Orijinalini görmek için tıklayınız : DÜŞÜnmekten Yoksunlar...


prensip
26.04.2008, 19:32
İnsanoğlunun birçok yönü vardır. Kültürel bir varlıktır, politik bir varlıktır, inanan bir varlıktır, biyolojik bir varlıktır, düşünen ve duyumsayan bir varlıktır. Bu özelliklerin içinden bir tanesi vardır ki; ilk var olduğu günden bu yana hiç değişmemiştir. O da üreten ve tüketen ekonomik bir varlık oluşudur. İnsanlık tarihinin başından bu yana üreten ve tüketen bir varlık olma bilinci; nitelik olarak hep çok büyük değişimlere uğramıştır. İlkel avcı-toplayıcı dönemlerde sadece gereksinimlerini karşılamak için gereksinimleri kadar üreten ve tüketen insanoğlu, zamanla biriktirme hastalığına tutulmuş, nesne fetişisti haline dönüşmüştür. Kuşkusuz, bu uzun bin yıllar süren bir sürecin sonucunda meydana gelmiştir. İnsanoğlu her şeyi biriktiren, ürettiğinden çok tüketen, ben merkezli, aç gözlü, hep daha fazlasını isteyen insana dönüşmüştür. Bu özelliklere sahip insana kısaca “modern insan”, “çağdaş insan” da denilebilir.
Modern insanın temel özelliği, gereksinmediği şeyleri de tüketebilmesidir. Elbise dolabında, sayısız giysileri vardır, çoğunu hiç kullanmaz, mutfağında sayısız yiyeceği vardır, çoğunu çöpe döker. Kitaplığında sayısız kitabı vardır, çoğunu okumaz. Çok fazla tanıdığı insan vardır, çoğu ile hiç iletişim kurmaz. Çocuğu vardır, yüzünü görmez, gördüğünde de bakmaz. Sayısız evleri vardır, çoğuna hiç adım atmamıştır. Metalden ya da kâğıttan, birçok değerli parası ya da para işlevi gören şeyleri vardır. Çoğunu istese de kullanamaz. Bunlara sahip olamayanlar da bunlara sahip olamamanın acısı ile tüketir kendini ya da sahip olmak için kurgular yaşamını…
Modern insan nasıl çalışmadan kazanacağını, nasıl konuşmadan iletişim kuracağını, nasıl sevmeden sevileceğini hesabına yapar sürekli. Bu yüzden de biriktirirken ve biriktirdiklerinin bir kısmını tüketirken, yaşamın anlamını kaybettiğini farkına varmaz. Bunun üzerinde düşünmez.
İlişkilerini tüketir. Eşine yabancılaşır, çocuğuna yabancılaşır, anne-babasına yabancılaşır ve kendisine yabancılaşır. Nesneler olmadan, insanlarla konuşacak bir şey bulamaz. Tüketmediklerinden bahseder sürekli, biriktirdikleri üzerinden kendisine anlam yüklemeye çalışır. Sahip olduklarının miktarı arttıkça kendisine verilen değerin de artacağını zanneder. Kendisine değil de biriktirdiklerine değer verildiğini anlamada güçlük çeker.
Doğa üzerine konuşamaz ve düşünemez, gökkuşağının güzelliğini, sürgün veren bir bitkinin doğurganlığını, açan bir çiçeğin ferahlığını göremez, algılayamaz. Her günün, nasıl eşsizlik bir güzellik olduğunu fark edemez. Çünkü onun günleri, birbirinin aynısıdır. Kopyalanmış günler yaşar, kopyalanmış davranışlar yapar, kopyalanmış duygular hisseder. Ve bunu, insanın doğallığı ve gerçekliği gibi algılar.
Hep çok acelesi vardır. Hiç boş zamanı yoktur. İnsanın boş zamanı olmaması gerektiği üzerinde bile düşünemez. Çünkü, onun boş zamandan anladığı şeyin bilinç altı çözümlemesi şudur: “biriktirmekle o kadar çok uğraşıyorum ki, yaşamı ve kendimi anlamlandırmada sorunlar yaşıyorum”. Modern insanın temel yanılgısıdır bu; insanın boş zamana gereksinimi yoktur, insanın kendini, yaşamı ve evreni anlamlandırmaya gereksinimi vardır. Ama o bunu anlayamaz, eşyaları tüketmede gösterdiği azim, onun ruhunu tüketmiştir farkında değildir. Nesne biriktirme de harcadığı bilinç, yaşamı anlamlandırma becerilerini tüketmiştir, farkında değildir.
Yaşadığı anın güzelliği üzerinde düşünemez. Bunun tadını çıkarmaya fırsatı yoktur. Çünkü hep bir sonraki adımı düşünür. Bu adımlar da hep kazanmak üzerinedir. Ve böylece geçer gider anlar, günler ve yıllar. Biriktirmek ve tüketmek uğruna köleleştirdiği bedeni ve ruhu örselenip çığlık attığında dahi onu özgürleştirmek geçmez aklından; ruhunu ve bedenini uyuşturarak kurtulmaya çalışır ondan… Ayrıca suçlu da hazırdır hep; ÖTEKİLER…
Biyolojik süreç tamamlandığında (elbette bir kalp krizi, trafik kazası, iş kazası ya da intiharla kesintiye uğramamışsa) bu kez ölümü alt etmeye çalışır. Ondan kaçar, modern zamanın modern tekniklerine başvurur. Kimsenin olmadığı bir doğa parçasını kendisine parseller, yüzünü gerdirir, kırışıklıklarını kapatır, spora başlar. Yemesine içmesine dikkat eder. Biriktirdiklerinin bir kısmını ölümü geciktirmek için kullanır. Bunu yaparken de bencil, düşüncesiz ve zavallıdır. Sanki ilk defa oluyormuşcasına tomurcuğa duran çiçeğe gözyaşı döker. Bu gözyaşlarının; boşuna tükettiği yaşamına bir ağıt olduğunun bile farkında değildir.
Etrafımıza baktığımızda ne görüyoruz; yaşamın anlamını notlarda arayan öğrenciler, mümkün olduğunca çok mal ve mülk sahibi olmaya çalışan anne-babalar, tüketebileceği bedenler arayan ergen ve gençler, işinde yükselmek için her şeyi olağan gören işgörenler ve yaşamın anlamı bu değil ama ne olduğunu da tam olarak bilmiyorum diye çığlık atan, ruhen ve bedenen örselenmiş pişman yaşlılar….
Ve sorular; tüketirken tükenen yaşamlar üzerine;
1. Yaşlandığımızda da şu an peşinde koştuğumuz şeyler için koşuşturmaya devam edecek miyiz?
2. Biriktirmeye yönelik bu çabalar, kefene cep ekletebilir mi?
3. Bütün dünya giderek “dinsel bağnazlığın” içine sürüklenirken, örselenen ruhumuzu dindirmek için yanlış bir çözümün peşinde koşuyor olabilir miyiz?
4. Çocuklarımıza, paylaşılmış mutlu anılar`mı miras bırakmalıyız yoksa nesneler mi.....
5. Mutlu ve vasat bir yaşam olabilir mi?.... Bu felsefi gerçeğini okuyunca kendimize soralım hayatımıza hangi anlamda yön veriyoruz birşeyler çağrışım yapması ümidiyle...hoşça ve dostça kalın..................alıntı...

LaDY
27.04.2008, 11:30
Düzensiz başlık.
Yorumsuz kopyala/yapıştır.