik köyünde, Niğde'nin Bor ilçesinde, Kayseri'nin Bünyan ve Talas ilçeleri ile köylerinde "düğün yemeği', "Şölen” anlamında bu sözcükle karşılaşmaktayız. Bu biçimi ile sözcü*ğün "semâ”dan geldiği açıktır. Samah sözcüğü, Burdur'un Yeşilova il*çesinde de "ucundan alev çıkararak yanan değnek, meşâle" anlamın*dadır. Sözcüğün, ateş yöresinde dönen kamdan mı, yoksa Şamanist Türklerin ateş yöresini dolanmalarından mı esinlenerek ortaya çıktığı belirsizdir.
İlk sema türünün, ateş yöresini dolanmak biçiminde olduğunun bir delilini de Hacı Bektaş Vilâyetnamesi’nde bulmaktayız;
"Hacı Bektaş-ı Veli’nin abdallarla Hırka Dağına gidişi sı*rasında abdallara Hazret-i Pir, 'tez varın, ateş yakın' dedi. Abdallar, etraftan çer çöp yığdılar. Ateşlediler. Hünkâr, ateş yanında coşup semaha girdi. Abdallar da ona uydular. Kırk kere ateşi dolandılar.”
Vilâyetnâme'de semah sözcüğüne rastlanılan diğer bölümleri de verelim:
"Seyyid Mahmut Hayranî, aslana binip yılanı kamçı ede*rek Hünkâr'a doğru gelirken Hünkâr'ın kendisine doğru bir kayaya binerek sürüp geldiğini görür. Tekke kayanın dibin*de oturarak bir hafta sema, safa ederler."
"Hazret-i Pir’in önünde Şems-i Tebrizi semaa kalkıp bir Hû ismiyle berheva olup yedi gün yedi gece bu minval üzre sema eylenir."
"Hakim Sultan. Seyyid Gazi dergâhına gitmeden kudüm çaldırarak sema eder. Seyyid Gazi dergâhında da sema ya*pılmaktadır. Hacım Sultan hemen çarh urarak semaa girer. Etekleri hangi dervişe dokunursa o derviş düşer ölür."
"Hünkar, Kayseri'de Bostancı Çelebi'nin evine iner. Cuma vaktine dek muhabbet, semağ, safa olur."
Abdal Musa Menakıpnâmesi’nde, Onun yakılması bölümünde semah sözcüğüne rastlanılmaktadır:
"Bu durum Abdal Musa Hazretlerine önceden malûm oldu. Oturduğu yerden 'Ya Allah' diye bir nara vurdu. Bu hal üzerine Abdal Musa dört beş yüz müridiyle semah ede ede Teke Bey'ine karşı yürümeye başladı. Asitanenin batı*sında yüksek bir dağ vardı. Abdal Musa ve müritlerinin sema etmesi sırasında bu dağ da onların ardınca yürüdü, Sultan, ona bakınca mübarek eliyle işaret edip 'dur dağım dur’ dedi ve dağ durdu. Daha sonra Abdal Musa ile taş ve ağaçlar cuşa gelip Sultan'ın ardınca Teke Beyi’ne doğru yürüdüler. Dur dağında ne kadar ağaç, taş varsa hepsi halka olup Abdal Musa ile semaha girdiler. Sultan ve müritleri semah ederek ateşin içine doğru yürüdüler ve ateşi tama*men mahvedip söndürdüler."
Şamanist olan Sibirya ve Orta Asya topluluklarının yaptığı dini amaçlı dansların, kalıntıları ve kimlik değiştirmiş biçimleri Alevi semahları olarak karşımıza çıkmaktadır. Semahlar, kurallarla sınırlandırılmıştır ve semah sözcü*ğünün -kesin bir bilgimiz olmamasına karşın- 13. yüzyıldan sonra kullanıldığını varsayabilmekteyiz. Yunus Emre'nin (M. 1240-1322) Divanındaki dizelere bakarsak:
"Bu semaa girmeyen sonra peşiman olur
Erişür bizüm ile ser-be-ser düşman olur.
Bir niçenin gönline şeytanlar tolup durur
Erenler semaına anlar erişgen olur.”
Sema sözcüğünü burada da görmekteyiz. Yunus Emre'den önce sema sözcüğüne rastlanmamaktadır.
Dede Korkut Oğuznâmeleri’nde yapılan bir düğünde kopuz eşli*ğinde kadınların oyun oynadıkları görülmektedir. Kaşgarlı Mahmut'ta ise raks etmek anlamında "büzüşmek" sözcüğü kullanılmaktadır. Erdebil Türkmen Şahı İsmail Hataî (ölm. 1524), bir nefesinde semah sözcüğüne şöyle yer vermiştir:
"Gir semaa bile oyna
Silinsin açılsın ayma
Kırk yıl kazanda dur, kayna
Daha çiğ bu ten dediler.”
Pir Sultan Abdal'ın şiirlerinde de rastlamaktayız:
“Şah, Yıldız Dağında semah eyledi...”
“Gördüm çarh-ı felek semasın döner.
Talip olan mürşit meyinden konar.
Yüreğine bir ad düşmüş de yanar.
Yanar ya Muhammed Ali çağırır...”
“Kırk budakta sema yanar.
Abdalları sema döner...
Senin aşıkların semaın tutar
Gel dinim, imanım imam Hüseyin”
“Havanın yüzünde sema tutarken,
Ab-ı kevser şarabından içerken,
Muhammed, gül reyhanını seçerken
Turnalar, Ali'mi görmediniz mi?”
Kul Himmet, sözcüğü samah olarak kullanılmıştır:
“İmam Zeynel samah tutar.
Bâkır, Cafer O'na yeter,
Kumru, dost dost deyi öter,
Ali deyü, Ali deyü...”
Kul Hüseyin de bir dörtlüğünde sözcüğü samah olarak kullanmış ve onun kutsallığını anlatmıştır:
“Hasan-ül Asker-i nuru hakkıyçün
Erenler samahı devri hakkıyçün
Muhammet Mehdi'nin sırrı hakkıyçün.
Allah bir, Muhammed Ali aşkına...”
Aşık Derviş Ali (19. yüzyıl ozanlarından) Arapkir'in Ocak köyün*de yatan Hızır Ali Babâ’ya yaptığı yakarışta sözcüğü samah olarak kullanmıştır:
“Senin dervişlerin samahla oynar,
Pişerek özleri kazanda kaynar,
Hakikat kanısın çerağın yanar,
Ver benim muradım şah Hızır Baba...”
Dr. Armağan ELÇİ