Orijinalini görmek için tıklayınız : faşizmi tartışmaya ne dersiniz?
evet dünyamızı kan deryasına çeviren insanlığın kara lekesi faşizmi tartışarak olmaması gerekene varalım.
Finans Kapitalin En Gerici, En Şöven, En Emperyalist, En Reaksiyoner Unsurlarının Açık Terörcü Diktatörlüğü Olarak Faşizm:
Emperyalizm çağında sınıf mücadelesinin sivrilip, yükselmesi ve içsavaş etkenlerinin çoğalması, -özellikle de emperyalist bölüşüm savaşının ertesinde- parlamentarist sistemin krizine ve ardından iflasına yolaçtı. Yönetmenin 'yeni' biçim ve yöntemlerinin (örneğin 'içkabineler' sistemi, oligarşik gruplaşmaların kulis arkası hareketlilikleri, 'halk temsili' nin oynadığı rolün çarpıtılması; yozlaştırılıp, saptırılması, 'demokratik özgürlükler'in kuşa çevrilip, ortadan kaldırılması,.. vb.) ortaya çıkmalarının sebebi budur. Belirli tarihi süreç ve koşullarda burjuva-emperyalist yozluğunun bu saldırı süreci, faşizm şeklini alır. Faşizm, enternasyonal reaksiyonun vurucu güç haline gelmesidir.
Bu süreç ve koşullar şunlardır:
kapitalist ilişkilerdeki istikrarsızlık;
sosyal bakımdan deklase unsurların fazlaca bulunması;
kentlerdeki küçük burjuva ve aydın kesimlerin, geniş tabakalarının yoksullaşmaları;
kırsal küçük burjuvazi arasında hoşnutsuzluktan kaynaklanan kıpırdanmalar;
ve daha da önemlisi,
sürekli, proleter kitle eylemi tehdidinden duyulan tedirginlik.
Kendi iktidarını sağlama almak;
kalıcılık ve istikrar sağlamak amacıyla, burjuvazi, parlamenter sistemden, partiler arasındaki ilişki ve kombinasyonlardan bağımsız, faşist yönetim biçim ve yöntemlerini uygulamaya gitgide daha da fazla gereksinim duymaktadır.
"Alman tarihinin yarım asır süren bu döneminin, nesnel nedenler dolayısıyla yerini başka bir döneme bırakmak ZORUNDA olduğu an şimdi yaklaşmaktadır. Burjuvazinin yarattığı yasallıktan yararlanma döneminin yerini en büyük devrimci mücadeleler dönemi alacaktır ve bu mücadeleler ÖZÜ İTİBARİYLE tüm burjuva yasallığının, tüm burjuva düzeninin yıkımı, BİÇİMİ İTİBARİYLE ise, burjuvazinin, bizzat kendi yarattığı ve kendisi için gittikçe çekilmez olan yasalardan kurtulmak için ümitsiz çabalarıyla başlamak zorundadır (ve başlamaktadır da). 'Önce siz ateş edin, burjuva baylar|' 1894'te Engels bu sözlerle hem durumun, hem de devrimci proletaryanın taktik görevlerinin özgünlüğünü vurguluyordu." (a)
Faşizm, mali sermayenin aracısız ve dolaysız diktatörlüğünün yöntemidir, ve ideolojik bakımdan 'ulusal topluluk' ve 'meslek zümreleri' ne göre temsil (yani esasında egemen sınıfın değişik gruplarının temsili) düşüncelerinin arkasına saklanmıştır. Faşizm, kendine has bir sosyal söylem ve demagojiyle (anti-Semitizm, arada sırada tefeci sermayeye yönelttikleri eleştiri ve saldırılar, parlamenter 'gevezeler meyhanesi' ne duyulan kızgınlık), küçük burjuva kitlelerin, birtakım aydınların vb. hoşnutsuzluğunu sömüren bir yöntemdir. O, faşist mücadele birlikleri, faşist parti aygıtı ve faşist bürokrasiden oluşan kompakt, paralı bir hiyerarşi inşa ederek rüşvet dağıtma yöntemidir. Faşizm, aynı zamanda proletaryanın en geri tabakalarının hoşnutsuzluk ve sefaletinden, sosyal-demokrasinin pasifliğinden vb. faydalanarak, onları kendine kazanmaya, proletaryanın içine de sızmaya çalışır.
Faşizm, proletaryanın devrimci öncülerini, yani proletaryanın sosyalist kesimlerini ve onun öncü kadrolarını yoketmek amacını da güder. Bu O'nun en önemli görevlerindendir. Sosyal demagoji, rüşvet, aktif terör ve dış politikada uç noktalara vardırılan emperyalist saldırganlık faşizmin belirleyici, karakteristik çizgileridir. Mali sermaye için özellikle kritik dönemlerde, faşizm, anti-kapitalist söyleme başvurur. İktidarının güvencede olduğuna ikna olduğu an, büyük mali sermayenin terörist diktatörlüğü olduğunu gitgide daha da belli eder ve anti-kapitalist maskesini fırlatıp atar. Faşizmin Karakter tahlili:
"Basın ucunda temren olan bir mızraktır; üniversite bir başkası, yargı, yürütme, yaşama, aydınlar, işçiler, sendikalar, ideoloji, hepsi hepsi birer temrenli mızrak olarak algılanmalıdır. Devlet, bunların toplamı durumundadır. Eğer bunların hepsi, bir yönde demet haline getirilirse, 'faşi' sözcüğü demet demektir ve faşizm buradan geliyor, güçlü ve mutlak bir devlet var demektir; bu devleti faşizme kadar uzatmak ya da (...) 'tekelli düzen' demek mümkün olabiliyor. Eğer temrenli mızraklar birbirini çeliyorsa, eğer aydınların yönü yürütmeye karşı ise eğer yargı tümüyle yürütmeyle aynı yönde değilse, eğer basın her gün ayrı bir yön alabiliyorsa, düzen demokratiktir." (b)
Faşizm, en kısa ve basit tanımla, finans kapitalin, en gerici, en şöven, en reaksiyoner ve en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür. En saldırgan, gerici ve ikiyüzlü türü, Alman faşizmidir; Sosyalizmle uzaktan yakından bir ilgisi olmamasına ve hiç bir ortak yanı bulunmamasına rağmen, kendisine 'Nasyonal Sosyalizm' adını verecek kadar sahtekar ve küstahtır. Alman faşizmi, salt burjuva milliyetçiliğinden ibaret değil, vahşi ve saldırgan bir şövenizmdir. Siyasi haydutluğun bir hükümet biçimidir, proletaryaya ve köylülüğün, küçük burjuvazinin ve aydınların devrimci unsurlarına karşı bir provakasyon ve işkence sistemidir. İlkel bir barbarlık ve vahşet saltanatıdır. Diğer halklara ve devrimci proletaryaya karşı gemi azıya almış nefret ve saldırganlıktır. Hitler, Mein Kampf'ta şunları yazıyor:
" EĞER KARŞI PARTİ ZEHİRLİ GAZA KARŞI SAVAŞMAYI ÖĞRENMEZSE , hemen hemen matematik olarak başarıya götürecektir."
"Bütün davalar arasında yalnız bir dava: toplumsal örgütlenmede ırkın korunması davası, temel önem taşır. İnsanın güç ya da güçsüzlüğünün kaynağı, yalnızca kandadır."
Hitler faşizmi, uluslararası karşı-devrimin hucum kıtası, emperyalist savaşın baş kundakçısıdır; tüm dünya proletaryasının anavatanı olan Sovyetler Birliği'ne karşı bir haçlı seferinin teşvikçisi rolünü oynamıştır.
Faşizm, örneğin Otto Bauer'in iddia etmiş olduğu gibi, "Her iki sınıfın, proletaryanın ve burjuvazinin üstünde duran" bir devlet iktidarı biçimi değildir. İngiliz sosyalistlerinden Brailsford'un iddia ettiği gibi, "Devlet mekanizmasını ele geçirmiş olan isyankar küçük burjuvazi" de değildir. Faşizm, ne sınıflar üzerinde duran bir iktidardır, ne de küçük burjuvazi ya da lümpen proletaryanın mali sermaye üzerindeki iktidarı;mali sermayenin iktidarının TA kendisidir. İşçi sınıfıyla ve köylülüğün ve aydınların devrimci kesimleriyle terörist hesaplaşmanın örgütlenmesidir. Dış siyasette faşizm, diğer halklara karşı hayvani bir kini işleyen, en kaba biçimiyle 'kafatasçı' şövenizmdir. Faşizmin bu gerçek karakterini, özellikle, güçlü bir şekilde, vurgulamak çok önemli ve bir o kadar gereklidir. Çünkü, SOSYAL DEMAGOJİ MASKESİ, faşizme, bir dizi ülkede bunalım tarafından yörüngelerinden atılan küçük burjuva kitlelerin ve hatta, faşizmin gerçek sınıf karakterini, gerçek doğasını anlayıp kavramış olsalardı, asla onun peşine takılıp gitmeyecek olan proletaryanın en geri tabakalarının bazı kesimlerini bile kendi peşinden sürükleme olanağı vermiştir.
Faşizmin serpilip gelişmesi ve bizzat faşist diktatörlük, farklı ülkelerde, tarihi, sosyolojik ve ekonomik koşullarla doğrudan alakalı olarak, sözkonusu ülkenin uluslararası konumuna ve ülkenin kültürel ve ulusal özelliklerine göre, FARKLI KALIPLARA bürünebilir. Bazı ülkelerde, özellikle de faşizmin geniş bir kitle tabanının desteğine sahip olmadığı ve faşist burjuvazinin kampındaki tek tek gruplar arasında didişmenin oldukça hararetli ve kızgın olduğu durumlarda, faşizm, derhal parlamentoyu tasfiye etmeye karar vermez, ve diğer burjuva partilerine ve sosyal-demokrasiye de belli bir yasallık bırakır. Egemen burjuvaziyi, YAKIN bir devrimin patlak vermesi ihtimalinin tedirgin ettiği başka ülkelerde faşizm, sınırsız tekelci egemenliğini ya hemen anında ya da terörist eylemliliğini ve rakip parti ve gruplaşmalarla hesaplaşmayı gittikçe yükselterek inşa eder. Bu, faşizmin, durumunun ÖZELLİKLE kötüye gittiği bir anda, kendi tabanını genişletme ve sınıfsal özünü değiştirmeden açık terörist diktatörlüğü parlamentarizmin kaba bir taklidiyle BİRLEŞTİRME girişiminde bulunmasını dıştalamaz.
Faşizmin iktidara oturması, bir burjuva hükümetinin bir diğeriyle BASİT BİR YER DEĞİŞTİRMESİ DEĞİLDİR, bilakis, burjuvazinin sınıf egemenliğinin bir devlet biçiminin, burjuva demokrasisinin yerinin, başka bir biçim tarafından, açık terörist diktatörlük tarafından ALINMASIDIR. Bu önemli farkın gözden kaçırılması, devrimci proletaryanın kent ve kırın geniş emekçi tabakalarını, iktidarın faşistler tarafından ele geçirilmesi tehlikesine karşı mücadeleye seferber etmesini ve bizzat burjuvazinin kampında varolan çelişkilerden yararlanmasını engelleyecek ciddi bir hata olur. Ama en az bunun kadar ciddi ve tehlikeli bir hata da, GÜNÜMÜZDE BURJUVA-DEMOKRATİK ÜLKELERDE faşist diktatörlüğü kurmak için burjuvazinin ARTAN GERİCİ ÖNLEMLERİNİN, emekçilerin demokratik özgürlüklerini bastıran, kısıtlayan, parlamentonun haklarını tahrif eden ve budayan, devrimci harekete karşı baskı yöntemlerini arttıran önlemlerin öneminin KÜÇÜMSENMESİDİR.
Faşizmin iktidara yerleşip oturmasını, sanki burjuvazinin herhangi bir komitesinin şu ya da bu günde faşist diktatörlüğü kurmaya karar vermesiymiş gibi basit ve düz bir şey olarak algılamamak gerekir. Gerçekte faşizm, genel olarak eski burjuva partilerine ya da bu partilerin belli bir kesimine yönelen, karşılıklı, bazen keskin bir mücadeleyle, Almanya, Avusturya ve başka ülkelerde görüldüğü gibi, hatta bizzat faşist kamp içinde silahlı çatışmalara kadar varan mücadele sonucu iktidara gelip yerleşir. Fakat bütün bunlar, faşist diktatörlük inşa edilmeden önce, burjuva hükümetlerin genel olarak faşizmin iktidara yerleşmesini doğrudan doğruya teşvik eden bir dizi hazırlık aşamasından geçmeleri ve bir dizi gerici önlemler almaları olgusunun önemini azaltmaz. Kim bu hazırlık aşamalarında burjuvazinin gerici önlemlerine ve gelişen faşizme karşı mücadele etmezse, faşizmin zaferini engelleyebilecek durumda değildir, tersine onun zaferini daha da kolaylaştırır.
Sosyal-demokrasinin önderleri, faşizmin gerçek sınıf karakterini kitlelerden saklayıp gizledikleri ve burjuvazinin gitgide keskinleşen gerici önlemlerine karşı onları mücadeleye çağırmadıkları için, faşist saldırının tayin edici anında, Almanya'da ve bir dizi diğer faşist ülkede emekçi kitlelerin önemli bir kesiminin faşizmde mali sermayenin kana susamış canavarını, en büyük düşmanlarını görememelerinin, bu kitlelerin faşizme karşı koymaya hazır olmamalarının BÜYÜK TARİHİ SORUMLULUĞU onlardadır.
Faşizmin kitleler üzerindeki etkisinin kaynağı nedir? Faşizm, kitlelerin EN ACİL GEREKSİNİM VE TALEPLERİNE demagojik bir tarzda seslendiği için onları kendi saflarına kazanmayı başarır. Faşizm sadece kitleler içinde derin kök salmış önyargıları körüklemekle yetinmeyip, aynı anda onların en güzel duygularıyla, adalet anlayışlarıyla ve hatta devrimci gelenekleriyle de spekülasyon yapar. Alman faşistleri, büyük burjuvazinin bu uşakları ve sosyalizmin ölümcül düşmanları, kitlelerin karşısına niçin 'SOSYALİSTLER' olarak çıkıyorlar ve iktidara gelişlerini neden 'DEVRİM' olarak gösteriyorlar? Buradaki amaçları, Almanya'nın geniş emekçi kitlelerinin yüreğindeki devrime olan inancı ve sosyalizm içgüdüsünü sömürmektir.
Faşizm, aşırı emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda davranır, fakat kitlelerin karşısına ulusun incinmiş onurunun koruyucusu maskesiyle çıkar ve örneğin "Versailles'e hayır!" sloganıyla kitleleri peşinden sürükleyen Alman faşizminin yaptığı gibi, zedelenmiş ulusal duygulara seslenir.
Nasyonal Sosyalist Alman Emekçileri Partisi Programından bir kaç madde:
"1- Biz bütün Almanları halkların kendi kaderlerini tayin hakkı temeli üzerinde birleştiren bir Büyük Almanya'nın kurulmasını istiyoruz.
2- Alman halkının öbür uluslara eşit haklara sahip olmasını, Versailles ve Saint Germain antlaşmalarının yürürlükten kaldırılmalarını istiyoruz.
3- Halkımızı beslemek ve aşırı nufusumuzu yerleştirmek için toprak ve sömürgeler istiyoruz.
4- Yurttaşlık haklarından yalnız yurttaşlar yararlanır. Yurttaş olmak için Alman kanından olmak gerekir. Din ve mezhep önemli değildir. Öyleyse bir Yahudi yurttaş olamaz. (...)
Faşizm, kitlelerin sınırsız sömürülmesini hedefler, fakat onlara, çok kurnazca düşünülmüş bir anti-kapitalist demagojiyle yaklaşır, emekçilerin haydut burjuvaziye, bankalara, tröstlere ve finans kodamanlarına karşı derin nefretinden yararlanır ve siyasi bakımdan yeterınce olgun olmayan kitlelere o an için çekici gelen sloganlar ortaya atar: Almanya'da "Toplumun çıkarı bireysel çıkardan üstündür"; İtalya'da "Devletimiz kapitalist değil, korporatif bir devlettir"; Japonya' da "Sömürüsüz bir japonya için"; Birleşik Devletler'de "Zenginliği paylaşalım" vb.
Faşizm, halkı en rüşvetçi, en satılık unsurların eline teslim eder, fakat onların karşısına 'DÜRÜST VE RÜŞVET YEMEYEN BİR HÜKÜMET' talebiyle çıkar. Kitlelerin burjuva-demokratik hükümetler karşısında uğradığı derin hayal kırıklıkları üzerine spekülasyon yapan faşizm, görünürde rüşvetten öfke duyar (örneğin, Almanya'da Barmat ve Sklarek skandalları, Fransa'da Staviski skandalı ve bir dizi başkaları).
Faşizm, burjuvazinin en gerici keşimlerinin çıkarları doğrultusunda, hayal kırıklığına uğramış, eski burjuva partilerine kızıp, sırt çeviren kitleleri tuzağına düşürür. Ama o, burjuva hükümetlerine karşı SALDIRILARININ ŞİDDETİYLE ve eski burjuva partilerine karşı uzlaşmaz, düşman tutumuyla da bu kitleleri etkiler. Faşizme göre insanların hak ve özgürlükleri, devletin onlara verdikleriyle sınırlıdır; devlet, bütün milletin ve onun her bir mensubunun hayatını tümüyle yönetir. Devletin otoritesine ne maddi ne manevi hiçbir sınırlama getirilemez. Vatandaşların malı da canı da devletindir.
Faşizm, proletaryanın devrimci hareketine karşı, mayalanma içindeki halk kitlelerine karşı SALDIRININ PARTİSİ olarak iktidara gelir, ama iktidara gelişini 'tüm ulus' adına ve 'ulusun kurtuluşu' uğruna burjuvaziye karşı 'DEVRİMCİ' bir hareket olarak gösterir (Mussolini'nin Roma'ya 'YÜRÜYÜŞÜ'nü, Pilsudski'nin Varşova'ya 'YÜRÜYÜŞÜ'nü, Hitler'in Almanya'daki Nasyonal-Sosyalist 'DEVRİM'ini vb. anımsayalım).
Ama, faşizm yüzüne hangi maskeyi geçirirse geçirsin, hangi biçimde ortaya çıkarsa çıksın, iktidarı hangi yollardan ele geçirirse geçirsin: O, sermayenin emekçi kitlelere karşı en vahşi saldırısıdır; gemi azıya almış şövenizm ve yağma savaşıdır; azgın gericilik ve karşı-devrimdir; işçi sınıfının, tüm emekçilerin ve tüm halkların en kötü düşmanıdır!
faşizm acı bir hatıra olarak karşımızda durmamalı faşizme karşı tüm insani ideolojilerin yapması gereken sorumluklar vardır bu sorumluluklardan kaçmak yerine tam karşısında durup geçmesini engellemekten geçer.
yazıda alıntılar bulunmaktadır.
sosyalist demokrat grup çalışmasıdır...........
çerkez_ethem 14.03.2008, 00:28 konu üzerinde yaptığı araştırma için alişero ya emeğine sağlık diyorum.
işte faşizmi savunan ama faşist olmadıklarını ve vatansever olduklarını idda edenler,
ülkeyi aslında açlığa sefalete ve dağlara sürüklediklerinin ne zaman farkına varacaklar onu merak ediyorum.
ikinci bi olasılık olan bütün bunları vatanseverlik adı altında bilinçi organize edilme olasılığı,
bunu aklıma bile getirmek istemiyorum.
sevgili alisero kardesim...ilk önce tesekkür ederim bu duyarliliga....güzel ve cok emek isteyen calisma olmus.....
iyi paylasimlar dilerim ayrica....
Fasizm- bir saldirgan olan yönetim bicimidir, hemen karsitlari red edip, devlet tehlikesi var diye bagirmaya baslayan yönetimdir...
Fasizm haklarin kardesligini engelleyen ve kanla tarih yazan yönetim ve aclik,ölüm,siddet, tehdittir....
Bu söze katilirsinz sanirim:
Fasizme karsi tek yumruk, tek barikat
Ülkemiz de işlenen tüm siyasal cinayetlerin arkasında aynı ses vardır.
Amerikan karşıtlığına aynı ses kurşun sıkmış, onlarca yurtsever, devrimci, aydın toprağa düşürülmüştür.
Emperyalist işbirlikçiliği açığa çıktıkça saldırmış, ülke emekçilerine, örgütlenip hak talep eden işçilere karşı ölüm kusmuştur.
Her türlü pis işin altından aynı ses yükselmiştir.
Kara para aklayıcıları, cinayet şebekeleri, uyuşturucu tacirleri, insan ticareti yapan asalaklar aynı sesin bir parçası olmaktan "gurur" duyduklarını itiraf etmişlerdir.
Bağımsızlık, özgürlük, eşitlik isteyen insanlığın onuruna, hayasızca kurşun sıkan, canlarına acımasızca kıyan aynı sestir.
Sermaye guruplarının kapısında bekçilik yapıp; işçi, emekçi haklarının gasp edilmesi için "savaş açan" aynı sestir.
Üniversiteler de eşit ve özgür eğitim taleplerinin önüne dikilip, nice genç kardeşimizin hunharca katledilmesini sağlayan aynı sestir.
Bağımsızlık isteyen onurlu ve erdemli çoğunluğun karşında, Amerikan yandaşlığı, işbirlikçiliği açığa çıkan aynı sestir.
Daha dün, Kahramanmaraş, Çorum ve Yozgat'ta toplu kıyımlar gerçekleştiren "hak ettiler" deyip, o gün bu gündür bununla övünen aynı sestir.
1 Mayıs 1977'de Taksim Meydanı'nı kana bulayan ve bunu "Türklük kazandı" diye duyurarak övünen aynı sestir.
Halklara karşı düşmanlığını, açıkça ilan edip, "Ermeni, Rum, Kürt, Laz, Gürcü, Arnavut bizden değildir" deyip, bunu parti programına bile koyan aynı faşist sestir.
Yaşasin Halkların kardeşliyi
Daha güzel yarınlar için
-Dinci gericilik ve şeriat güçleri ile işbirliği açığa çıkan aynı sestir.
-1993'te Sivas'ta yakılan cinayet ateşinin körükleyicisi, kışkırtıcısı, zemin hazırlayıcısı, seyircisi ve alkışlayıcısı "dinsizler cezasını buldu" diyen aynı sestir.
--İşkencecileri parti listelerine koyacak kadar aymaz olan, "cinayet makinesi" olarak adı çıkan çapulcuları "Reis" ilan eden aynı sestir.
-12 Mart ve 12 Eylül faşist süreçlerine tüm gücü ile destek veren, yönetici kadroları ile "şanla, şerefle görev yaptığını" itiraf eden aynı sestir.
-Filmleri sansürleyen, kitapları yakan, oyunları yasaklayan, devrimci dergilerin , gazetelerin basılıp kundaklanmasını kışkırtan, sanatçı, aydın ve düşün insanlarımızın cezaevlerine girmesi için sistemi okşayan, yol gösteren, kışkırtan aynı sestir Faşizm.
-Bizler bu sesi, bu sese güç veren odakları, kirli güç dengelerini, şebekeleri, organize örgütleri ve onların kin kusan, nefret kusan, intikam ve ölüm kusan seslerini iyi tanıyoruz.
-Ülkenin yoksulları, emekçileri, yurtseverleri, aydınları, gençleri, işçileri ve sosyalistleri bu faşist çığırtkanlığı iyi tanıyorlar.
-Dayatmanın böylesi kan ile, öfke ile, kin ile işlenir olmuştur.
-Kardeş kanı üstünden siyasi erk düşlemenin hesapları, şimdiden Amerikan batağına saplanmıştır.
-Sistemin çürümüş sürü başları aklını başına toplamalıdır.
İnsanlığın, onurlu ve erdemli mücadele tarihi, emperyalizme ve faşizme yenik düşmemiştir, düşmeyecektir.
neyini tartışacağız yahu, neresinden tutsan elinde kalır.
Angehängte Grafiken
__________________
siz bunlara faşistmi diyorsunuz ozaman yanılırsınız bunlar önceden faşistti ama şimdiki faşizm din üzerinden yapılıyor bu son versiyon daha fazla yazmayacamm sakallı cübbeli ve onları seven arab aşıkları paatttttt adaptasyon
Kara Davut 14.03.2008, 01:17 geçmiş zaman nerede okuduğumu net hatırlayamıyorum ama,bir kitapta amerika'lı stratejist ve araştırmacıların yaptıkları bir araştırmada,
dünya nüfusunun,dünya kaynaklarından daha etkin ve daha rahat yararlanabilmeleri için doğal yoldan ölümler hariç,dünya nüfusundan heryıl 20 milyon insanın eksilmesi gerektiğini belirtmişlerdi.ve bu araştırmayı yaptıran isim baba bush'tu.afganistan,ırak,ruanda,bosna,kosova,etiyop ya,filistin ve latin amerika ülkelerinin pek çoğuna bakıldığında,gerek savaşlarda,gerek uygulanan ambargolarla,gerek sağlık nedenlerinden ötürü bu sayı hemen hemen tutturuluyor.yani dünya erkesin gözü önünde soykırıma uğruyor.işte faşizmin tablosu.
geçmiş zaman nerede okuduğumu net hatırlayamıyorum ama,bir kitapta amerika'lı stratejist ve araştırmacıların yaptıkları bir araştırmada,
dünya nüfusunun,dünya kaynaklarından daha etkin ve daha rahat yararlanabilmeleri için doğal yoldan ölümler hariç,dünya nüfusundan heryıl 20 milyon insanın eksilmesi gerektiğini belirtmişlerdi.ve bu araştırmayı yaptıran isim baba bush'tu.afganistan,ırak,ruanda,bosna,kosova,etiyop ya,filistin ve latin amerika ülkelerinin pek çoğuna bakıldığında,gerek savaşlarda,gerek uygulanan ambargolarla,gerek sağlık nedenlerinden ötürü bu sayı hemen hemen tutturuluyor.yani dünya erkesin gözü önünde soykırıma uğruyor.işte faşizmin tablosu.
kendi rahati için baskani oldurme hakki mi yani?
GLobel sermaye için"Sınırların olamdığı bir dünya haritasında ABD emperyelizmın kapital gücünü kulanarak dünyaya mutlak egemen olma porjesini hayata geçirmek adına ,halkların özgürlük ve bağımsızlık mucadelelerini destekler gibi bir görünüm sergiliyerek finansman katkıda sağlıyarak günümüzde yeni bir faşizim türünü sergilemektedir.
POST-modern Faşizim!
Söz konusu 'global führer 'in inanlığa önerceği sistem bir tür'post-modern faişizim'olacaktır.Dünkü faşizim türleri sadece beli bir ırk yada mileti üstün ,diğerlerini aşağı görürken onların yeni post -modern faşizimlerinde kendi kastlarına mensup olmıyan tüm insanlar miliyetlerine bakılmaksızın otomatık olarak 'aşağı ırk'statüsüne gireceklerdir.
Tüm dünyanın tek elden ,merkezi olarak yönetilmesinin pılnalndığı bu sistemde 'belki göstermelik bir parlamento da bulunabilir.
Roma parlametosu gibi buraya sadece asiller-seçkinler üye olabilir ve bir 'sezar'ın mahiyetinde faaliyet icra edebilir.
Böyle bir durumda dünyanın 'başkenti'değişecektir.
Artık ne ruhani merkez Roma kalacak ne de dünya evi merkezler Ne New York,londra ,paris ve tokyo.
Projenin aslı hedefine uygun olarak ruhani ve dünyevi otoriteyi bünyesinde birleştirmiş olarak dünyanın başkenti ,Kudüs'e taşınacaktır.(tabiki bugün günümüzde yapılan savaşlar öyle gösteryork bu hedefin doğrultusunda yapılmaktadır,dünya para patronları siyonist bir kesimin temsilcileridir.)bunu cidi olarak inanan ve khanetleri hızlandırmak için elinden geleni yapmaya hazır bir zümre mevcuttur.
bu zümre ırk cins renk ayırmaksızın dunya halklarına karşı soykırım yaptırmaktadır ,türlü oyunlarla dinleri'de kulanarak 'dinler ve ırklar' arası şavaşlar çikmasına zemin hazırlamaktadır .
günümüzde yaşanan ekinomik ve siyası çalkantıların sonuncunda yaşanan savaşla ve yapılan katliamlar'ın muessisi globel sermayenin modern faşizmidir.
(not.gizli doktirinin kürsel efendileri'nden,bilgi edinilmiştir.)
saygılarımla.
http://img265.imageshack.us/img265/1561/18ekm1971hrryetol6.png
faşizim:beli bir zümrenin egemenliğini sürdürebilmesi için paralı uşaklardır.sistem içinde kendi sınıfını ezer gecerler ufak cıkarları için.her zaman egemen sınıfın uşakları olmuştur. geride ise büyük acı ve enkazlarla...Diğer bir deyişle insanlığa yapılan en büyük kötülüktür...
çiçekdürbünü 14.03.2008, 12:16 Faşizm, burjuvazinin iktisadi bunalımlarına bulduğu bir çözümdür. Çünkü faşizm döneminde bütçede sosyal güvenliklere ayrılan pay otomatikman ortadan kalkar. Yerine kan ve özellikle aynı topraklar üstünde yaşayan insanların birbirlerine düşman kesilmesini sağlayacak politikalar üretilir ve hayata geçirilir.
çiçekdürbünü 14.03.2008, 12:19 Modern siyasalojide faşizmin çıktığı ülkenin İtalya olduğu belirtilir. Almanya bu şiddet politikasını benimseyen ikinci ülke olmuştur. Onun da beslendiği kaynaklar 18.yüzyılda bilim adına yapılan birtakım antropolojik araştırmalar olmuştur. Kafatası ölçümü de zaten 18. yüzyılda sözkonusu çalışmalar sırasında uygulanan bir yöntemdi.
Lazoşa_62 14.03.2008, 12:57 Alişero kardeşime bende teşekkür ediyorum.Nihayet 1 yıla yakındır ilk defa Gerek dünyada ve gerekse ülkemizde oluşan bir idoloji yani ''FAŞİZM'' konusunu topice taşıdı. Forum aynı konular üzerinde konuşulup durdu. Farklı konular açıldıysada farklı zeminlere çekildi ve tartışılmadan kapatıldı.
İnsallah bu konu uzun ömürlü bir tartışma oluşturur.
tarihin her döneminde elinde bayrak ve silah ile halkların karşına çıkıp arkasından sürükleyen bu yalan ve duygu tacirleri her sürüklemeden sonra halkını yüz üstü bırakıp katliamlara sebeb olup kaçmıştır.
halkın en önem verdiği dini inanç ve ırki etnisiteden yola çıkarak onları her defasında ölümle baş başa bırakmıştır.
dünyanın çeşitli kültürleri ve çeşitli felsefelerini bir bütün olarak baz aldığımızda bu ideolojiye mensup iki toplumu veya bırakın toplumu iki bireyi yan yana getiremezsiniz,çünkü ikiside kendincidir bireycidir ve kendisi gibi olmayanı yok edilmesi gereken olarak görür.
evrensel boyutta insanlığın bütünleşip aradaki farklılıkları bir yana bırakarak genel itibariyle insanlığın geleceği için kafa yormasının önündeki en büyük engeldir.
dini boyutta inanç kanaat liderlerini,etnisite olarakta askeri liderleri arkasına alır ve pülotokrasi ile bütünleştirerek faşizmi yaratırlar,halka hitap ettiği görüntüsü vermek içinde her defasında askeri üniformayı üzerlerinden çıkarmazlar.
dünyanın her yerinde,her defasında bir nedenle ortaya çıkan kafatası ırkçıları hiç bir zaman için halkları bir bütün olarak ele almazlar,kendi ırklarının bir şekilde kutsal yaratan tarafından kutsal bir şekilde yaratıldığı izlenimi verirler bu izlenimi kalıplaştırmak içinde ders kitaplarında sürekli geçmiş tarihte askeri zaferlerden boy boy renkli renkli sayfalarda küçük yürekleri zehirlerler.
ve bu şekilde halkın içine ilk ayrımı düşürür ve gelecekteki faşizan emellerini garanti altına alırlar.
kendini savaş ve ölüm karşıtı olarak tanımlayan hiç bir inanç söz konusu faşizim olduğunda ölümleri ret etmeyerek faşizan cünuha sonuna kadar fetva veriri.
faşizmi bir bütün olarak ele almadan asla ona cevap olunamaz eğer inanç boyutuyla,etnisite boyutuyla,askeri boyutuyla ve pülotokrasi boyutuyla ayrı ayrı kalıpra sokarsak ayrı ayrı yanılgılara düşeriz ve sonuç itibariyle faşizme cevap olamayız.
faşizme tarihin hiç bir döneminde hiç bir şekilde anlamını yitirmeyecek en güzel cevap!!!!!!!!!
yaşasın H A L K L A R I N kardeşliğidir
bu söz faşizmin şah damarını kesmek ve onu yok etmektir!!!
faşizmi bir kalıba oturtmak yanlış olur . aklı hür birinin herkesi düşünebilecek ve herkesin hakkını savunabilecek kadar potonsayili vardır. peygamberin dediği gibi '' bir zülüm gördüğünde gücün yetiyorsa elinle, yetmiyorsa dilinle, oda yetmiyorsa kalbinle mudahele edeceksin''..
hepimiz bu dünyada adalet sahibi olmaya, mülk edinmeye en önemlisi özgürlük alanını genişletmeye hakkı olan bireyleriz. değilmiki zaten bunlarla yaşıyoruz.
kendi dar alanlarımızda sıkışıp kalmaktansa her yaralı sineye el uzatmakla mümkün olur; bütün faşizan düşüncelerin, kırmızı çizgilerin ve gericiliklerin, şiddetin alanlarının kurumasıda.
adı ne olursa olsun, hangi ideolojindemin diyorsa birey olumsuz duygularından vazgecmelidir. genelde faşizanlık milliyetcilik, ulusalcılık ve nasyonal sosyalizmlerde ortak paydalarını bulur fakat bu duygu bu kavramlara sıkıştırılmayacak kadar derin ve geniştir. karanlık dehlizlerde çıkacagı günü beklemektedir. sorun psikolojiktir, güçlü olma kaygısı iledir, -yada gücü bu dünyada arama dürtüsü- ve ancak anlamlı bir yaşam ile düzelebelir insanlığın makus tarihi.
zaten aslında sosyalizmin kavgası faşizimle değil kapitalizm ve emparyelizm iledir
kökten dincilerkide hala öyle. bu nedenle bu gruplardada faşizan yansımalar görmek mümkün..
sosyalistlerle faşizmi ayıran ayrac sermaye faşizmde sınıfının menfaatini güden, devleti kutsayan, ırkçı ve totaliter tarafının ön planada olmasıdır.
her ikisinin ortak noktası ''darvinizm'' dir bana göre ancak onu nereye koyacagım hususunda derin araştırmalara gereksinim duyuyorum..
sosyalist olmayan tüm doktrinleri faşizm olarak tarif hatalıdır. ancak faşizm antikomunist bir harekettir. bu özelliği faşistlerin kendilerinin ne oldugunu değil ne olmadıgını anlatma stratejilerinden kaynaklanmaktadır. onlar her halta karşıdır. öyleki çıkış noktası dahi kuramdan uzaktır. eyleme ve sosyalist gruplarla-partilerle savaşa dönüktür. bu da marifet addedilmiştir. seçim yahut militarist taktiklerle iktidara taşınan faşist yönetimler daha sonra kendi kutsal kitaplarını hükümetlerine yakın elit kesime yazdırmışlar efsaneler türetmişlerdir. onların tarihçilik anlayışı fantastik ögelerle, kahramanlıklarla doludur. atlantis, agartha medeniyeti, kayıp kıta mu'dan tut büyük roma, vaad edilmiş topraklar, turan devleti, hindistana kökü dayanır cermen imparatorluguna kadar gider
bir başörtüsü yasagının kalkmasını ihanet olarak gören zihniyet elbette günümüzün en kallavi faşistidir.
veyahut alevilere dinsel ibadetlerinin özgürlüğünü tanımayanlar..
sosyal demokraside çözüm değildir insanlığın makus talihini yenmek için çünkü sosyal demokrasidede büyük karmaşalar yaşanmaktadır.
öyleyse büyük bir toplumsal/dünyasal/insansal kaldıraca gerek vardır.
günümüzün en büyük faşistleri Dini istismar eden insanları din sömürüsü ile kandıranlardır.
insanları din ile sömürücen sonra onlara yardım adı altında ezilmişlikten , fakirlikten, cahillikten asla kurtulmalarını istemeden sadece beyninlerinin içini acıp peynir,kömür koyan ve fakirliği süregen hale getirme cabası ile yardım adı altında insanlara ölme sürün mantıgını yaşatan bu zihniyet en büyük faşistir.
Angehängte Grafiken
__________________
siz bunlara faşistmi diyorsunuz ozaman yanılırsınız bunlar önceden faşistti ama şimdiki faşizm din üzerinden yapılıyor bu son versiyon daha fazla yazmayacamm sakallı cübbeli ve onları seven arab aşıkları paatttttt adaptasyon
Sevgili sunar06 can beni aydınlatmanı rica ediyorum.
Benim bildiyim Kelime olarak Faşizm, Roma İmparatorluğunda devlet iktidarının ve siyasi birliğin simgesi küçük baltalara verilen isim 'Fasces'ten gelmektedir.
Faşizm, insanlığın tüm değer ve kazanımlarının inkârı olarak kapitalizmin en barbarca ve en vahşi devlet biçimidir.
Faşizm, işçi sınıfı, emekçiler ve halkların en büyük düşmanıdır.
“Faşist devlet "toplumun bütün sınıflarını baskı altına almis sınıflar üstü bir devlettir
Faşizmin iktidara gelmesini engellemenin veya faşist diktatörlüğü yıkmanın başta gelen şartı işçi sınıfının proleter birleşik cephesidir. Proleter birleşik cephe için işçi sınıfının sendikalar, dernekler ve siyasal partiler dâhil bütün örgütlerinin bir araya getirilmesi gerekir. Ama bu cephe kurum, yöneticilerinin diyalog ve anlaşmasından öte bunu da kapsayan, yığınların içerisinde sağlanan mücadele birliği olmalıdır.
İşçi sınıfının geniş yığınlarını mücadeleye seferber etmeyen bir sözde birleşik cephe proletaryanın değil işçi aristokrasisinin egemenliğindedir. Bütün korkak, sınıf düşmanı, sosyal-demokrat ve faşizm karşısında geri çekilme tutumu izleyen oportünizmin etkisi kırılmalı ve proleter birleşik cephe faşizme karşı mücadele cephesi olmalıdır.
Türkiye’deki faşizm ve faşist diktatörlük, ülkenin ulusal ve kültürel özelliklerinden dolayı farklı biçimler ve özellikler göstermesine rağmen temelde aynıdır. 60’lı yıllarda yükselen ve 70’li yıllarda devam eden işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi ve bu mücadele ile elde edilen kazanımlar 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle geri alınmıştır. Faşizm, temel uygulama ve baskılarına Türkiye’de de girişmiştir. Binlerce insan katledilmiş, on binlercesi tutuklanmış ve işkencelerden geçirilmiş, demokratik kurum ve örgütler yasaklanmış.
Bu faşist devlet yapısı günümüze kadar asli kurumlarıyla devam etmektedir.
bugün AKP, MHP, BBP ve onların yarı-askeri örgütlenmeleri olan Ülkü-Türk Ocakları faşist örgütlenmeler olarak burjuvazinin elinin altında tutulmakta, gerektiği anda görevlendirilmektedir.Türkiye’de faşizm ve faşist diktatörlük bir tehlike olmanın ötesinde güncel bir sorundur. Bu gerçeğin görülememesi, bazı kısmı kazanımların toplamda bir demokrasi yanılsaması yaratması, temel faşist örgütlenmelerin korunması karşısındaki bilgisizlik ve kayıtsızlık ülkemizdeki anti-faşist mücadelenin öneminin küçümsenmesine yol açabilmektedir.devlet aygıtı baştan aşağı faşistleştirilmiş, mücadeleye karşı yaşa-dışı kontr-gerilla örgütler kurulmuş ve varolanlar aydın kesime karşı güçlendirilmiştir.
Bu faşist devlet yapısı günümüze kadar aynen asli kurumlarıyla devam etmektedir.
sayğılarımla.
alidendir 14.03.2008, 16:36 faşizm: dayak-şiddet-zorbalık-baskı-güçler birliğinde doğan bir korkaklık-insanlıkdışı katliyamlar-haksızlık-yoketme ve üstün kılma istekleri vs. kısaca emek ve hak düşmanlığı...bilinçsizlik ve eğitilememişlik.
Garaoglan 14.03.2008, 17:21 bugün bir fasit olmanin zorluklarini biliyormusunuz ???
birde kendinizi fasisterin yerine koyun dünyaya onlarin gözüyle bi bakin
:2guns::death::tank::gun_banda:2::36_5_7::36_5_8:: 36_5_6::36_5_4:
........dermisim :D:D
bazi insanlar vardir odun gibi gelip giderler dünyaya iste fasist düsünceye sahip olan fasistlerde öyledir
bunlara aile ici siddeti ve cocuklukta yasanmis cinsel tacizide ekledikmi al sana
odun gibi fasit
faşizmi değişen felsefeye göre değişen ideoloji diye tanımlanması tarihi gerçekleri ört bas etmektir,
faşizm kafatası ırkçılığıdır ve sadece kafa tası ırkçılığını simgeler,sempatisine kapılmış her duruşta faşizmin kirli dünyasına dahil olmuştur.
sınıfsal mücadele için ilk karşı çıkılması gerekilen,insanların birbirleri ile barışık bir şekilde yaşam yolunun açılması yönünde atılması gerekilen ilk adımdır.
faşizm rüyada kapınılmış bir kör karanlıktır.
insanların kendini diğer insanlarla aynı tanıma ve kategoriye koymasının önündeki en büyük engel yine faşizmdir.
evrensel boyutta faşizme karşı kendini faşizmle savunmak en büyük hata ve gizli bir şekilde açılmış çukura düşmekten başka bişey değildir.
dünyanın hiç bir emperyalist şaklabanı kendi ülkesi sınırları içinde bu tanıma izin vermezken dış coğrafyada bu rezaletin devam etmesinde bir mahsur görmez.
faşizmin dünya genelinde hakim olduğu her dönem ve sistemde etnik ve inanç farklılıkları dışında saldırıp,katledip yok etmeye çalıştığı diğer siyasi duruşlarla bir şekilde uzlaşmasına rağmen uzlaşamadığı,ortaklaşamadığı tek siyasal ideoloji sosyalizm'dir.
Lazoşa_62 14.03.2008, 20:40 "bir başörtüsü yasagının kalkmasını ihanet olarak gören zihniyet elbette günümüzün en kallavi faşistidir.
veyahut alevilere dinsel ibadetlerinin özgürlüğünü tanımayanlar..
sosyal demokraside çözüm değildir insanlığın makus talihini yenmek için çünkü sosyal demokrasidede büyük karmaşalar yaşanmaktadır. öyleyse büyük bir toplumsal/dünyasal/insansal kaldıraca gerek vardır."
Readme Yukardaki Başortüsü yasağının kalmasına karşı olan faşişt anlayısını biraz açarmısın.
Çünkü Türkiyede baş örtüsü ve türban yasağı yok. Olmadığı gibi günden güne dahada çoğaldı.Dışarda buna karşı durn veya takanlara baskı kuranda yok.
Sadece Eğitim ve hizmek alanlarında bu gibi yasal veya devlet ruramları içine konulmuş bir yasak.
Bence Türban veya örtü faşizmi dini yönden daha ağırlıklı degilmi. halkı baskı altına almıyormu.
umut ulas 14.03.2008, 20:42 Faşizm, burjuvazinin iktidar biçimlerinden biridir. Ama onlar için ideal olanı değildir. Burjuvazinin ideal yönetim biçimi burjuva demokrasisidir. Çünkü bu rejimde insanlar kendi rızalarıyla iktidara eklemlenmektedir. Ayrıca açık bir şiddete gerek pek de gerek duyulmaz.(İsviçre,İsveç,örneklerinde olduğu gibi). Burjuvazi, iktidarın iplerini elinden kaçırdığı için açık zora başvurmak zorunda kalır... Bu anlamda her burjuva iktidarın burjuva demokrasisine yönelmek isteyeceği aşikardır.Nitekim her biri insanların rıza yoluyla iktidara eklemlenmesini isteyecektir.(Türkiye'de tüm darbecilerin ilk sözü 'ne hikmetse' "en kısa zamanda parlamenter rejime geri dönülecektir" olmuştur.) Şöyle bir bakalım dünyaya, gelirin fazla olduğu emperyalist devletlerde burjuva demokrasisi, orta gelir kuşağı ülkelerde yarı demokratik kimi zaman askeri diktatörlük rejimleri, gelir uçurumunun olduğu geri ülkelerde ise açık diktatörlükler bulunur.Kendi adıma bunun bir tesadüf olmadığını düşünüyorum. Hepimizin bildiği "sus payı" dağıtılan emperyalist metropoller aynı zamanda burjuva demokrasisi olan yerlerdir(konumuzun istisnalar olmadığını hatırlatayım).
Ne demek istiyorum? Şunu:faşizme karşı demokrasi mücadelesi verilemez. Çünkü demokrasi, zaten burjuvazinin istediği ama çeşitli sebeplerle her yerde oluşturamadığı bir rejimdir. Bizlerin asıl korkması gereken şey, burjuva demokrasisidir.Çünkü bu, sistemin oturmuşluğunun isbatı ve delilidir.Türkiye'nin faşizme eğilimli bir ülke olması -şayet bu durum iyi değerlendirilirse- bizler için bir şanstır.Çünkü sistemin oturmamışlığını gösterir. Meşhur "zayıf halka" söylemi bundan başka neyi anlatır ki?
Lazoşa_62 14.03.2008, 20:53 faşizmi bir kalıba oturtmak yanlış olur . aklı hür birinin herkesi düşünebilecek ve herkesin hakkını savunabilecek kadar potonsayili vardır. peygamberin dediği gibi '' bir zülüm gördüğünde gücün yetiyorsa elinle, yetmiyorsa dilinle, oda yetmiyorsa kalbinle mudahele edeceksin''..
hepimiz bu dünyada adalet sahibi olmaya, mülk edinmeye en önemlisi özgürlük alanını genişletmeye hakkı olan bireyleriz. değilmiki zaten bunlarla yaşıyoruz.
kendi dar alanlarımızda sıkışıp kalmaktansa her yaralı sineye el uzatmakla mümkün olur; bütün faşizan düşüncelerin, kırmızı çizgilerin ve gericiliklerin, şiddetin alanlarının kurumasıda.
adı ne olursa olsun, hangi ideolojindemin diyorsa birey olumsuz duygularından vazgecmelidir. genelde faşizanlık milliyetcilik, ulusalcılık ve nasyonal sosyalizmlerde ortak paydalarını bulur fakat bu duygu bu kavramlara sıkıştırılmayacak kadar derin ve geniştir. karanlık dehlizlerde çıkacagı günü beklemektedir. sorun psikolojiktir, güçlü olma kaygısı iledir, -yada gücü bu dünyada arama dürtüsü- ve ancak anlamlı bir yaşam ile düzelebelir insanlığın makus tarihi.
zaten aslında sosyalizmin kavgası faşizimle değil kapitalizm ve emparyelizm iledir
kökten dincilerkide hala öyle. bu nedenle bu gruplardada faşizan yansımalar görmek mümkün..
sosyalistlerle faşizmi ayıran ayrac sermaye faşizmde sınıfının menfaatini güden, devleti kutsayan, ırkçı ve totaliter tarafının ön planada olmasıdır.
her ikisinin ortak noktası ''darvinizm'' dir bana göre ancak onu nereye koyacagım hususunda derin araştırmalara gereksinim duyuyorum..
sosyalist olmayan tüm doktrinleri faşizm olarak tarif hatalıdır. ancak faşizm antikomunist bir harekettir. bu özelliği faşistlerin kendilerinin ne oldugunu değil ne olmadıgını anlatma stratejilerinden kaynaklanmaktadır. onlar her halta karşıdır. öyleki çıkış noktası dahi kuramdan uzaktır. eyleme ve sosyalist gruplarla-partilerle savaşa dönüktür. bu da marifet addedilmiştir. seçim yahut militarist taktiklerle iktidara taşınan faşist yönetimler daha sonra kendi kutsal kitaplarını hükümetlerine yakın elit kesime yazdırmışlar efsaneler türetmişlerdir. onların tarihçilik anlayışı fantastik ögelerle, kahramanlıklarla doludur. atlantis, agartha medeniyeti, kayıp kıta mu'dan tut büyük roma, vaad edilmiş topraklar, turan devleti, hindistana kökü dayanır cermen imparatorluguna kadar gider
bir başörtüsü yasagının kalkmasını ihanet olarak gören zihniyet elbette günümüzün en kallavi faşistidir.
veyahut alevilere dinsel ibadetlerinin özgürlüğünü tanımayanlar..
sosyal demokraside çözüm değildir insanlığın makus talihini yenmek için çünkü sosyal demokrasidede büyük karmaşalar yaşanmaktadır.
öyleyse büyük bir toplumsal/dünyasal/insansal kaldıraca gerek vardır.
bugün bir fasit olmanin zorluklarini biliyormusunuz ???
birde kendinizi fasisterin yerine koyun dünyaya onlarin gözüyle bi bakin
:2guns::death::tank::gun_banda:2::36_5_7::36_5_8:: 36_5_6::36_5_4:
........dermisim :D:D
bazi insanlar vardir odun gibi gelip giderler dünyaya iste fasist düsünceye sahip olan fasistlerde öyledir
bunlara aile ici siddeti ve cocuklukta yasanmis cinsel tacizide ekledikmi al sana
odun gibi fasit
Ben yinede bir saniyelikte olsa faşist zihniyet yerine geçmeyi düşünmüyorum.:innocent: Daha doğrusu sagol almıyayım.Çünkü her saniye muhakak bu kılıklarla yaşıyor ve karşılaşıyoruz degilmi.
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE FAŞİZMİN YENİLGİSİ -122 Haziran 1941’de Nazi orduları Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği üzerine yürümeye başladıklarında, Polonya, Danimarka, Hollanda, Belçika ve Fransa’nın muzzaffer fatihi olmanın güç ve gururuyla hızlı ve yeni bir zaferin ilk adımlarını atmakta olduklarını düşünüyorlardı. “Germenlerin büyük imparatorluğunu kurmak” üzere Doğu’daki en önemli ve büyük engel aşılacak, kapitalistlerin hayali gerçekleştirilerek sosyalizmin yurdu işgal edilecek, oradan alınan güçle yeniden Batı’ya yürünecekti.
Almanya, Versailles Anlaşması’yla ayaklarına takılan zinciri parçalamanın yol arayışında, kapitalist emperyalizmin büyük güçlerinin ortak davası olabilecek tek konuya el atmıştı. Sosyalizmin tasfiyesini sağlama ortak davası, ancak Avrupa emperyalistlerinin “aralarındaki çelişkiler”in “giderilmesi”yle başarılabilinirdi. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Belçika temsilcileri bu amaçla, 1925 tarihinde İsviçre’nin Locarno kentinde biraraya geldiler. Almanya, İngiliz-Fransız önerisine katılabilmek ve “komünizmin yayılmasına set çekmek” üzere Versailles yaptırımlarının “yumuşatılması”, 100 bin kişi ile sınırlandırılmış askeri gücünü artırma yasağının kaldırılmasını istiyordu. Locarno Anlaşması’yla onun bu isteği karşılandı. Böylece “Sovyetlerin açması muhtemel bir savaşın getireceği tehlikeleri” savuşturmak için antisovyet “Avrupa kampı”na katılması sağlanmış oldu.(1) Stalin bu anlaşma üzerine şöyle yazıyordu: Almanya’nın Silezya ve Danzig’i, Ukrayna’nın Galiçya ve Batı Volya’yı, Belurusya’nın batı bölümlerini; Litvanya’nın ise Vilno’yu kaybetmesini tasdit eden Locarno’nun akibeti...Fransa’nın Alsas-Loren’i kaybetmesine yol açan eski Fransız-Alman Anlaşması’ndan farklı olmayacaktır...Locarno yeni bir Avrupa savaşı tehlikesiyle yüklüdür.”)
Frankocuların saldırıları
İlişkilerin gerginleştiğini gösterir gelişmelerden biri de 1936’da İspanya’da yapılan seçimleri Halk Cephesi güçlerinin kazanması üzerine Frankocu faşistlerin başlattıkları saldırıydı. Hitler ve Musolini yönetimindeki Alman-İtalyan gericiliği, İspanyol halkına karşı Frankocu faşizmin yanında saf tutarken, İngiliz-Fransız emperyalistleri faşizmin mevzi ve güç kazanması pahasına, ‘komünizmin yayılması’nı engelleme politikası izlediler.
Faşizm bir diğer hamleyi, Münih Anlaşması’yla gerçekleştirdi. Hitler, Polonya’nın Danzig, Fransa’nın Alsas Loren ve Çekoslovakya’nın Alman nufüslu Südetler bölgesini, “Lebensraum”(yaşam alanı) sayan imparatorluk politikasını sürdürdü. Batı burjuvazisi onu Doğu’ya yönlendirme çabasındaydı. Münih Konferansı’nda, bazı tavizler vererek Hitler’i Sovyetler Birliği üzerine gönderme taktiği izlediler. Konferansta İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya delegasyonları arasında 29 Eylül 1938’de Südetler bölgesinin Almanya’ya bırakılması kararlaştırıldı.
Çekoslovakya’nın işgali
Hitler önemli bir fırsat yakalamıştı. Altı ay sonra Alman orduları Prag üzerine yürüyüşe geçerek Çekoslovakya’yı işgal ettiler. Çekoslovakya Fransa’nın; Polonya ise İngiltere’nin bağlı sömürgeleri konumundaydılar. Hitlerin yayılma stratejisi emperyalist bir savaş için pimin çekilmesi anlamına geliyordu. Sovyetler Birliği’ne giden yol da Fransız ve İngilizlerin bu etki alanlarından geçiyordu. İkinci Dünya Savaşı, Stalin tarafından öngördüğü biçimde, 1 Eylül 1939’da, emperyalistler arası bir savaş olarak patlak verdi.
Hitler, Almanya’nın Birinci Savaş sonrası tabi tutulduğu alçaltıcı durumun Alman halkı üzerinde bıraktığı ezilmişlik duygusunu istismar ederek, ve Germen ırkının üstünlüğü propagandasıyla güç toplamaktaydı. 1929 Büyük ekonomik bunalımı işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişkiyi keskinleştirmiş, sermayeye karşı güçlü bir emekçi mücadelesini gündeme getirmişti. Almanya ve öteki bazı ülkelerde tekelci burjuvazi, ırkçı-şoven ve faşist politikalar geliştiriyor, siyasal gericiliği yoğunlaştırıyordu. İşsiz ve umarsız yığınlar içinde Hitler’in “nasyonal sosyalist” çığırtkanlığı destek bulabiliyor, faşist ve ırkçı propaganda umutsuzluk içindeki Alman alt tabakalarında diğer halklara karşı düşmanca bir dalgaya dönüşebiliyordu. Bu “nasyonal dalga” Hitlercileri 1933’te iktidara taşıdı.
Nazi propagandasına göre, Almanya savaşta kaybettiği toprakları ve sömürgeleri yeniden ele geçirmekle kalmayacak, Versailles Anlaşması’nı yırtıp atacaktı. Alman emperyalistleri, 20. yüzyıl bilim ve teknolojisinin en önemli ve son gelişmelerini kullanarak geliştirdikleri silah gücü ve savaş yöntemleriyle, “yıldırım saldırıları ve baskınlar”la bir yada birkaç yılda hedeflerine ulaşacaklardı! Nazilerin SB’ne saldırıya geçmeleriyle savaş nitelik değiştirerek faşist kamp ile ilerici insanlık, sosyalist ve demokratik ülkeler ve “barıştan yana olduklarını” ilan eden devletlerin oluşturdukları antifaşist cephe arasındaki savaşa dönüştü.
Savaş daha geniş alanlara yayılırken, Sovyetler Birliği halkları başta olmak üzere ezilen halklar ve emekçilerin faşist istilacılara karşı mücadelesi yükseldi. Çatışma, Nazilerin sonunu getirecek yönde keskinleşti. Halkların, özellikle de Sovyet halklarının büyük fedekarlıkları sonucu ve on milyonlarca kayıp pahasına Nazi kıtaları yenilgiye uğratılabildiler. İnsanlık büyük bir beladan kurtarıldı. Kudurmuş bir şovenizm ve ırkçılığı ideolojik saldırı malzemesi edinen Alman mali sermayesinin gedikli çavuşu Hitler, “çare”yi intihar etmekte bulurken, dünya, elli milyon işçi ve köylü çocuğunun ölümü ve yüzbinlercesinin sakat kalması pahasına faşizmin askeri botları ve tank paletlerinden kurtarılmış oldu.
Batılı “barışsever devletler”in sinsi taktiği
Hitler Polonya ve Çekoslovakya’yı işgal ederek Doğu’ya yönelirken İngiltere ve Fransa, Nazi yayılmacılığına karşı teslimiyetçi bekle-gör politikası izlediler. Almanya’nın Doğu’daki seferleriyle yıpranacağı ve kendilerine saldırma gücü bulamayacağı düşünülüyordu. “Münih Politikası”yla Nazi kıtalarını sosyalist Sovyetler Birliği’ne saldırtarak bir taşla birkaç “kuş” vurma ve Hitlerle uzlaşı politikasının baş mimarı Winston Churchill idi. Polonya ve Çekoslovakya’nın Almanya; ve Habeşistan ve Arnavutluğun İtalya tarafından işgal edilmesi ve Hitler ile Mussolini arasında Mihver oluşturulması karşısında da bu sinsi ve tavizkar politika sürdürüldü.*(bkz. SSCB Dışişleri Bakanlığı ve Alman Dışişleri Bakanlığı belgeleri-Türkiye üzerine gizli yazışmalar-Örgün yayınevi)
Churchill ve Roosevelt’in politikası, toprak ve pazarların genişletilmesini, rakiplerle ilişkilerin bu temelde düzenlenmesi ve ezilen halklarla bağımlı ülkelerin baskı altına alınmasını içeriyordu. Bu politika, savaş emperyalistler arası paylaşım savaşı olarak başlamasına karşın, önce, Hitler’in Nazi kıtalarının SSCB üzerine çullanmalarını sağlayacak taktikler izlemek biçiminde belirmiş, ancak Hitlerciler Fransa’yı zaptedip İngiliz sömürgeleri ve Büyük Britanya imparatorluğu topraklarını tehdit etmeye başladıklarında bir oranda değişebilmiştir. Sovyet yöneticilerinin faşizme ve faşist kampa karşı ittifak çağrıları oyalanmayla karşılanmış, SSCB’ne sağlanacağı sözü verilen askeri-ekonomik destek çeşitli gerekçelerle sürüncemeye bırakılmış, Nazi birliklerinin sosyalizmi yeryüzünden silmeleri için olanaklar genişletilmek istenmiştir. Churchill ve Roosevelt, Nazilere karşı Avrupa’da ikinci cephe açılmasına, ancak Hitler ordularının Stalingrad önlerinde tutunamadıklarını gördüklerinde; ve Mihver’e Japonya’nın da katılması üzerine, razı olabilmişlerdir.
Beklenen olsaydı...
Bu, kapitalist emperyalizmin askeri-politik şeflerinin bilinçle izledikleri bir politikaydı ve iki sınıf, iki sistem çatışmasında, mücadelenin içeriğine uygun düşüyordu. Faşizm, Doğu’da ve Batı’da bütün ileri ülkeleri ve bağımlı halkları aynı anda ve Hitler-Musolini faşistleri ile Japon militaristlerinin eyleminde tehdit etmeseydi, savaşın ilk yıllarında izlenen bekleyip görme ve tarafların çatışmada yıpranmalarından en iyi biçimde yararlanma taktiği devam edecekti.
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE FAŞİZMİN YENİLGİSİ-2Türkiye’nin “tarafsızlık” politikası!
Türk yöneticiler, savaş öncesi ve savaşta “iki ata oynama” taktiği izlediler. İnönü, Menemencioğlu, Saraçoğlu, Fevzi Çakmak ve diğerleri, bir yandan İngiliz-Fransız-SSCB “bloku”na “dahil olma” karşılığı alacakları askeri malzeme ve mali yardım “paketleri”ni gündemde tutarlarken; diğer yandan Kafkasya-Ortaasya’ya yönelik emellerine ulaşmak üzere Nazi yetkilileri ve “Führer”le anlaşma yolunu aradılar. Savaş öncesi ve sürecinde hep ikili oynadılar. Saraçoğlu döneminde ise, Nazi politikasıyla yakınlıklarını daha cesur biçimde dile getiriyor; SSCB’nin yıkılarak sosyalizmin yeryüzünden silinmesinden duyacakları sevinci görüşme masalarına taşıyor; Nazi yayılmacılığına yardımcı olmak üzere Azeri ve diğer halklardan kişileri Alman genelkurmayının emrine vermekten kaçınmıyorlardı.
Türkiye yöneticilerinin ikiyüzlü politikasına işaret eden belgeler içinde biri, özellikle dikkat çekicidir. Churchill’in mesajına cevap olmak üzere, Stalin tarafından 6 Şubat 1943 tarihinde W. Churchill’e gönderilen mesajda özetle şöyle denmektedir: “Türklerin, Sovyetler Birliği’nden gelecek herhangi bir dostça davranışa cevap vermeye hazır olabilecekleri yolundaki açıklamanızla bizim Türkiye ile ilişkin olarak, gerek Sovyet-Alman savaşının patlak vermesinden birkaç ay önce, gerekse savaş başladıktan sonra dostça niteliği İngiliz hükümetince de bilinen birçok açıklama yaptığımızı belirtmenin uygun olacağını düşünüyorum. Türkler, Almanları kızdırmaktan korkarak buna bir karşılık veremediler...Türkiye’nin uluslararası konumu oldukça nazik kalmaktadır. Bir yandan Sovyetler Birliği’ne dostluk ve tarafsızlık anlaşması ve İngiltere’ye karşılıklı yardım ve saldırıya karşı koyma anlaşması ile bağlıdır; öte yandan, Almanya’nın Sovyetlere saldırısından üç gün önce tamamlanan dostluk anlaşması ile Almanya’ya bağlıdır. Şimdiki koşullarda, Türkiye’nin Sovyetler Birliği ve İngiltere’ye olan yükümlülüklerini yerine getirmesiyle Almanya’ya olan yükümlülüklerini yerine getirmeyi nasıl bağdaştırmayı düşündüğünü bilemiyorum. Buna rağmen, Türkler S. Birliği ile daha yakın ve dostça ilişkiler istiyorlarsa bırakın öyle söylesinler. Böylesi bir durumda Sovyetler Birliği onları yarı yolda karşılayacaktır..”
SSCB, Türkiye’ye daha Hitler orduları Moskova’ya saldırıya geçmeden çok önce; yayılmacı Alman politikasının ilk belirtileri görüldüğünde, özellikle de Polonya ve Çekoslovakya’yı işgale başlayıp Bulgaristan’ı “Mihver”e dahil etmeyi başardığında, “dostluk ve işbirliği” çağrısında bulunmuş, ancak çağrıları karşılıksız bırakılmıştı. Stalin buna karşın, Türkiye’nin atacağı olumlu adımları “yarı yolda karşılama”ya hazır olduklarını yineliyordu. Ancak Türkiye yöneticileri, Saraçoğlu’nun dile getirdiği gibi, “Bolşevikliğin tasfiyesi ve Rusya’nın yenilgiye uğratılması” istek ve beklentileri nedeniyle bu dostluk ve işbirliği tutumundan-aksi yöndeki demagojik ve ikiyüzlü açıklamalara karşın, uzak durdular. Türkiye, “tarafsızlık politikası izlemiş”ti ama bu ikircikli olduğu kadar ikiyüzlü ve Sovyet düşmanı bir politikaydı. Türkiye hükümetleri Almanya ile Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki “cephe ve savaş yoldaşlığı”nı her fırsatta anmaktan; bu “cephe birliği” imparatorluğun mahfına yol açmasına rağmen onunla ilgili “sıcak ve samimi dostluk duyguları”nı ilişkilerin yenilenmesine dayanak yapmaya çalışmaktan kaçınmadılar. Faşist kampa karşı cephede yer alma çağrılarını “ihtiyat”la karşılayan Türkiye adına, Saraçoğlu, 18 Haziran 1941’de Almanya ile bir anlaşma imzalanmasını sağlamış ve Papen’e,19 Haziran günü açıklanacak bu anlaşmaya Türk radyo ve basınının “gereken sıcak ilgiyi göstermesini sağlayacağı” üzerine söz vermişti.
Saraçoğlu Hükümeti, Almanyanın SSCB topraklarında “ilerlemesi”nden ırkçı-şoven emelleri yönünde yararlanma politikası izledi. Papen tarafından Alman Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen gizli bilgide, “Rusya’daki Alman başarılarını gördükten sonra, Türk hükümet çevreleri, Türk-Sovyet sınırının ötesinde bulunan yurttaşlarının ve özellikle Azerbaycan’daki Türk-Moğolların kaderiyle git gide çok ilgilenmektedir. Bu çevreler açıkça 1918’e dönmeye hazırdırlar ve çok değerli petrollerin bulunduğu Bakû’yü ele geçirmek istemektedirler...Azerbaycan dışındaki Türk-Moğol halkları, yani Volga Türk-Moğolları, Tatarlar, Türkmenler vb. konusuna gelince, Türk hükümet çevreleri onları dıştan bağımsız devlet şeklinde birleştirmek istemektedirler. Bu devlet, Batı Türk moğollarını, aynı zamanda kültür “danışmanları” olarak etkili siyasal roller alacağı bir Doğu Türk-Moğol Devleti olacaktır..” deniliyordu. (SSCB ve Alman Dışişleri Bakanlığı arşiv bilgileri- Türkiye üzerine gizli pazarlıklar 1939-44, sf.174; belge tarihi 5 Ağustos 1941)
Saraçoğlu, “Türk olarak Rusya’nın tamamen yok olmasını tutkuyla istemekte”ydi. Alman akınlarından umutlanan generaller, örneğin general Hüseyin Emir Erkilet, Sovyetlere karşı kışkırtma ve başkaldırıları örgütlemek üzere casusların “Alman-Türk ortak çıkarlarını geliştirmek üzere Kırım’a gönderilmesi” için çalışmalar yürüttüler.*(Kırım asıllı Müstecep ve Edige adlı iki kişinin bu amaçla Almanya’nın emrine verildikleri belgelerde yer almaktadır) Almanya, “Türk rüyası”nı da gerçekleştirmek üzere, Türk hükümetinin yardımlarıyla Türk-Moğol azınlıklara mensup mültecilerden bir kesimini “imparatorluğuna çağırarak” görevlendirdi. Türkiye yöneticileri, Alman Führer’ine yardımlarını, “tarafsızlığı bozmayacak gizli görüş alışverişi”yle sürdürüyorlardı. Papen, 5 Ocak 1942’de Alman Dışişleri Bakanlığı’na, Türk Cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşmelerden çıkardığı sonuçlar hakkında bilgi verirken, “Türkiye’nin Rus devinin yenilmesiyle son derece yakından ilgilendiğini ve hiçbir propagandanın, hiçbir baskının, Türkiye’ye çıkarlarımıza karşı tek adım bile attırmayacağı sözleri”ni onun ağzından duyduğunu belirtiyordu. Papen’e göre, “Numan, kendisinin ve Saraçoğlu’nun, Türkiye’nin garip bir Rusya görmek istediği yolunda bir şüpheye yer bırakma..”maktaydı.(16 Şubat 1942)
Ribbentrop, Türk yöneticilerinin “yardımları” karşılığında kullanılmak ve “Türkiye’deki dostları”nı destekleyebilmek üzere “beş milyon altın Reichmark gönderilmesini” emretmişti, vb.*(5 Aralık 1942 tarihli telgraf konusu)
Döneme ilişkin gizli ve resmi yazışma belgeleri, Türkiye’nin antifaşist cephede yer almamak için gösterdiği direnci ve sonradan liberal, şoven ve gerici burjuva propagandacılarının SB’nin Türkiye’den toprak istediğine ilişkin iddiaları yalanlarken, emperyalizmin saldırgan gücünün emrinde halklara karşı saldırı cephesinde yer alma tutumu bugün de devam etmektedir. Emperyalizm işbirlikçiliğini tek seçenek gösteren Amerikan mandacıları, Irak, İran, Suriye gibi bölge ülkelerinin emperyalist zor kulanımıyla teslim alınması için Türkiye’nin bir üs olarak kullanılmakla kalmayıp, işgal birliklerinin yanında sefere kalkışmasını “bir zorunluluk” olarak gösteriyorlar. Sermaye basını ve onun emperyalizm beslemesi mandacı yazarları, günümüz Hitler’i olarak suçlanan Bush’un, Franko artığı Aznar’ın, faşist Berlusconi’nin ve İngiliz tekelci burjuvazisinin “liberal” çocuğu, gerici Blair’in sömürgecilik siyasetinin benimsenmesi için pervasız bir saldırganlık çizgisinde lobi çalışması yürütüyorlar
öncelikle sevgili arkadaşım alişero sana tşk etmek isterim bir çok topikte fakrlı konulara değinilmek istensede sürekli farklı boyutlara gitti ve faşizim,faşist vurguları yapıldı... ondan dolayıdır emeğine ve yüreğine saylık...
faşizm faşizm.... güçlü olduğunu sanan ama karşısında direnen kesimi gördüğü zaman kendi eliyle beslediği gurhların zaman içinde bir düşünce ( katletme,vurma,yok etme yani hepsinin sonu infaz ve ölüm) benimseyip kendince vatan severlik adı altında zamanla güçlenmiş bir düşüncedir.. tabi ben olaya kendi boyutumdan baktığımda faşizimin olduğu heryede zulmün olduğunu görüyorum.. faşist düşünceyi kanıksayan kişilerinde kana susamış grühlar olarak algılıyorum ve ne yazıkki bunu son zamanlarda kendi ülkemizdeki uludağ üni'de yaşanan olayı söyleye bilirim.. hani vardırya yanı başımdaki olay varken uzağımdakini görmem daha zor..dünyada bir çok örneği vardır faşizmin kanla yazdığı kirli bir tarih.. ve ülkemizdede bir çok pis tarih yazıldı işçi,demokratik, solcu,devrimci insanların kanlarıyla... doğru söze ne hacet:
BİZİ ÖLDÜRMEYEN bizi daha güçlü kılar
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE FAŞİZMİN YENİLGİSİ-3
Sosyalizmin şanlı yürüyüşü
Faşizm, Doğu’da ve Batı’da bütün ileri ülkeleri ve bağımlı halkları aynı anda ve Hitler-Musolini faşistleri ile Japon militaristlerinin eyleminde tehdit etmeseydi, savaşın ilk yıllarında izlenen bekleyip görme ve tarafların çatışmada yıpranmalarından en iyi biçimde yararlanma taktiği devam edecekti.
Ama olmadı. Nazi kıtalarının Stalingrad önlerinde aldıkları yenilgi, İkinci Büyük Savaş’ın seyrini ve sonucunu belirleyen başlıca etken oldu. Sovyet işçi-köylü ordularının büyük antifaşist ve yurtsever direnişi, dünya halkları nezdinde büyük bir sempati doğurdu; faşizme karşı ve sosyalizm lehine sosyal-politik bir ortam oluştu.
Stalin ve SSCB önderliği, kapitalist emperyalizmin genel bunalımının yeni bir dönemine ve bu bunalımın doğurduğu çalkantı ve çatışma tehlikesine yıllar önceden işaret etmiş, dünyanın, emperyalist burjuvazi tarafından hızla yeni bir paylaşım savaşına sürüklendiğini belirtilerek, bunun önlenmesi amacıyla işçi sınıfı ve halkların hazırlık yapmaları ve mücadele etmeleri zorunluluğuna dikkat çekmişlerdi. Olaylar, tehdidin çok daha yakın olduğunu ve faşizmin Avrupa, Asya ve Afrika’yı ateşe vermesini engellemek için mümkün en geniş anti-faşist barış cephesinin oluşturulmasının acil gereklilik haline geldiğini gösteriyordu. SSCB’nin politikası ve çağrıları, bu ihtiyaç ve gerekliliğe uygun düşüyordu. SSCB yöneticileri, Hitler saldırganlığına karşı mücadele cephesinin örülmesi amacıyla ve henüz ülkelerine herhangi bir saldırı olmamışken, İngiltere ve Fransa’ya; “1-İngiltere, Fransa ve SSCB’nin birbirleriyle anlaşmaya taraf devletlerden birine karşı Avrupa’da bir saldırı olursa, askeri de dahil olmak üzere karşılıklı olarak her türlü yardımı yapmayı zorunlu kılacak beş ya da on yıllık bir anlaşmayı imzalamaları. 2-İngiltere, Fransa ve SSCB’nin, bir saldırı durumunda Baltık Denizi’yle Karadeniz arasındaki ve SSCB’ne sınırı olan Doğu Avrupa devletlerine , askeri de dahil her türlü yardımı taahüt altına almaları....” nı önerdiler. Ancak büyük tehlikeye karşın, İngiliz ve Fransız yöneticileri oyalama politikasını sürdürdüler.*(Fransa’daki Sovyet Büyükelçisi tarafından Fransa Dışişleri Bakanı’na sunulan 17 Nisan 1939 tarihli 171 no’lu belge)
Nazi ordularının doğuya yürüyüşünün gerçek amacını önceden tespit eden Stalin başkanlığındaki SSCB yönetimi, Almanya ile imzaladığı “saldırmazlık anlaşması”na karşın, faşist yürüyüşü sosyalizmin anavatanının yok edilmesi girişimi olarak değerlendirerek, Hitlercilerin büyük hedefini kesin bir açıklıkla ortaya koydu. Stalin, Sovyet halklarına çağrısında, tehdidin büyüklüğüne ve anayurt savunmasının önemine işaret ederken, emperyalizmin bu en saldırgan kıtasının çizmesinden dünyanın kurtarılması için barışsever tüm halkların büyük antifaşist cephesinin tayin edici önemini de vurguluyordu. *(SSCB, savaşı önlemek ve geciktirmek ve Nazilerin sosyalizmin yurduna saldırmalarına set çekmek ya da en azından olabildiğince geciktirmek üzere Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalamayı da ihmal etmedi.)
Stalin, İngiliz-Amerikan oyalama politikalarının farkındaydı. 27 Kasım 1942 tarihli mesajında, Churchill’e, “...Mesajınızın; siz ve Amerikalıların, Almanları Pas ve Calais vb. de eli kolu bağlı tutmak amacıyla güneydoğu ve güney kıyılarınız boyunca hazırlıkları sürdürdüğünüzü ve elverişli bir fırsattan yararlanmak üzere hazır olduğunuzu bildiren bölümlerini dikkatle okudum. Umarım bundan 1943 baharında Batı Avrupa’da ikinci bir cephe açma konusunda Moskova’da verdiğiniz sözden vazgeçeceğiniz anlamı çıkmıyor” diye yazıyordu. Churchill’in cevabı, İngiliz emperyalistlerinin ikiyüzlülüğünü içeriyordu. S.Birliğinin Stalin’in yöneticiliğinde “...Avrupa’da şasırtıcı bir cesaretle sürdürdüğü.. muharebe”ye destek verileceği, “ancak büyük zorluklarla karşı karşıya bulunulduğu” söyleniyordu.
Savaş buna rağmen kazanıldı. Hitler’in büyük askeri makinesi parçalandı, Sovyet işçi ve emekçi orduları milyonlarca (bazı kaynaklar 20 milyon ölüden söz eder) kayıp verme pahasına Nazi kıtalarını Berlin’e kadar kovaladılar.
Nazilerin savaş cephesinde yenilgiye uğratılması, faşist zor altındaki Alman halkının mücadelesine büyük bir destekti. Yedikleri darbelerle Naziler dağıldılar. Artık Almanya, bağımsız demokratik bir ülke olarak kendini yeniden inşa edebilirdi. Ancak Churchill “bölme”yi dayatıyordu. Stalin’in ısrarlı karşı çıkışına ve “birleşik-demokratik Almanya”dan yana tutum almasına karşın, İngiliz-Amerikan yöneticilerinin bölme ısrarları-bunu sosyalizmin yayılması ve demokratik halk iktidarlarının kurulmasına karşı bir önlem olarak görüyorlardı- sonucu, ülkenin Doğu ve Batı olarak bölünmesi gerçekleşti.
ABD burjuvazisi, savaşın hemen hemen kayıp vermeyen tek gücü olarak, Almanya ve Japonya’nın da aralarında bulundukları yenilen ülkelerle savaşta taraf olmuş bir dizi diğer ülkeyi, Marshal Planı ve Truman Doktrini olarak adlandırılan sömürgeleştirme ve yağmalama politikasıyla sömürme olanağına kavuştu. Şimdilerde, Bush çetesi tarafından Alman burjuvazisi ve halkının ‘başına vurularak’ yinelenen “kurtardık-demokratikleştirdik” vaazının kaynağı buradadır. O, aynı biçimde ve aşağılamak üzere Fransa’yı da, “Hitlerin çizmelerinden kurtardığı” iddiasındadır. O gün, faşist kampa karşı yürütülen mücadeleyle kazanılan mevziler üzerinden Batılı emperyalistler, daha savaş sürecinden başlayarak sosyalizme ve işçi sınıfıyla ezilen halkların kazanımlarına karşı savaşmaya başladılar. Bugün, başını ABD’nin çektiği kapitalist saldırganlık, uzun yıllara yayılan bu mevzilenmenin silahlarını kuşanmış olarak işçi ve emekçilere karşı saldırılarını sürdürüyor, işgallerle halklara sömürgeciliği dayatıyor.
Bugünün ve geçmişin uluslararası ilişki ve gelişmelerinin burjuva çarpıtmalarından kurtarılmış doğru bilgisi, emperyalizme karşı bağımsızlık ve demokrasi; ve kapitalizme karşı sosyalizm mücadelesinin ilerletilmesi için gerekli olduğu kadar, işçi sınıfının toplumsal gelişme ve siyasal mücadele tarihinin bilgi ve tecrübesiyle donanmış olarak düşmanına karşı mücadeleyi başarıya ulaştırması bakımından da gereklidir.
Josef Stalin’in 3 Temmuz 1941 Tarihli Radyo Konuşması’ndan:
YOLDAŞLAR! YURTTAŞLAR! KARDEŞLER VE KIZ
KARDEŞLER! ORDUMUZUN VE DONANMAMIZIN ERLERİ!
Dostlarım, size hitap ediyorum!
Yurdumuza karşı 22 Haziran’da Hitler Almanyası’nın haince başladığı askeri saldırı devam etmektedir. Kızıl Ordu’nun kahramanca mukavemetine rağmen, düşmanın en iyi tümenleri ve hava kuvvetlerinin en iyi kıtaları artık ezilmiş ve savaş meydanlarında mezarını bulmuş olmalarına rağmen, düşman, cepheye yeni kuvvetler katarak ileri sokulmaya devam ediyor.
(...)
Tarih gösteriyor ki, yenilmez ordular yoktur ve olmamıştır. ..Aynı şeyi Hitler’in bugünkü Alman faşist ordusu için de demek gerek. Bu ordu şimdiye kadar Avrupa karasında ciddi bir direnişle karşılaşmamıştı. Yalnız bizim topraklarımızda ciddi bir direniş neticesinde Alman faşist ordusunun en iyi tümenleri Kızıl Ordu’muz tarafından ezilmiştir, şu halde, demek ki, tıpkı Napolyon’un ve Wilhelm’in orduları gibi Hitler faşist ordusu da ezilebilir ve ezilecektir.
(...)
Mesele şu ki, savaş yürüten bir ülke olduğundan Almanya orduları, artık tamamiyle seferber edilmiş, SSCB’ne karşı sevk edilmiş ve SSCB’nin sınırlarına yığılmış 170 tümen yalnız harekete geçmek işaretini bekleyerek tam hazırlık vaziyetinde bulunurken, Sovyet ordularının henüz seferberlik yapması ve sınırlarına hareket etmesi gerekiyordu. Bütün dünyaca saldıran taraf sayılacağına aldırış etmeyerek faşist Almanya, kendisiyle SSCB arasında 1939 yılında bağlanan saldırmazlık paktını apansızın ve haince çiğnemiş olmasının da burada az önemi olmamıştır. Açık ki, barışsever memleketimiz saldırmazlık paktını çiğnemek teşebbüsünü kendi üzerine almak istemediğinden ihanet yolunu tutamazdı.
Şöyle bir soru sorulabilir. Hitler ve Ribentrop gibi hain heriflerle ve canavarlarla nasıl oldu da Sovyet Hükümeti saldırmazlık paktı bağlamaya yanaştı? Sovyet Hükümeti tarafından burada bir hataya meydan verilmemiş midir? Elbette hayır! Saldırmazlık paktı, iki devlet arasında bağlanan bir barış paktıdır. 1939 yılında Almanya bize, bilhassa böyle bir pakt teklif etti. Sovyet Hükümeti böyle bir teklifi reddedebilir miydi? Sanırım, hiçbir barışsever devlet, bir komşu devletle, ki bu devletin başında Hitler ve Ribentrop gibi canavarlar ve yamyamlar bile bulunsa, barış anlaşmasını reddedemez.
(...)
Almanya ile saldırmazlık paktı imzalamakla ne kazandık? Biz, memleketimize bir buçuk yıllık bir barış ve faşist Almanya, pakta rağmen ülkemize saldırmayı göze alırsa ona karşı koymak için kuvvetlerimizi hazırlamak imkânı kazandık. Bu, bizim için besbelli bir kazanç ve faşist Almanya için bir kayıptır.
Faşist Almanya, paktı haince yırtıp SSCB’ne saldırmakla ne kazandı ve ne kaybetti? Faşist Almanya, kendi orduları için, kısa bir zamanda biraz elverişli bir durum elde etti, fakat bütün dünyanın nazarında kendini kanlı bir saldırgan olarak açığa vurmakla siyaset bakımından kaybetti. Hiç şüphe edilemez ki, Almanya için bu süreksiz askeri kazanç ancak geçici bir şeydir; SSCB için olan büyük siyasi kazançsa, ciddi ve sürekli bir etkendir ki, faşist Almanya ile olan savaşta Kızıl ordunun kesin askeri başarıları bu temel üzerinde gelişecektir.
İşte bunun içindir ki, bütün kahraman ordumuz, bütün kahraman donanmamız, bütün şahin pilotlarımız, ülkemizin bütün halkları, Avrupa, Amerika ve Asya’nın bütün en iyi insanları, nihayet Almanya’nın en iyi insanları, Alman faşistlerinin haince hareketlerini lanetliyor ve Sovyet Hükümeti’ne sempatilerini gösteriyor, Sovyet Hükümeti’nin hareketini tasvip ediyor, davamızın haklı bir dava olduğunu düşmanın ezileceğini ve bizim mutlaka muzaffer olacağımızı görüyorlar.
(...)
Düşmanın gayesi, pomeşiklerin hâkimiyetini geri getirmek, çarlığı geri getirmek, Rusların, Ukraynalıların, Belorusyalıların, Litvanyalıların, Letonyalıların, Estonyalıların, Özbeklerin, Tatarların, Moldavyalıların, Gürcülerin, Ermenilerin, Azerbaycanlıların ve Sovyet Birliği’nin diğer hür halklarının milli kültürlerini ve milli devletlerini yıkmak, onları Almanlaştırmak, onları Alman prens ve baronlarının kölelerine çevirmektir.
(...)
Faşist Almanya ile yapılan savaş, alelade bir savaş sayılamaz.
Bu savaş aynı zamanda bütün Sovyet halkının Alman faşist ordularına karşı yürütüğü büyük bir savaştır. Faşist zalimlere karşı bütün halk tarafından yürütülen Anayurt savaşının amacı, yalnız ülkemizin karşısına dikilen tehlikeyi ortadan kaldırmak değil, Alman faşizminin boyunduruğu altında inleyen bütün Avrupa halklarına da yardımdır. Bu kurtuluş savaşında biz tek başımıza kalmayacağız. Bu büyük savaşta Avrupa ve Amerika halkları, bu arada, Hitlerci elebaşıların köleleştirdiği Alman halkı da bizim sadık müttefiklerimiz olacaktır. Anayurdun özgürlüğü uğrundaki savaşımız, Avrupa ve Amerika halklarının bağımsızlıkları uğrundaki, demokratik özgürlükler uğrundaki savaşlarla birleşip kaynaşacaktır. Bu savaş, Hitler’in faşist orduları tarafından gelen esaret ve esaret tehlikesine karşı özgürlükten yana olan halkların tek cephesi olacaktır
Findorin 15.03.2008, 11:08 http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/8/89/H%C3%BCrriyet_-_6_Mayis_1972.jpgFaşizm 24 yaşlarında ki üç genci idam ettirmektir.Faşizm kendi bedenlerini düşünceleri uğruna feda edenleri sindirmektir.
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/b/b0/H%C3%BCrriyet_-_31_Mart_1972.jpg
Faşizm budur İngilizleri eylem için kaçırdıkları ve arkadaşalarının serbest bırakılmasını isteyenlerin onlar öldürdü suçunu atmaktır.Halbuki ev roket atarlarla bombalanma sonucuyla ingilizlerin öldüğünü otopsi sonuçlarında göstermektedir.
Saygılarımla İyi Forumlar ...
Sayın mhrs, onca uzun metinleri kopyalayıp yapıştırmak yerine, kendi düşüncelerinizi yazmanız daha makbule geçerdi. Bilgi derleyip toplayan ve bu topiği açan arkadaşımıza da saygısızlıktır bu.
şengülce 15.03.2008, 19:40 Sayın mhrs, onca uzun metinleri kopyalayıp yapıştırmak yerine, kendi düşüncelerinizi yazmanız daha makbule geçerdi. Bilgi derleyip toplayan ve bu topiği açan arkadaşımıza da saygısızlıktır bu.
doğru söylüyorsun kızım
Faşizm 1977 .1 mayısta o arbedede yerlerde coplanan arkadaşlara sırtımda
copun izi kalmadı ama hala sızısı kalan o bizlere vuran
kişilerin gözleriydi Faşizim
En iyi tanıdım dedigim kişinin seni ispiyonlaması
daha çok varda daha yazamıyorum canlarım
babannedemiyeli 15.03.2008, 19:42 doğru söylüyorsun kızım
Faşizm 1977 .1 mayısta o arbedede yerlerde coplanan arkadaşlara sırtımda
copun izi kalmadı ama hala sızısı kalan o bizlere vuran
kişilerin gözleriydi Faşizim
En iyi tanıdım dedigim kişinin seni ispiyonlaması
daha çok varda daha yazamıyorum canlarım
şengülce anne o günleri lütfen anlat
en iyi o dönemleri yaşayanlar bilir.
Haydaryiğit 16.03.2008, 16:53 Faşizm; halkların gözyaşlarına malolan kapitalist düzenin ideolojisi, doymak bilmeyen bir iştah sahibi, halkı zengin fakir diye ayıran, zalimlerin zulmünü hak sayan karanlık ve puslu görüş.
Çanakkale'de yarım Milyon, I. Dünya Savaşı'nda milyonlarca, II. Dünya Savaşı'nda milyonlar,Irak İşgali'nde 64 bin ve ölmeye devam ediyor... Faşizmin gölgesi geçiyor bu savaşlarda faşizmin doymadığı kan geçiyor buralardan.
Daha sonralarında büyük savaşaların ortaya çıkardığı kapitalist düzenler ve adaletsiz demokrasiyi eline maşa yapmış kapitalistler... geçtikleri yerlerde gözyaşları,ezilen halklar,sömürü sömürü sömürü bırakıyor.
Faşizmin gerçek yüzü budur.Bunu görmezlikten gelemeyiz.:surrender
insan yaşam ve hakkının gasp edilmesinin,öldürmenin,katletmenin sermayenin her alanda hakimiyet kazanması için kafatası ırkçılığının ideolojik yapı ve sistem kazanmasıdır faşizm.
yasaların hukuk'un olmadığı mahkeme salonunda hakimdir faşizm.
masum,küçük bir bebeğin çocuğun ağlama sesini kesmesini bağırarak anneye tokat atarak nağra atarak gerçekleştirmeye çalışan bir psikomanyaktır faşist.
kendisi kahvehane köşelerinde kumar oynarken eşini çalışmaya zorlayan bir sokak serserisidir faşist.
halkının seslerine kulak tıkayıp beyaz saraydan oval ofisten gelen sese kulaklarını açmaktır faşizm.
çadırlarda mevsimlik işçi olarak çalışmak zorunda olan halkın temel ihtiyaçlarını karşılamamaktır faşizm.
mezarda emeklilik gibi ilginç fikirler öne atan imf yi akil hoca olarak kabul etmektir faşizm.
baklava çaldığı için yıllarca hapis cezası almak ama ülke ekonomisini hortumlayıp hiç ceza almamaktır faşizm.
kadını hizmet etmesi gereken canlı olarak gören her zihniyettir faşizm.
bir yanda en teknolojik okullar inşaa ederken bir tarafta çatısını bile yapmayan sistemdir faşizm.
doğu akdenizde(hatay) arap halkını,doğu ve güney doğu anadoluda kürt halkını asimle etmek için orta asyadan bi haber halkı getirip karşıtlıklar yaratmaktır faşizm.
derdini sorununu samimi bir şekilde ülkesinin başbakanına anlatmaya çalışırken karşısında ana'nıda al git diye bağıran bir kadıköy kabadayılığıdır faşizm.
cadde ortasında trafik kazası yapmasına,kan revan içinde olmasına rağmen hastaneye gidecek parası olmadığı için hastanaye gitmek istemediğini söylemek zorunda bırakmaktır faşizm.
tüm dünya halklarını sömürülmesi gerekilen bir olgu olarak ele alan pülotokrasidir faşizm.
dünyayı yeniden kendi imparatorluğuna göre şekillendirmek isteyen amerikan emperyalizmidir faşizm.
doğru söylüyorsun kızım
Faşizm 1977 .1 mayısta o arbedede yerlerde coplanan arkadaşlara sırtımda
copun izi kalmadı ama hala sızısı kalan o bizlere vuran
kişilerin gözleriydi Faşizim
En iyi tanıdım dedigim kişinin seni ispiyonlaması
daha çok varda daha yazamıyorum canlarım
Yıl: 1976 Antakya çarsı karakolunda iki ayağım bekçiler tarafindan havada ıslak jopla
(falaka)ile ilk olarak tanışmış oldum.
sonra bekçileri sırtımda güzelce gezdirdim karakol avlusunda ben ve şu an TR yasaklı arkadaşlarımın kulaklari çınlasın umarim bu yazımıda okurlar , Benim mahkemeden çıkışım tahminen 5.000 kişilik solcu kitlesi slogan eşliyindeBagimsiz Türkiye-Tek yol Devrim.
Nezarette Allah yok muhammet izinde, yazısı ise halen aklımda.
su anki %5 demokrat ülkemde.
Arkadaşlarima yapilan %100 haksızlıkları kınıyorum .
Yıl: 1976 Antakya çarsı karakolunda iki ayağım bekçiler tarafindan havada ıslak jopla
(falaka)ile ilk olarak tanışmış oldum.
sonra bekçileri sırtımda güzelce gezdirdim karakol avlusunda ben ve şu an TR yasaklı arkadaşlarımın kulaklari çınlasın umarim bu yazımıda okurlar , Benim mahkemeden çıkışım tahminen 5.000 kişilik solcu kitlesi slogan eşliyindeBagimsiz Türkiye-Tek yol Devrim.
Nezarette Allah yok muhammet izinde, yazısı ise halen aklımda.
su anki %5 demokrat ülkemde.
Arkadaşlarima yapilan %100 haksızlıkları kınıyorum .
Böyle bir zihniyeti Allah kahretsin,ne diyim baska:sad:
Yıl: 1976 Antakya çarsı karakolunda iki ayağım bekçiler tarafindan havada ıslak jopla
(falaka)ile ilk olarak tanışmış oldum.
sonra bekçileri sırtımda güzelce gezdirdim karakol avlusunda ben ve şu an TR yasaklı arkadaşlarımın kulaklari çınlasın umarim bu yazımıda okurlar , Benim mahkemeden çıkışım tahminen 5.000 kişilik solcu kitlesi slogan eşliyindeBagimsiz Türkiye-Tek yol Devrim.
Nezarette Allah yok muhammet izinde, yazısı ise halen aklımda.
su anki %5 demokrat ülkemde.
Arkadaşlarima yapilan %100 haksızlıkları kınıyorum .
yüreğine sağlık özcan1 abi anlatın ki öğrenelim genç nesil olarak neler yaşatılmış halk uğruna yürüyen 80 gençliğine.
bir şeyler olmuş olmalı o dönemin samimi devrimcilerine,böyle bir anda ortadan yok olmuş olamazlar...............
şengülce 16.03.2008, 19:02 yüreğine sağlık özcan1 abi anlatın ki öğrenelim genç nesil olarak neler yaşatılmış halk uğruna yürüyen 80 gençliğine.
bir şeyler olmuş olmalı o dönemin samimi devrimcilerine,böyle bir anda ortadan yok olmuş olamazlar...............
Yok olmadık oğlum 70 80 de nasılsak şimdide öyleyiz öyle cocuklar yetiştirdikki
benim kendi cocuklarım ozaman biz nasılsak onlarda öyleler
tosunoglu 16.03.2008, 19:19 80 Gençligi yasiyor daha orgutlu daha bilinçli daha dinamik bir sekilde _
Fasizmi doktugu kanda bogmak için yasiyor yasayacak.
Yapilan iskencelerin katliamlarin hesabini sormak için yasiyor
Her bir sinif, cins, ulus, esitsizliginin ortadan kaldirildigi ozgur bir toplum için yasiyor
Kahrolsun darbeciler ve darbe tellallari....
Yasasin uluslarin kendi kaderini tayin hakki......
Dunya halklari birlesin ve ABD saldirganlari ve onlarin ortaliga salinmis tum Kopeklerini altedin ! (MAO ZEDUNG)
yüreğine sağlık özcan1 abi anlatın ki öğrenelim genç nesil olarak neler yaşatılmış halk uğruna yürüyen 80 gençliğine.
bir şeyler olmuş olmalı o dönemin samimi devrimcilerine,böyle bir anda ortadan yok olmuş olamazlar...............
Sevgili Dostum alişero bizler hep var olduk.
79, 1980 yillarinda Dünyanin her tarafina dagildik.
sonra duyduk Pasaport cikaramiyanlar veya suriyeye cikamiyan yoldaşlarimiz,
birer birer toplanmis ve işkencelere maruz kalmişlar. onlarin suclari Duvarlara yazi yazmaktan başka bir şey deyildi.
Kahvelerdeki polis baskinlarinda O,zamanlar cep aramasi yapildiginda Hayatta sigara icmemiş ve zehirin ne oldugunu bilmeyen arkadaslarin cebinen O, anda nasil oluyorsa esrar cikti diye götürüldüler.
Akşam evlerimize gidemiyorduk hep dişarilarda yatiyorduk. 1979 Eylül olmasi lazim bizim ev basildiginda ve yapilan aramalarda Lenin örgütlenme üzerine bir kac kitap ve s.... yakalanmisti. onlari imha edememiştim Ailem büyük sorunlar yaşadi Abi ve ablalarim hep anlatirlar.
Ben yürüyüs ve bildiri dagitmaktan başka bir suc işlemedim.
cok arkadaşlar yurt dişina, ben lübnan plakali bir taksinin bagajinda bende bulunan 255 lira ile suriyeye sonra avrupaya kactik sonra şimdiki telekominakasyon teknolojiden mahrum Ailemi uzun zaman göremedim öyremimi burada devam ettim.
1985 yilinda giyabi beraat ettim.Bizleri iskenceye maruz kalan sucsuz arkadaşlarimiz ispiyon etmisti. belki başka imkanlari yoktu.
Ama bu gercek Her şey okuyarak elde edilir öyrendim.
bu yaziyi yazarken cok heyacanliyim
silahlarimiz kalem ve kitap olsun
Saygilarimla
selam özcan abi...bunlari biz bilmezmiyiz???? ah,ah....kuzenlerim hala Bayrampasada, siyasi bölümünde tutsak....o kadar igrenc bir hapishane ki, inanilmaz, bir kovusta 60-70 erkek bir yerde yatiyor.....yeni cezaevi yapilicakmis,oraya gidicekler artik, af falan yok, yillari gitti,hayatlarini karattilar....dayilarim,babalarim 70 lerde aktif sekilde yasadiklarini anlatmakta...
Benimde bogazim dügümleniyor bunlari okudukca ve bizimkilerin yasadiklari aklima geldikce
saygilarimla
Sevgili Dostum alişero bizler hep var olduk.
79, 1980 yillarinda Dünyanin her tarafina dagildik.
sonra duyduk Pasaport cikaramiyanlar veya suriyeye cikamiyan yoldaşlarimiz,
birer birer toplanmis ve işkencelere maruz kalmişlar. onlarin suclari Duvarlara yazi yazmaktan başka bir şey deyildi.
Kahvelerdeki polis baskinlarinda O,zamanlar cep aramasi yapildiginda Hayatta sigara icmemiş ve zehirin ne oldugunu bilmeyen arkadaslarin cebinen O, anda nasil oluyorsa esrar cikti diye götürüldüler.
Akşam evlerimize gidemiyorduk hep dişarilarda yatiyorduk. 1979 Eylül olmasi lazim bizim ev basildiginda ve yapilan aramalarda Lenin örgütlenme üzerine bir kac kitap ve s.... yakalanmisti. onlari imha edememiştim Ailem büyük sorunlar yaşadi Abi ve ablalarim hep anlatirlar.
Ben yürüyüs ve bildiri dagitmaktan başka bir suc işlemedim.
cok arkadaşlar yurt dişina, ben lübnan plakali bir taksinin bagajinda bende bulunan 255 lira ile suriyeye sonra avrupaya kactik sonra şimdiki telekominakasyon teknolojiden mahrum Ailemi uzun zaman göremedim öyremimi burada devam ettim.
1985 yilinda giyabi beraat ettim.Bizleri iskenceye maruz kalan sucsuz arkadaşlarimiz ispiyon etmisti. belki başka imkanlari yoktu.
Ama bu gercek Her şey okuyarak elde edilir öyrendim.
bu yaziyi yazarken cok heyacanliyim
silahlarimiz kalem ve kitap olsun
Saygilarimla
samiyetiniz karşısında bende duygulandım,saygılarımı sunarım.
darbeciler halka hesap verecek marmariste ebedi tatil yapmakla geçmiş katliam ve işkencelerden kurtulamazlar...
]Uyanık olmak zorundayız; sadece bu ülkenin aydınları, okur-yazarları, düşünenleri değil, zerzavat satanımızın da, önünde ders kitabı üniversiteye hazırlananımızın da, çocuğunun askerden dönüşünü bekleyen annemizin de uyanık olması gerek.
Söylemleri 40’lı yıllar Almanya’sındaki “ tek bayrak, tek millet, tek führer” den, 70’ li yılların Amerikan “love it or leave it” deyişinden devşirme “Ya sev ya terk et ” sloganından pek farklılık içermese de, faşizmin günümüzdeki yayılma biçimi, evlerdeki ekranlarımızdan, kalabalık caddelerimizden, ders kitaplarımız ve mahkeme kapılarımızdan -marjinallikten öteye- çok daha tehlikeli, çok daha sinsi.
Danıştay üyesini katledip “Müslüman Türk genci refleksiyle davrandım” diye eylemini savunan birini, hüviyetlerinde ‘Müslüman’ ve ‘Türk’ ibaresi bulunan bizler nasıl içimize sindirir hale geldik? Ya da örgütlülüğü daha uzun araştırmalar gerektirecek bu eylem karşısında abanın altından ‘demokrasimizin koruyucusu ordumuzu’ gösteren Türk sağıyla, kol kola mahkeme basan , dipçiklerlerle cemselerle taçlandırılmış bir Türkiye Cumhuriyeti’ ni yeniden yaşamaya heveskar kimi Kemalistlerin ve ülkücülerin taleplerine feda edilecek bir kuşağımız daha var öyle mi?
'Müslüman Türk genci' olduğunu haykıran ve kendi benimsemediği değerlerle davrananları ilk fırsatta vurup öldüren gençler yaşıyor aramızda, “demokrasi, laiklik” nutukları atıyor kimi vatanseverlerimiz yanıbaşımızda, irticai faliyetler cumhuriyeti tehdit ettikçe dillerinde hep aynı türkünün nakaratı “yaaaylalar yaaylalar…”
Bile isteye, elbirliğiyle, kendinden olmayan karşısında gözünü kırpmadan şiddeti çağıran bir nesil yetişti ve yetişmeye de devam ediyor. Birilerinin ihtiyacı var bu nesle, daha katledilecek papazlar çok, yakılacak oteller, kapılarında “ bir gece ansızın gelebilirim” şarkısı söylenecek evler gani gani. Ekranlarda daha çok Polat’lar baş göstermeli ki onları seyredip ülkenin aydınları, yazarları, hukukçuları sindirilip susturulabilsin. Kavga büyüsün, laik demokrasimiz ve Kemalist değerlerimiz öylesine tehdit edilsin ki caddelerden geçen tanklar haklı meşruiyetine kavuşabilsin.
On yıllardır başı sonu belli aynı oyun, oyunu kuran kim, kim kazanıyor sonunda? Kim, kimler?.. Ülkesini daha yaşanılası kılmak isteyen “ya sev ya terk et” sloganları karşısında “ülkesini sevmek onun yanlışlarını bulup düzeltmeye çalışanlardır” diyen bu ülkenin aydınlık insanları bozabilecek mi bu oyunu?
İnternette gezinirken rastladığım aşağıdaki yazıya. Umka rumuzlu bu ekşisözlük yazarının satırlarında at üstünde kazandığımız zaferlerin dilimize dolanan hamasetiyle içi boşaltılmamış bir vatan sevgisi var, gerçek bir vatanseverlik.
.................................................. .
Yazdıkları, attıkları sloganın ne anlama geldiğini düşünmeyen, düşünmek istemeyen, gündelik milliyetçi yönlendirmelerden sonuna kadar etkilenen bir kuşağa da mal olmaya başlayan bu sloganın tehlikeli yaklaşımlarından bahsetmek gerekir.
"Ya sev ya terk et", bu ülkede faşist güruhun bulduğu en tehlikeli sloganlardan biri.
sağın doğası gereği statükoyu savunması, farklı olan her şeyin anında reddedilmesi ,aksi yönde düşünen, davrananların (ölüm zikredilemeyince) sürgünle cezalandırılması bu sloganın temellerini oluşturuyor.Bu slogan solculara, Kürtlere, tüm diğerlerine, ötekilere karşı atılıyor. Ülkesini sevmek ne demek, olduğu gibi kabul edip vatan millet nutukları atmak mı, yanlışlarını bulup değiştirmeye çalışmak mı?
Gelelim daha ciddi dertlere; bugün faşizmin bu en katı sloganını defterine, msn' ine orasına burasına yazan, ama aslında politikadan nefret eden, siyasetten anlamak istemeyen, parti tutmayan insanlar en tehlikeli partiyi tutuyorlar; Statükoyu. Elbette hiç biri ocak tosuncukları değil. Onlar bilmeden daha tehlikeli bir kitle. Sıradan faşizmin bilgisiz destekçileri. Gazetelerin verdiği gazlarla, televizyondan gördükleriyle bilmeden düşmanlıkla besleniyorlar. gecen hafta son derece ortada, kimseye nefret beslemeyen bir arkadaşım bana "Kürtler şöyle, Kürtler böylee" diye bir mail gönderdi, verdiğim cevap kavga sebebi oldu. Bu gün sevdiğim bir arkadaşımın msn' inde “ya sev ya terk et" sloganını gördüm, duyduğum şeyler beni şok etti, ki bu kitlelerin cahilleri "cami bombalandı" haberiyle (ki öyle bir olay olmadı) Kahramanmaraş katliamını gerçekleştirdiler bu ülkede. Sivas katliamı böyle yaşandı.
Almanya'da 1933'te NSDAP’ yi iktidara getirenler bir kaç on bin nazi üyesi değil, aksine okumuş, yorgun, gaza gelmiş, gündelik milliyetçi dalgalardan etkilenmiş alman halkıydı. Sonuç elli milyon ölü oldu.
Sorun bir, insanlar tek bir gerçeğin olduğunu, onu da televizyondan öğrendiklerini zannediyorlar.
Sorun iki, eğitim sistemimizin faşizan yaklaşımları, daha ilkokulda herkesi düşman bellemeyi öğretiyor bize. 20, 30 yaşına gelse bile çoğu arkadaşımız ilkokul mantığının ve paranoyanın ötesinde hayatı değerlendiremiyor.
Sorun üç, her baskıcı yönetim gibi biz de paranoya kontrolünde yönetiliyoruz
Sonuç bir, insanlar faşizmin en azılı sloganı olan" ya sev ya terket” i büyük bir rahatlıkla kolaylıkla zikredebiliyorlar.[/COLOR]
Sonuç iki, evet, gaza gelen aslan parçaları ellerinde sopalarla Dolapdere'de kimlik kontrolü yaparak insanlara ırklarını soruyorlar, polis de seyrediyor
Sonuç üç, yakında göreceğiz, ama bu faşizmin ve milliyetçiliğin yükselişiyle sonumuz iyi değil, hem de hiç iyi değil.
Son sonuç, bu memleketin tapusu hiç kimsede değil. Hem de faşist tosuncuklarda hiç değil Bu ülkede her şeyi tartışmadan kabul eden yarım akıllılar kadar eleştiren, tartışan düzeltmeye çalışanlar da hak sahibi..
yıkılan gurur 18.03.2008, 14:17 kahrolsun faşistlerin dünyası diyor başka bişe demiyorum
dünyanın en kanlı savaşına sebeb olan ve bunu sırf kendi ırkının dünyaya egemen olması için yapan nazizm kendi topraklarında germen ırkı dışındaki tüm ırkları kendi ırkına hizmet etmesi gereken küçük topluluklar olarak tanıtması faşizmin yaşatmak istediği boyutunu kısaca bize anlatmaktadır.
Bugün için adı ülkücü-faşist hareket ile özdeşleşmiş olan, nam-ı diğer “başbuğ” Alparslan Türkeş, her ne kadar 1944’te Turancılık davasından yargılanmış ve kısa bir süre “içerde” kalmış olsa da, 60’lı yıllara kadar faşist hareket içinde tanınan veya bilinen biri değildi. Oysa onun hayatına kısa bir bakış bile, Türkiye’deki faşist hareketin nasıl ve ne amaçla örgütlendiğinin anlaşılmasını sağlayacak çarpıcı örneklerle doludur. Henüz genç bir subay olan Türkeş, 1950’lerin başında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından ABD’ye gönderilir ve burada 2,5 ay kalarak “özel harp, gayri nizami harp, gerillaya karşı mücadele ve gerilla savaşları” konusunda eğitim görür. Ardından 1956 yılında, bu kez NATO Türk Temsil Heyeti üyesi olarak ABD’ye bir kez daha gider ve Türkiye’nin ilk “özel harp, kontr-gerilla” uzmanlarından biri olarak 27 Mayıs darbesine kadar Genel Kurmaydaki NATO Dairesini yönetir. Açıkçası ne bu eğitim için Türkeş’in seçilmiş olması ve ne de henüz 50’li yıllarda Türkiye ve benzeri ülkelerden seçilmiş subaylara bu tür eğitimler verilmesi basit bir tesadüf değildir. Nitekim ilerleyen yıllarda kendisinin ve başına geçtiği faşist partinin üstleneceği rol dikkate alındığında, bu eğitimin işlevi daha iyi anlaşılacaktır.
50’li yıllar dünya arenasında “Soğuk Savaş” döneminin başladığı ve emperyalist kampta yer alan (NATO üyesi) tüm ülkelerde sonradan Gladio, SüperNATO, Özel Harp Dairesi vb. adlarla ortaya çıkarılacak olan kontr-gerilla/iç savaş aygıtlarının devlet içinde örgütlendiği ve faşist hareketlerle işbirliğine girdiği yıllardır. Bu örgütlenmelerde faşist hareketten seçilen unsurların yahut örneğin Avrupa’da Nazi artığı subayların kullanılması neredeyse klasikleşmiş bir uygulamaydı.
ülkemiz türkiyesinde yaşanılan maraş,çorum,gazi toplu katliamlarında birebir en etkin rolü üstlenen ülkücü faşistler onlarca üniversite katliamı ve binlerce faili meçhulden sorumludur.
ülkücü faşistler ülkeyi istenilen anda istenilen kargaşaya çekmek için kullanılan bir kontra örgütlenmesidir,tabi bu kontra harekete legal düzey kazandırmak içinde ülke içerisinde faaliyet yürüten bir legal parti ünvanı kazandırmak gerekiyordu bunun adı ise milyetçi hareket partisi olmuştur.
tüm dünya üzerinde yaşayan turan ırkından olan insanlara zehirli düşüncelerini aşılayıp onları bu amaç doğrultusunda birleştirip yaşamış oldukları topraklarda ırk temelli iktidar olmaları doğrultusunda faaliyet yürütmektedir.
adriyatikten çin seddine olan coğrafya işgal edilip alınması gerekilen toprak parçasıdır.
Mahkeme, Çayan’ı DHKP/C lideri yapmakta kararlı!
18 Mart 2008 -
Bana eski günlerimi hatirlatti
Eger mahir çayani ‘DHKP/C kurucusu lider konumuna getirirlerse bu genclerin cekeceyi var
İzmİr 8. Ağır Ceza Mahkemesi, Mahir Çayan’ın ‘DHKP/C kurucusu ve lideri’ olduğu konusundaki ısrarını sürdürüyor. Daha önce Burdur’da Mahir Çayan’ı ananları DHKP/C propagandası yaptıkları iddiasıyla yargılayan mahkeme, bu kez de Mahir Çayan’ın fotoğraflarının yer aldığı takvimlere “DHKP/C propagandası yapıldığı” gerekçesiyle el koydu.
Türkiye’de demokratikleşme tartışmaları devam ederken Şubat ayı içerisinde Ege Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği’ne yapılan polis baskını, traji-komik bir vaka olarak kayıtlara geçti. 5 Şubat günü derneğin Alsancak’ta bulunan bürosuna yapılan baskında dernek tarafından bastırılan ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi / Cephesi (THKP/C) önderi Mahir Çayan’ın fotoğraflarının bulunduğu takvimlere, Çayan’ın “Devrimci Halk Kurtuluş Partisi / Cephesi (DHKP/C) kurucusu ve lideri” olduğu belirtilerek, ‘örgüt propagandası yapıldığı’ gerekçesiyle el konuldu. İzmir Nöbetçi 8. Ağır Ceza Mahkemesi Üyeliği’nce verilen arama kararında da 30 Mart 1972 tarihinde Kızıldere katliamında hayatını kaybeden Çayan’ın, 1990’lı yıllarda kurulan DHKP/C’nin lideri olduğu iddiasına yer verildi.
Mahkeme, Çayan’ı DHKP/C lideri yapmakta kararlı!
Birgün
Özgür insan24 18.03.2008, 23:34 faşizm kısaca= (finans kapitalin) tekelci burjuvazinin en geri en baskıcı en şoven bir şekilde halk üzerindeki kanlı dikdatörlüğüdür...
FAŞİZME GEÇİT YOK
FAŞİZMİ DÖKTÜĞÜ KANDA BOĞACAĞIZ
KAHROLSUN RESMİ VE SİVİL FAŞİM YAŞASIN MÜCADELEMİZ
Özgür insan24 20.03.2008, 21:28 FAŞİZM
Naziler'in gaz odalarını, Yahudiler'e yönelik soykırım uyguladıklarını ya da Avrupa'da birçok ülkeyi işgal ettiklerini çoğumuz duymuşuzdur. Hitler'in ruh hastası cani kişiliğine ilişkin de çok şey anlatılır. Fakat, burjuva tarihçilerin Naziler'in arkasındaki Alman tekellerinin rolüne ilişkin pek bir şey yazdıklarına tanık olmayız.
Burjuvazi, Alman faşizmini ve emperyalistler arası 2. paylaşım savaşını, Hitler'in ruh hastası kişiliğine bağlayarak izah etmeye çalışır. Oysa bu, doğru değildir. Bilimsel değildir. Faşizm, ihtiraslı ya da hasta kişilerin bireysel iktidarı değil, sömürücü bir sınıfın iktidarıdır.
Faşizm, Latince deste anlamındaki "fasces" sözcüğünden türetilmiş olup, eski Roma'nın devlet iktidarı simgesi olan baltalı sopa destesi'ni dile getirir.
Bulgaristan devriminin ve dünya devrimci hareketinin önderlerinden DİMİTROV, faşizmi; "finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür" şeklinde tanımlar.
Dimitrov'un, Komünist Enternasyonal tarafından da paylaşılan tanımında açıkça belirtildiği gibi, faşizm, herhangi bir sınıfın baskıcı diktatörlüğünü değil, tekelci burjuvazinin gerici, şoven diktatörlüğünü tanımlar. Nitekim, kapitalizm öncesi dönemlerde, hatta tekel önceki kapitalizm döneminde de, baskıcı diktatörlükler vardır. Fakat bunlar faşizm değildir.
Yine tekelci burjuvazinin her iktidarını da faşizm olarak tanımlayamayız.
Tekelci burjuvaların başvurabilecekleri iki yönetim biçimi vardır. Bunlardan birincisi burjuva demokrasisidir. Fakat, burjuva demokrasilerinin tekellerin ihtiyaçlarını karşılamadığı kriz koşullarında, ikinci yönetim biçimi olarak faşizme başvurulur.
Faşizmi, burjuva demokrasilerinden ayıran özellik, burjuva demokrasilerinde var olan; işçi ve emekçilerin demokratik hakları ve özgürlüklerinin, demokratik ve siyasal örgütlenmelerinin, faşizmde ortadan kaldırılması, halkı yönetmenin aracı olarak baskı ve terörün birincil araç olarak kullanılmasıdır. Faşizmde, bu yönetim biçiminin gereği olarak, siyasi polis, ordu, yargı, hapishaneler gibi kurumlar, faşist devlet biçiminin baskı aygıtlarının birer kolu olarak öne çıkarılır ve politik gelişmelerde belirleyici konuma getirilirler.
Faşizmin iktidara geliş biçimi de yaşanılan tarihsel koşullara ve ülkelerin özelliklerine bağlı olarak faklılıklar gösterir. Örneğin faşizm, 1920-30'lu yıllarda Almanya ve İtalya'da aşağıdan yukarıya doğru kitle tabanına dayanarak iktidar olurken, Japonya'da askeri diktatörlük, İspanya'da iç savaş sonucunda, Bulgaristan ve Doğu Avrupa ülkelerinde ise yukarıdan aşağıya darbe biçiminde gerçekleşmiştir.
Tekelci sermayenin sürekli "milli kriz" içinde bulunduğu sömürge ülkelerde ise, yönetim biçimi olarak "sürekli faşizm" uygulanır. Sürekli faşizme, Sömürge Tipi Faşizm de denir. Sömürge tipi faşizm de, yukarıdan aşağıya inşa edilen bir faşizm türüdür. Kitle tabanına dayanarak iktidar olmaz, ama iktidar olduktan sonra kendine bir kitle tabanı yaratmaya çalışır. Sömürge tipi faşizm, açık veya gizli olmak üzere iki biçimde icra edilir. Açık faşizm, demokratik hak ve özgürlüklerin tamamen ortadan kaldırıldığı biçimde icra edilirken, gizli faşizm dönemlerinde görünürde, şu ya da bu düzeyde burjuva demokrasisi uygulanır. Fakat, gizli faşizmde de, hak ve özgürlüklerin varlığı tamamen biçimsel olup, belirleyici olan devletin baskıcı ve terörcü yönetimidir.
Almanya ve İtalya'da faşizmin iktidara geldiği 1920-30'lu yıllar, kapitalizmin genel bunalımının en şiddetli evrelerini yaşadığı dönemlerden biridir. Emperyalist tekellerin üretim fazlasını aktarabilmek, üretim kapasitesini artırabilmek, iflasların ve had safhaya varmış olan işsizliğin önüne geçebilmek için yeni pazarlara duydukları ihtiyaç ve sınıf mücadelesini bastırma ihtiyacı, bu ülkelerde faşizmin iktidara getirilişinin de ana nedenleridir.
Bu ülkelerdeki faşist diktatörlükler; baskı ve demagojinin tüm biçimlerini kullanarak, işçi ve emekçilerin tüm demokratik haklarını ve siyasal örgütlenmelerini ortadan kaldırma, ırkçılığı ve şovenizmi geliştirerek toplumu emperyalist paylaşım savaşları için ideolojik ve moral açıdan motive edebilme olanağı sağladılar.
Faşizmin, kendisine kitle tabanı yaratmak için kullandığı malzemelerden birisi ırkçılık ve şovenizmdir. Halk kitlelerinin en gerici yanları; yüzyılların getirdiği gelenek ve alışkanlıklar, dinsel ve etnik farklılıklar, kısacası tüm gerici felsefi, ideolojik, kültürel, sosyal ve siyasal kalıntılar, faşizmin kullandığı materyallerdir.
Faşizmin diğer bir özelliği ise, "sınıfların", "sınıfsal çıkarların" ve "sınıfsal mücadelenin" yerine, "millet" ve "milletin çıkarları" söylemini koymasıdır. Milletin çıkarları denilerek, işçi ve emekçiler, sermayenin emrine sokulur ve emek sömürüsü "vatan, millet" söylemiyle gizlenir.
Faşist iktidarlar kendilerine yoksul halk kitleleri içinde taban bulabilirler. Fakat, herhangi bir siyasal rejimin niteliğini belirleyen, onun üzerinde yükseldiği kitle tabanı değil, ekonomik ve sosyal politikalarının hangi sınıfın çıkarlarına hizmet ettiğidir. Faşizmin söylemi ve dayandığı kitle tabanı ne olursa olsun, o, tekelci burjuvazinin çıkarlarının savunucusudur.
KAHROLSUN FAŞİZM YAŞASIN MÜCADELEMİZ
Oğul_Deniz 20.03.2008, 22:47 alişero,o kadar çok emek vermişsin ki,yüreğine sağlık.Bu tartışma asırlar boyu bitmeyecek.Ama malesef ki faşistler,faşitliğini sürdürecek.Sürdürseler ne olur?Nereye kadar sürdürebilirler?Elbet bitecek bir gün sefaları.O tahttan elbet inecekler birgün.İşte o gün canlar,işte o gün gelip çattığında,bayram da bizim,günde bizim,bugünde bizim,,yarında bizim,GELECEK BİZİM...
Fasizme gecit yok,olamazda.....
saldirilar hep olmustur ve oluyor hala..belirli karsit ideolojiler örgütlenmesi gerekiyor ki,fasizm daha ilerlemesin...
Fasizme karsi omuz omuza diyorum
http://www.tfh-berlin.de/~asta/99/antifa/bilder/gegen_nazis.jpg
http://projekte.free.de/schwarze-katze/bilder/autonome/frau01.jpg
Faşizm Avrupa kaynaklı bir ideolojidir. 19. yüzyılda bazı Avrupalı düşünürler tarafından faşizmin temelleri atılmış ve 20. yüzyılda da İtalya, Almanya gibi Avrupa ülkelerinde uygulanmıştır. Faşizmi benimseyen ve uygulayan diğer örnekler de, bu ideolojiyi Avrupa'dan "ithal" etmişlerdir. Dolayısıyla faşizmin kökenini incelemek için, Avrupa tarihine bakmak zorunludur.
Avrupa tarihinin elbette çok farklı aşamaları ve dönemleri vardır. Ancak en genel anlamda bakıldığında, kültürel açıdan tüm Avrupa tarihini üç temel kategoriye ayırabiliriz:
1) Hıristiyanlık öncesi (pagan) dönem.
2) Hıristiyanlığın kültürel yönden Avrupa'ya hakim olduğu dönem.
3) Hıristiyanlık sonrası (materyalist) dönem.
Son dönemi "Hıristiyanlık sonrası" olarak nitelendirmemiz belki ilk başta garipsenebilir. Çünkü Avrupa toplumlarında din olarak Hıristiyanlık halen ezici bir çoğunlukla kabul edilmektedir. Ama Hıristiyanlık, Avrupa kültürünün önemsiz bir parçası haline getirilmiştir,sadece sözde bir Hıristiyanlık yaşanmaktadır. Topluma yön veren asıl kurum ve kavramlar, dinin değil materyalist felsefenin kabullerine göre belirlenmiştir. 18. yüzyılda başlayan din karşıtı düşünce, 19. yüzyılda materyalist (maddeci) felsefenin bilime ve düşünceye hakim olmasıyla zirveye çıkmıştır. 20. yüzyıl ise materyalizmin kanlı sonuçlarının yaşandığı yüzyıl olmuştur.
Bu üç döneme baktığımızda ise, faşist kültürün 1. ve 3. döneme ait olduğunu görürüz. Yani faşizm, putperest kültürün bir parçası olarak doğmuş ve sonra da materyalist kültürün bir parçası olarak yeniden hayata geçmiştir. Avrupa'da Hıristiyan kültürünün hakim olduğu 1000 yılı aşkın süre boyunca ise, faşist bir ideoloji ve uygulama yaşanmamıştır. Bunun temelinde, Hıristiyanlığın, barışçı ve eşitlikçi bir din olması yatar. Şefkat, merhamet, fedakarlık, sevgi, tevazu gibi ahlaki erdemleri kabul eden ve topluma yerleştirmeye çalışan Hıristiyan kültürü, faşizmle tam bir zıtlık içinde olmuştur.
Bu ise, Hıristiyanlığın İlahi bir din olma özelliğinden kaynaklanmaktadır. Hıristiyanlık, Allah'ın Hz. İsa'ya vahyettiği hak dinle doğmuştur. Hz. İsa sonrasında bazı tahriflere uğramış, orijinalinden ayrılmış ve bazı sapkın inançlarla bozulmuştur.
Pagan kültüründe savaş ve şiddet önemli ve meşru bir yere sahipti. Bunu, müzelerde, duvar resimlerinde veya mezar taşlarında yer alan savaş figürlerinden dahi anlamak mümkündür.
Ama yine de hak dinin özünde bulunan bazı temel ahlaki değerler (üstte saydığımız şefkat, merhamet, fedakarlık, sevgi, tevazu gibi kavramlar) Hıristiyanlık'ta varlığını korumuştur.
Pagan Dünyasındaki Faşistleri daha sonra yazacagım.
saygılar.
karadagli 23.03.2008, 05:41 bence icinde insan sevgisi olmuyan bir düsünceyi tartisip da bos yere kafamizi agritmayalim. yaptiklari katliamlar ortada.
iktidar oldukları coğrafyayı kana bulama konusunda üzerlerine hiç eksiklik düşmeden yerine getiren faşist liderler ve faşizanlıkları.....
konuda tüm dünyada yaşanmış faşizan iktidarları bir seri halinde ele alarak faşizmin halklar üzerindeki kirli katliamcı etkileri.........
araştırıp derleyip kan ve ölümle eşdeğer bir görüş olan faşizm'in ispanya'da ki marifetlerine bir göz atalım............
Francisco Paulino Hermenegildo Teódulo Franco y Bahamonde =general franco
İspanyol General ve Devlet Adamı (Ferrol 4 Aralık 1892 - Madrid 20 Kasım 1975 ) 1910 da Toledo Piyade okulunu bitirdi. 1912 den 1927 ye kadar Fas ta görev yaparken Abdülkerim e karşı savaşan yabancı lejonunu komuta etti, Fransız kuvvetleriyle birlikte (1923-1927) Rif Savaşı nı kazandı. 1926 da generalliğe terfi etti.1933 te Balear adalarına gönderildi. Aynı yıl sağın zaferi üzerine geri çağırılarak genelkurmay başkanlığına getirildi ve Asturias maden işçilerinin grevini bastırdı. 1934 te Halk cephesi iktidara gelince Kanarya Adalarına sürüldü. 1936 da milliyetçi hükümet darbe yapınca darbeden yana bir bildiri yayınladı ve Sanjurjo nun ölümünden sonra Faşist hareketin başına geçti. (İspanya İç Savaşı) 30 Ocak 1938 de devlet ve hükümet başkanlığı ile kara ve deniz kuvvetleri başkomutanlığına getirildi. El caudillo (lider) sıfatıyla ispanyol devletine Falanj ın siyasal ilkelerinden esinlenerek otoriter bir yapı kurdu. Ordu, kilise ve büyük toprak sahiplerinin desteğiyle her türlü muhalefeti susturdu. Bask bölgesinde ve Katalonya da bölgesel özerkliğe tümüyle son verdi. İç Savaş döneminde kendisine destek çıkan hitlerci ve faşist rejimlerden yana çıkarak 1939 da Antikomintern Paktı imzaladı. İkinci Dünya Savaşı çıkınca İspanyanın tarafsızlığını ilan ettiysede 1940'ta Hendaye de Hitlerle görüştü(sağda) ve Tanca yı işgal etti. 1942 de Doğu Cephesine Sovyetlere karşı "Mavi Tümen"i yolladı, Almanlar gerilemeye başlayınca Müttefiklere yaklaşmak için Tancayı boşalttıysa da müttefiklerin kendisine düşmanca davranmaları İspanya'nın BM e girmesini önledi. 1947 de "Katolik ve Sosyalist bir devlet" olarak tanımlanan İspanyayı yeniden bir krallığa dönüştüren veraset yasasını kabul ettirdi ve kendisini devletin ömür boyu koruyucusu ve kral naibi atadı. 1953 te ABD ile İspanyanın 1955 te BM ye 1958 de Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatına girmesini kolaylaştıran iktisadi ve askeri anlaşmalar imzalayarak ABD ye askeri üsler verdi. 1969 da tahtının varisi olarak Alfonso XIII ün torunu Juan Carlos u gösterdi. Ölümü üzerine Juan Carlos 30 Ekim 1975 te devlet başkanlığı yetkilerini aldı.
ispanya da adım adım faşizm
14 Nisan 1931 = Cumhuriyetin ilanı ve Kral XIII. Alfonso’nun sürgüne gidişi
Mayıs-Haziran 1931 = Laik eğitim, ordu ve tarım konusunda kararnameler
14 Temmuz 1931 = Genel oyla oluşmuş Kurucu Meclisin (Cortes) açılması
10 Ağustos 1932 = General Sanjurjo’nun darbe girişiminin bastırılması
9 Eylül 1932 = Katalonya’ya özerklik statüsünün kabulü
1 Mart 1933 = Renovacion Espanola’nın kurulması
1 Mart 1933 = İsp. Özerk Sağ Federasyonu’nun (CEDA) kurulması
29 Ekim 1933 = Falange Espanola’nın kurulması
5 Kasım 1933 = Bask Ülkesi’nin statüsü için plebisit
19 Kasım 1933 = Genel Seçimler, Lerroux Hükümeti
31 Mart 1934 = Katolik monarşistlerin Mussolini’yle anlaşması
25 Nisan 1934 = Semper Hükümeti
4 Ekim 1934 = CEDA’nın katılmasıyla 2. Lerroux Hükümeti
6 Ekim 1934 = Katalonya Devletinin ilan edilmesi, Asturia’da ayaklanma ve Komün,isyanların
Sömürge ordusuyla bastırılması, binlerce ölü
7 Mayıs 1935 = Gil Robles Savaş Bakanı, Franco Gen.Kur.Bşk. oluyor
Eylül 1935 = Marksist İşçi Birliği Partisi’nin (POUM) kuruluşu
16 Şubat 1936 = Genel Seçimler ve Azena başk.lığında Halk Cephesi Hükümeti
19 Şubat 1936 = Özerk Katalan Hükümetinin tekrar teşkili
12 Mayıs 1936 = Azena Cumhurbaşkanı, Casares Quirigo Başbakan oluyor
13 Temmuz 1936 = Sağcı lider Sotelo’nun öldürülmesi
17 Temmuz 1936 = Faşist ordu kalkışması
20 Temmuz 1936 = Giral Hükümeti, Faşist General Senjurjo’nun ölümü
26 Temmuz 1936 = Komintern’in Cumhuriyet’e destek kararı
1 Ağustos 1936 = Badajoz’un işgali
19 Ağustos 1936 = Federico Garcia Lorca’nın öldürülmesi
4 Eylül 1936 = Largo Caballero Hükümeti
27 Eylül 1936 = Toledo’nun işgali
30 Eylül 1936 = Halkın silahlandrılması kararı Halk Ordusu
1 Ekim 1936 = General Franco Burgos’ta devlet ilan ediyor
ve faşist adolf hitlerin faşist yardımı ulaşır
İspanya Savaşı’nda bir diğer önemli rolü ise yine Alman Ordusu’na ait Kondor (Akbaba) Lejyonu önemli bir rol oynadı. Naziler hazırlanmakta oldukları topyekûn savaş için silah sanayilerinin yeni üretimlerni İspanya’ya yolladılar, Alman filosu bir bombardıman tekniğini (halı dokur gibi bombalamayı) ilk orada denedi. Hava fotoğrafları Berlin’e iletildi. Birlik 4500 ila 5700 adet seçme subay ve askerden oluşuyordu, tüm savaş boyunca 16.000 Alman görev yaptı. Bu rakam sayıca fazla değildi, ama hepsi teknolojiye hakim, yüksek evsaflı askerlerdi. 1936 ekiminde geldiler, gelir gelmez Madrid kuşatmalarında Frankistlerin en etkili vurucu gücü oldular, Malaga’yı bombaladılar, bir Alman zırhlısı Almeria’yı denizden vururken, havadan destek verdiler, Guernica kasabasını yerle bir ettiler, taş üstüne taş bırakmadılar, nereye lazımsa oraya hücum ettiler. Savaş bittikten sonra 31 Mayıs 1939’da döndüler, büyük törenlerle karşılandılar, övgüler, ödüller, madalyalar aldılar.
12 Ekim 1936 = İlk Sovyet yardımının ulaşması, tankların Madrid’e sevki
24 Ekim 1936 = Katalonya’da kollektivizasyon kararnamesi
4 Kasım 1936 = Brunete muharebesi ve kentin düşmesi
6 Kasım 1936 = Madrid Kuşatması, Başkentin Valencia’ya taşınması
18 Kasım 1936 = İtalya ve Almanya Burgos hükümetini tanıyorlar
20 Kasım 1936 = Anarşist lider Durruti’nin Madrid savunmasında ölmesi
6 Ocak 1937 = ABD İspanya Cumhuriyetine silah satışını yasaklıyor
6-15 Şubat 1937 = Jarama Muharebesi
8-18 Mart |