deniz166
18.04.2008, 14:48
Bugün ülkede yaşanan ve giderek keskinleşen sınıf mücadelesinin nedenlerini kavrayabilmek için, sistemin iç işleyişini dün-bugün diyalektiği içinde irdelemek gerekiyor. Bu, genel bir doğrudur; egemen sınıfların emekçi sınıflarla olan çatışmalarının keskinleştiği dönemler, emperyalizmin krizinin giderek derinleştiği ve çözüm önerilerinin neredeyse bir biçimde iflas ettiği, dolayısıyla yeni arayışların gündeme geldiği dönemler olarak ortaya çıkar.
Bilindiği gibi, 1950'ler sonrasında yeni sömürgecilik olgusu dünya genelinde yukarıdan aşağıya geliştirilmiş, meta üretimi yaygınlaşmış ve nispi bir refah gündeme gelmişti. Savaş sonrasında yeniden imarın ve üretim araçlarının yenilenmesinin de etkili olduğu bu nispi refahın yayılmasıyla birlikte, pazar alanının gelişmesi sonucunda tekelci burjuvazinin krizinin bir ölçüde hafiflediği bir dönem yaşanmıştı. Bu süreç, 1970'lere gelindiğinde büyük oranda tamamlandı. 1968-69'larda başta metropol ülkelerde başlayan sol dalga, aynı döneme denk gelen ulusal kurtuluş hareketlerinin emperyalizme vurmuş olduğu darbelerin şiddetini arttırdı ve sömürü alanlarının daralmasının da etkisiyle emperyalizmin krizi giderek keskinleşti.
Bu süreçte yükselen öğrenci hareketleri veya yeni sömürge halklarının özgürlük mücadelesi krizi belirli oranlarda etkilemiş olsa da gerçekte kriz, kapitalizmin işleyişinden kaynaklanandı. Çünkü yeni sömürgecilik süreci, emperyalist tekeller arasında çok büyük bir merkezileşmeyi beraberinde getirdi. Çok az sayıda tekel, dünya ekonomisinde neredeyse belirleyici konuma geldi. Bu kadar kapsamlı bir tekelleşmeyle beraber, ürünlerin maliyetlerinin çok çok üzerindeki fiyatlarla (tekel karlarıyla) pazara sürülmesi sonucunda, geniş halk yığınları yoksullaşırken, tekelci burjuvazinin karları en üst noktaya çıktı. İşte tam da bu aşamada gündeme gelen kriz, aşırı üretimle gerekçelenmiş olsa da gerçekte eksik tüketim sebebiyle oluşmuş bir krizdi. Ürünler, gerçek mal oluş fiyatlarıyla değil de çok daha yüksek tekel fiyatlarıyla pazara sürüldüğünden, tüketimi için gerekli maddi kaynak da düşük ücret sebebiyle emekçi halklarda bulunmadığından istenen tüketim gerçekleşemiyordu. Bu kriz, kıtaların derinlemesine sömürüsü sonucu pazar alanının genişlemesiyle bir ölçüde hafifletilebilmiş ise de,1970'lere gelindiğinde artık o sürecin de sonuna gelinmişti. İşte tam bu süreçte kapitalizmin krizi derinleştiği oranda birdenbire kapitalizmin gerçek krizini gizleyebilecek tarzda başka görüngüde bir kriz yaratıldı. Bu, 1974 petrol krizi olarak ortaya çıktı. Gerçekte ise petrol krizi, emperyalist tekeller arasında rekabetin ürünü olarak suni biçimde yaratıldı. Çünkü OPEC ülkeleri olarak ortaya çıkan ve petrol fiyatlarını aşırı derecede yükselten ülkelerin neredeyse tamamına yakını ABD işbirlikçisi siyasal iktidarlar tarafından yönetiliyordu. ABD tekelleri bu ülkedeki siyasal yapılara tümüyle egemendi. Dolayısıyla OPEC olgusunu kesinlikle ABD politikaları dışında düşünmemek gerekiyor. Petrol fiyatlarının bu dönemde en az iki üç kat yükselmesiyle birlikte, petrole bağımlı olan ABD dışındaki ülkelerin ekonomileri gerilerken ABD ekonomisi krizi bir biçimde erteleyebildi.
1980'lere gelindiğinde ise artık bu sürecin de sonuna gelinmişti. Çünkü diğer ülkeler, farklı enerji kaynaklarına yönelerek kendi krizlerini aşmış ve yine emperyalistler arasındaki eşitsiz gelişimden kaynaklanan rekabet giderek derinleşmişti. Emperyalist tekeller bu kez de işgücü maliyetlerinin aşağı çekilmesi olarak adlandırılabilecek bir yöntemle krizi ertelemeyi denedi. Buna uygun olarak da o yıllara bakıldığında yaygınlıkla tartışılan, uluslararası yeni işbölümü ve serbest bölgeler olgusu ön plana çıktı. Buradan amaç şuydu; sömürü sürecinde emperyalist tekeller yeni sömürge ülkelerde burjuvazinin bazı kesimleriyle ittifak halindeydi ve sömürüden kaynaklanan gelirin bir kısmı o kesimlere pay ediliyordu. Yerel siyasi iktidarlara vergiler, v.b araçlarla kaynak aktarılıyor, ayrıca o ülkelerdeki savunma harcamalarına bir ölçüde katılmak zorunda kalınıyordu. Sonuçta emperyalizm bu kesime aktarılan kaynakları asgariye indirmeyi, her ürünü dünyada en ucuza nerede üretilebiliyorsa orada üretmeyi ve o ürünleri piyasanın çok altında fiyatlarla hem kendi ülkesine aktarmayı hem de ihraç etmeyi amaçladı. Bu şekilde hem yeni bir işbölümüyle her ürün dünyada en ucuz nerede üretiliyorsa sanayiyi oraya yönlendirmek gibi bir politika izlendi, hem de yeni sömürge ülkelere aktarılan kaynakları asgariye indirmek için bu ülkelerin kontrolü dışında serbest bölgeler oluşturuldu ve süreç 1990'lara kadar bu tarzda gelişti.
1990'larda reel sosyalist cephede yaşanan çözülme, sisteme yeni bir açılım fırsatı verdi. Globalleşme adı verilen, bütün dünyanın tek bir pazar olarak görülmesi ve buna uygun ekonomik, siyasal, mali sistemin dayatılması gündeme geldi. Aslında bu gelişme, 1970'lerde başlayan ve çeşitli biçimlerde ertelenen krizi bir biçimde, dönemsel olarak aşabilmenin bir aracı haline geldi. Bunun için, mali sermayenin bütün dünyada özgürce hareketinin önündeki bütün kısıtlamaların kaldırılması gerekiyordu. İkincisi, tüm mal ve hizmetlerin özgürce dünya pazarlarındaki değişiminin önündeki engellerin kaldırılması gerekiyordu. Üçüncüsü, yeni sömürge ülkelerin gümrük, vergi, vb. her türlü kısıtlamalarının asgariye indirgenmesi, hatta sıfırlanması hedeflenmişti. Bu şekilde ürünler çok ucuza ithal edilirken aynı zamanda yeni sömürge ülkeler birbirleriyle rekabet etmek zorunda bırakıldı. Çünkü yeni sömürge ülkelerde ihracat ekonomisi bir siyasal-ekonomik tercih olarak gündeme geldiğinde, metropol ülkelere ürünleri en ucuza satabilecek koşullarda üretebilen ülkelerin ürünleri alıcı buldu. Sonuçta yeni sömürge ülkeler arasında ürünleri en ucuza üretebilme konusunda korkunç bir rekabet başladı.
Anımsanacak olursa o süreçte yaptığımız değerlendirmelerde, yeni sömürge ülkelerde ürünlerin çok daha ucuza mal edilebilmesi için atılan adımların bu ülkelerle sınırlı kalmayacağını ve çok geçmeden bu olgunun metropol ülkelerdeki işgücünün de, üretimin de maliyetinin çok daha aşağılara çekilmesini dayatacağını, yoksa bu ülkelerdeki sanayileşmenin tümden yeni sömürge ülkelere kayacağını vurgulamıştık. Ve gerçekten de gelişme bu doğrultuda oldu. Sonuçta globalleşme sürecinde bugün gelinen noktada örneğin Çin, Hindistan gibi nüfusu bir milyarı aşan ülkelerde işgücünün maliyeti aylık 40-50 dolara kadar düştü. Dolayısıyla işgücünün maliyetindeki düşüklük, bu ülkelerde aşırı üretime rağmen kendi tüketimlerinin kısıtlı kalmasına yol açtı. Bu ülkelerde yapılan muazzam ve çok ucuza üretim, başta ABD olmak üzere dünyanın temel tüketim toplumunun talebini karşıladı. Ve başlangıçta bir biçimde kriz ertelendi. Çünkü Çin, Malezya, Endonezya gibi ülkelerde üretilen çok ucuz ürünler metropol ülkelerdeki işçi, emekçi sınıfların alımına sunulduğunda onların yaşam standartlarında çok önemli bir gerilemeye yol açmadı. Ancak bu ülkelerden gelen ürünlerle ihtiyacın karşılanmış olması yerel sanayileri geriletti. Metropol ülkelerde yatırımlar düştü, işsizlik %11-12'lere tırmandı, bunun yanında bir de sürekli olarak yaşanan %6-8'lere varan enflasyon bu ülkelerin ekonomilerinin temel hastalığı haline geldi. Örneğin ABD, enflasyonu azdırmamak gerekçesiyle bu dönemde sürekli olarak faizleri %5-6 oranlarında tuttu. Merkez bankasının faiz oranlarını bu kadar yüksek tutmasının amacı tüketimi aşağı çekmek, tüketime zaten yönelen kesimlerin aşırı tüketim talebini banka kredileriyle finanse etmesini engellemekti. Fakat ABD, yüksek faiz politikasıyla enflasyonu engellemeye çalışmasına rağmen, daralan ekonominin ihtiyaçlarını karşılamak açısından özellikle 1995'li yıllardan itibaren başka bir alanda ekonomiyi canlandırmayı denedi. Bunun için, yeni sömürge ülkelerden ithal edilemeyen tek ürün konumunda olan inşaat sektörünün finanse edilmesi ve o kesimin canlandırılması politikası benimsendi. Bunun sonucunda, 30-40 yıl vadeli, oldukça düşük faizli kredilerle ve çok güvenli olmayan aracı sigorta kurumlarının da sorumluluk üstlenmesiyle aşırı bir konut patlaması, inşaat sektöründe bir canlanma yaşandı. Ve bu, ABD ekonomisinde bir krizin tümüyle ortadan kaldırılması yerine ertelenmesine yol açtı. Ama ekonominin sürekli artan oranda dışardan gelen ürüne bağımlı olması sebebiyle, işsizlik giderek arttı, gelir düzeyi düştü ve bugün konuşulan kriz gündeme geldi.
Bugün en çok ABD ekonomisini etkilemiş olduğu için onunla anılan, konut sektörüne dayalı Mortgage denilen sistemle iç ekonomiyi canlı tutmak biçimindeki politika, AB ülkelerinde de uygulanmaktadır.
Başta İngiltere olmak üzere Almanya, Fransa, Hollanda, vb ülkeler ekonomik tıkanıklığı aşmada konut sektörünün desteklenerek güçlendirilmesini tercih ettiler. Örneğin Hollanda'da kent merkezlerine yakın bölgelere 2. Dünya Savaşı'ndan beri konut yapılması yasak olmasına rağmen, son 15 yılda oralarda da yapılaşma hızlı bir şekilde yaygınlaştı. Ama bu konuda en keskin süreç İngiltere'de yaşandı.
Avrupa'da, özellikle de ABD'de mortgage tercihi, belirli bir süre için krizin bir ölçüde de olsa ertelenmesine imkân tanıdı. Ancak sonuçta gerek mortgage tarzında uzun vadeli borçlanmalarla gerekse yeni sömürge ülkelere aktarılan olağanüstü kaynaklarla dünya ölçeğinde üretilen mal ve hizmetleri 7-8 kez satın alabilecek kadar muazzam bir alım gücü oluştu. Bu alım gücünün karşısında, alınabilecek mal ve hizmetlerin sınırlı kalması bir köpük yarattı. Bu, sistemin tıkanmasının kaçınılmazlığının da işaretiydi.
Tıkanma, önce konut kredisi kullanan kişilerin ödeme güçlüğü çekmesi tarzında yansıdı. Sürecin ilk tetiklemesi 2004 yılında oldu. ABD'de yüzbinlerce konuta bankalar el koydu. El konulan konutların satışıyla kriz gene birkaç yıl ertelendi. Ancak bir süre sonra bankalar ve aracı kuruluşlar el koydukları konutları satamaz oldu. Ellerinde, yüzbinlerce konuttan oluşan, satmak istendiğinde alıcısı bulunmayan ve sonuçta ticari hiçbir değeri olmayan muazzam bir fon birikti.
Konut sektöründe canlanma yaşandığı süreçte, kredi kartı kullanımından inşaat sektörüne ara mal üreten kesimlere kadar geniş çaplı bir dinamizm gündeme gelmişti. Bu nedenle, konut sektöründe yaşanan kriz, bankaları olduğu kadar inşaat sektörüne yardımcı olan, o alana ürün satan kesimleri de etkiledi. Yani yaşanan sadece bankaların parasının geri dönememesinden kaynaklanan bir kriz değildi. Gelişmeler, aynı zamanda Amerikan ve bir ölçüde AB ekonomilerini ayakta tutan sektörlerin (sadece o bölgede üretim yapabilen başka bölgelere ürün ihraç etmesi mümkün olmayan sektörlerin) de krize girmesine yol açtı.
Aşağıdan yukarıya başlayan kriz, şimdi en büyük bankaların çöküşüne yol açıyor. Anımsanacak olursa daha önce de yaptığımız değerlendirmelerde Mortgage'nin neden değil sonuç olduğunu söylemiştik. Gerçekte yaşanan bir sistem kriziydi ve Mortgage, krizi erteleme ihtiyacına bağlı olarak gündeme gelmişti. Ve bugün bünye (sistem), hastalığa ek olarak yapılan zorlama operasyonun (mortgagenin) yan etkilerinin de yükü altında kalmış durumda.
devrimci hareket dergisinden bir alıntıdır durum ortada ne olcak bundan dan sonra ne zamn gerçekleri görcekler
Bilindiği gibi, 1950'ler sonrasında yeni sömürgecilik olgusu dünya genelinde yukarıdan aşağıya geliştirilmiş, meta üretimi yaygınlaşmış ve nispi bir refah gündeme gelmişti. Savaş sonrasında yeniden imarın ve üretim araçlarının yenilenmesinin de etkili olduğu bu nispi refahın yayılmasıyla birlikte, pazar alanının gelişmesi sonucunda tekelci burjuvazinin krizinin bir ölçüde hafiflediği bir dönem yaşanmıştı. Bu süreç, 1970'lere gelindiğinde büyük oranda tamamlandı. 1968-69'larda başta metropol ülkelerde başlayan sol dalga, aynı döneme denk gelen ulusal kurtuluş hareketlerinin emperyalizme vurmuş olduğu darbelerin şiddetini arttırdı ve sömürü alanlarının daralmasının da etkisiyle emperyalizmin krizi giderek keskinleşti.
Bu süreçte yükselen öğrenci hareketleri veya yeni sömürge halklarının özgürlük mücadelesi krizi belirli oranlarda etkilemiş olsa da gerçekte kriz, kapitalizmin işleyişinden kaynaklanandı. Çünkü yeni sömürgecilik süreci, emperyalist tekeller arasında çok büyük bir merkezileşmeyi beraberinde getirdi. Çok az sayıda tekel, dünya ekonomisinde neredeyse belirleyici konuma geldi. Bu kadar kapsamlı bir tekelleşmeyle beraber, ürünlerin maliyetlerinin çok çok üzerindeki fiyatlarla (tekel karlarıyla) pazara sürülmesi sonucunda, geniş halk yığınları yoksullaşırken, tekelci burjuvazinin karları en üst noktaya çıktı. İşte tam da bu aşamada gündeme gelen kriz, aşırı üretimle gerekçelenmiş olsa da gerçekte eksik tüketim sebebiyle oluşmuş bir krizdi. Ürünler, gerçek mal oluş fiyatlarıyla değil de çok daha yüksek tekel fiyatlarıyla pazara sürüldüğünden, tüketimi için gerekli maddi kaynak da düşük ücret sebebiyle emekçi halklarda bulunmadığından istenen tüketim gerçekleşemiyordu. Bu kriz, kıtaların derinlemesine sömürüsü sonucu pazar alanının genişlemesiyle bir ölçüde hafifletilebilmiş ise de,1970'lere gelindiğinde artık o sürecin de sonuna gelinmişti. İşte tam bu süreçte kapitalizmin krizi derinleştiği oranda birdenbire kapitalizmin gerçek krizini gizleyebilecek tarzda başka görüngüde bir kriz yaratıldı. Bu, 1974 petrol krizi olarak ortaya çıktı. Gerçekte ise petrol krizi, emperyalist tekeller arasında rekabetin ürünü olarak suni biçimde yaratıldı. Çünkü OPEC ülkeleri olarak ortaya çıkan ve petrol fiyatlarını aşırı derecede yükselten ülkelerin neredeyse tamamına yakını ABD işbirlikçisi siyasal iktidarlar tarafından yönetiliyordu. ABD tekelleri bu ülkedeki siyasal yapılara tümüyle egemendi. Dolayısıyla OPEC olgusunu kesinlikle ABD politikaları dışında düşünmemek gerekiyor. Petrol fiyatlarının bu dönemde en az iki üç kat yükselmesiyle birlikte, petrole bağımlı olan ABD dışındaki ülkelerin ekonomileri gerilerken ABD ekonomisi krizi bir biçimde erteleyebildi.
1980'lere gelindiğinde ise artık bu sürecin de sonuna gelinmişti. Çünkü diğer ülkeler, farklı enerji kaynaklarına yönelerek kendi krizlerini aşmış ve yine emperyalistler arasındaki eşitsiz gelişimden kaynaklanan rekabet giderek derinleşmişti. Emperyalist tekeller bu kez de işgücü maliyetlerinin aşağı çekilmesi olarak adlandırılabilecek bir yöntemle krizi ertelemeyi denedi. Buna uygun olarak da o yıllara bakıldığında yaygınlıkla tartışılan, uluslararası yeni işbölümü ve serbest bölgeler olgusu ön plana çıktı. Buradan amaç şuydu; sömürü sürecinde emperyalist tekeller yeni sömürge ülkelerde burjuvazinin bazı kesimleriyle ittifak halindeydi ve sömürüden kaynaklanan gelirin bir kısmı o kesimlere pay ediliyordu. Yerel siyasi iktidarlara vergiler, v.b araçlarla kaynak aktarılıyor, ayrıca o ülkelerdeki savunma harcamalarına bir ölçüde katılmak zorunda kalınıyordu. Sonuçta emperyalizm bu kesime aktarılan kaynakları asgariye indirmeyi, her ürünü dünyada en ucuza nerede üretilebiliyorsa orada üretmeyi ve o ürünleri piyasanın çok altında fiyatlarla hem kendi ülkesine aktarmayı hem de ihraç etmeyi amaçladı. Bu şekilde hem yeni bir işbölümüyle her ürün dünyada en ucuz nerede üretiliyorsa sanayiyi oraya yönlendirmek gibi bir politika izlendi, hem de yeni sömürge ülkelere aktarılan kaynakları asgariye indirmek için bu ülkelerin kontrolü dışında serbest bölgeler oluşturuldu ve süreç 1990'lara kadar bu tarzda gelişti.
1990'larda reel sosyalist cephede yaşanan çözülme, sisteme yeni bir açılım fırsatı verdi. Globalleşme adı verilen, bütün dünyanın tek bir pazar olarak görülmesi ve buna uygun ekonomik, siyasal, mali sistemin dayatılması gündeme geldi. Aslında bu gelişme, 1970'lerde başlayan ve çeşitli biçimlerde ertelenen krizi bir biçimde, dönemsel olarak aşabilmenin bir aracı haline geldi. Bunun için, mali sermayenin bütün dünyada özgürce hareketinin önündeki bütün kısıtlamaların kaldırılması gerekiyordu. İkincisi, tüm mal ve hizmetlerin özgürce dünya pazarlarındaki değişiminin önündeki engellerin kaldırılması gerekiyordu. Üçüncüsü, yeni sömürge ülkelerin gümrük, vergi, vb. her türlü kısıtlamalarının asgariye indirgenmesi, hatta sıfırlanması hedeflenmişti. Bu şekilde ürünler çok ucuza ithal edilirken aynı zamanda yeni sömürge ülkeler birbirleriyle rekabet etmek zorunda bırakıldı. Çünkü yeni sömürge ülkelerde ihracat ekonomisi bir siyasal-ekonomik tercih olarak gündeme geldiğinde, metropol ülkelere ürünleri en ucuza satabilecek koşullarda üretebilen ülkelerin ürünleri alıcı buldu. Sonuçta yeni sömürge ülkeler arasında ürünleri en ucuza üretebilme konusunda korkunç bir rekabet başladı.
Anımsanacak olursa o süreçte yaptığımız değerlendirmelerde, yeni sömürge ülkelerde ürünlerin çok daha ucuza mal edilebilmesi için atılan adımların bu ülkelerle sınırlı kalmayacağını ve çok geçmeden bu olgunun metropol ülkelerdeki işgücünün de, üretimin de maliyetinin çok daha aşağılara çekilmesini dayatacağını, yoksa bu ülkelerdeki sanayileşmenin tümden yeni sömürge ülkelere kayacağını vurgulamıştık. Ve gerçekten de gelişme bu doğrultuda oldu. Sonuçta globalleşme sürecinde bugün gelinen noktada örneğin Çin, Hindistan gibi nüfusu bir milyarı aşan ülkelerde işgücünün maliyeti aylık 40-50 dolara kadar düştü. Dolayısıyla işgücünün maliyetindeki düşüklük, bu ülkelerde aşırı üretime rağmen kendi tüketimlerinin kısıtlı kalmasına yol açtı. Bu ülkelerde yapılan muazzam ve çok ucuza üretim, başta ABD olmak üzere dünyanın temel tüketim toplumunun talebini karşıladı. Ve başlangıçta bir biçimde kriz ertelendi. Çünkü Çin, Malezya, Endonezya gibi ülkelerde üretilen çok ucuz ürünler metropol ülkelerdeki işçi, emekçi sınıfların alımına sunulduğunda onların yaşam standartlarında çok önemli bir gerilemeye yol açmadı. Ancak bu ülkelerden gelen ürünlerle ihtiyacın karşılanmış olması yerel sanayileri geriletti. Metropol ülkelerde yatırımlar düştü, işsizlik %11-12'lere tırmandı, bunun yanında bir de sürekli olarak yaşanan %6-8'lere varan enflasyon bu ülkelerin ekonomilerinin temel hastalığı haline geldi. Örneğin ABD, enflasyonu azdırmamak gerekçesiyle bu dönemde sürekli olarak faizleri %5-6 oranlarında tuttu. Merkez bankasının faiz oranlarını bu kadar yüksek tutmasının amacı tüketimi aşağı çekmek, tüketime zaten yönelen kesimlerin aşırı tüketim talebini banka kredileriyle finanse etmesini engellemekti. Fakat ABD, yüksek faiz politikasıyla enflasyonu engellemeye çalışmasına rağmen, daralan ekonominin ihtiyaçlarını karşılamak açısından özellikle 1995'li yıllardan itibaren başka bir alanda ekonomiyi canlandırmayı denedi. Bunun için, yeni sömürge ülkelerden ithal edilemeyen tek ürün konumunda olan inşaat sektörünün finanse edilmesi ve o kesimin canlandırılması politikası benimsendi. Bunun sonucunda, 30-40 yıl vadeli, oldukça düşük faizli kredilerle ve çok güvenli olmayan aracı sigorta kurumlarının da sorumluluk üstlenmesiyle aşırı bir konut patlaması, inşaat sektöründe bir canlanma yaşandı. Ve bu, ABD ekonomisinde bir krizin tümüyle ortadan kaldırılması yerine ertelenmesine yol açtı. Ama ekonominin sürekli artan oranda dışardan gelen ürüne bağımlı olması sebebiyle, işsizlik giderek arttı, gelir düzeyi düştü ve bugün konuşulan kriz gündeme geldi.
Bugün en çok ABD ekonomisini etkilemiş olduğu için onunla anılan, konut sektörüne dayalı Mortgage denilen sistemle iç ekonomiyi canlı tutmak biçimindeki politika, AB ülkelerinde de uygulanmaktadır.
Başta İngiltere olmak üzere Almanya, Fransa, Hollanda, vb ülkeler ekonomik tıkanıklığı aşmada konut sektörünün desteklenerek güçlendirilmesini tercih ettiler. Örneğin Hollanda'da kent merkezlerine yakın bölgelere 2. Dünya Savaşı'ndan beri konut yapılması yasak olmasına rağmen, son 15 yılda oralarda da yapılaşma hızlı bir şekilde yaygınlaştı. Ama bu konuda en keskin süreç İngiltere'de yaşandı.
Avrupa'da, özellikle de ABD'de mortgage tercihi, belirli bir süre için krizin bir ölçüde de olsa ertelenmesine imkân tanıdı. Ancak sonuçta gerek mortgage tarzında uzun vadeli borçlanmalarla gerekse yeni sömürge ülkelere aktarılan olağanüstü kaynaklarla dünya ölçeğinde üretilen mal ve hizmetleri 7-8 kez satın alabilecek kadar muazzam bir alım gücü oluştu. Bu alım gücünün karşısında, alınabilecek mal ve hizmetlerin sınırlı kalması bir köpük yarattı. Bu, sistemin tıkanmasının kaçınılmazlığının da işaretiydi.
Tıkanma, önce konut kredisi kullanan kişilerin ödeme güçlüğü çekmesi tarzında yansıdı. Sürecin ilk tetiklemesi 2004 yılında oldu. ABD'de yüzbinlerce konuta bankalar el koydu. El konulan konutların satışıyla kriz gene birkaç yıl ertelendi. Ancak bir süre sonra bankalar ve aracı kuruluşlar el koydukları konutları satamaz oldu. Ellerinde, yüzbinlerce konuttan oluşan, satmak istendiğinde alıcısı bulunmayan ve sonuçta ticari hiçbir değeri olmayan muazzam bir fon birikti.
Konut sektöründe canlanma yaşandığı süreçte, kredi kartı kullanımından inşaat sektörüne ara mal üreten kesimlere kadar geniş çaplı bir dinamizm gündeme gelmişti. Bu nedenle, konut sektöründe yaşanan kriz, bankaları olduğu kadar inşaat sektörüne yardımcı olan, o alana ürün satan kesimleri de etkiledi. Yani yaşanan sadece bankaların parasının geri dönememesinden kaynaklanan bir kriz değildi. Gelişmeler, aynı zamanda Amerikan ve bir ölçüde AB ekonomilerini ayakta tutan sektörlerin (sadece o bölgede üretim yapabilen başka bölgelere ürün ihraç etmesi mümkün olmayan sektörlerin) de krize girmesine yol açtı.
Aşağıdan yukarıya başlayan kriz, şimdi en büyük bankaların çöküşüne yol açıyor. Anımsanacak olursa daha önce de yaptığımız değerlendirmelerde Mortgage'nin neden değil sonuç olduğunu söylemiştik. Gerçekte yaşanan bir sistem kriziydi ve Mortgage, krizi erteleme ihtiyacına bağlı olarak gündeme gelmişti. Ve bugün bünye (sistem), hastalığa ek olarak yapılan zorlama operasyonun (mortgagenin) yan etkilerinin de yükü altında kalmış durumda.
devrimci hareket dergisinden bir alıntıdır durum ortada ne olcak bundan dan sonra ne zamn gerçekleri görcekler