Orijinalini görmek için tıklayınız : "sahtekar" nihal atsız


yoyocemil
01.02.2006, 00:37
http://www.yeniasya.com.tr/2005/05/05/yazarlar/lsalihoglu.htm
M. Latif SALİHOĞLU

Türk'e düşman kazandırma stratejisi (1)
Türkiye'de ırkçılık illetine kapılmış kişi ve grupların Üstad Bediüzzaman hakkında kullanmayı özellikle tercih ettikleri isim, lâkap şudur: Said-i Kürdî.
Üstad Bediüzzaman, 1920'den sonraki "Yeni Said" devresinde bu imzayı terk ettiği ve mutlak ekseriyetle "Said Nursî" ismini kullandığı halde, ırkçı kesim ısrarla ve inatla "Said-i Kürdî" demeye devam ediyor.
Sebebi gàyet derecede açıktır: Bir "frenk illeti" olan ırkçılık marazına yakalananlar için en önemli şey, ırkçılığı körüklemede istimal edilebilecek malzemelerdir.
İşte, bu iflâh etmez ve ettirmez marazın iki ucunu tutmuş olan Türkçüler ile Kürtçüler, "Said-i Kürdî" tâbirini de büyük bir zevk ve iştahla kullanıyor.
Böyle yapmakla, dar muhakemeli Kürtçüler, kendi kısır dâvâları için muktesep bir pay çıkarmayı hesaplarken; herkesi düşman görmeyi yeğleyen Türkçüler ise, "Bakın, Said Nursî bizden değildir; arkasından gitmeyin" mesajını yaymaya çalışıyor.
Her iki tarafı çileden çıkartıp kudurma noktasına getiren gelişme ise, din ve vatan birliğine inanmış yüz binlerce Müslüman Türk ve Kürt evlâdının, Üstad Bediüzzaman'ın temsil ettiği dâvâ etrafında kenetlenerek birleşmesi, kardeş olup kucaklaşmasıdır.
Bütün nifak ve şikak tohumlarının ekilmesine, bütün kin ve husûmet ateşinin körüklenmesine rağmen, bu samimî kardeşlik bağları sarsılmıyor, kopmuyor, kesilmiyor.
Tıpkı, Saadet Asrındaki Habeşî Bilâl, Fârisî Selmân ve Arabî Ebâzer gibi sahabiler arasındaki kuvvetli, sarsılmaz kardeşlik modeli gibi...
Hakikat-i hâl bu merkezde olmasına rağmen, bütün hayatını din, vatan ve millet uğrunda sarf eden, üstelik dünya umuru nâmına hiçbir şey istemeyen, dahası maddî ve dünyevî hiçbir şeye sahip olamadan ebediyete intikal eden Bediüzzaman Said Nursî'ye, onun ihlâslı talebelerine ve onun Kur'ân tefsiri olan eserlerine karşı, akıl almaz derecede bir kin ve garaz hissiyle düşmanlık edenlere rastlanıyor.
İşin acip, garip tarafı, bazıları din, vatan, milleti adına yapıyor bu düşmanlığı. Üstelik, her türlü hile ve desiseyi de mübah görerek: İtham, iftira, yalan, karalama, tahkîr, tezyif, şüphe, tereddüt, vs., menfi tarzda istimal edilebilecek her türlü silâh var bunlarda. Ve, hiç çekinmeden fütursuzca kullanmaktalar bu silâhları.
İşte, ırkçılık batağına saplanmış ve bu türden silâhlarla Said Nursî'ye karşı yaylım ateşini başlatmış olan, bir silâhşörle daha karşı karşıyayız: Türkçü-Turancı Nihal Atsız...
Türkçülerin "Atsız kanadı"na göre, "Nihal Atsız, Türk milliyetçiliğinin Ziya Gökalp'ten sonraki en büyük ismi"dir. (Not: Eski lâkabı "Kürt Ziya" olan bu çift taraflı ırkçılık körükleyicisi şahsiyetin hakiki hüviyetini öğrenmek için "Türkçe İbadet Tartışması" isimli kitabımıza bakabilirsiniz.)
İşte, dünkü yazımızda da belirttiğimiz üzere, bir aylık dergide "Millî Strateji" başlığıyla yazı yazarak Üstad Bediüzzaman'a olmadık suçlamalarda bulunan ve onu Türk milletinin en büyük, en tehlikeli düşmanı olarak tanıtan zihniyetin fikir ve ilham kaynağının da, "Türk'e düşman kazandırma stratejisi" güden Gökalp ve Atsız gibi "Türkçüler" olduğunu anlamak hiç de zor değil.
Bu sebeple, yazımızın bundan sonraki bölümlerinde, bir kısım Türkçülerin akıl hocası durumundaki Nihal Atsız'ın Bediüzzaman Said Nursî hakkında ileri sürdüğü iddia ve isnatlar ile bunlara karşı verilen cevaplar, yapılan izahlar yer alacak.
11 Aralık 1975'te ölen Nihal Atsız'ın, 1964'te yayınlanmış "Nurculuk denen sayıklama" başlıklı uzun bir makalesi var. Ona bağlı Türkçüler, koca bir iftiranâme hüviyetindeki bu yazıdan hem ilham alıyor ve hem de her fırsatta ondan iktibaslar yaparak meseleyi gündeme getiriyor.
Bakalım, Hüseyin Nihal Atsız, 7 Mart 1964 tarihli ve 109 sayılı Ötüken dergisinde Nursî ve Nurculuk hakkında neler yazmış ve ne tür iddialarda bulunmuş, izah ve cevaplarıyla birlikte bu konuya inşaallah devam edelim.
Tarihin yorumu
4-5 Mayıs 672: Ebû Eyyûbe’l-Ensârî (Eyyûb Sultan) Hazretleri, “Konstantiniye’yi fetih” kasdıyla geldiği İstanbul surları önünde, bir kuşatma esnasında şehit düştü.
Hazret-i Eyyûb El–Ensarî, Medine'ye hicret esnasında Hz. Peygamber'i (asm) evinde misafir eden sahabidir. Mezarı, kendi ismiyle anılan Eyyûbsultan Camiinin yanındadır. Türbesi, Türkiye'nin ve dünyanın her tarafından gelen Müslümanlar için bir ziyaretgâhtır.
05.05.2005

E-Posta:
latif@yeniasya.com.tr

yoyocemil
01.02.2006, 00:38
http://www.yeniasya.com.tr/2005/05/06/yazarlar/lsalihoglu.htm
M. Latif SALİHOĞLU
Türk'e düşman kazandırma stratejisi (2)
Nihal Atsız'ın kırk sene evvel Ötüken dergisinde neşrettiği (7 Mart 1964) Üstad Bediüzzaman hakkındaki kin, nefret ve iftira yüklü makalesi, onun takipçileri tarafından her fırsatta ısıtılıp ısıtılıp gündeme getiriliyor.
Atsız'ın bu iftiranâmesi, pekçok Müslüman Türk evlâdının Bediüzzaman Said Nursî'den soğumasına, ondan uzaklaşmasına, dahası serapa iman hakikatlerini ihtiva eden Nur Risâlelerinden mahrûm kalmasına sebebiyet verdi. Dolayısıyla, "Türkçü" geçinmelerine rağmen, Müslüman Türk milletine mânen en büyük zararı verenlerden biri oldu.
Şimdi, Atsız'ın söz konusu "Nurculuk denen sayıklama" başlıklı makalesinde bakalım ne tür isnatlar yer alıyor. Hem bunları okuyalım, hem de bu türden iddia ve isnatlara Üstad Bediüzzaman'ın, talebe ve dostlarının vaktiyle vermiş olduğu cevaplara, yapmış olduğu izahlara bakalım.
Gökalp'in yolundan giden Atsız, bahsi geçen yazısının başlarında konuya şu ifadelerle giriyor: "Nurculuk nedir? Gazetelerde ikide bir görülen Nurcular, Nur Risâlesi talebeleri kimdir? Aralarında avamdan aydına kadar, mühendis, avukat ve doktora kadar her türlü adamın bulunduğu Nurculuk, Saîd-i Nursî adında cahil bir Kürdün peşine takılmış cahil bir sürü, Nur Risâlesi talebeleri de Saîd-i Nursî'nin o çetrefil ve cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı Risâleleri, atom fiziği ve Einstein nazariyesini okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır."
Nihal Atsız'ın bu tahkir ve tezyif çamurları sıçratan isnatlarına karşı, aynı zamanda imanlı bir milliyetçi olan Osman Yüksel Serdengeçti'nin "Said Nur ve Talebeleri" başlıklı makalesinden ilk cevabı verelim:
"Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı... Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok. Hepsi birşeye inanmış: Allah'a... O'nun ulu Peygamberine. O'nun büyük kitabına. Kur'ân henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hâl var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdetâ Asr-ı Saadette hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur. Hepsi huzur içindeler.
"...Said Nur, üç devir (Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet) yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar... İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş, başka birşey dememiş... Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş. Kayalar gibi çetin, müthiş bir irade. Şimşekler gibi bir zekâ. İşte Said Nur!
"Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefis müdafaası değildir, büyük bir dâvânın müdafaasıdır. Celâdet, cesaret, zekâ eseri, şaheseri...
"Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakîr gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat'tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu.
"...Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, imana susayanlar, onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstad'ın Nur Risâleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar, cahil-münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan birşey aldı, onun nuruyla nurlandı.
"Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler, bu nurdan, bu ışıktan korktular.
"...Onun nuru, Kur'ân'ın nuru, Allah'ın nuru vatan sınırlarını da aştı; bütün âlem-i İslâmı dolaştı. Şimdi Türkiye'de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve talebeleri. (Bkz: Mâbedsiz Şehir, s. 149 ve Tarihçe-i Hayat, s. 545.)
Yine, Serdengeçti ile aynı paralelde Said Nur ve talebelerini tahlil eden devrin en itibarlı gazetecilerinden, aynı zamanda milliyetçi–mukadesatçı kişiliğiyle de bilinen Eşref Edip Fergan'ın "Uzun bir ayrılıktan sonra" başlıklı yazısından kısa iktibaslarla devam ediyoruz:
"Üstad'la tanışmamız kırk seneyi geçti... Üstad, kendine mahsus şivesiyle, yüksek ilmî meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet ve şehamet bizi de heyecanlandırırdı. Harikulâde fıtrî bir zekâ, İlâhî bir mevhibe. En mu'dil meselelerde, zekâsının kudret ve azameti kendisini gösterir. Daima işleyen ve düşünen bir kafa. Onun rehberi yalnız Kur'ân. Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu.... İslâmın gayetü'l-gayesi olan tevhid ve Allah'a iman esası, onun ve Risâle-i Nur'un en büyük umdesidir.
Mücahede ile gönüllerde iman ve Kur'ân hakikatlerini yerleştirmek için geçen uzun, bir asra yakın bir ömür. Fazilet ve şehametle geçen bir ömür. Harp meydanlarında, mücahitlerin önünde, kılıç elinde, dim dik ayakta düşmana saldıran bir kahraman. Esarette, düşman kumandanına karşı koyan bir kahraman. İdam sehpasında, düşman kumandanını düşündüren, insafa getiren bir kahraman.
"Millet ve memleket için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen bir fedaî. Fitnenin, bozgunculuğun en müthiş düşmanı. Milletin menfaati için, her türlü zulme, işkenceye tahammül ediyor. Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salâh ve iman temenni eder.
"...Memleketin her tarafında 600 bini mütecaviz, belki bir milyonu bulan talebeleri, memleketin en faziletli evlâtlarıdır. Üniversitenin muhtelif fakültelerinde müsbet ilimler tahsil eden şakirtleri pek çoktur; yüzlercedir, binlercedir. Hiçbir Nur talebesi yoktur ki, sınıfının en faziletlisi, en çalışkanı olmasın. Memleketin her tarafında bulunan bu yüz binlerce Risâle-i Nur talebesinden hiçbirinin, hiçbir yerde âsâyişi muhil hiçbir hareketi, hiçbir vak'ası yoktur. Her Nur talebesi, hükûmetin, nizam ve intizamın tabiî birer muhafızıdır, âsâyişin mânevî bekçisidir." (Bkz: Eşref Edib; Tenkit ve Tahliller, s. 13–16 ve Tarihçe- Hayat, s. 541.)
06.05.2005

yoyocemil
01.02.2006, 00:38
http://www.yeniasya.com.tr/2005/05/06/yazarlar/lsalihoglu.htm
M. Latif SALİHOĞLU
Türk'e düşman kazandırma stratejisi (2)
Nihal Atsız'ın kırk sene evvel Ötüken dergisinde neşrettiği (7 Mart 1964) Üstad Bediüzzaman hakkındaki kin, nefret ve iftira yüklü makalesi, onun takipçileri tarafından her fırsatta ısıtılıp ısıtılıp gündeme getiriliyor.
Atsız'ın bu iftiranâmesi, pekçok Müslüman Türk evlâdının Bediüzzaman Said Nursî'den soğumasına, ondan uzaklaşmasına, dahası serapa iman hakikatlerini ihtiva eden Nur Risâlelerinden mahrûm kalmasına sebebiyet verdi. Dolayısıyla, "Türkçü" geçinmelerine rağmen, Müslüman Türk milletine mânen en büyük zararı verenlerden biri oldu.
Şimdi, Atsız'ın söz konusu "Nurculuk denen sayıklama" başlıklı makalesinde bakalım ne tür isnatlar yer alıyor. Hem bunları okuyalım, hem de bu türden iddia ve isnatlara Üstad Bediüzzaman'ın, talebe ve dostlarının vaktiyle vermiş olduğu cevaplara, yapmış olduğu izahlara bakalım.
Gökalp'in yolundan giden Atsız, bahsi geçen yazısının başlarında konuya şu ifadelerle giriyor: "Nurculuk nedir? Gazetelerde ikide bir görülen Nurcular, Nur Risâlesi talebeleri kimdir? Aralarında avamdan aydına kadar, mühendis, avukat ve doktora kadar her türlü adamın bulunduğu Nurculuk, Saîd-i Nursî adında cahil bir Kürdün peşine takılmış cahil bir sürü, Nur Risâlesi talebeleri de Saîd-i Nursî'nin o çetrefil ve cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı Risâleleri, atom fiziği ve Einstein nazariyesini okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır."
Nihal Atsız'ın bu tahkir ve tezyif çamurları sıçratan isnatlarına karşı, aynı zamanda imanlı bir milliyetçi olan Osman Yüksel Serdengeçti'nin "Said Nur ve Talebeleri" başlıklı makalesinden ilk cevabı verelim:
"Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı... Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok. Hepsi birşeye inanmış: Allah'a... O'nun ulu Peygamberine. O'nun büyük kitabına. Kur'ân henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hâl var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdetâ Asr-ı Saadette hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur. Hepsi huzur içindeler.
"...Said Nur, üç devir (Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet) yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar... İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş, başka birşey dememiş... Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş. Kayalar gibi çetin, müthiş bir irade. Şimşekler gibi bir zekâ. İşte Said Nur!
"Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefis müdafaası değildir, büyük bir dâvânın müdafaasıdır. Celâdet, cesaret, zekâ eseri, şaheseri...
"Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakîr gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat'tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu.
"...Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, imana susayanlar, onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstad'ın Nur Risâleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar, cahil-münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan birşey aldı, onun nuruyla nurlandı.
"Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler, bu nurdan, bu ışıktan korktular.
"...Onun nuru, Kur'ân'ın nuru, Allah'ın nuru vatan sınırlarını da aştı; bütün âlem-i İslâmı dolaştı. Şimdi Türkiye'de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve talebeleri. (Bkz: Mâbedsiz Şehir, s. 149 ve Tarihçe-i Hayat, s. 545.)
Yine, Serdengeçti ile aynı paralelde Said Nur ve talebelerini tahlil eden devrin en itibarlı gazetecilerinden, aynı zamanda milliyetçi–mukadesatçı kişiliğiyle de bilinen Eşref Edip Fergan'ın "Uzun bir ayrılıktan sonra" başlıklı yazısından kısa iktibaslarla devam ediyoruz:
"Üstad'la tanışmamız kırk seneyi geçti... Üstad, kendine mahsus şivesiyle, yüksek ilmî meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet ve şehamet bizi de heyecanlandırırdı. Harikulâde fıtrî bir zekâ, İlâhî bir mevhibe. En mu'dil meselelerde, zekâsının kudret ve azameti kendisini gösterir. Daima işleyen ve düşünen bir kafa. Onun rehberi yalnız Kur'ân. Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu.... İslâmın gayetü'l-gayesi olan tevhid ve Allah'a iman esası, onun ve Risâle-i Nur'un en büyük umdesidir.
Mücahede ile gönüllerde iman ve Kur'ân hakikatlerini yerleştirmek için geçen uzun, bir asra yakın bir ömür. Fazilet ve şehametle geçen bir ömür. Harp meydanlarında, mücahitlerin önünde, kılıç elinde, dim dik ayakta düşmana saldıran bir kahraman. Esarette, düşman kumandanına karşı koyan bir kahraman. İdam sehpasında, düşman kumandanını düşündüren, insafa getiren bir kahraman.
"Millet ve memleket için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen bir fedaî. Fitnenin, bozgunculuğun en müthiş düşmanı. Milletin menfaati için, her türlü zulme, işkenceye tahammül ediyor. Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salâh ve iman temenni eder.
"...Memleketin her tarafında 600 bini mütecaviz, belki bir milyonu bulan talebeleri, memleketin en faziletli evlâtlarıdır. Üniversitenin muhtelif fakültelerinde müsbet ilimler tahsil eden şakirtleri pek çoktur; yüzlercedir, binlercedir. Hiçbir Nur talebesi yoktur ki, sınıfının en faziletlisi, en çalışkanı olmasın. Memleketin her tarafında bulunan bu yüz binlerce Risâle-i Nur talebesinden hiçbirinin, hiçbir yerde âsâyişi muhil hiçbir hareketi, hiçbir vak'ası yoktur. Her Nur talebesi, hükûmetin, nizam ve intizamın tabiî birer muhafızıdır, âsâyişin mânevî bekçisidir." (Bkz: Eşref Edib; Tenkit ve Tahliller, s. 13–16 ve Tarihçe- Hayat, s. 541.)
06.05.2005

yoyocemil
01.02.2006, 00:39
http://www.yeniasya.com.tr/2005/05/07/yazarlar/lsalihoglu.htm
M. Latif SALİHOĞLU
Türk'e düşman kazandırma stratejisi (3)
Türk milletine düşman kazandırma stratejisi güden öncü teorisyenlerden biri Ziya Gökalp ile, bir diğeri Nihal Atsız'dır. Bu stratejinin pratisyenleri ise ayrıdır. Onlar, ekseriyetle askerî ve siyasî cenahtan kimselerdir.
Burada üzerinde durduğumuz konu, ikinci kademedeki teorisyen ve günümüz bir kısım Türkçülerin de akıl hocası olan Nihal Atsız'ın, Nursî, Nur Risâleleri ve Nur talebeleri hakkında ileri sürdüğü iddia, yahut isnatlarıdır.
İşte, tâ kırk sene evvel neşrettiği makalesindeki ifadelerinin devamından bir bölüm: "Saîd-i Nursî denilen adam, eskiden Saîd-i Kürdî diye birtakım risâleler yayınlayan, Türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını bilmekten âciz, Şafiî mezhebinden bir Kürttür. Mütareke yıllarında İstanbul sokaklarında millî Kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. Bu cakacı Kürt, kendisine 'Bedîüzzaman' demekte, müridleri de bu adı bir övünçmüş gibi kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. Bedîüzzaman, 'zamanın harikası' demektir. Kürt Said cidden zamanın harikasıdır. Yirminci yüz yıl gibi bir zamanda bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da on binlerce, belki yüz binlerce Türk'ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla gerçekten zamanın bir harikasıdır... Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir."
Görüldüğü gibi, dinle barışık olmayan bir grup Türkçünün "akıl hocası" rolündeki Atsız, iddialarının hiçbirine delil getirmiyor, getiremiyor. Sadece kara çalmakla meşgul. Gözü başka birşey görmüyor. Said Nursî'nin "Kürdî"liğinden "Şafiî"liğine, hatta âlim zâtların ona ittifakla lâyık gördüğü "Bediüzzaman" ismine varıncaya kadar, hayatında yer alan herşeyi hor ve hakir görerek, hasmâne bir tutumla karalamaya çalışıyor.
Bu şahıs, esasen kendi ikrarıyla da "yüz binlerce Türk"ün Nursî'nin peşinden gitmesini, eserlerini iştiyakla okumasını, dikkatle mütalâa etmesini bir türlü hazmedemediği için, kıskançlık krizine tutulmuşcasına saldırıyor.
İşte, bu gibi hususlar, aslında hakiki Türk hamiyetperverleri ile "sahtekâr hamiyetfurûşlar"ın farkını da bir güzel gösteriyor. Hamiyetfurûşlar, "Türk'ten başka Türk'ün dostu yok" demekle, herkesi Türklere düşman görüp öyle de gösterirlerken, Bediüzzaman ve Mehmed Akif gibi zatlar ise, diğer Müslüman akvâmı Türklere dost ve kardeş yapmakla ömür geçirdiler.
Hakiki Türklerin üstad kabul ettikleri Bediüzzaman, bin yıl dine hizmet ile cihan çapında İslâmın bayraktarlığını yapan Türk milleti için "Meslek-i Kur'âniyem cihetiyle, her milletten ziyade Türkleri sevmek ve taraftar olmak, kudsî hizmetimin muktezasıdır" (Tarihçe-i Hayat, s. 202) diyerek, her milletten talebelerine Türkleri sevmek ve taraftar olmak dersini verdiği halde, "sahtekâr hamiyetfurûşlar" ise, dün olduğu gibi bugün de bu ilim ve imân âbidesi zâttan Türk milletini soğutmaya, uzak tutmaya, hatta nefret ettirip düşman yapmaya uğraşıyor.
Evet, başka unsurlardan binlerce şahit gösterebiliriz ki, bu insanlar hassaten Risâle-i Nur'u okuduktan sonra Türk milletini daha ziyade sevmeye ve samimâne münasebettar olmaya başlamış. O halde, ne istiyor bu hamiyetfurûşlar? Dertleri nedir? Bunlar geri zekâlı olmadığına göre, dertleri de hiç şüphesiz "Türk'e düşman kazandırmak"tır.
Nitekim, Üstad Bediüzzaman bu gibi kimseler için "İlhâda giren ve Türkün hakikî bütün mefâhir-i milliyesini taşıyan İslâmiyet milliyetinden çıkmak isteyen adamları Türk bilmiyoruz, Türk perdesi altına girmiş frenk telâkki ediyoruz" diyerek, gerekçesini de şu sözlerle ifade ediyor: "Çünkü, yüz bin defa Türkçüyüz deyip dâvâ etseler, ehl-i hakikati kandıramazlar. Zira fiilleri, harekâtları, onların dâvâlarını tekzip ediyor." (Mektûbât, 29. Mektup, Dördüncü Desise'den.)
Dünkü köşe yazımızda aktardığımız üzre, Osman Yüksel ile Eşref Edib gibi münevver zatlar, Üstad Bediüzzaman'ın nasıl bir hüviyet ve şahsiyete sahip olduğunu, talebelerinin nasıl mazbut ve münevver birer vatanperver olduğunu ve telif ettiği Nur Külliyatının da nasıl bir "şâheser" olduğunu, gayet veciz bir şekilde izah ediyorlar. Onların yazdıkları, elbette ki tam yerinde ve mâkul cevaplardır.
Bununla beraber, Nihal Atsız'ın isnatlarına karşı, o münevverlerin izahlarına ilâveten bugün de Üstad Bediüzzaman'ın yine aynı meseleyle alâkalı vaki olmuş itirazlara verdiği uzun bir cevabın kısacık bir hülâsasını aktarmak istiyoruz. Hâl'de olduğu gibi, gelecekteki itirazları da keşfen gören Bediüzzaman, adı geçen eserinin "Dördüncü Desise"sinde ırkçı Türkçülerin aldatma teşebbüslerine mukabil şu cevap ve izahları serd ediyor:
"...Şimdi, en mühim bir hücum benim şahsımadır. Diyorlar ki: 'Said Kürttür. Neden bu kadar ona hürmet ediyorsunuz, arkasına düşüyorsunuz?' İşte, bilmecburiye, böyle herifleri susturmak için, Dördüncü Desise-i Şeytaniyeyi, istemeyerek Eski Said lisanıyla zikredeceğim: Şeytanın telkiniyle ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: 'Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir."
"Elcevap: Ey bedbaht mülhid! Ben felillâhilhamd Müslümanım. Her zamanda kudsî milletimin üç yüz elli milyon (şimdi bir buçuk milyar) efradı vardır.
"...Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten Türk düşmanı olan hamiyetfuruş mülhidlere derim ki: Din-i İslâmiyet milliyetiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet ile, Türk denilen bu vatan ehl-i imanıyla şiddetli ve pek hakikî alâkadarım. Ve bin seneye yakın, Kur'ân'ın bayrağını cihanın cihât-ı sittesinin etrafında galibâne gezdiren bu vatan evlâtlarına, İslâmiyet hesabına müftehirâne ve taraftarâne muhabbettarım.
"Sen ise, ey hamiyetfuruş sahtekâr! ...Ey frenkmeşrepler ve propagandanızla hakikî kardeşlerimi benden soğutmaya çalışan mülhidler! ...Türkün mefâhir-i hakikiye-i milliyesini unutturacak bir surette mecazî ve unsurî ve muvakkat ve garazkârâne bir uhuvvetin var. Senden soruyorum: ...Eğer hamiyet-i milliye bunlardan ibaretse ve terakki ve saadet-i hayatiye bu ise, evet, sen böyle Türkçü isen ve böyle milliyetperver isen, ben o Türkçülükten kaçıyorum; sen de benden kaçabilirsin.
"...Felillâhilhamd, hizmet-i Kur'âniye ve imaniyede Cenâb-ı Hak rahmetiyle öyle kardeşleri bana vermiş ki, vefatımla, o hizmet, bir merkezde yapıldığına bedel, çok merkezlerde yapılacak. Benim dilim ölümle susturulsa, pek çok kuvvetli diller benim dilime bedel konuşacaklar, o hizmeti idame ederler. Hattâ diyebilirim: Nasıl ki bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sümbül hayatını netice verir; bir taneye bedel yüz tane vazife başına geçer. Öyle de, mevtim, hayatımdan fazla o hizmete vasıta olur ümidini besliyorum."
07.05.2005
E-Posta: latif@yeniasya.com.tr

yoyocemil
01.02.2006, 00:40
http://www.yeniasya.com.tr/2005/05/07/yazarlar/lsalihoglu.htm

M. Latif SALİHOĞLU
Türk'e düşman kazandırma stratejisi (3)
Türk milletine düşman kazandırma stratejisi güden öncü teorisyenlerden biri Ziya Gökalp ile, bir diğeri Nihal Atsız'dır. Bu stratejinin pratisyenleri ise ayrıdır. Onlar, ekseriyetle askerî ve siyasî cenahtan kimselerdir.
Burada üzerinde durduğumuz konu, ikinci kademedeki teorisyen ve günümüz bir kısım Türkçülerin de akıl hocası olan Nihal Atsız'ın, Nursî, Nur Risâleleri ve Nur talebeleri hakkında ileri sürdüğü iddia, yahut isnatlarıdır.
İşte, tâ kırk sene evvel neşrettiği makalesindeki ifadelerinin devamından bir bölüm: "Saîd-i Nursî denilen adam, eskiden Saîd-i Kürdî diye birtakım risâleler yayınlayan, Türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını bilmekten âciz, Şafiî mezhebinden bir Kürttür. Mütareke yıllarında İstanbul sokaklarında millî Kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. Bu cakacı Kürt, kendisine 'Bedîüzzaman' demekte, müridleri de bu adı bir övünçmüş gibi kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. Bedîüzzaman, 'zamanın harikası' demektir. Kürt Said cidden zamanın harikasıdır. Yirminci yüz yıl gibi bir zamanda bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da on binlerce, belki yüz binlerce Türk'ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla gerçekten zamanın bir harikasıdır... Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir."
Görüldüğü gibi, dinle barışık olmayan bir grup Türkçünün "akıl hocası" rolündeki Atsız, iddialarının hiçbirine delil getirmiyor, getiremiyor. Sadece kara çalmakla meşgul. Gözü başka birşey görmüyor. Said Nursî'nin "Kürdî"liğinden "Şafiî"liğine, hatta âlim zâtların ona ittifakla lâyık gördüğü "Bediüzzaman" ismine varıncaya kadar, hayatında yer alan herşeyi hor ve hakir görerek, hasmâne bir tutumla karalamaya çalışıyor.
Bu şahıs, esasen kendi ikrarıyla da "yüz binlerce Türk"ün Nursî'nin peşinden gitmesini, eserlerini iştiyakla okumasını, dikkatle mütalâa etmesini bir türlü hazmedemediği için, kıskançlık krizine tutulmuşcasına saldırıyor.
İşte, bu gibi hususlar, aslında hakiki Türk hamiyetperverleri ile "sahtekâr hamiyetfurûşlar"ın farkını da bir güzel gösteriyor. Hamiyetfurûşlar, "Türk'ten başka Türk'ün dostu yok" demekle, herkesi Türklere düşman görüp öyle de gösterirlerken, Bediüzzaman ve Mehmed Akif gibi zatlar ise, diğer Müslüman akvâmı Türklere dost ve kardeş yapmakla ömür geçirdiler.
Hakiki Türklerin üstad kabul ettikleri Bediüzzaman, bin yıl dine hizmet ile cihan çapında İslâmın bayraktarlığını yapan Türk milleti için "Meslek-i Kur'âniyem cihetiyle, her milletten ziyade Türkleri sevmek ve taraftar olmak, kudsî hizmetimin muktezasıdır" (Tarihçe-i Hayat, s. 202) diyerek, her milletten talebelerine Türkleri sevmek ve taraftar olmak dersini verdiği halde, "sahtekâr hamiyetfurûşlar" ise, dün olduğu gibi bugün de bu ilim ve imân âbidesi zâttan Türk milletini soğutmaya, uzak tutmaya, hatta nefret ettirip düşman yapmaya uğraşıyor.
Evet, başka unsurlardan binlerce şahit gösterebiliriz ki, bu insanlar hassaten Risâle-i Nur'u okuduktan sonra Türk milletini daha ziyade sevmeye ve samimâne münasebettar olmaya başlamış. O halde, ne istiyor bu hamiyetfurûşlar? Dertleri nedir? Bunlar geri zekâlı olmadığına göre, dertleri de hiç şüphesiz "Türk'e düşman kazandırmak"tır.
Nitekim, Üstad Bediüzzaman bu gibi kimseler için "İlhâda giren ve Türkün hakikî bütün mefâhir-i milliyesini taşıyan İslâmiyet milliyetinden çıkmak isteyen adamları Türk bilmiyoruz, Türk perdesi altına girmiş frenk telâkki ediyoruz" diyerek, gerekçesini de şu sözlerle ifade ediyor: "Çünkü, yüz bin defa Türkçüyüz deyip dâvâ etseler, ehl-i hakikati kandıramazlar. Zira fiilleri, harekâtları, onların dâvâlarını tekzip ediyor." (Mektûbât, 29. Mektup, Dördüncü Desise'den.)
Dünkü köşe yazımızda aktardığımız üzre, Osman Yüksel ile Eşref Edib gibi münevver zatlar, Üstad Bediüzzaman'ın nasıl bir hüviyet ve şahsiyete sahip olduğunu, talebelerinin nasıl mazbut ve münevver birer vatanperver olduğunu ve telif ettiği Nur Külliyatının da nasıl bir "şâheser" olduğunu, gayet veciz bir şekilde izah ediyorlar. Onların yazdıkları, elbette ki tam yerinde ve mâkul cevaplardır.
Bununla beraber, Nihal Atsız'ın isnatlarına karşı, o münevverlerin izahlarına ilâveten bugün de Üstad Bediüzzaman'ın yine aynı meseleyle alâkalı vaki olmuş itirazlara verdiği uzun bir cevabın kısacık bir hülâsasını aktarmak istiyoruz. Hâl'de olduğu gibi, gelecekteki itirazları da keşfen gören Bediüzzaman, adı geçen eserinin "Dördüncü Desise"sinde ırkçı Türkçülerin aldatma teşebbüslerine mukabil şu cevap ve izahları serd ediyor:
"...Şimdi, en mühim bir hücum benim şahsımadır. Diyorlar ki: 'Said Kürttür. Neden bu kadar ona hürmet ediyorsunuz, arkasına düşüyorsunuz?' İşte, bilmecburiye, böyle herifleri susturmak için, Dördüncü Desise-i Şeytaniyeyi, istemeyerek Eski Said lisanıyla zikredeceğim: Şeytanın telkiniyle ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: 'Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir."
"Elcevap: Ey bedbaht mülhid! Ben felillâhilhamd Müslümanım. Her zamanda kudsî milletimin üç yüz elli milyon (şimdi bir buçuk milyar) efradı vardır.
"...Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten Türk düşmanı olan hamiyetfuruş mülhidlere derim ki: Din-i İslâmiyet milliyetiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet ile, Türk denilen bu vatan ehl-i imanıyla şiddetli ve pek hakikî alâkadarım. Ve bin seneye yakın, Kur'ân'ın bayrağını cihanın cihât-ı sittesinin etrafında galibâne gezdiren bu vatan evlâtlarına, İslâmiyet hesabına müftehirâne ve taraftarâne muhabbettarım.
"Sen ise, ey hamiyetfuruş sahtekâr! ...Ey frenkmeşrepler ve propagandanızla hakikî kardeşlerimi benden soğutmaya çalışan mülhidler! ...Türkün mefâhir-i hakikiye-i milliyesini unutturacak bir surette mecazî ve unsurî ve muvakkat ve garazkârâne bir uhuvvetin var. Senden soruyorum: ...Eğer hamiyet-i milliye bunlardan ibaretse ve terakki ve saadet-i hayatiye bu ise, evet, sen böyle Türkçü isen ve böyle milliyetperver isen, ben o Türkçülükten kaçıyorum; sen de benden kaçabilirsin.
"...Felillâhilhamd, hizmet-i Kur'âniye ve imaniyede Cenâb-ı Hak rahmetiyle öyle kardeşleri bana vermiş ki, vefatımla, o hizmet, bir merkezde yapıldığına bedel, çok merkezlerde yapılacak. Benim dilim ölümle susturulsa, pek çok kuvvetli diller benim dilime bedel konuşacaklar, o hizmeti idame ederler. Hattâ diyebilirim: Nasıl ki bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sümbül hayatını netice verir; bir taneye bedel yüz tane vazife başına geçer. Öyle de, mevtim, hayatımdan fazla o hizmete vasıta olur ümidini besliyorum."
07.05.2005

E-Posta:
latif@yeniasya.com.tr

yoyocemil
01.02.2006, 00:40
http://www.yeniasya.com.tr/2005/05/07/yazarlar/lsalihoglu.htm


M. Latif SALİHOĞLU
Türk'e düşman kazandırma stratejisi (3)
Türk milletine düşman kazandırma stratejisi güden öncü teorisyenlerden biri Ziya Gökalp ile, bir diğeri Nihal Atsız'dır. Bu stratejinin pratisyenleri ise ayrıdır. Onlar, ekseriyetle askerî ve siyasî cenahtan kimselerdir.
Burada üzerinde durduğumuz konu, ikinci kademedeki teorisyen ve günümüz bir kısım Türkçülerin de akıl hocası olan Nihal Atsız'ın, Nursî, Nur Risâleleri ve Nur talebeleri hakkında ileri sürdüğü iddia, yahut isnatlarıdır.
İşte, tâ kırk sene evvel neşrettiği makalesindeki ifadelerinin devamından bir bölüm: "Saîd-i Nursî denilen adam, eskiden Saîd-i Kürdî diye birtakım risâleler yayınlayan, Türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını bilmekten âciz, Şafiî mezhebinden bir Kürttür. Mütareke yıllarında İstanbul sokaklarında millî Kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. Bu cakacı Kürt, kendisine 'Bedîüzzaman' demekte, müridleri de bu adı bir övünçmüş gibi kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. Bedîüzzaman, 'zamanın harikası' demektir. Kürt Said cidden zamanın harikasıdır. Yirminci yüz yıl gibi bir zamanda bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da on binlerce, belki yüz binlerce Türk'ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla gerçekten zamanın bir harikasıdır... Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir."
Görüldüğü gibi, dinle barışık olmayan bir grup Türkçünün "akıl hocası" rolündeki Atsız, iddialarının hiçbirine delil getirmiyor, getiremiyor. Sadece kara çalmakla meşgul. Gözü başka birşey görmüyor. Said Nursî'nin "Kürdî"liğinden "Şafiî"liğine, hatta âlim zâtların ona ittifakla lâyık gördüğü "Bediüzzaman" ismine varıncaya kadar, hayatında yer alan herşeyi hor ve hakir görerek, hasmâne bir tutumla karalamaya çalışıyor.
Bu şahıs, esasen kendi ikrarıyla da "yüz binlerce Türk"ün Nursî'nin peşinden gitmesini, eserlerini iştiyakla okumasını, dikkatle mütalâa etmesini bir türlü hazmedemediği için, kıskançlık krizine tutulmuşcasına saldırıyor.
İşte, bu gibi hususlar, aslında hakiki Türk hamiyetperverleri ile "sahtekâr hamiyetfurûşlar"ın farkını da bir güzel gösteriyor. Hamiyetfurûşlar, "Türk'ten başka Türk'ün dostu yok" demekle, herkesi Türklere düşman görüp öyle de gösterirlerken, Bediüzzaman ve Mehmed Akif gibi zatlar ise, diğer Müslüman akvâmı Türklere dost ve kardeş yapmakla ömür geçirdiler.
Hakiki Türklerin üstad kabul ettikleri Bediüzzaman, bin yıl dine hizmet ile cihan çapında İslâmın bayraktarlığını yapan Türk milleti için "Meslek-i Kur'âniyem cihetiyle, her milletten ziyade Türkleri sevmek ve taraftar olmak, kudsî hizmetimin muktezasıdır" (Tarihçe-i Hayat, s. 202) diyerek, her milletten talebelerine Türkleri sevmek ve taraftar olmak dersini verdiği halde, "sahtekâr hamiyetfurûşlar" ise, dün olduğu gibi bugün de bu ilim ve imân âbidesi zâttan Türk milletini soğutmaya, uzak tutmaya, hatta nefret ettirip düşman yapmaya uğraşıyor.
Evet, başka unsurlardan binlerce şahit gösterebiliriz ki, bu insanlar hassaten Risâle-i Nur'u okuduktan sonra Türk milletini daha ziyade sevmeye ve samimâne münasebettar olmaya başlamış. O halde, ne istiyor bu hamiyetfurûşlar? Dertleri nedir? Bunlar geri zekâlı olmadığına göre, dertleri de hiç şüphesiz "Türk'e düşman kazandırmak"tır.
Nitekim, Üstad Bediüzzaman bu gibi kimseler için "İlhâda giren ve Türkün hakikî bütün mefâhir-i milliyesini taşıyan İslâmiyet milliyetinden çıkmak isteyen adamları Türk bilmiyoruz, Türk perdesi altına girmiş frenk telâkki ediyoruz" diyerek, gerekçesini de şu sözlerle ifade ediyor: "Çünkü, yüz bin defa Türkçüyüz deyip dâvâ etseler, ehl-i hakikati kandıramazlar. Zira fiilleri, harekâtları, onların dâvâlarını tekzip ediyor." (Mektûbât, 29. Mektup, Dördüncü Desise'den.)
Dünkü köşe yazımızda aktardığımız üzre, Osman Yüksel ile Eşref Edib gibi münevver zatlar, Üstad Bediüzzaman'ın nasıl bir hüviyet ve şahsiyete sahip olduğunu, talebelerinin nasıl mazbut ve münevver birer vatanperver olduğunu ve telif ettiği Nur Külliyatının da nasıl bir "şâheser" olduğunu, gayet veciz bir şekilde izah ediyorlar. Onların yazdıkları, elbette ki tam yerinde ve mâkul cevaplardır.
Bununla beraber, Nihal Atsız'ın isnatlarına karşı, o münevverlerin izahlarına ilâveten bugün de Üstad Bediüzzaman'ın yine aynı meseleyle alâkalı vaki olmuş itirazlara verdiği uzun bir cevabın kısacık bir hülâsasını aktarmak istiyoruz. Hâl'de olduğu gibi, gelecekteki itirazları da keşfen gören Bediüzzaman, adı geçen eserinin "Dördüncü Desise"sinde ırkçı Türkçülerin aldatma teşebbüslerine mukabil şu cevap ve izahları serd ediyor:
"...Şimdi, en mühim bir hücum benim şahsımadır. Diyorlar ki: 'Said Kürttür. Neden bu kadar ona hürmet ediyorsunuz, arkasına düşüyorsunuz?' İşte, bilmecburiye, böyle herifleri susturmak için, Dördüncü Desise-i Şeytaniyeyi, istemeyerek Eski Said lisanıyla zikredeceğim: Şeytanın telkiniyle ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: 'Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir."
"Elcevap: Ey bedbaht mülhid! Ben felillâhilhamd Müslümanım. Her zamanda kudsî milletimin üç yüz elli milyon (şimdi bir buçuk milyar) efradı vardır.
"...Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten Türk düşmanı olan hamiyetfuruş mülhidlere derim ki: Din-i İslâmiyet milliyetiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet ile, Türk denilen bu vatan ehl-i imanıyla şiddetli ve pek hakikî alâkadarım. Ve bin seneye yakın, Kur'ân'ın bayrağını cihanın cihât-ı sittesinin etrafında galibâne gezdiren bu vatan evlâtlarına, İslâmiyet hesabına müftehirâne ve taraftarâne muhabbettarım.
"Sen ise, ey hamiyetfuruş sahtekâr! ...Ey frenkmeşrepler ve propagandanızla hakikî kardeşlerimi benden soğutmaya çalışan mülhidler! ...Türkün mefâhir-i hakikiye-i milliyesini unutturacak bir surette mecazî ve unsurî ve muvakkat ve garazkârâne bir uhuvvetin var. Senden soruyorum: ...Eğer hamiyet-i milliye bunlardan ibaretse ve terakki ve saadet-i hayatiye bu ise, evet, sen böyle Türkçü isen ve böyle milliyetperver isen, ben o Türkçülükten kaçıyorum; sen de benden kaçabilirsin.
"...Felillâhilhamd, hizmet-i Kur'âniye ve imaniyede Cenâb-ı Hak rahmetiyle öyle kardeşleri bana vermiş ki, vefatımla, o hizmet, bir merkezde yapıldığına bedel, çok merkezlerde yapılacak. Benim dilim ölümle susturulsa, pek çok kuvvetli diller benim dilime bedel konuşacaklar, o hizmeti idame ederler. Hattâ diyebilirim: Nasıl ki bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sümbül hayatını netice verir; bir taneye bedel yüz tane vazife başına geçer. Öyle de, mevtim, hayatımdan fazla o hizmete vasıta olur ümidini besliyorum."
07.05.2005


E-Posta:


latif@yeniasya.com.tr

Ceyhun
01.02.2006, 00:42
Nurcular ve ırkçılar arasındaki gerginlikle ilgilenmiyoruz Cemil Bey. Bu yaptığınız Copy/Pasteların ne güncel konularla, ne Alevilerle bir ilgisi bulunmuyor. Copy/Paste şeklinde tartışma da yürütülmeyeceğine göre konuyu kapatmak en iyisi gibi duruyor.