Ali Aga
11.03.2008, 19:09
http://media.farsnews.com/Media/8607/ImageReports/8607110236/5_8607110236_L600.jpg
Hazırlayan: Ercan Dolapçı
Ahmedinejad, ABD ve İsrail’i rezil etti!
5 Ağustos 2005 günü 7 milyon oy farkıyla İran’ın 9’ncu Cumhurbaşkanı olan Mahmud Ahmedinejad, iki yıl içinde ciddi bir devlet adamı olduğunu bütün dünyaya gösterdi. Geçmişteki Cumhurbaşkanlarının aksine ABD ve İsrail’e adeta “Kükreyen Arslan” kesilen Ahmedinejad, İran geleneğine uyarak İran’ın bölgede önemli bir güç olduğunu gösterdi. Böylece kükremesinin boş olmadığını da ispatladı. İran ekonomisinin ve savunmasının gelişmesi için de ciddi adımlar attı. İran, ABD ve İsrail tehditlerine boyun eğmediği gibi ABD ve İsrail’e de iki ayrı tokat attı. İran’ın uzun yıllardır desteklediği Lübnan’daki Hizbullah, 2006 yılı Temmuz’unda İsrail’in 34 günlük saldırısını püskürttüğü gibi, İsrail’i bir adım içeri sokmadı ve İsrail’e ağır darbe vurdu. İsrail böylece tarihinde ilk defa yenilgi yüzü gördü ve devlet makamları birbirine düştü.
İran ikinci darbeyi de ABD’ye vurdu. Irak’taki direnişe destek verdiği gibi ABD tehditlerine de pabuç bırakmadı ve batağa saplanan ABD, sonunda İran’dan yardım istemek zorunda kaldı. İran’dan yardım istemek zorunda kalan ABD, şimdi İran’a nasıl saldıracak? Herkes buna cevap bulmaya çalışıyor. Zaten İranlı uzmanlar da bunun mümkün olmadığını sabah akşam dile getiriyorlar. İranlı savunma yetkilileri de, ABD’nin İran’a saldırmasının intiharı olacağını vurguluyorlar. İran bu konuda da boş durmuyor. Geçen yıl üç önemli tatbikat yaparak ülkesini savunacağını dosta düşmana bir kez daha gösterdi. Tatbikatlarda kendi geliştirdiği silahları denedi ve bunu dünyaya gösterdi. İran, son 10 yıldır ciddi bir savunma sanayi yatırımına girişti ve bunların meyvesini almaya başladı. Bugün tek er silahından füzelere; denizaltılardan uçaklara kadar birçok silahını kendisi yapıyor.
Büyük İmparatorluk ve Devrim geleneğinden geliyor
İmparatorluk geleneği bulunan İran, tarihte bölgede her zaman önemli bir güç olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra en büyük güç olan İran, içinde barındırdığı büyük orandaki Türk nüfusuyla da aslında dünyadaki ikinci büyük Türk devleti! Selçuklu İmparatorluğu sırasında birlikte devlet olduğumuz İran, bu birlikten sonra da kendi bütünlüğünü korudu ve birçok kez dış saldırılara maruz kalmasına rağmen bunları bertaraf etmesini bildi. İran, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ruslar ve İngilizler tarafından bölünmeye uğradı.
Savaş sonrası tekrar bütünlüğünü korudu. Rıza Han’ın 1925 yılında Şah olmasından sonra İran’ı Türk asıllı Kaçar Hanedanından sonra Fars asıllı Rıza Han ailesi yönetmeye başladı. Rıza Han döneminde Türkiye- İran dostluğu bir hayli gelişti. İran Şahı 1934 yılında Türkiye’ye bir aylık bir gezide bulundu ve bu gezide Türkiye’deki gelişmeleri bizzat yerinde gördü. O zamanki Türkiye’den bir hayli etkilendi. Ülkesine gittiğinde bunları uygulamaya başladı. Sosyal değişikliklerde şiddetin dozunu kaçırınca özellikle ulema kesimini karşısına aldı.
İran, İkinci Dünya Savaşı’nda ise faşist Almanya’nın yanında yer aldı. Bu taraftarlığı kendisine ağıra mal oldu. Sovyetler Birliği ile İngiltere- ABD üçlüsü ülkeyi işgal etti ve Rıza Han’ı sürgüne göndererek oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’yi tahta getirdi. Oğul Rıza çok genç olduğu için ancak “kukla” olabildi. Zaten müttefikler de bunu istiyordu. İran’ı yine ikiye böldüler. Azeriler ile Kürtlere kukla devlet kurdular. Dünya savaşının bitiminden sonra işgal askerleri ülkeden çekildi ve Rıza Şah yönetime adım adım hâkim olmaya başladı.
Kukla devletçikleri yıktı. Dünyanın yeni gücü ABD’ye yanaştı. ABD desteğiyle ülkede reformlar ve ekonomik yenilikler yaptı. Bu liberal gelişmeler ülkeyi daha çok Batı’ya bağladı. Geleneklerine bağlı olan İran’da bu durum çok tepki çekti. Bu tepkiye ulema kesimi, komünistler ile milliyetçiler önderlik yaptı. 1950 yılında Başbakan Musaddık petrolü millileştirdi. Bunun üzerine CIA devreye girdi ve bu yönetimi 1953 yılında devirdi. Bu İran tarihinde bir dönüm noktası oldu. Bundan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Muhalefet daha da kökleşmeye başladı. Bu haksız müdahaleye büyük tepki gösterdi. ABD karşıtlığı adım adım artmaya başladı. ABD de bu muhalefeti bastırmak için Şah’ın da gücünü kullanarak ülkede adeta adam avına çıktı. İran gizli servisi SAVAK’ı güçlendirdi. Savak ülkede geniş bir ağ kurarak muhalefeti ezmeye başladı. SAVAK işi öyle bir noktaya getirdi ki yargısız infazlar had safhaya çıktı. SAVAK’a adam asma yetkisi verildi. SAVAK yakaladığı militanları sözde yargılıyor ve idam ediyordu.
http://media.farsnews.com/Media/8607/ImageReports/8607110236/7_8607110236_L600.jpg
ABD ve Şah’ın görülmemiş zulmü
İran’da ikinci büyük ciddi girişim 1962 yılı içinde Şah’ın “Ak Devrim”i sonrası gerçekleşti. İmam Humeyni ve İrşad kurucusu Ali Şeriatı önderliğinde dini kesimde gelişen ve kurumlaşan bir muhalefet başladı. Sovyet destekli Tudeh partisi de muhalefetin başını çekiyordu. Ancak halk daha çok mollaların etrafında toplandı. Şah mollaları yanına çekemeyince bunlara baskı yapmaya başladı. 5 Haziran 1963 yılında muhalefet gösterilerini bastırmak için şiddet kullandı ve bu gösterilerde 15 bin insanı katletti. Baskı bununla da kalmadı. Öyle ki dini merkez Kum’a sık sık baskınlar düzenleniyor ve dini liderlere hakaretler edilerek tutuklatıyordu.
İşte böyle bir ortamda İmam Humeyni 4 Kasım 1964 günü Türkiye’ye daha sonra Irak’a ve daha sonra da Fransa’ya sürgüne gönderildi. 1972 yılında ise sol örgütler silahlı mücadeleye başladılar. Bunların eylemleri ses getiriyor ama kitleleri harekete geçiremiyordu. Mollalar ise İran halkının da desteğiyle daha köklü ve derinden çalışıyordu. 1978’e gelindiğinde ise İran adeta doğum sancısı çeken insana benzemeye başladı. Şah’ın polisi ve gizli servisi ülkeyi adeta zindana çevirmişti. ABD’nin desteği çok açıktı ve İran halkı bundan dolayı Şah’a “zincire vurulmuş Amerikan köpeği!” diyordu. ABD’ye olan nefrette had safhadaydı. Böylece İran muhalefetinin bu mücadelesi aslında “özgürlük ve bağımsızlık” mücadelesiydi. Kitlesel kırımlar ve olaylar artık had safhaya çıkmış; yönetimin ayakta kalması da imkânsızlaşmıştı.
Şah, 16 Ocak 1979’da ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Fransa’da sürgünde olan Humeyni 1 Şubat 1979 günü İran’a döndü ve artık İslâm Devrimi nihayete ermiş oldu. İş formalitelere kaldı. 11 Şubat günü “İran İslâm Cumhuriyeti” resmen ilan edildi. 30- 31 Mart günü yapılan halk oylamasıyla da anayasaya yüzde 98,5 oyla “evet” denilerek yeni bir dönem başlamış oldu.
İsrail elçiliğine Filistin Bayrağı çekildi
İran Devrimiyle ABD bu ülkeden çekilmek zorunda kaldı. Ama bu kolay olmadı: ABD, İran’daki gizli servis ağıyla ülkede darbe tezgâhladı. Bu ters tepti. İmam Humeyni “casusluk yuvası” dediği ABD’nin Tahran Büyükelçiliği baskınına izin verdi. Bu baskınla bütün casusluk şebekesi açığa çıktı ve bunlar yakalanarak idam edildi. Bundan sonra İran devrimi daha da güçlenmeye başladı. ABD üslerine el konuldu, İsrail elçiliği kapatıldı ve yerine Filistin Kurtuluş Örgütü’nün elçiliği yapıldı ve buraya Filistin bayrağı çekildi. 4 Kasım 1979 günü gerçekleşen ABD Büyükelçiliği baskını daha sonraki tarihlerde “Emperyalizmle Mücadele ve Gençlik Günü” ilan edildi. Bugün, halen İran’da her yıl törenlerle kutlanıyor. İran ayrıca Musaddık’ın petrolü millileştirdiği günü de milli bayram ilan etti. İşte İran devrimi bölgemizin en büyük bağımsızlıkçı ve antiemperyalist devrimlerinden birisidir.
Zaten bu devrimin kurucu önderi İmam Humeyni sürekli “tam bağımsız İran” vurgusu yapar ve İran’ın kendi öz değerleri üzerinde gelişmesini isterdi. Humeyni’nin şiarı, “ne doğu ne batı; bağımsız İran”dı. Bu şiarı ölünce de vasiyet olarak bıraktı. Humeyni’nin vasiyetindeki şu satırlar canlılığını hâlâ koruyor: “Bunların başında, yapısı ve şartları dolayısıyla terörist bir devlet olan ABD vardır. Bu devlet, dünyanın her tarafında huzursuzluk ve savaş çıkarabilir ve çıkarmaktadır. Bu devletin müttefiki olan Siyonizm de emellerine ulaşabilmek için öyle cinayetler işlemektedir ki kalemler, diller söylemekten utanır.
“Büyük İsrail”in kurulması yönündeki ahmakça düş; onları her türlü cinayete sürüklemekte, her cinayeti göze almaktadırlar.” (Vasiyetname İmam Humeyni, Objektif Yayınları, 2 Basım, İstanbul, 1991, s.31) İşte Humeyni’nin yoldaşları bugün bu çizgiyi sürdürüyor. Bunlardan birisi de o günlerde öğrenci lideri olan İnşaat Yüksek Mühendisi Mahmud Ahmedinejad!
Dış politikada büyük atak!
Cumhurbaşkanı Ahmedinejad seçildiğinde herkes nasıl bir yönetim göstereceğini merak etmişti. İlk önce İsrail karşıtı sert söylemleriyle dünya gündeminde yer edinmeye başladı. Daha sonra ise ABD baskılarına karşı verdiği demeçlerle gündemde yerini kuvvetlendirdi. Bu cevapların sıradan meydan okuma olmadığını kısa süre içinde gösterdi. Özellikle ABD’nin nükleer enerji konusundaki baskılarında bir adım bile geri durmadı ve bu alandaki çalışmalarını kararlılıkla sürdürdü. Genç mühendislerin çalışmalarına sonuna kadar destek verdi ve bir yandan da BM nükleer enerji ajansının denetlemelerine kapılarını sonuna kadar açtı. Barışçıl nükleer çalışma yaptığını her fırsatta ilan etti. ABD bu konuda bir başarı elde edemedi. Oysa Kuzey Kore’ye yaptığı baskılardan ilk etapta sonuç almış gibi gözüküyor.
İkinci konu ise İsrail! İsrail geçen yıl Temmuz ayında Lübnan’daki Hizbullah bölgesine saldırdı. 34 gün süren ağır bombardımandan sonra karadan Lübnan’a girdi. Bu giriş bir santim bile gerçekleşmedi. İran ve Suriye’nin destek verdiği Hizbullah, İsrail birliklerini rezil etti ve geriye püskürttü. İsrail içine yoğun füze saldırısı gerçekleştirdi. Bu saldırıda İsrail 200’e yakın askerini, 200’e yakın tankını, 400 zırhlı aracını, 2 uçağını, 4 helikopterini, 2 savaş gemisini kaybetti. Böylece İsrail tarihinde ilk kez ağır bir yenilgi almış oldu. Yenilgi üzerine İsrail yönetimi birbirine düştü ve ard arda istifalar gerçekleşti. Bu saldırıdan sonra İran ve Suriye, Hizbullah’ın yanında olduğunu açıkça ilan etti. Yıkılan Lübnan’a, İran 1 milyar dolar yardım edeceğini açıkladı. Bugüne kadar da Lübnan’da yüzlerce köprü, okul ve konut yaptı.
Hazırlayan: Ercan Dolapçı
Ahmedinejad, ABD ve İsrail’i rezil etti!
5 Ağustos 2005 günü 7 milyon oy farkıyla İran’ın 9’ncu Cumhurbaşkanı olan Mahmud Ahmedinejad, iki yıl içinde ciddi bir devlet adamı olduğunu bütün dünyaya gösterdi. Geçmişteki Cumhurbaşkanlarının aksine ABD ve İsrail’e adeta “Kükreyen Arslan” kesilen Ahmedinejad, İran geleneğine uyarak İran’ın bölgede önemli bir güç olduğunu gösterdi. Böylece kükremesinin boş olmadığını da ispatladı. İran ekonomisinin ve savunmasının gelişmesi için de ciddi adımlar attı. İran, ABD ve İsrail tehditlerine boyun eğmediği gibi ABD ve İsrail’e de iki ayrı tokat attı. İran’ın uzun yıllardır desteklediği Lübnan’daki Hizbullah, 2006 yılı Temmuz’unda İsrail’in 34 günlük saldırısını püskürttüğü gibi, İsrail’i bir adım içeri sokmadı ve İsrail’e ağır darbe vurdu. İsrail böylece tarihinde ilk defa yenilgi yüzü gördü ve devlet makamları birbirine düştü.
İran ikinci darbeyi de ABD’ye vurdu. Irak’taki direnişe destek verdiği gibi ABD tehditlerine de pabuç bırakmadı ve batağa saplanan ABD, sonunda İran’dan yardım istemek zorunda kaldı. İran’dan yardım istemek zorunda kalan ABD, şimdi İran’a nasıl saldıracak? Herkes buna cevap bulmaya çalışıyor. Zaten İranlı uzmanlar da bunun mümkün olmadığını sabah akşam dile getiriyorlar. İranlı savunma yetkilileri de, ABD’nin İran’a saldırmasının intiharı olacağını vurguluyorlar. İran bu konuda da boş durmuyor. Geçen yıl üç önemli tatbikat yaparak ülkesini savunacağını dosta düşmana bir kez daha gösterdi. Tatbikatlarda kendi geliştirdiği silahları denedi ve bunu dünyaya gösterdi. İran, son 10 yıldır ciddi bir savunma sanayi yatırımına girişti ve bunların meyvesini almaya başladı. Bugün tek er silahından füzelere; denizaltılardan uçaklara kadar birçok silahını kendisi yapıyor.
Büyük İmparatorluk ve Devrim geleneğinden geliyor
İmparatorluk geleneği bulunan İran, tarihte bölgede her zaman önemli bir güç olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra en büyük güç olan İran, içinde barındırdığı büyük orandaki Türk nüfusuyla da aslında dünyadaki ikinci büyük Türk devleti! Selçuklu İmparatorluğu sırasında birlikte devlet olduğumuz İran, bu birlikten sonra da kendi bütünlüğünü korudu ve birçok kez dış saldırılara maruz kalmasına rağmen bunları bertaraf etmesini bildi. İran, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ruslar ve İngilizler tarafından bölünmeye uğradı.
Savaş sonrası tekrar bütünlüğünü korudu. Rıza Han’ın 1925 yılında Şah olmasından sonra İran’ı Türk asıllı Kaçar Hanedanından sonra Fars asıllı Rıza Han ailesi yönetmeye başladı. Rıza Han döneminde Türkiye- İran dostluğu bir hayli gelişti. İran Şahı 1934 yılında Türkiye’ye bir aylık bir gezide bulundu ve bu gezide Türkiye’deki gelişmeleri bizzat yerinde gördü. O zamanki Türkiye’den bir hayli etkilendi. Ülkesine gittiğinde bunları uygulamaya başladı. Sosyal değişikliklerde şiddetin dozunu kaçırınca özellikle ulema kesimini karşısına aldı.
İran, İkinci Dünya Savaşı’nda ise faşist Almanya’nın yanında yer aldı. Bu taraftarlığı kendisine ağıra mal oldu. Sovyetler Birliği ile İngiltere- ABD üçlüsü ülkeyi işgal etti ve Rıza Han’ı sürgüne göndererek oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’yi tahta getirdi. Oğul Rıza çok genç olduğu için ancak “kukla” olabildi. Zaten müttefikler de bunu istiyordu. İran’ı yine ikiye böldüler. Azeriler ile Kürtlere kukla devlet kurdular. Dünya savaşının bitiminden sonra işgal askerleri ülkeden çekildi ve Rıza Şah yönetime adım adım hâkim olmaya başladı.
Kukla devletçikleri yıktı. Dünyanın yeni gücü ABD’ye yanaştı. ABD desteğiyle ülkede reformlar ve ekonomik yenilikler yaptı. Bu liberal gelişmeler ülkeyi daha çok Batı’ya bağladı. Geleneklerine bağlı olan İran’da bu durum çok tepki çekti. Bu tepkiye ulema kesimi, komünistler ile milliyetçiler önderlik yaptı. 1950 yılında Başbakan Musaddık petrolü millileştirdi. Bunun üzerine CIA devreye girdi ve bu yönetimi 1953 yılında devirdi. Bu İran tarihinde bir dönüm noktası oldu. Bundan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Muhalefet daha da kökleşmeye başladı. Bu haksız müdahaleye büyük tepki gösterdi. ABD karşıtlığı adım adım artmaya başladı. ABD de bu muhalefeti bastırmak için Şah’ın da gücünü kullanarak ülkede adeta adam avına çıktı. İran gizli servisi SAVAK’ı güçlendirdi. Savak ülkede geniş bir ağ kurarak muhalefeti ezmeye başladı. SAVAK işi öyle bir noktaya getirdi ki yargısız infazlar had safhaya çıktı. SAVAK’a adam asma yetkisi verildi. SAVAK yakaladığı militanları sözde yargılıyor ve idam ediyordu.
http://media.farsnews.com/Media/8607/ImageReports/8607110236/7_8607110236_L600.jpg
ABD ve Şah’ın görülmemiş zulmü
İran’da ikinci büyük ciddi girişim 1962 yılı içinde Şah’ın “Ak Devrim”i sonrası gerçekleşti. İmam Humeyni ve İrşad kurucusu Ali Şeriatı önderliğinde dini kesimde gelişen ve kurumlaşan bir muhalefet başladı. Sovyet destekli Tudeh partisi de muhalefetin başını çekiyordu. Ancak halk daha çok mollaların etrafında toplandı. Şah mollaları yanına çekemeyince bunlara baskı yapmaya başladı. 5 Haziran 1963 yılında muhalefet gösterilerini bastırmak için şiddet kullandı ve bu gösterilerde 15 bin insanı katletti. Baskı bununla da kalmadı. Öyle ki dini merkez Kum’a sık sık baskınlar düzenleniyor ve dini liderlere hakaretler edilerek tutuklatıyordu.
İşte böyle bir ortamda İmam Humeyni 4 Kasım 1964 günü Türkiye’ye daha sonra Irak’a ve daha sonra da Fransa’ya sürgüne gönderildi. 1972 yılında ise sol örgütler silahlı mücadeleye başladılar. Bunların eylemleri ses getiriyor ama kitleleri harekete geçiremiyordu. Mollalar ise İran halkının da desteğiyle daha köklü ve derinden çalışıyordu. 1978’e gelindiğinde ise İran adeta doğum sancısı çeken insana benzemeye başladı. Şah’ın polisi ve gizli servisi ülkeyi adeta zindana çevirmişti. ABD’nin desteği çok açıktı ve İran halkı bundan dolayı Şah’a “zincire vurulmuş Amerikan köpeği!” diyordu. ABD’ye olan nefrette had safhadaydı. Böylece İran muhalefetinin bu mücadelesi aslında “özgürlük ve bağımsızlık” mücadelesiydi. Kitlesel kırımlar ve olaylar artık had safhaya çıkmış; yönetimin ayakta kalması da imkânsızlaşmıştı.
Şah, 16 Ocak 1979’da ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Fransa’da sürgünde olan Humeyni 1 Şubat 1979 günü İran’a döndü ve artık İslâm Devrimi nihayete ermiş oldu. İş formalitelere kaldı. 11 Şubat günü “İran İslâm Cumhuriyeti” resmen ilan edildi. 30- 31 Mart günü yapılan halk oylamasıyla da anayasaya yüzde 98,5 oyla “evet” denilerek yeni bir dönem başlamış oldu.
İsrail elçiliğine Filistin Bayrağı çekildi
İran Devrimiyle ABD bu ülkeden çekilmek zorunda kaldı. Ama bu kolay olmadı: ABD, İran’daki gizli servis ağıyla ülkede darbe tezgâhladı. Bu ters tepti. İmam Humeyni “casusluk yuvası” dediği ABD’nin Tahran Büyükelçiliği baskınına izin verdi. Bu baskınla bütün casusluk şebekesi açığa çıktı ve bunlar yakalanarak idam edildi. Bundan sonra İran devrimi daha da güçlenmeye başladı. ABD üslerine el konuldu, İsrail elçiliği kapatıldı ve yerine Filistin Kurtuluş Örgütü’nün elçiliği yapıldı ve buraya Filistin bayrağı çekildi. 4 Kasım 1979 günü gerçekleşen ABD Büyükelçiliği baskını daha sonraki tarihlerde “Emperyalizmle Mücadele ve Gençlik Günü” ilan edildi. Bugün, halen İran’da her yıl törenlerle kutlanıyor. İran ayrıca Musaddık’ın petrolü millileştirdiği günü de milli bayram ilan etti. İşte İran devrimi bölgemizin en büyük bağımsızlıkçı ve antiemperyalist devrimlerinden birisidir.
Zaten bu devrimin kurucu önderi İmam Humeyni sürekli “tam bağımsız İran” vurgusu yapar ve İran’ın kendi öz değerleri üzerinde gelişmesini isterdi. Humeyni’nin şiarı, “ne doğu ne batı; bağımsız İran”dı. Bu şiarı ölünce de vasiyet olarak bıraktı. Humeyni’nin vasiyetindeki şu satırlar canlılığını hâlâ koruyor: “Bunların başında, yapısı ve şartları dolayısıyla terörist bir devlet olan ABD vardır. Bu devlet, dünyanın her tarafında huzursuzluk ve savaş çıkarabilir ve çıkarmaktadır. Bu devletin müttefiki olan Siyonizm de emellerine ulaşabilmek için öyle cinayetler işlemektedir ki kalemler, diller söylemekten utanır.
“Büyük İsrail”in kurulması yönündeki ahmakça düş; onları her türlü cinayete sürüklemekte, her cinayeti göze almaktadırlar.” (Vasiyetname İmam Humeyni, Objektif Yayınları, 2 Basım, İstanbul, 1991, s.31) İşte Humeyni’nin yoldaşları bugün bu çizgiyi sürdürüyor. Bunlardan birisi de o günlerde öğrenci lideri olan İnşaat Yüksek Mühendisi Mahmud Ahmedinejad!
Dış politikada büyük atak!
Cumhurbaşkanı Ahmedinejad seçildiğinde herkes nasıl bir yönetim göstereceğini merak etmişti. İlk önce İsrail karşıtı sert söylemleriyle dünya gündeminde yer edinmeye başladı. Daha sonra ise ABD baskılarına karşı verdiği demeçlerle gündemde yerini kuvvetlendirdi. Bu cevapların sıradan meydan okuma olmadığını kısa süre içinde gösterdi. Özellikle ABD’nin nükleer enerji konusundaki baskılarında bir adım bile geri durmadı ve bu alandaki çalışmalarını kararlılıkla sürdürdü. Genç mühendislerin çalışmalarına sonuna kadar destek verdi ve bir yandan da BM nükleer enerji ajansının denetlemelerine kapılarını sonuna kadar açtı. Barışçıl nükleer çalışma yaptığını her fırsatta ilan etti. ABD bu konuda bir başarı elde edemedi. Oysa Kuzey Kore’ye yaptığı baskılardan ilk etapta sonuç almış gibi gözüküyor.
İkinci konu ise İsrail! İsrail geçen yıl Temmuz ayında Lübnan’daki Hizbullah bölgesine saldırdı. 34 gün süren ağır bombardımandan sonra karadan Lübnan’a girdi. Bu giriş bir santim bile gerçekleşmedi. İran ve Suriye’nin destek verdiği Hizbullah, İsrail birliklerini rezil etti ve geriye püskürttü. İsrail içine yoğun füze saldırısı gerçekleştirdi. Bu saldırıda İsrail 200’e yakın askerini, 200’e yakın tankını, 400 zırhlı aracını, 2 uçağını, 4 helikopterini, 2 savaş gemisini kaybetti. Böylece İsrail tarihinde ilk kez ağır bir yenilgi almış oldu. Yenilgi üzerine İsrail yönetimi birbirine düştü ve ard arda istifalar gerçekleşti. Bu saldırıdan sonra İran ve Suriye, Hizbullah’ın yanında olduğunu açıkça ilan etti. Yıkılan Lübnan’a, İran 1 milyar dolar yardım edeceğini açıkladı. Bugüne kadar da Lübnan’da yüzlerce köprü, okul ve konut yaptı.