nymphy
04.04.2008, 01:46
"şakirt anlatiyor
ben bir 'ortaokul şakirt'iyim yani en kıdemli fethullah
talebelerinden biriyim. aşağıda anlattıklarımı bizzat yaşadım.
sizinle paylaşmak için yine kendim yazdım.
1990'lar ;
orta birinci sınıftaydım ve cuma namazlarına düzenli olarak giderdim.
beni aynı semtte bulunan okulumdan ve gittiğim camiden takip ederek
fişleyen ve bir gün okul bahçesinde top oynamak bahanesiyle yanıma
gelen o kişi ilk 'ağabeyim' idi. daha sonra bana ve okuldan
seçtikleri fen, matematik ve türkçe derslerinin toplam notu 21(10'luk
sisteme göre) olan arkadaşıma cami kütüphanesinde ders vermek
bahanesiyle yakınlık gösterdiler. yakınlık daha bir samimiyete
dönüşünce evlerine davet ettiler. dersler evde devam etti. bu arada
bizimle oyunlar oynuyor ve bol bol sohbet ediyorlardı. baştan futbol
içerikli bu sohbetler yavaş yavaş dini mevzulara geldi. allah'ı
tanımak, namaz kılmak derken 'öğretmenin not defteri' gibi kitapları
okumamızı istiyorlardı. buna 'sızıntı' okumaları ve adını henüz
bilmediğimiz o hocanın banttaki ses kaydını toplu olarak
dinlemelerimiz eşlik etti. bize yeterince itimat kazandıklarında o
sesin 'hocaefendi' ye ait olduğunu ve kendisinin çok 'mübarek' bir
insan olduğunu anlattılar.
artık 'işi' biliyorduk ve bize adam lazımdı. okuldaki arkadaşlarımızı
nasıl 'kafalayarak' ağabeylerin huzuruna getireceğimizi öğrenmiştik.
yıllar orta üçüncü sınıfa getirdiğinde bizi artık sınavlara
hazırlanma vakti de gelmişti. bu tarihlerde kuleli askeri lisesi'ne
girmenin ne kadar önemli ve saygın bir iş olduğu sürekli telkin
ediliyordu bize. derken tanıdığımız birkaç arkadaşımız orayı kazandı.
biz ise devlet lisesine devam ettiğimizde okuldan arkadaş 'kafalamak'
en büyük hedefimiz haline gelmişti. okulumuzun hemen yanında
bulunan 'nur evi' ne ders çalışma bahanesiyle getirdiğimiz
arkadaşlarımıza yemekler veriyor onları mümkün olduğunca bu evlerde
tutmaya çalışıyorduk. bu kişilerle okulda ve başka yerlerde
de 'ilgileniyor' yörüngemizden uzaklaştırmamaya çalışıyorduk.
bunların durumlarını her hafta düzenlenen 'istişare' toplantılarında
ağabeylerimize anlatıyorduk. onlar da bize ne yapmamız gerektiğini,
hangi yolları adım adım takip etmemiz gerektiğini, yapmamız gereken
jestlere ve takınmamız gereken mimiklere kadar anlatıyordu.
yılsonlarında gelen 'sızıntı koçanları' nı bitirmemiz ve onlarca,
hatta yüzlerce kişiyi sızıntı'ya abone etmemiz her birimizden
bekleniyordu. biz ise kimisinin parasını kendi cebimizden vererek bu
en kutsal yolda birbirimizle kıyasıya yarışıyorduk. zaman aboneliği
de yine bu şekilde cereyan ediyordu. haftada okumamız gereken kuran
miktarı, risale-i nur ve hocaefendi kitapları(pırlanta serisi)
miktarı belliydi. bunlara ek olarak o zamanki adı 'tuna kırtasiye'
olan 'nt mağazaları'nda kaçak olarak çoğaltılan ve ağabeyimizin adını
kullanarak arka bölümden aldığımız 'hocaefendi vaaz kasetleri'nden de
ağabeyimizin seçtikleri doğrultusunda dinlememiz isteniyordu.
bunların hepsinin ortak adı 'keyfiyet' idi. bunu bir çetele halinde
ağabeyimize her haftaki 'istişare' de sunmamız isteniyordu.
hiç müzik dinlemezdik, kola içmezdik ve hep kumaş pantolon giyerdik.
kız arkadaşımız asla olmazdı, okulda yüzlerine bile bakmazdık.
sokakta hep yere bakarak ve hızlı hızlı yürürdük. ağabeyimizin
dedikleri ana-babamızdan önemliydi. mehmet kafkas'ın 'geçmişi bilmek'
ve 'milli mücadelede öncüler' adlı kitaplarını okuyorduk. atatürk
masondu, deccaldı. atatürk kemal'di, kemal ağa idi. atatürk baş
eğlencemizdi. okuldaki hocaların bazısı 'duruma uyanmıştı',
biz 'tedbir dairesini' genişleterek okuldan çıkınca arka sokaktan
dolaşarak nur evine gidiyorduk, içeri birer ikişer giriyorduk ve asla
toplu çıkmıyorduk. bize göre iki çeşit adam vardı; 'müspet ve solcu'.
solcunun bir adı da 'kom' du. kom, 'komünist'in kısaltılmışıydı. ve
okuldaki bazı hocalar komdu. özelikle de felsefeci.
üniversite hazırlık dershanesi olan fem'e lise ikinci sınıfta da
kayıt yaptırdık. amaç hem iyi bir üniversite hem de 'hizmet' para
kazansın idi. ortaokuldan beri ailelerimizi
alıştırdığımız 'ağabeylerle ders çalışma' için onlarda kalmaya gitme
faaliyetlerimize ayrı bir önem vermeye başlamıştık. bu kalma
dönemlerine biz 'kamp' diyorduk. kamplarda ders çalışılır ve uzun
vadeli projelerimizi ağabeylerimize anlatarak onların direktifleri
doğrultusunda yaşamımızı planlardık. ailelerimizle ağabeylerimizi ne
zaman ve nasıl tanıştıracağımızı ve her iki tarafın ne yapması
gerektiğine varıncaya kadar her şey planlanırdı. öyle ki tüm bu
insanlara bir üstündeki 'not' verirdi.
evlerin bir imamı vardı, yani evden sorumlu olan kişi. iki ya da üç
ev bir semte ve semt imamına bağlıydı. semtler bölgelere, bölgeler
büyük bölgelere, büyük bölgeler ilçelere, ilçeler şehirlere, şehirler
ülkeye, ülkeler kıtalara, kıtalar da en sonunda hocaefendi'ye
bağlıydı. hatta öyle ki o muhterem zat'a dünya yetmez ve evrende
başkaları da varsa oraları da 'hizmet'e katmak için ne gerekiyorsa
yapılmalı idi. bu insanların hepsi birbirini denetler, not verir ve
bir üstündekine durumu iletirdi. yani şıkır şıkır işleyen koskoca bir
sistem vardı.
lise sonda fem'in yurdunda kalmaya başlamıştık. çekebildiğimiz kadar
arkadaşı fem'e kayıt ettirmiştik nasıl olsa sonra 'ilgileniriz' diye.
yurtta, odadaki durumdan pek haberi olmayan diğer kişileri de namaz
kılma, çay içme ve türlü türlü bahanelerle yanımıza çekmeyi
başarıyorduk. yani ağabeylerle danışıklı dövüş şeklinde 'adam
kafalama' tüm hızıyla devam ediyordu. her birimizin 'ilgilendiği'
arkadaşlar da zamanla 'şakirt' olma yolunda ilerliyordu.
ağabeylerimizin düzenlediği maçlar, mangal partileri, çiğköfte
partilerine artık not ortalamasına falan da bakmaksızın islami görüşe
yakın ailelerden çocukları seçerek getiriyorduk. kola serbest oldu,
kot pantolon giydik.
28 şubat sürecinde hocaefendi'nin video ve ses kasetlerini,
kitaplarını evlerden alarak kendi evlerimizde sakladık ve evlere
atatürk ile ilgili kitaplar doldurduk. evlerin çoğu yer değiştirdi.
bazı ağabeylerimiz 'tedbir' gereği takma isim kullanmaya başladı. cep
telefonlarının pilini istişarelerde söktük. telefonda 'hocaefendi,
hizmet, sohbet' gibi kelimeleri kullanmayı yasakladık. bunların
yerine 'maç yapmak, çay içmek, çorba içmek' gibi önceden kodladığımız
filleri kullanmaya başladık. aslında yapılan her şey 'istişare' adı
altında yukardan gelen emirlerin bize verildiği toplantılarda
kararlaştırılıyordu. yani 'istişare' yoktu, belki teferruatta vardı,
ama her şey bir emir zinciri vasıtasıyla bizim önümüze konuyordu.
ben bir 'ortaokul şakirt'iyim yani en kıdemli fethullah
talebelerinden biriyim. aşağıda anlattıklarımı bizzat yaşadım.
sizinle paylaşmak için yine kendim yazdım.
1990'lar ;
orta birinci sınıftaydım ve cuma namazlarına düzenli olarak giderdim.
beni aynı semtte bulunan okulumdan ve gittiğim camiden takip ederek
fişleyen ve bir gün okul bahçesinde top oynamak bahanesiyle yanıma
gelen o kişi ilk 'ağabeyim' idi. daha sonra bana ve okuldan
seçtikleri fen, matematik ve türkçe derslerinin toplam notu 21(10'luk
sisteme göre) olan arkadaşıma cami kütüphanesinde ders vermek
bahanesiyle yakınlık gösterdiler. yakınlık daha bir samimiyete
dönüşünce evlerine davet ettiler. dersler evde devam etti. bu arada
bizimle oyunlar oynuyor ve bol bol sohbet ediyorlardı. baştan futbol
içerikli bu sohbetler yavaş yavaş dini mevzulara geldi. allah'ı
tanımak, namaz kılmak derken 'öğretmenin not defteri' gibi kitapları
okumamızı istiyorlardı. buna 'sızıntı' okumaları ve adını henüz
bilmediğimiz o hocanın banttaki ses kaydını toplu olarak
dinlemelerimiz eşlik etti. bize yeterince itimat kazandıklarında o
sesin 'hocaefendi' ye ait olduğunu ve kendisinin çok 'mübarek' bir
insan olduğunu anlattılar.
artık 'işi' biliyorduk ve bize adam lazımdı. okuldaki arkadaşlarımızı
nasıl 'kafalayarak' ağabeylerin huzuruna getireceğimizi öğrenmiştik.
yıllar orta üçüncü sınıfa getirdiğinde bizi artık sınavlara
hazırlanma vakti de gelmişti. bu tarihlerde kuleli askeri lisesi'ne
girmenin ne kadar önemli ve saygın bir iş olduğu sürekli telkin
ediliyordu bize. derken tanıdığımız birkaç arkadaşımız orayı kazandı.
biz ise devlet lisesine devam ettiğimizde okuldan arkadaş 'kafalamak'
en büyük hedefimiz haline gelmişti. okulumuzun hemen yanında
bulunan 'nur evi' ne ders çalışma bahanesiyle getirdiğimiz
arkadaşlarımıza yemekler veriyor onları mümkün olduğunca bu evlerde
tutmaya çalışıyorduk. bu kişilerle okulda ve başka yerlerde
de 'ilgileniyor' yörüngemizden uzaklaştırmamaya çalışıyorduk.
bunların durumlarını her hafta düzenlenen 'istişare' toplantılarında
ağabeylerimize anlatıyorduk. onlar da bize ne yapmamız gerektiğini,
hangi yolları adım adım takip etmemiz gerektiğini, yapmamız gereken
jestlere ve takınmamız gereken mimiklere kadar anlatıyordu.
yılsonlarında gelen 'sızıntı koçanları' nı bitirmemiz ve onlarca,
hatta yüzlerce kişiyi sızıntı'ya abone etmemiz her birimizden
bekleniyordu. biz ise kimisinin parasını kendi cebimizden vererek bu
en kutsal yolda birbirimizle kıyasıya yarışıyorduk. zaman aboneliği
de yine bu şekilde cereyan ediyordu. haftada okumamız gereken kuran
miktarı, risale-i nur ve hocaefendi kitapları(pırlanta serisi)
miktarı belliydi. bunlara ek olarak o zamanki adı 'tuna kırtasiye'
olan 'nt mağazaları'nda kaçak olarak çoğaltılan ve ağabeyimizin adını
kullanarak arka bölümden aldığımız 'hocaefendi vaaz kasetleri'nden de
ağabeyimizin seçtikleri doğrultusunda dinlememiz isteniyordu.
bunların hepsinin ortak adı 'keyfiyet' idi. bunu bir çetele halinde
ağabeyimize her haftaki 'istişare' de sunmamız isteniyordu.
hiç müzik dinlemezdik, kola içmezdik ve hep kumaş pantolon giyerdik.
kız arkadaşımız asla olmazdı, okulda yüzlerine bile bakmazdık.
sokakta hep yere bakarak ve hızlı hızlı yürürdük. ağabeyimizin
dedikleri ana-babamızdan önemliydi. mehmet kafkas'ın 'geçmişi bilmek'
ve 'milli mücadelede öncüler' adlı kitaplarını okuyorduk. atatürk
masondu, deccaldı. atatürk kemal'di, kemal ağa idi. atatürk baş
eğlencemizdi. okuldaki hocaların bazısı 'duruma uyanmıştı',
biz 'tedbir dairesini' genişleterek okuldan çıkınca arka sokaktan
dolaşarak nur evine gidiyorduk, içeri birer ikişer giriyorduk ve asla
toplu çıkmıyorduk. bize göre iki çeşit adam vardı; 'müspet ve solcu'.
solcunun bir adı da 'kom' du. kom, 'komünist'in kısaltılmışıydı. ve
okuldaki bazı hocalar komdu. özelikle de felsefeci.
üniversite hazırlık dershanesi olan fem'e lise ikinci sınıfta da
kayıt yaptırdık. amaç hem iyi bir üniversite hem de 'hizmet' para
kazansın idi. ortaokuldan beri ailelerimizi
alıştırdığımız 'ağabeylerle ders çalışma' için onlarda kalmaya gitme
faaliyetlerimize ayrı bir önem vermeye başlamıştık. bu kalma
dönemlerine biz 'kamp' diyorduk. kamplarda ders çalışılır ve uzun
vadeli projelerimizi ağabeylerimize anlatarak onların direktifleri
doğrultusunda yaşamımızı planlardık. ailelerimizle ağabeylerimizi ne
zaman ve nasıl tanıştıracağımızı ve her iki tarafın ne yapması
gerektiğine varıncaya kadar her şey planlanırdı. öyle ki tüm bu
insanlara bir üstündeki 'not' verirdi.
evlerin bir imamı vardı, yani evden sorumlu olan kişi. iki ya da üç
ev bir semte ve semt imamına bağlıydı. semtler bölgelere, bölgeler
büyük bölgelere, büyük bölgeler ilçelere, ilçeler şehirlere, şehirler
ülkeye, ülkeler kıtalara, kıtalar da en sonunda hocaefendi'ye
bağlıydı. hatta öyle ki o muhterem zat'a dünya yetmez ve evrende
başkaları da varsa oraları da 'hizmet'e katmak için ne gerekiyorsa
yapılmalı idi. bu insanların hepsi birbirini denetler, not verir ve
bir üstündekine durumu iletirdi. yani şıkır şıkır işleyen koskoca bir
sistem vardı.
lise sonda fem'in yurdunda kalmaya başlamıştık. çekebildiğimiz kadar
arkadaşı fem'e kayıt ettirmiştik nasıl olsa sonra 'ilgileniriz' diye.
yurtta, odadaki durumdan pek haberi olmayan diğer kişileri de namaz
kılma, çay içme ve türlü türlü bahanelerle yanımıza çekmeyi
başarıyorduk. yani ağabeylerle danışıklı dövüş şeklinde 'adam
kafalama' tüm hızıyla devam ediyordu. her birimizin 'ilgilendiği'
arkadaşlar da zamanla 'şakirt' olma yolunda ilerliyordu.
ağabeylerimizin düzenlediği maçlar, mangal partileri, çiğköfte
partilerine artık not ortalamasına falan da bakmaksızın islami görüşe
yakın ailelerden çocukları seçerek getiriyorduk. kola serbest oldu,
kot pantolon giydik.
28 şubat sürecinde hocaefendi'nin video ve ses kasetlerini,
kitaplarını evlerden alarak kendi evlerimizde sakladık ve evlere
atatürk ile ilgili kitaplar doldurduk. evlerin çoğu yer değiştirdi.
bazı ağabeylerimiz 'tedbir' gereği takma isim kullanmaya başladı. cep
telefonlarının pilini istişarelerde söktük. telefonda 'hocaefendi,
hizmet, sohbet' gibi kelimeleri kullanmayı yasakladık. bunların
yerine 'maç yapmak, çay içmek, çorba içmek' gibi önceden kodladığımız
filleri kullanmaya başladık. aslında yapılan her şey 'istişare' adı
altında yukardan gelen emirlerin bize verildiği toplantılarda
kararlaştırılıyordu. yani 'istişare' yoktu, belki teferruatta vardı,
ama her şey bir emir zinciri vasıtasıyla bizim önümüze konuyordu.