Orijinalini görmek için tıklayınız : 12 İmam'ın sözlerinde TEVHİD
Asigi Ali 13.05.2008, 19:00 "De ki: Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da o kulak(lar)ın ve gözlerin sahibi kimdir? (Onları yaratıp yöneten kimdir)? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Kim buyruğu(nu) yürütüyor (kainatı yönetiyor)? "Allah", diyecekler. De ki: O halde (O'nun azabından) korunmuyor musunuz?!" (Yunus, 31)
"De ki: Biliyorsanız (söyleyin) dünya ve içinde bulunanlar kimindir? "Allah'ındır", diyecekler. O halde neden anmıyorsunuz? de. Yedi göğün Rabb'i ve büyük Arş'ın Rabb'i kimdir? de. Bunlar, "Allah'ındır", diyecekler. O halde neden (O'nun azabından) korunmuyorsunuz?! de." (Mü'minûn, 84-87)
HZ Ali Buyurdu:
Hamd, Allah'a ki övenler onu lâyıkıyla övemezler; nimetlerini sayıp dökenler, onları söyleyip bitiremezler; çalışıp çabalayanlar, hakkını edâ edemezler. Öyle bir ma'buddur ki derin düşünceler onu idrâk edemez; akıl-fikir, denizine dalanlar, zâtının künhüne eremez. Bir sınır yoktur ki sıfatını sınırlayabilsin; bir vasıf yaratılmamıştır ki zatına lâyık bulunsun. Yoktur ona sayılı bir an; yoktur onun için ertelenmiş bir zaman. Yaratılanları, kudretiyle o yaratmıştır; rüzgarları, rahmetiyle o estirmiştir; yarattığı yer yüzünü, kayalarla perçinlemiş, pekiştirmiştir.
Dinin evveli onu tanımaktır. Tanıyışın kemâli, onu tasdik etmektir. Tasdik edişin kemâli, onu bir bilmektir. Bir bilişin kemâli, ona karşı öz doğruluğuna ermektir. Öz doğruluğunun kemâli onu noksan sıfatlardan tenzîh etmektir. Çünkü bilmek gerekir ki ne sıfat söylenirse söylensin, o sıfatla vasfedilemez; her sıfat, vasfedilenden gayridir; onunla bilinemez.
Onu vasfetmeye kalkışan, onu bir başkasına eşit etmiş sayılır. Başkasını ona eşit sayan, ikiliğe düşmüş olur. İkiliğe düşen, tecezzîsini kaail olur; tecezzîsini kaail olan, onu tanımamış olur. Onu tanımayan, ona cihet isnat eder, ona işaret eyler. Ona işaret eden, onu sınırlar. Sınırlayan, sayıya sokar. Her nerde derse, onu bir yerde sanır, ona mekân isnat eder; bir yerde diyense, başka yeri ondan hâlî sanır.
Vardır, yaratılmaksızın. Mevcuttur, yokluktan var olmaksızın. Her şeyle biledir, beraber değil. Her şeyden gayrıdır, ayrı değil. İşler yapar; harekete, âlete muhtaç olmadan. Görendir, görülen yokken. Birdir, bir varlığa muhtaç bulunmadan, hiç bir varın yokluğunu garipsemeden. Halkı yarattı, yaratmaya koyuldu, düşünüp kurmadan, işe deneyişten faydalanmadan, bir harekete, âlete muhtaç olmadan işe koyulmadan, koyulup yorulmadan. Her şeyi vaktinde yarattı, birbirlerine aykırı olan şeyleri birleştirdi, uzlaştırdı. Her şeyde bir istîdat, bir tabiat yarattı; her şeyin maddesini ona göre düzdü-koştu. Her şeyi olmadan bilendir O; sınırlarını, sonlarını kavrayıp kapsayandır O; her şeyin gizli, açık, her yanını bilendir O.(Nehc'ul Belaga)
Sıffin'den Döndükten Sonra Okudukları Hutbe'den
Hamdederim Allah'a, nimetini tamamlamak için; yüceliğine uymak için: O'na isyân etmekten kurtulmak için; O'ndan yardım dilerim yokluktan, yoksulluktan kurtulmak için. Gerçekten de O, doğru yola sevkettiğini saptırmaz, ona karşı düşmanlıkta bulunanı da kurtarmaz, ihtiyaçtan kurtardığı kişi yoksul olmaz. O'na hamdetmek, tartılıp ağır gelen her şeyden daha ağırdır gerçekten; üstündür saklanıp korunan değerli şeylerden.
Bilirim, bildiririm ki Allah'tan başka yoktur tapacak; ortağı yoktur, birdir ancak. Bu biliş, bildiriş, sınanmış olarak candandır, gönülden; inancı hâlistir, özden. Sağ kaldıkça ona yapışır, sarılırız; uğradığımız korkulardan onunla aman buluruz. Bu inançtır îmân için gerekli olan, lütfe, ihsana başlangıç bulunan; Rahmân'ın razılığını sağlayan; şeytanı sürüp kovan.
Asigi Ali 16.05.2008, 20:30 1- İmam Rıza (a.s)’ın hizmetçisi Yasir, İmam Rıza (a.s)’dan bu sözleri işittiğini naklediyor: “Kim Allah’ı onun yaratıklarından birine benzetirse müşriktir ve kim Allah’ın nehyettiği bir şeyi Allah’a nispet verirse (Mesela; Allah’a zulüm nispeti verirse) kâfirdir.”
2- İbrahim bin Ebu Mahmud diyor ki; İmam Rıza (a.s) “Nice yüzler o gün parlayacak, rablerine bakacaklar” (Kıyamet/22-23) ayetlerini şöyle tefsir ettiler: “Yani, yüzler parlayacak ve rablerinin onlara sevap vermesini bekleyecekler.”
3- Abdusselam bin Salih el-Herevî diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a; “Ey Resulullah’ın oğlu! Hadis ehlinin naklettiği “Müminler cennetteki makamlarından Allah’ı ziyaret edecekler” hadisi hakkındaki görüşünüz nedir?” diye sordum. İmam şöyle buyurdular: “Ey Ebu Salt! Allah-u Teala, Hz. Muhammed (s.a.a)’i melekler ve peygamberler de dahil olmak üzere bütün yaratıklarına üstün kılmıştır. Ona yapılan itaati kendine yapılan itaat saymış, ona uymayı kendine uymak bilmiş ve onu ziyaret etmeyi dünya ve ahirette kendi ziyareti saymıştır. Bunun delili Allah-u Teala’nın “Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiştir” (Nisa/80) sözüyle “Doğrusu sana biat edenler Allah’a biat etmiştir ve Allah’ın eli sizin ellerinizin üstündedir” (Feth/10) sözüdür. Ayrıca Resul-u Ekrem şöyle buyurmuştur: “Kim beni sağken veya ölümümden sonra ziyaret ederse Allah’ı ziyaret etmiştir.” Peygamber efendimizin cennetteki makamı herkesin makamından daha üstündür. Kim cennette kendi bulunduğu makamdan Peygamber (s.a.a)’i ziyaret ederse Allah’ı ziyaret etmiş gibidir.”
Ebu Salt diyor ki; Daha sonra İmam (a.s)’dan şu soruyu sordum: Ey Allah resulünün oğlu! “Lâ ilahe illallah demenin sevabı Allah’ın yüzüne bakmaktır” şeklindeki hadisin manası nedir?
İmam Rıza (a.s): Ey Ebu Salt! Kim Allah’ın kendi mahlukları gibi yüzü olduğuna inanırsa kâfirdir. Allah’ın yüzü, onun peygamber ve evliyalarıdır. Halk onların sayesinde Allah’a, dine ve Allah’ı tanımaya yönelir. Allah-u Teala buyuruyor ki: “Her şey fânidir. Yalnızca rabbinin veçhi (yüzü) bâkidir.” (Rahman/26-27) Ve yine buyuruyor: “Onun veçhinden (yüzünden) başka her şey helak olucudur.” (Kasas/88) Görüldüğü gibi, Allah'ın nebi; Peygamber ve hüccetlerine makamları ve dereceleri idrak olunarak bakılması, kıyamet gününde müminler için büyük bir sevaptır. Resul-u Ekrem buyuruyor ki: “Kim benim Ehl-i Beyt ve itretime kin güderse kıyamet gününde ne o beni görecektir, ne de ben onu.” Yine buyurmuştur ki: “Sizin aranızda bazı şahıslar vardır ki benden ayrıldıktan sonra bir daha beni göremeyecekler.” Ey Ebu Salt! Allah-u Teala’nın mekânı yoktur. Gözle görülmez ve akıllar da İlahi zatının derinliğini derk edemezler.
Ebu Salt: Ey Resulullah’ın oğlu! Acaba cennet ve cehennem şu anda yaratılmış mıdır?
İmam (a.s): Evet, Allah resulü Mirac'a götürüldüğü zaman cennete girdiler ve cehennemi de gördüler.
Ebu Salt: Bir grup, cennet ve cehennemin takdir edildiği fakat, yaratılmadığı inancındalar.
İmam (a.s): Ne onlar bizdendir, ne de biz onlardanız. Kim cennet ve cehennemin yaratılmışlığını inkâr ederse Peygamber (s.a.a)’i ve bizi yalanlamıştır. O şahıs, bizim velayetimiz üzere değildir ve ebedi olarak cehennemde kalacaktır. Allah-u Teala buyuruyor ki; “İşte bu, mücrimlerin yalan saydıkları cehennem!.. Onlar bununla kaynar su arasında dolaşırlar.” (Rahman/43-44)
4- Rayyan bin Salt diyor ki: İmam Rıza (a.s) değerli babalarından naklediyor ki, Emir’ül Müminin Ali (a.s), Peygamber (s.a.a)’den şöyle rivayet etti: “Allah-u Teala buyurmuştur ki; “Kim benim kelamımı kendi reyine göre tefsir ederse bana iman etmemiştir; kim beni mahluklarıma benzetirse beni tanımamıştır ve kim dinimde kıyasa başvurursa benim dinim üzere değildir.”
5- Ahmed bin Muhammed bin Halid bazı ravilerimizden şöyle naklediyor: İmam Rıza (a.s) bir gün ailesinden birinin kabrinin yanından geçerken elini kabrin üzerine koyarak şöyle arz etti: “Allah’ım! Senin kudretin aşikârdır, hiçbir zaman zayıflamamıştır. Yaratıklar seni tanımamış ve (bu halde) seni övmeye kalkışmışlardır. Oysa bu şekilde seni vasfetmeleri rububiyet inancına aykırıdır. Allah’ım! Ben seni mahluklarına benzeterek tanımaya çalışanlardan uzağım.
Senin hiç bir eşin ve benzerin yoktur. Onlar (bu mantık ve tanıyışla) hiçbir zaman seni idrak edemeyeceklerdir. Eğer seni yarattığınla tanımak isteseler, onlara vermiş olduğun zahiri nimetlerin seni tanımalarıyla ilgili onlar için yeterli delillerdir. Ey rabbim! Onlar seni tanımaya yönelmek aşırıya gittiler; seni yarattığınla aynı gördüler ve bu yüzden seni tanıyamadılar. Senin yerine, senin bazı ayet ve nişanelerini kendilerine rab edindiler; böylece seni yanlış vasıflandırdılar. Ey rabbim! Oysa sen, müşebbihlerin seni vasıflandırdıkları şeylerden çok daha yücesin.”
6- Muhammed bin Ebu Nasr (Ebu Câfer Bezentî) diyor ki: Mâveraun Nehri’nden olan bir grup, İmam Rıza (a.s)’ın yanına gelerek şöyle arz ettiler:
“Bizler üç meseleyi sormak için senin huzuruna geldik. Eğer bu üç meseleye cevap verirsen senin gerçekten alim olduğunu anlarız.”
İmam (a.s): Sorun!
Onlar: Allah nerededir, ne şekildedir ve neye dayanmaktadır?
İmam (a.s): Allah-u Teala’nın kendisi bir şekli olmaksızın şekle şekil vermiştir; bir mekânı olmaksızın mekânı mekân yapmıştır. Onun dayanağı ise kendi kudreti üzeredir.
Onlar: Şehadet ediyoruz ki sen, alimsin.
Kitabın yazarı Şeyh Saduk (r.a), İmam Rıza (a.s)’ın “Allah’ın dayanağı kudreti üzeredir” sözünü şöyle tefsir ediyor: Yani, Allah’ın dayanağı onun künhü üzeredir. Çünkü kudret, Allah’ın zati sıfatlarındandır.
Asigi Ali 16.05.2008, 20:30 1- İmam Rıza (a.s)’ın hizmetçisi Yasir, İmam Rıza (a.s)’dan bu sözleri işittiğini naklediyor: “Kim Allah’ı onun yaratıklarından birine benzetirse müşriktir ve kim Allah’ın nehyettiği bir şeyi Allah’a nispet verirse (Mesela; Allah’a zulüm nispeti verirse) kâfirdir.”
2- İbrahim bin Ebu Mahmud diyor ki; İmam Rıza (a.s) “Nice yüzler o gün parlayacak, rablerine bakacaklar” (Kıyamet/22-23) ayetlerini şöyle tefsir ettiler: “Yani, yüzler parlayacak ve rablerinin onlara sevap vermesini bekleyecekler.”
3- Abdusselam bin Salih el-Herevî diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a; “Ey Resulullah’ın oğlu! Hadis ehlinin naklettiği “Müminler cennetteki makamlarından Allah’ı ziyaret edecekler” hadisi hakkındaki görüşünüz nedir?” diye sordum. İmam şöyle buyurdular: “Ey Ebu Salt! Allah-u Teala, Hz. Muhammed (s.a.a)’i melekler ve peygamberler de dahil olmak üzere bütün yaratıklarına üstün kılmıştır. Ona yapılan itaati kendine yapılan itaat saymış, ona uymayı kendine uymak bilmiş ve onu ziyaret etmeyi dünya ve ahirette kendi ziyareti saymıştır. Bunun delili Allah-u Teala’nın “Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiştir” (Nisa/80) sözüyle “Doğrusu sana biat edenler Allah’a biat etmiştir ve Allah’ın eli sizin ellerinizin üstündedir” (Feth/10) sözüdür. Ayrıca Resul-u Ekrem şöyle buyurmuştur: “Kim beni sağken veya ölümümden sonra ziyaret ederse Allah’ı ziyaret etmiştir.” Peygamber efendimizin cennetteki makamı herkesin makamından daha üstündür. Kim cennette kendi bulunduğu makamdan Peygamber (s.a.a)’i ziyaret ederse Allah’ı ziyaret etmiş gibidir.”
Ebu Salt diyor ki; Daha sonra İmam (a.s)’dan şu soruyu sordum: Ey Allah resulünün oğlu! “Lâ ilahe illallah demenin sevabı Allah’ın yüzüne bakmaktır” şeklindeki hadisin manası nedir?
İmam Rıza (a.s): Ey Ebu Salt! Kim Allah’ın kendi mahlukları gibi yüzü olduğuna inanırsa kâfirdir. Allah’ın yüzü, onun peygamber ve evliyalarıdır. Halk onların sayesinde Allah’a, dine ve Allah’ı tanımaya yönelir. Allah-u Teala buyuruyor ki: “Her şey fânidir. Yalnızca rabbinin veçhi (yüzü) bâkidir.” (Rahman/26-27) Ve yine buyuruyor: “Onun veçhinden (yüzünden) başka her şey helak olucudur.” (Kasas/88) Görüldüğü gibi, Allah'ın nebi; Peygamber ve hüccetlerine makamları ve dereceleri idrak olunarak bakılması, kıyamet gününde müminler için büyük bir sevaptır. Resul-u Ekrem buyuruyor ki: “Kim benim Ehl-i Beyt ve itretime kin güderse kıyamet gününde ne o beni görecektir, ne de ben onu.” Yine buyurmuştur ki: “Sizin aranızda bazı şahıslar vardır ki benden ayrıldıktan sonra bir daha beni göremeyecekler.” Ey Ebu Salt! Allah-u Teala’nın mekânı yoktur. Gözle görülmez ve akıllar da İlahi zatının derinliğini derk edemezler.
Ebu Salt: Ey Resulullah’ın oğlu! Acaba cennet ve cehennem şu anda yaratılmış mıdır?
İmam (a.s): Evet, Allah resulü Mirac'a götürüldüğü zaman cennete girdiler ve cehennemi de gördüler.
Ebu Salt: Bir grup, cennet ve cehennemin takdir edildiği fakat, yaratılmadığı inancındalar.
İmam (a.s): Ne onlar bizdendir, ne de biz onlardanız. Kim cennet ve cehennemin yaratılmışlığını inkâr ederse Peygamber (s.a.a)’i ve bizi yalanlamıştır. O şahıs, bizim velayetimiz üzere değildir ve ebedi olarak cehennemde kalacaktır. Allah-u Teala buyuruyor ki; “İşte bu, mücrimlerin yalan saydıkları cehennem!.. Onlar bununla kaynar su arasında dolaşırlar.” (Rahman/43-44)
4- Rayyan bin Salt diyor ki: İmam Rıza (a.s) değerli babalarından naklediyor ki, Emir’ül Müminin Ali (a.s), Peygamber (s.a.a)’den şöyle rivayet etti: “Allah-u Teala buyurmuştur ki; “Kim benim kelamımı kendi reyine göre tefsir ederse bana iman etmemiştir; kim beni mahluklarıma benzetirse beni tanımamıştır ve kim dinimde kıyasa başvurursa benim dinim üzere değildir.”
5- Ahmed bin Muhammed bin Halid bazı ravilerimizden şöyle naklediyor: İmam Rıza (a.s) bir gün ailesinden birinin kabrinin yanından geçerken elini kabrin üzerine koyarak şöyle arz etti: “Allah’ım! Senin kudretin aşikârdır, hiçbir zaman zayıflamamıştır. Yaratıklar seni tanımamış ve (bu halde) seni övmeye kalkışmışlardır. Oysa bu şekilde seni vasfetmeleri rububiyet inancına aykırıdır. Allah’ım! Ben seni mahluklarına benzeterek tanımaya çalışanlardan uzağım.
Senin hiç bir eşin ve benzerin yoktur. Onlar (bu mantık ve tanıyışla) hiçbir zaman seni idrak edemeyeceklerdir. Eğer seni yarattığınla tanımak isteseler, onlara vermiş olduğun zahiri nimetlerin seni tanımalarıyla ilgili onlar için yeterli delillerdir. Ey rabbim! Onlar seni tanımaya yönelmek aşırıya gittiler; seni yarattığınla aynı gördüler ve bu yüzden seni tanıyamadılar. Senin yerine, senin bazı ayet ve nişanelerini kendilerine rab edindiler; böylece seni yanlış vasıflandırdılar. Ey rabbim! Oysa sen, müşebbihlerin seni vasıflandırdıkları şeylerden çok daha yücesin.”
6- Muhammed bin Ebu Nasr (Ebu Câfer Bezentî) diyor ki: Mâveraun Nehri’nden olan bir grup, İmam Rıza (a.s)’ın yanına gelerek şöyle arz ettiler:
“Bizler üç meseleyi sormak için senin huzuruna geldik. Eğer bu üç meseleye cevap verirsen senin gerçekten alim olduğunu anlarız.”
İmam (a.s): Sorun!
Onlar: Allah nerededir, ne şekildedir ve neye dayanmaktadır?
İmam (a.s): Allah-u Teala’nın kendisi bir şekli olmaksızın şekle şekil vermiştir; bir mekânı olmaksızın mekânı mekân yapmıştır. Onun dayanağı ise kendi kudreti üzeredir.
Onlar: Şehadet ediyoruz ki sen, alimsin.
Kitabın yazarı Şeyh Saduk (r.a), İmam Rıza (a.s)’ın “Allah’ın dayanağı kudreti üzeredir” sözünü şöyle tefsir ediyor: Yani, Allah’ın dayanağı onun künhü üzeredir. Çünkü kudret, Allah’ın zati sıfatlarındandır.
Kaynak: Uyun-u Ehbar-i Rıza,11. bölüm
Asigi Ali 16.05.2008, 20:52 7- Muhammed bin Arefe diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a sordum: Allah-u Teala eşyayı kudretiyle mi yarattı, yoksa kudret kullanmadan mı yarattı?
İmam (a.s) şöyle buyurdular: Allah’ın eşyayı (künhünün dışındaki bir) kudret ile yarattığını söylemek doğru değildir. Çünkü Allah, eşyayı kudretle yarattı, dediğin zaman sanki kudreti Allah’ın dışında bilip onu eşyanın yaratılışı için Allah’a bir aletmiş gibi tasavvur etmiş olursun ki, bu düşünce tarzı şirktir. Eğer Allah’ın eşyayı kudret olmaksızın (veya kudretin dışındaki bir güçle) yarattı, dersen bu sözün manası; Allah’ın eşyayı onların üzerindeki bir güç ve iktidarla yaratması demektir. Fakat (şunu bil ki) Allah-u Teala ne zayıf, ne aciz ve ne de başka bir şeye muhtaçtır. Allah-u Teala, zatı gereği kadirdir, zatının dışındaki bir kudretle değil.
8- Hüseyin bin Beşşar diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a şöyle sordum: Acaba Allah-u Teala, vârolmayan bir şeyin vârolduğunda nasıl olacağını biliyor mu?
İmam (a.s): Allah-u Teala her şeye vârolmadan önce alimdir. Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Doğrusu biz sizin yapmakta olduklarınızı yazıyorduk.” (Câsiye/29) Yine cehennem ehli hakkında buyuruyor ki: “Eğer geri çevrilselerdi, mutlaka yasak edildikleri fenalığa yine dönerlerdi. Şüphesiz onlar, yalancıdırlar.” (Enam/28) Ayette de görüldüğü gibi, eğer onlar dünya hayatına döndürülseler yine nehyedildikleri şeyleri yapmaya koyulacaklarını Allah-u Teala biliyordu.
Allah-u Teala meleklerin; “Sen orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Halbuki biz seni hamd ile tesbih ve noksan sıfatlardan tenzih edip duruyoruz” sözüne karşılık şu cevabı verdi: “Şüphesiz ben sizin bilmediğinizi biliyorum.” (Bakara/30) Demek ki Allah-u Teala, eşyayı yaratmadan önce daima onları biliyordu. Allah-u Teala pak ve münezzehtir. Eşyayı nasıl istemişse öyle yaratmıştır ve yaratmadan önce de onlara alim idi. İşte bizim rabbimiz alim, gören ve işitendir.
9- Fazl bin Şâzan diyor ki: İmam Rıza (a.s)’ın duasında şöyle dediğini duydum: “Allah her şeyden münezzehtir; kudretiyle varlıkları yarattı; yarattıklarını hikmetiyle sağlamlaştırdı; ilmiyle her şeyi kendi yerinde karar kıldı. Allah her şeyden münezzehtir; gözle yapılan hıyanetleri ve kalplerde saklı olanı bilmektedir. Onun gibisi yoktur. O, işiten ve görendir.”
10- Hüseyin bin Halid diyor ki: İmam Rıza (a.s)’ın şöyle söylediğini duydum: “Allah-u Teala her zaman alim, kadir, canlı, kadim (ezelî), işiten ve görendir.”
Ben: Ey Peygamber’in oğlu! Bir grup, Allah’ın devamlı ilimle alim, kudretle kadir, hayatla canlı, kıdemlikle (öncesizlikle) kadim, bir işitmekle işiten ve bir görmekle gören olduğunu söylüyorlar, dedim.
İmam (a.s): Kim bunları söyler ve bu söylediklerine de inanırsa gerçekte Allah ile birlikte başka ilahların var olduğuna inanmıştır ve böyle bir şahıs da bizim dostlarımızdan sayılmaz. Allah-u Teala kendi zatı gereği her zaman alim, kadir, canlı, kadim (ezelî), işiten ve görendir. Allah-u Teala’nın şânı, müşriklerin ve teşbih ehlinin söylediklerinden çok daha yücedir.
11- Saffan bin Yahya diyor ki: “İmam Rıza (a.s)’a “Allah’ın iradesiyle mahlukların arasındaki fark nedir” diye sordum.
İmam (a.s): Mahluklar bir şeyi yapacakları zaman önce düşünürler ve daha sonra kendilerine göre en doğru olanı yapmaya karar verirler. Ama, Allah-u Teala’nın iradesi icat etmekten başka bir şey değildir. Çünkü o, düşünme ve daha sonra karar alma sıfatlarından münezzehtir. Bu sıfatlar mahluklara aittir. Allah’ın iradesi fiilinden başka bir şey değildir. O, bir şeyin olmasını isterse ol der ve o da oluverir. Bu iş için ne bir kelimeye, ne konuşmaya ve ne de düşünüp karar almaya muhtaçtır. Allah-u Teala nitelendirilemeyeceği gibi, onun işleri de nitelendirilemez.
Allah-u Teala’nın ne şekildeliği söz konusu olamayacağı gibi onun irade ve fiillerinde ne şekilde ve nasıllığı söz konusu olamaz.
Asigi Ali 16.05.2008, 20:52 12- Hüseyin bin Halid diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a arz ettim: Halk Peygamber efendimizden “Allah Adem (a.s)’ı kendi şeklinde yarattı” buyurduğunu naklediyor.
İmam (a.s): Allah onların canını alsın! Hadisin birinci kısmını atmışlar. Hadisin aslı şöyledir: Bir gün Peygamber efendimiz, birbirine küfreden iki kişinin yanından geçiyordu. Onlardan biri diğerine “Allah senin yüzünü ve sana benzeyen herkesin yüzünü çirkinleştirsin” dedi. Allah’ın resulü ona “Ey Allah’ın kulu! Kardeşine böyle söyleme. Çünkü Allah-u Teala Adem (a.s)’ı da ona benzer şekilde yaratmıştır” buyurdular.
13- Muhammed bin Ubeyde diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a “Ey İblis! Benim kendi elimle yarattığıma secde etmene ne mani oldu?” (Sad/75) ayeti hakkında sordum. Şöyle buyurdular: Burada “elimle”den maksat, güç ve kudrettir.
Kitabın yazarı Şeyh Saduk diyor ki: Ben bazı büyüklerden şöyle dediklerini duydum: İmamlar ayeti okuyunca “halaktu” (yarattım) kelimesinde duruyor, daha sonra “biyedi” (elimle) kelimesinden devamını okumaya başlıyorlardı. Bu durumda ayetin devamının manası şöyle oluyor: “Kendi elimle (nimetimle) bana mı kibirleniyorsun? Yoksa sen, yücelerden misin?” Burada “el” nimet ve ihsan manasında kullanılmıştır. Halk arasında bu tip tabirlere rastlanmaktadır. Örneğin; “Benim kılıcımla benimle mi savaşıyorsun?” veya “Benim mızrağımla bana mı vuruyorsun?” gibi tabirler yaygındır. Kısaca ayet “Benim nimetimle bana mı isyan ediyorsun?” manasına geliyor.
14- Hasan bin Sait, İmam Rıza (a.s)’dan şöyle naklediyor: İmam Rıza (a.s) “O gün paçalar sıvanır, secdeye davet edilirler fakat, güçleri yetmez.” (Kalem/42) ayetini şöyle tefsir ettiler: “Nurdan olan hicap kaldırıldığında müminler secdeye kapanırlar. Ama, münafıkların sırtı düz olur, sertleşir. Artık secde edemezler.”
15- İmam Rıza (a.s), metindeki senetle Emir’ül Müminin Ali (a.s)’ın Kûfe Mescidi’nde şöyle bir hutbe okuduğunu nakletti: “Hamd Allah'a mahsustur; ne kendisi bir şeyden yaratılmıştır, ne de yaratıklarını bir şeyden yaratmıştır. Eşyaların hâdis olmasını (sonradan yaratılmışlığını) kendi ezeli oluşuna tanık kılmıştır, mahluklarının acizlik ve zayıflığını kendi kudretinin göstergesi yapmıştır ve yaratıkların fenâsını kendi bekâsına delil kılmıştır. Hiçbir mekân onun dışında değildir ki, onun için bir mekân düşünülsün; onun bir benzeri yoktur ki, bir nitelikle vasfedilsin; hiçbir şey onun ilminin dışında değil ki, bir haysiyetle (durumla) tanınabilsin.
O, bütün sıfatlarda yaratıklarından farklıdır. Zâtının idrak edilmesi mümkün değildir. Çünkü yaratıklar (onun emriyle) devamlı değişim halindedirler. Oysa kendisi ululuk, azamet ve büyüklüğünden dolayı her türlü değişimlerden uzaktır. Mahir, zeki ve keskin anlayış sahiplerinin ona sınır tayin etmeleri haramdır; ince ve derin düşünürlerin onu biçimlendirmeleri yasaktır; görüş okyanusunun dalgıçlarının onu tasvir etmeleri de imkânsızdır. Mekânlar, azametinden dolayı onu kapsayamazlar; ölüler, celalinden dolayı onu ölçemezler; mikyaslar, ululuğundan dolayı onu ölçüp biçemezler; vehimlerin onun künhüne varması, kavrayışların onu kavraması, zihinlerin ona örnek getirmesi imkânsızdır. Yüce akıllar, onun vücudunu kuşatarak keşfetmekten ümitsizdirler. Uçsuz bucaksız ilim deryaları onun künhünün hakikatine işaret etmede kurudurlar. Onun kudretini vasfetmeye kalkışan en zarif düşünceli insanlar, aciz ve zelil bir şekilde geriye dönmüşlerdir. O birdir, ama birliği sayısal değildir; daimidir, ama daimiliği zamansal değildir; kaimdir, ama kaimliği sütunlarla değildir. O cins değildir ki cinsler, onun eşi olabilsinler. O karartı değil ki karartılar ona benzemiş olabilsinler. O eşyalar gibi değil ki bu vesileyle vasıflandırılabilsin. Akıllar, onu idrak etmenin akım dalgalarında sapmışlardır. Düşünceler onun ezeliliğinin niteliğini kavramakta şaşkındırlar. İdraklar onun kudretinin vasfını anlamakta mahsurdur. Zihinler onun melekutunun (ilahi aleminin) engin feleklerinde gark olmuştur. O, bütün nimetlere kadirdir; ululuğuyla güçlüdür; her şeyin sahibidir. Ne devran onu yıpratır, ne zaman onu eksiltir ve ne de vasıf onu kuşatabilir (belirleyebilir). Sabit ve sert varlıklar kökü ve esasında onun için boyun eğmiştir. Sağlam kale ve dağlar, en yüksek zirveye sahip olmalarına rağmen, onun için boyun eğmiş durumdadır. Bütün mahlukatı kendi rabliğine şahit, onların acizliğini kendi kudretine delil, hâdisliğini (sonradan oluşunu) kendi kadimliğine (ezelî oluşuna) tanık ve zevalini (yok oluşunu) de kendi bekâsına (ebedîliğine) gösterge kılmıştır. Varlıklar onun emrinden kaçıp kurtulamaz, onun kuşatma gücünden dışarı çıkamaz, onun saymasından (divan nizamından) kendilerini saklayamaz ve kendileri üzerindeki onun kudretinden kaçınamazlar. Hilkat, nizam ve sağlamlığı bir nişane, tabiat terkipleri bir delalet, alemdeki yıpranma ve yok olma kadimliğine bir delil ve sanatının sağlamlığı ve hikmeti ise, ibret olarak yeterlidir. Onun için belirlenmiş bir sınır, örnek verilebilecek bir misil ve ondan saklı tutulmuş hiçbir şey yoktur. Allah-u Teala örnek verilmekten ve mahlukların sıfatından çok üstün ve yücedir.
Onun Rabliğine iman ederek inkârcılarına da karşı çıkarak ondan başka ilahın olmadığına şehadet ederim. Muhammed’in onun kulu ve resulü olduğuna, onu (Peygamberimizi) en hayırlı yerde karar kıldığına, en değerli soy ve en temiz rahimlerden naklettiğine, en asil kaynaktan, en üstün kökten, en değerli soydan peygamberlerini yarattığına ve eminlerini de ondan seçtiği şecereden yarattığına şehadet ederim; öyle şecere ki ağacı tertemiz, sütunu dümdüz, gövdesi yüksek, dalları yemyeşil ve parlak, meyveleri olgunlaşmış ve tatlı, içi ise kerametle doludur. O soy ağacı kerametli bir mekâna ekildi, kutsal haremde yeşerdi, orada yayıldı ve meyve verdi, orada aziz ve güçlü oldu, derken büyüdükçe büyüdü. Öyle bir hadde ulaştı ki, Allah onu Ruh’ul Emin ile (Cebrâil) şereflendirdi. Açık bir nur ve yazılı bir kitapla iftiharlandırdı. Burak’ı onun emrine verdi ve melekler onunla el sıkıştılar. Allah-u Teala şeytanları onun vesilesiyle korkuttu, putları ve sahte ilahları onun vesilesiyle yok etti. Onun sünneti rüşt, siyeri adalet, hükmü ise haktır. Rabbinin ona emrettiği şeyi açıkça söyledi ve ulaştırmakla görevli olduğu mesajı iletti. Öyle ki, halkı açıkça tevhide davet etti ve “lâ ilahe illallah, vahdehu lâ şerike leh” (Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir ve şeriki yoktur) şiarını halk arasında yaygınlaştırdı. Öyle ki, vahdaniyeti Allah’a halis kıldı ve rububiyeti onun için sâf etti. Derken Allah-u Teala tevhidle onun delilini aşikâr etti, İslam ile onun derecesini yüceltti ve Allah-u Teala kendi katındaki rahmet ve makamı onun için seçti. Allah’ın selamı ona ve pak Ehl-i Beyt’ine olsun.”
16- İbrahim bin Ebu Mahmud diyor ki: İmam Rıza (a.s)’dan “Allah onları karanlıklara terk eder, görmezler” (Bakara/17) ayeti hakkında sordum, şöyle buyurdular: “Mahluklar için bırakma, terk etme tabirlerini kullanmak doğrudur ama, Allah-u Teala’yı bu tabirlerle vasıflandırmak doğru değildir. Allah-u Teala onların küfür ve dalaletten dönmeyeceğini bildiği için yardım ve lütfünü onlardan kesmekte ve onları kendi başlarına bırakmaktadır.”
Ravi diyor ki: İmam (a.s)’dan “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir” (Bakara/7) ayeti hakkında sordum, şöyle buyurdular: Allah-u Teala onların kalplerini kâfirliklerinden dolayı mühürlemiştir. Nitekim Allah-u Teala, Kur’an’ın başka bir ayetinde şöyle buyuruyor: “Doğrusu Allah, onların kalpleri üzerine küfürleri yüzünden mühür vurmuştur. Pek azı müstesna, onlar iman etmezler.” (Nisa/15)
Ravi diyor ki: Daha sonra İmam (a.s)’a şöyle sordum: Acaba Allah kullarını günah işlemeye mecbur eder mi?
İmam (a.s): Hayır, Allah-u Teala kullarına seçme hakkı tanıyarak her istediklerini yapmalarına izin vermiştir ve mühlet vererek onlara tövbe etme fırsatı tanımıştır.
Ravi: Allah kullarını güçlerinin yetmediği bir şeyle sorumlu tutar mı?
İmam (a.s): Allah-u Teala “Rabbin kullara zulmedici değildir” (Fussilet/3) buyurduğu halde nasıl böyle yapar?
İmam daha sonra şöyle devam etti: Babam Mûsa bin Câfer kendi babası Câfer bin Muhammed’den bana şöyle nakletti: “Kim Allah’ın, kullarını günaha mecbur ettiği ve kullarını onların güçleri yetmeyecek şeylerle mükellef kıldığı zannına kapılırsa onun boğazladığı hayvanın etinden yemeyin, tanıklığını kabul etmeyin, arkasında namaz kılmayın ve zekâttan da ona bir şey vermeyin!”
17- Yezid bin Umeyr bin Muaviye eş-Şamî diyor ki: Merv’de İmam Rıza (a.s)’ın huzuruna giderek kendisinden İmam Sâdık (a.s)’dan nakledilen “Ne cebirdir, ne tevfiz; ikisinin arasıdır” hadisin manasını sordum.
İmam (a.s): Kim Allah’ın bizim işlerimizi bizzat kendisinin yaptığına ve daha sonra da o işlerden dolayı bizi azaplandıracağına inanırsa, cebre inanmış olur. Kim de Allah’ın yaratma ve rızık verme işlerini hüccetlerine (imamlara) bıraktığını söylerse tevfize inanmış olur; cebre inanan ise kâfir; tevfize inanan da müşriktir.
Ravi: Öyleyse “ikisinin arasıdır” ibaretinin manası nedir?
İmam (a.s): Manası şudur ki: Kullar Allah’ın emrettiklerini yapmakta ve nehyettiklerini de yapmamakta muhtardırlar.
Ravi: Acaba kulların yaptıkları işlerde Allah-u Teala’nın meşiyyet ve iradesi var mıdır?
İmam (a.s): Allah-u Teala’nın itaatteki iradesi; onu emretme, amele razı olma ve kullarına o işte yardım etmektir. Allah’ın günahlar karşısındaki iradesi ise; nehyetme, o amelden dolayı gazaplanma ve o amelde kullara yardımda bulunmamaktır.
Ravi: Acaba kulların amellerinde Allah'ın kaza ve kaderi var mıdır?
İmam (a.s): Evet; kulların yaptıkları bütün işlerde ister hayır olsun, ister şer, Allah’ın kazası ve kaderi vardır.
Ravi: Bu kazanın manası nedir?
İmam (a.s): Kaza; Allah-u Teala’nın kullara amellerinden dolayı dünya ve ahirette hakketmiş oldukları sevap veya azabın verilmesine hükmetmesidir.
18- Abdulaziz bin Müslim diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a “Allah’ı unuttular ve Allah da onları unuttu” (Tevbe/67) ayetinin manasını sordum. Şöyle buyurdular: Allah-u Teala ne unutur, ne de gaflet eder. Unutmak ve gaflet, mahluklara mahsustur. Allah-u Teala’nın “Rabbin unutkan değildir” (Meryem/64) buyurduğunu duymadın mı? Yukarıdaki ayetin manası şudur: Allah-u Teala, kendisini ve kıyameti unutanları, kendileri kendi unutmakla cezalandırmaktadır. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unutmuşlar. (Allah da) onlara kendilerini unutturmuştur. İşte bunlar, fâsıkların ta kendileridirler.” (Haşr/19) Yine şöyle buyurmuştur: “Onlar bugüne (kıyamet gününe) kavuşmayı nasıl unuttuysalar biz de onları bugün öyle unutacağız.” (Âraf/51) Yani onları terk edeceğiz (kendi başlarına bırakacağız). Nasıl ki onlar, böyle bir güne hazırlanmayı terk ettiler.
Kitabın yazarı diyor ki: “Onları terk edeceğiz” ibaretinden maksat; onlara, kıyametin gerçekleşeceğine inananların sevabını vermeyeceğiz demektir. Çünkü terk etme, (bırakma) gibi fiiller Allah için söz konusu edilemez. “Allah onları karanlıklara terk eder, öyle ki bir şeyi göremezler” ayetinden kasıt; yani, Allah onları azaplandırmada acele etmez ve tövbe etmeleri için onlara mühlet verir.
Uyun-u Ehbar-i Rıza, 11. Bölüm
Asigi Ali 23.05.2008, 09:22 19- Hasan bin Ali el-Hazzaz (Veşşa) diyor ki: İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdular: Kıyamet gününde Resulullah (s.a.a) Allah’ın eteğinden tutacak, bizler de Resulullah’ın eteğinden tutacağız, taraftarlarımız da bizim eteğimizden tutacaklar. Sözlerine devam ederek buyurdular: Etekten kasıt, nurdur. Başka bir hadiste de şöyle buyurmuşlardır: Etekten kasıt dindir.
20- İbrahim bin Ebu Mahmud diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a halkın, Peygamber-i Ekrem’den naklettikleri: “Allah-u Teala her Cuma akşamı dünya semasına gelir” hadîsi hakkında görüşünüz nedir, diye sorduğumda şöyle buyurdular: Allah’ın lâneti, kelimelerin yerini değiştirerek sözün manasını tahrif edenlerin üzerine olsun. Allah’ın resulü böyle bir şey söylememiştir. Peygamber (s.a.a)’in buyurduğu şundan ibarettir: “Allah-u Teala her gecenin son üçte birlik kısmında ve Cuma gecesinin evvelinden itibaren bir meleği dünya semasına gönderir. O melek, Allah’ın emriyle şöyle nida eder: Acaba bir şey isteyen yok mu ki, onun isteğini yerine getireyim? Tövbe eden yok mu ki, onun tövbesini kabul edeyim? Mağfiret dileyen yok mu ki, onu bağışlayayım? Ey hayrı isteyen! Bu tarafa gel. Ey kötülük peşinde olan! Vazgeç. Bu melek fecre kadar böyle seslenmeye devam eder. Fecir zamanı geldiğinde bu melek, melekut alemindeki yerine geri döner.” Bu hadisi babam kendi babasından ve o da kendi babaları vasıtasıyla Peygamber efendimiz (s.a.a)'den benim için nakletti.
21- Dâvud bin Süleyman Kazvinî, İmam Rıza (a.s)’ın babaları vasıtasıyla Hz. Ali (a.s)’ın şöyle buyurduğunu naklediyor: Allah’ın resulü buyurdular ki: “Mûsa bin İmran Allah-u Teala ile münacat ettiğinde şöyle arz etti: Allah’ım! Eğer bana uzaksan seni yüksek sesle anayım ve eğer bana yakınsan seni alçak sesle anayım? Allah-u Teala ona şöyle vahyetti: Ben, beni ananın yanındayım. Mûsa (a.s) arz etti: Ey rabbim! Ben, bazen öyle bir halde oluyorum ki, senin şânını seni o halde anmaktan çok daha yüce biliyorum. Allah-u Teala buyurdu ki: Ey Mûsa! Bütün hallerde beni anmaya devam et.”
22- Feth bin Yezid-i Curcanî diyor ki; İmam Rıza (a.s)’ın Allah-u Teala hakkında şöyle dediğini duydum: “O latif ve her şeyden haberdar olandır, işiten ve görendir, birdir ve ihtiyaçsızdır. Öyle bir ihtiyaçsız ki ne doğmuştur, ne doğurulmuştur ve ne de benzeri vardır. Eşyayı icat eden cisimlere cisimlik veren ve şekilleri şekillendiren odur. Eğer dedikleri gibi olsaydı yaratanla yaratılan, icat edenle icat edilen birbirinden ayırt edilemezdi. Ancak icat eden odur. Allah'ın, icat edip cisme büründürerek şekillendirdiği ile arasında fark vardır. Çünkü hiçbir şey onun benzeri değildir ve o da hiçbir şeye benzememektedir.”
Ravi diyor ki: İmam (a.s)’a şöyle arz ettim: Canım size feda olsun, doğru söylüyorsunuz. Ama siz, “Allah birdir ve ihtiyaçsızdır” ve “Hiçbir şeye benzemez” buyurdunuz. Oysa Allah-u Teala birdir, insan da birdir. Bu yönden birbirlerine benzemediler mi?
İmam (a.s) buyurdular ki: Ey Feth! Allah seni sabit kadem kılsın, imkânsız olan bir şey söyledin. Bizim kastettiğimiz benzerlik, mânâdaki benzerliktir. İsim, bütün varlıklarda aynıdır ve isimlendirilenin nişanesidir. İnsana “birdir” denildiğinde kasıt; onun iki değil de bir cüsseye sahip olduğudur. Ama insan, gerçek manada bir değildir. Çünkü aza ve renkleri çoktur. İnsan, birbirinden farklı olan bir grup azalardan ibarettir. Kanı etinden, eti kanından, asabı (sinir sistemi) damarından, saçı derisinden ve siyahlığı beyazlığından farklıdır. Diğer mahluklar da böyledir. Demek ki insan, sadece isim olarak tektir. Ama manada tek değildir. Oysa Allah-u Teala öyle birdir ki, ondan başka bir yoktur. Onun kendisinde hiçbir türlü farklılık söz konusu değildir. Onda eksiklik veya fazlalık yoktur. Ama insan, birbirinden farklı azalar ve maddeler topluluğundan yaratılmıştır. İnsan, bunların toplamıyla bir şeydir.”
Ravi: Fedan olayım, beni rahatlattın, Allah da seni rahatlatsın! Allah’ın birliğini tefsir ettiğiniz gibi, onun latiflik ve her şeyden haberdar olma (habir) sıfatını da benim için izah eder misiniz? Elbette Allah’ın lütfüyle yarattıklarının lütfü arasında fark olduğunu biliyorum. Ama, ben bu farkı bana izah etmenizi istiyorum.
İmam (a.s): Ey Feth! Allah-u Teala’ya, yaratmadaki zerafeti ve en küçük varlıklara dahi ilmiyle hükmetmesi dolayısıyla latif diyoruz. Onu, büyüklü küçüklü nebatlardaki sanatının eserini, sivrisinek veya gözün zor görebildiği hatta daha da küçük, bazıları o kadar küçük ki; büyüğünü küçüğünden, erkeğini dişisinden, yeni doğanı eski doğandan ayırt etmek dahi çok zor hayvanları yaratmadaki inceliği görmüyor musun?
Halbuki onların küçüklüğünün nasıl bir zerafet dahilinde olduğunu eşleşmeye hidayet olduklarını, ölümden kaçışlarını, ihtiyaç duydukları şeyleri denizin engin yerlerinden, ağaç kavuklarından ve çöllerden toplamalarını, birbirleriyle kendilerine has dilleriyle konuşmalarını, yavrularının büyük olanların sözlerini anlamasını, ana ve babalarının yavruları için yiyecek getirmesini gördüğümüzde, daha sonra kırmızının sarı ve beyazın yeşille karışımındaki renklerin oluşumuna, aynı şekilde gözlerimizin zor göreceği, gözlerimizle görülmeyecek, elimizle hissedilmeyecek şeylere baktığımızda bunları yaratanın latif ve dakik olduğunu anlamış oluruz.
Latif olan Allah, açıkladığımız şeylerin yaratılışını hiçbir vesile ve alete ihtiyaç duymaksızın tam bir letafet ve incelikle yaratmıştır. Şüphesiz her bir şeyi yapan, yaptığı şeyi başka bir şeyle yapmıştır. Ama halik (yaratıcı) ve latif olan (cismani olmayan) Allah-u Teala, bütün alemi yoktan var etmiştir.
Asigi Ali 12.06.2008, 13:32 23- Feth bin Yezid-i Curcanî diyor ki; İmam Rıza (a.s)’ın Allah-u Teala hakkında şöyle dediğini duydum: “O latif ve her şeyden haberdar olandır, işiten ve görendir, birdir ve ihtiyaçsızdır. Öyle bir ihtiyaçsız ki ne doğmuştur, ne doğurulmuştur ve ne de benzeri vardır. Eşyayı icat eden cisimlere cisimlik veren ve şekilleri şekillendiren odur. Eğer dedikleri gibi olsaydı yaratanla yaratılan, icat edenle icat edilen birbirinden ayırt edilemezdi. Ancak icat eden odur. Allah'ın, icat edip cisme büründürerek şekillendirdiği ile arasında fark vardır. Çünkü hiçbir şey onun benzeri değildir ve o da hiçbir şeye benzememektedir.”
Ravi diyor ki: İmam (a.s)’a şöyle arz ettim: Canım size feda olsun, doğru söylüyorsunuz. Ama siz, “Allah birdir ve ihtiyaçsızdır” ve “Hiçbir şeye benzemez” buyurdunuz. Oysa Allah-u Teala birdir, insan da birdir. Bu yönden birbirlerine benzemediler mi?
İmam (a.s) buyurdular ki: Ey Feth! Allah seni sabit kadem kılsın, imkânsız olan bir şey söyledin. Bizim kastettiğimiz benzerlik, mânâdaki benzerliktir. İsim, bütün varlıklarda aynıdır ve isimlendirilenin nişanesidir. İnsana “birdir” denildiğinde kasıt; onun iki değil de bir cüsseye sahip olduğudur. Ama insan, gerçek manada bir değildir. Çünkü aza ve renkleri çoktur. İnsan, birbirinden farklı olan bir grup azalardan ibarettir. Kanı etinden, eti kanından, asabı (sinir sistemi) damarından, saçı derisinden ve siyahlığı beyazlığından farklıdır. Diğer mahluklar da böyledir. Demek ki insan, sadece isim olarak tektir. Ama manada tek değildir. Oysa Allah-u Teala öyle birdir ki, ondan başka bir yoktur. Onun kendisinde hiçbir türlü farklılık söz konusu değildir. Onda eksiklik veya fazlalık yoktur. Ama insan, birbirinden farklı azalar ve maddeler topluluğundan yaratılmıştır. İnsan, bunların toplamıyla bir şeydir.”
Ravi: Fedan olayım, beni rahatlattın, Allah da seni rahatlatsın! Allah’ın birliğini tefsir ettiğiniz gibi, onun latiflik ve her şeyden haberdar olma (habir) sıfatını da benim için izah eder misiniz? Elbette Allah’ın lütfüyle yarattıklarının lütfü arasında fark olduğunu biliyorum. Ama, ben bu farkı bana izah etmenizi istiyorum.
İmam (a.s): Ey Feth! Allah-u Teala’ya, yaratmadaki zerafeti ve en küçük varlıklara dahi ilmiyle hükmetmesi dolayısıyla latif diyoruz. Onu, büyüklü küçüklü nebatlardaki sanatının eserini, sivrisinek veya gözün zor görebildiği hatta daha da küçük, bazıları o kadar küçük ki; büyüğünü küçüğünden, erkeğini dişisinden, yeni doğanı eski doğandan ayırt etmek dahi çok zor hayvanları yaratmadaki inceliği görmüyor musun?
Halbuki onların küçüklüğünün nasıl bir zerafet dahilinde olduğunu eşleşmeye hidayet olduklarını, ölümden kaçışlarını, ihtiyaç duydukları şeyleri denizin engin yerlerinden, ağaç kavuklarından ve çöllerden toplamalarını, birbirleriyle kendilerine has dilleriyle konuşmalarını, yavrularının büyük olanların sözlerini anlamasını, ana ve babalarının yavruları için yiyecek getirmesini gördüğümüzde, daha sonra kırmızının sarı ve beyazın yeşille karışımındaki renklerin oluşumuna, aynı şekilde gözlerimizin zor göreceği, gözlerimizle görülmeyecek, elimizle hissedilmeyecek şeylere baktığımızda bunları yaratanın latif ve dakik olduğunu anlamış oluruz.
Latif olan Allah, açıkladığımız şeylerin yaratılışını hiçbir vesile ve alete ihtiyaç duymaksızın tam bir letafet ve incelikle yaratmıştır. Şüphesiz her bir şeyi yapan, yaptığı şeyi başka bir şeyle yapmıştır. Ama halik (yaratıcı) ve latif olan (cismani olmayan) Allah-u Teala, bütün alemi yoktan var etmiştir.
Asigi Ali 09.07.2008, 18:44 24- Muhammed bin Sinan diyor ki; İmam Rıza (a.s)’dan şöyle sordum: Acaba Allah-u Teala mahlukları yaratmadan önce kendi kendisinin farkında mıydı?
İmam (a.s): Evet.
Muhammed bin Sinan: Kendi nefsini görüyor ve sesini de duyuyor muydu?
İmam (a.s): Böyle bir şeye ihtiyaç duymuyordu. Çünkü kendisi böyle bir şey istememiştir. Onun varlığı kendisi ve kendisi de varlığıdır. Onun kudreti nâfizdir. Bundan dolayı da kendisini isimlendirmeye ihtiyacı yoktur. Ama kendisine bir takım isimler seçmiş ki, diğerleri onu bu vesileyle çağırsınlar. Zira kendi ismiyle çağırılmazsa tanınmaz. Onun kendisine seçtiği ilk isim, Aliyy’ul Azim’dir. Çünkü o, her şeyden üstündür. Onun manası ve gerçekliği Allah’tır. Adı ise Aliyy’ul Azim’dir. Zira o, her şeyden daha üstündür.
25- Muhammed bin Sinan diyor ki: İmam Rıza (a.s)’dan “İsim nedir?” diye sordum. Buyurdular ki: İsim, sıfatlandırılan için bir sıfattır (yani, tanımak için bir alâmettir).
26- Ali bin Hasan bin Ali bin Fazzal, babasından İmam Rıza (a.s)’ın şöyle buyurduğunu naklediyor: Allah-u Teala, insanların yazıyla tanışabilmesi için yarattığı ilk şey alfabedir. Eğer birinin başına bir darbe vurulur ve bu darbe neticesinde bazı kelimeleri fasih bir şekilde söyleyemezse bu durumda hüküm şöyle olur: Alfabenin harfleri bir bir o şahsa sunulur ve telaffuz edemediği harf sayısınca ona diyet ödenir. Babam babasından, o da dedesinden Hz. Ali (a.s)’ın Elif-bâ harfleri hakkında şöyle buyurduğunu naklediyor: “Elif” Allah’ın nimetleri, “Bâ” Allah’ın sevinci, “Tâ” Âl-i Muhammed’in Kâimi’nin (İmam Zaman) işinin kemale ermesi, “Sâ” iyi işlerinden dolayı müminlerin alacağı sevaptır. “Cim” Allah’ın cemal ve celali, “Hâ” Allah’ın günahkârlar hakkındaki hilmi, “Hâ” günahkârların Allah katında ad ve sanının batması, “Dal” Allah’ın Rauf ve Rahimliğini, “Zâ” kıyametteki zelzeleleri, “Sin” ise ilahi nuru simgeler. “Şin” Allah istediğini istedi ve irade ettiğini de irade etti; Allah istemedikçe siz isteyemezsiniz. “Sâd” insanların sırata sevk edilmesi ve zalimlerin mirsatta (gözetleme yerinde) hapsedilmesi hakkındaki vaadin gerçek olmasıdır. “Dâd” Muhammed ve Âl-i Muhammed’e muhalif olan herkesin dalalet içinde olduğunu simgeler. “Tâ” müminler için hayırlı ve güzel bir akıbetin olduğunu, “Zâ” da müminlerin Allah’a hüsnü zanları, kâfirlerin ise suizanları olduğunu simgeler. “Ayn” ilmi, “Gayn” ihtiyaçsızlığı, “Fâ” ateş şûlelerinden bir şûleyi ve “Gâf” toplanması ve okunması Allah’a ait olan Kur’an-ı Kerim’i simgeler. “Kâf” kifayeti, “Lâm” kâfirlerin Allah-u Teala’ya nispet verdikleri yalan ve boş sözleri simgeler. “Mim” Allah’tan başka hiç kimsenin malik olmadığı günde Allah’ın maliklik ve padişahlığını simgeler. Allah-u Teala o gün; “Bugün padişahlık kime aittir” (Mümin/16) buyuracak. Daha sonra Allah’ın peygamberi, elçileri ve hüccetleri “Bir ve kahhar olan Allah’a aittir” (Mümin/16) diyecekler. Daha sonra Allah-u Teala “Bugün herkes kazandığı ile cezalanacaktır, bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir” (Mümin/17) buyuracaktır. “Nûn” Allah-u Teala’nın müminlere vereceği bağışı ve kâfirleri düçar edeceği azaptır. “Vav” Allah’a isyan edenin vay haline! “Hâ” Allah’ın emrine uymayanın onun karşısındaki zelillik ve aşağılığıdır. “Lamelif” (Lâ), “lâ ilahe illallah”ın simgesidir ki, ona İhlas Kelimesi denilmektedir. Her kul onu ihlas ile zikrederse cennet ona farz olur. “Yâ” Allah’ın elinin yaratıkları üzerinde açık olduğunu ve onlara rızık verdiğini simgeler. Allah-u Teala, müşriklerin onu vasfettikleri şeylerden münezzeh ve yücedir.
Daha sonra İmam (a.s) buyurdular ki: Allah-u Teala Kur’an’ı bu harflerle (Arap alfabesine göre) nazil etti ve daha sonra şöyle buyurdu: “De ki: Yemin ederim insanlar ve cinler bu Kur’an’ın benzerini getirmek için toplanmış olsalar, birbirlerine yardım da etseler, yine onun bir benzerini getiremezler.” (İsra/88)
Asigi Ali 25.07.2008, 17:55 27- Hamdan bin Süleyman Nişaburî diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a
“Allah kime hidayet vermeyi dilerse onun gönlünü İslam’a açar, kimi de sapıklıkta bırakmak isterse onun kalbini öyle daraltır, sıkıştırır; sanki göğe çıkıyormuşçasına...” (Enam/125) ayeti hakkında sordum.
Buyurdular: Allah-u Teala dünyada imanı olan birisini ahirette, cennet ve keramet evine sokmak isterse Allah’a teslim olmak, ona güvenmek ve onun vaadettiği sevaplara itimat etmek için onun gönlünü açar; böylece gönül rahatlığına kavuşur. Allah-u Teala her kimi de dünyadaki ona karşı küfür ve isyanından dolayı ahirette cennetinden ve keramet evinden mahrum kılmak isterse onun göğsünü daraltır; öyle ki küfründe şekke kapılır ve itikadından dolayı kalbi ıstıraba maruz kalır. Adeta göğe çıkacakmış gibi zorlaşır (gökyüzüne çıkıldıkça azalan oksijenin insana verdiği zorluk gibi). İşte böylece Allah-u Teala, ricsi (pislik ve çirkinliği) iman etmeyenlerin üzerine kılar.
28- İmam Rıza (a.s)’ın hizmetçisi olan Muhammed bin Horasanî diyor ki: Allah’ın varlığını inkar eden biri İmam Rıza (a.s)’ın huzuruna vardı. O sırada bir takım insanlar da oradaydı. İmam buyurdu ki: Söyle bakalım, eğer senin dediklerin doğru olursa -gerçi doğru değil- biz ve siz eşit değil miyiz? Bu durumda namaz, oruç, zekât ve diğer inançlarımız bize bir zarar verir mi?
Adam hiçbir şey söylemedi ve İmam şöyle devam etti: Eğer bizim dediklerimiz doğru olursa -ki doğrudur- bu durumda siz helak, bizse kurtulmuş olmaz mıyız?
O adam: Allah sana rahmet etsin, bana Allah’ın nasıl ve nerede olduğunu açıklar mısın?
İmam (a.s): Vay senin haline! Allah hakkında yanlış bir zanna kapılmışsın. Mekânı icat eden odur. O vârolduğunda mekân yoktu. Nasıllığı icat eden de odur. O vâr iken nasıllık yoktu. Bundan dolayı da mekân, keyfiyet ve duyu organlarıyla derk edilmesi mümkün değildir ve hiçbir şeyle de kıyas edilmez.
O adam: Eğer hiçbir duyu organıyla onu derk etmek mümkün değilse demek ki öyle bir şey yoktur.
İmam (a.s): Vay senin haline! Duyu organların onu idrak etmekten acizdir diye onu inkâr mı ediyorsun? Oysa ki biz onu idrak etmekten aciz olduğumuzda onun bizim rabbimiz ve diğer varlıklardan da farklı olduğuna yakin ediyoruz.
O adam: Söyle bakalım, Allah ne zaman vardı?
İmam (a.s): Sen Allah’ın ne zamandan beri olmadığını söyle de ben ne zamandan beri olduğunu söyleyeyim.
O adam: Allah’ın vârolduğuna dair deliliniz nedir?
İmam (a.s): Kendi bedenime baktığımda enimden ve boyumdan bir şey azaltmaya veya çoğaltmaya kadir olmadığımı, zorlukları ondan defedip faydalı olan şeyleri ona cezbetmekten aciz olduğumu görüyorum. Bu durumda bu yapının bir ustasının olduğunu anlıyor ve ona iman ediyorum. Buna ilaveten, gezegenlerin onun emri ve kudretiyle hareketine, bulutların oluşmasına, rüzgârın esmesine; ayın, güneşin ve yıldızların hareketlerine ve Allah-u Teala’nın diğer hayret verici sağlam ayetlerine baktığımda bütün bunları icat ve takdir eden birinin vârolduğu kanısına varıyorum.
O adam: Öyleyse niçin gizlidir?
İmam (a.s): Allah’ın kullarına nispetle hicaplar arkasında olmasının nedeni onların aşırı günahlarıdır. Ama, gece ve gündüzde saklı olan hiçbir şey, Allah-u Teala’dan gizli değildir.
O adam: Niçin gözler onu görmüyor?
İmam (a.s): Çünkü, onunla gözle görülen varlıklar arasında fark olmalıdır. Buna ilaveten, Allah’ın şânı; gözle görülmekten, fikir ve aklın onu idrak etmesinden çok daha yücedir.
O adam: Onun sınırını benim için açıkla.
İmam (a.s): Onun sınırı yoktur.
O adam: Niçin?
İmam (a.s): Çünkü sınırlanan her şeyin bir nihayeti vardır. Eğer onu sınırlamak mümkün olursa, çoğalıp eksilmesi de mümkün olur. Öyleyse Allah-u Teala sınırsızdır, çoğalıp eksilmez, kısımlara ayrılmaz ve akıl ile tasavvur edilmez.
O adam: Siz, Allah’ın Latif, Semî (işiten), Hekim, Basir (gören) ve Alim olduğunu söylüyorsunuz. Bunlar ne manaya geliyor? Acaba birisi gözü olmadan gören, kulağı olmadan duyan, eli olmadan latif (zarif ve dakik) veya sanat ehli olmadan hekim olabilir mi?
İmam (a.s): İnsanlar arasında latiflik sıfatı, bir kimse bir şeyi yapmak istediğinde söz konusu edilir. Hiç görmedin mi; biri bir işi yapmak istediğinde eğer çok dikkatle yaparsa, "filan şahıs işini ne kadar da dikkat ve zerafetle yapıyor" derler? Durum böyle iken, irili ufaklı bunca varlık yaratan, hayvanlarda ruhlar icat eden ve bütün cinsleri birbiriyle karışmayacak şekilde yaratan Allah, nasıl olur da latif olmaz? Bütün varlıklar zahiri terkipleri (yapıları) itibarıyla latif ve habir (her şeyden haberdar) olan Allah-u Teala’nın lütuflarından bir lütuftur. Daha sonra biz ağaçlara ve yenilen-yenilmeyen meyvelerine dikkatle bakarak “Bizim rabbimiz latiftir ama, latifliği kullarınınki gibi değildir” dedik. Daha sonra; “O, duyandır. Yerle gök arasındaki kara ve denizdeki en küçük karıncasından tut, en büyük hayvanlarına kadar yaratıklarının sesleri ona gizli değildir ve onların hiçbirinin dilini bir diğeriyle karıştırmaz” dedik. Bu durumda dedik ki: “O, kulaksız işiten ve gözsüz görendir.” Çünkü o, siyah bir taşın üzerindeki küçücük tohum tanesinin eserini zifiri karanlık bir gecede görüyor. Yine, karıncanın gece karanlığındaki hareketini, onun zarar ve faydalarını, eşiyle cinsel ilişkisinin eserini ve (bu ilişkiden sonra meydana gelen) yavrularının neslini görüyor. Sonuçta; “O, görendir ama mahlukların görmesi gibi değil” dedik.
Ravi diyor ki: Bu karşılıklı soru ve cevap o adam Müslüman oluncaya dek devam etti. Zikredilen bu meselelerden başka diğer sözler de bu hadiste vardı.
Dede-baba 25.07.2008, 18:22 Degerli canlar.. gerek Alevi-bektaşi cemlerinde ve gerekse Alevi- bektaşi referans kaynaklarında "Müslüman" kelimesi özellikle geçmez.. Buradaki hikmet şudur ki...
Müslüman Ol kimsedir ki....
"...Tanrı'nın birliğine şahadet getiren...(Tevhit) ezbere okuyan ve niyaz eyleyen...., oruç tutan.... zekat veren... hacca giden... ez-cümle bütün açık-görünen (zahiri) tapınmaları yerine getiren kimsedir...
Ancak Mümin, İse...
Müslüman olmaktan daha fazlasıdır. Bir mümin sadece zahiri ibadetleri yerine getiren değil, fakat bu tapınmaların (rituals) anlamını, ne demek istediğini, amacını, aslı ve gerçek özüne, Erendir...
Mü'min... Salad-ı Daim olandır... Bir Ömür oruç tutandır... şeriat makamını geçip.. Tarikat-Marifet ve Hakikat sırrına erendir...
Zahir suya banmadan, el ayak deprenmeden,
Baş sücuda inmeden kılınır taatımız.
ne Ka'be vü ne mescit, ne rüku vü ne sucut,
Hakk ile daim becit olur münacatımız.
Abdestimiz namazımız doğruluktur taatımız,
Aşk ile bağladık kamet, safımız kim ayıra
Savm-ı salat ü hac sanma biter zahit işin,
İnsan-ı kamil olmaya lazım olan irfan imiş.
Mürşit gerektir bildire hakk'ı sana Hakk'el yakin,
Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş.
Her mürşide dil verme kim kimi yolunu sarpa uğradır,
Mürşidi kamil olanın gayet yolu asan imiş
yazar (Niyazi Mısri)
Allah Eyvallah
Dede-baba 25.07.2008, 18:23 Ey zahid.. Dinle;
Hakk-Muhammed-Ali kelamın.. Dinleki eresin.. sır içinde sır olana.. dinleki kalbin nurlansın... Dinleki gönül penceren açılsın...
İmam Ali, sual etti ki..
--- Ya Resulullah! Tevhit helal mi? Haram mı?
Hazreti Resul Buyurduki:
--- Ya Ali! Tevhit kimine helal,Kimine Haram, Kimi ne de Mübahtır.
***Tevhid... Aşıklara, salihlere, Mü'minlere helaldir,
*** Kafirlere, münafıklara haramdır.
***Tevhid okurken dinleyenlere mübahtır...
***Kafirlere şunun için haramdır ki; "La ilahe İlallah" derler de, "Muhammed Resulullah" demezler. Tanrı buyurur ki... "Bir kimse, dört kitaba,cümle peygamberlere ve evliyalara iman getirse de, birine iman getirmezse kafir olur.."
Allah Eyvallah
Dede-baba 25.07.2008, 18:24 Hz. Ali... Muhammed Mustafa'ya sual eyledi...
--- Ya Resulullah! Münafık kime derler?
Hz. Peygamber:
---Ya Ali! Bir kişi; Enbiyaya,meleklere, cennete,cehenneme, amentuye, iman getirirse de, Tarikat,marifet ve hakikati inkar ederse, Münkir-i münafıktır ol kimse...
Hz. Ali Sordu ki...
---Ya Resul! Tarikatı inkar eden nasıl olur? Hali nicedir??
Hz. Peygamber:
--- Ya Ali! Kitap bize yeter diyen; Kitap var iken tarikati,marifeti ve hakikati ne yapalım diyen münafıktır, münkirdir...
Bir kimse, cümle peygamberlere iman getirse de, ahir zaman peygamberine Hakk demezse kafir olur. Bir kişi zahiren büyüyüp iş sahibi, aş ve eş sahibi olmayıp başkalarının sırtından geçinirse münkir olur..."
Allah Eyvallah
Dede-baba 25.07.2008, 18:26 Degerli canlar,
Hz. Muhammed Buyurduki..
Şeriat makamı O dur ki...
*** " Ya Ali!.. Bir kişi önce.. Beşeri gereksinimlerini tamam etmeli...
Büyüyüp tahsilini yapmalı...
İşine, aşına,eşine sahip olup helal kazanmalı:
Sonra tarikata varmalı.
***Bir kişinin şeriatta (İşinde, aşında,eşinde) eksiği varsa,
Tarikat o kimseye haramdır... (Cabbar Kulu alıntı..)
Allah Eyvallah..
Dede-baba 25.07.2008, 18:27 Degerli canlar...
Ayin-i cem de, Tekbir getirilerek Allah'ın birlendiği, Övgü ve senatların yapıldığı kısım tevhit kısmıdır...Ayin-i cem'in bu kısmında Yüceler yücesi Allah zikredilir... Ululanır.. Ve Erenlerin değişleri sunulurdu... Bu kısımdan sonra ise.. peygamber ve Ehl-i Beyt övüldüğü kısma geçilirdi...
Sünnilerin Haftada bir gün gündüz toplu olarak yaptığı Cuma ibadetinin karşılığı Ayin-i cem'dir... Kur'an-i bir farz olan Cuma ibedetini, Alevi-Bektaşi, ya perşembeyi Cumaya bağlayan gece yada Cuma aşkamı Toplanarak yapardı.. Tek farklılık Sünni itikat gün ortasını seçmişken.. Alevi-bektaşi geceyi tercih etmiş olmasıdır. Her ikisininde Hem Kur'ani olduğunu hem de Peygamber Sünnetine uyduğunu söylemek gerekir... Zira Alevi-Bektaşi de Cuma İbadetinde (ayin-i cem'inde)... 2 rekat namaz kılar... Rızalık alır.. varsa bir sorun dede-baba'nın huzurunda çözüme bağlanır.. ve Zikir yapılırdı...
Bu İbadete alevi-bektaşi terminolojisinde 48 Perşembe İbadeti denir.. Çünkü Muharrem hariç yılın bütün haftalarında her cuma yada perşembe Ayin-i cem yapılırdı...
Perşembe Akşamı yada Cuma akşamı yapılan ayin-i cem'e mazuru olmayan bütün canlar katılmak zorundaydı... Bununla ilgili bir değiş sunmak istedim...
Gelin ağlayalım hep yana yana
Dökelim göz yaşını Ehli Beyt soyuna
Lanet olsun ol yezidin canına
Onlar kast eyledi İmamların kanına
Girelim Hakk sırrına çıkalım meydan yerine
La İlahe ilallah, Şahım Eyvallah Eyvallah
Cumaya gelmeyen iblisin kulu
Geçirmiş ömrünü bilmez usulü
Ona şefaat kılmaz hem Hakk Resulu
Hem de Ol divanda oturan Ali soyu
Girelim Hakk sırrına çıkalım meydan yerine
La İlahe ilallah, Şahım Eyvallah Eyvallah
Cumaya gelip Ceme giresiniz
Boyunca nurlara batasınız
Ol meleklerden elasınız
Cümleniz ulu yoldasınız
Girelim Hakk sırrına çıkalım meydan yerine
La İlahe ilallah, Şahım Eyvallah Eyvallah
Cumaya gelenin tahtı yücedir
Burda yoksul olan orda yücedir
Mübarek günlerde ismi aziz gecedir
Cem'e gelmeyen ol Hakk'ın nesidir
Girelim Hakk sırrına çıkalım meydan yerine
La İlahe ilallah, Şahım Eyvallah Eyvallah
Yunus Emrem bunu böyle söyledi
İndi aşkın deryasını boyladı
Gör ki yedi yezit tekbiri neyledi
Cism-i özü gitti bir tek ismi kaldı
Girelim Hakk sırrına çıkalım meydan yerine
La İlahe ilallah, Şahım Eyvallah Eyvallah
Allah Eyvallah
|
|